çukurova sıcağında yine babamla çetin din tartışmalarımızdan birisi başlıyordu. annem olacakları hissetmiş ve huzursuzluktan kaçmak için teyzemlere gitmişti. erkek kardeşim Osman ise aynı sezgiyle kavgayı izlemeye gelmişti. 15 yaşlarındaydı, en sevdiği şey ev içinde din yüzünden çıkan hırgür ve tarafların duygusal kontrolünü kaybettiği tartışmaları izlemekti.
babam gençliğinin bir noktada dinci olmaya karar vermişti ve bu uğurda ailesini, çocuklarını her şeyi gözden çıkarmaya hazırdı. ben ise hep ilk gözden çıkarılanlardandım.
- her şeye allah büyük diyorsun, zamanında başvuru yapsaydın kredimiz yapılandırmaya girmişti bitirmiştik belki şimdiye!
- oğlum o zaman öyle düşündük işte ne yapayım olan oldu, benim de durumum bu
- her şeye maşallah inşallah deyip bir şey yapmazsan durumun bu olur tabi
iyice sinirleniyordum, yıllardır süren ikinci planda kalma hissi, değer verilmeme, umursamazlık. hepsini tekrar tekrar yaşıyordum.
- allah zenginliği istediğine verir. siz hep inançsızlık yüzünden bu haldesiniz hiç kendinize baktınız mı? siz de kendiniz çalışın yapın
babam da iyice defansif bir hal almaya başlamış, beni düşman gibi görüyordu. devam etti:
- oğlum sizin kalp gözünüz öyle bir kapanmış ki allah gökyüzünden inse yine inanmazsınız.
ben de artık dayanamadım:
- ya insin o zaman boş yapma ya
tam o sırada gök gürültüsü gibi bir ses geldi. arkasından devrilen saç tava gibi bir ses. deprem oluyor sandım, lambaya baktım ama sallanmıyordu, kardeşime bakınca odanın diğer köşesine odaklandığını gördüm, ağzı ve gözleri açık halde. babam da aynı yere bakıyordu. ben de bakınca gördüm:
odanın köşesinde, babaannemlerden kalma yeşil, doksanlardan kalma tek kişilik koltukta birisi oturuyordu, az önce orada olmayan birisi. uzun boyluydu, en az iki metre. üzerinde arapların burkalarını andıran siyah bir kıyafet vardı. bu kıyafet başını da sarıyor, ama yüzü karanlıkta kalıyordu. gözlerinin olduğu yerde iki tane kırmızı ışık vardı. facebook sayfalarında gördüğüm galaksi fotoğrafları gibiydi gözleri. ellerini dizlerinin üzerine koymuş dik bir şekilde oturuyordu. elleri metal bir eldiven giymiş gibi uzun ve sivriydi.
babam bir anda secdeye kapandı, göz yaşları içindeydi. "hoş geldiniz efendimiz" diyordu, hayal gücünde en fazla peygamberin geleceği senaryolar vardı. bu kadardı çok fazlaydı, nasıl hitap edeceğini bile bilmiyordu. osman koltuğun arkasına saklanmıştı. ben ise ayaktaydım ve şok içinde kafayı yediğimi düşünüyordum. yabancı tok bir sesle konuştu. sesi sanki vücudumuzun içinden duyuyorduk. ses belli bir yerden değil her yerden geliyor gibiydi:
babam secdeden kalktı, oturma pozisyonuna geçti. ben de en yakın koltuğa oturdum. osman hala koltuğun arkasındaydı. babam osmanı azarladı
- oğlum gel otursana şuraya
osman şok halindeydi, koltuğun arkasından çıkmadı.
bir süre sessizlik oldu. babam yabancının yüzüne bakamıyordu, ben ise gözlerimi ayırmıyordum. yabancı ise tek bir yere odaklanmış gibiydi, nereye baktığı pek anlaşılmıyordu. vantilatörün arada bir kendisine dönmesiyle siyah kıyafeti titreşiyordu. babam bana manalı manalı baktı, "işte gördün mü" der gibi.
sessizlik yarım saat kadar devam etti sanırım. babam bozdu ilk konuşan oldu:
- efendimiz ben namaza hazırlanayım
gözlerini yabancıdan ayırmadan odadan çıktı.
tanrı karşısındayken bile hala namaz derdindeydi. ya da kendini göstermeye çalışıyordu bilmiyorum, çok garip geldi bana.
mutlu gibiydi. yıllar sonunda haklı çıkmanın mutluluğu. yabancıyla baş başa kaldık. bir süre yere baktım, sonra çekine çekine "ben inkar etmiyordum aslında, sadece emin değildim" dedim. yabancı cevap vermedi. devamında "benim de namaz kılmam gerekiyor mu?" diye sordum.
yabancı yüzünü bana çevirmeden cevap verdi:
- benim için fark etmiyor.
kızdığı için mi yoksa cidden fark etmediğini anlamak için yüz ifadesine bakmaya çalıştım ama kırmızı galaksi gözlerinden başka bir şey yoktu.
babam namazı kılıp geldi, muhtemelen yan odada yabancıya dönüp yapmıştı bunu. yine oturduk ve sessizlik. babam mutluydu, sevgilisiyle buluşmuş biri gibi heyecanlı. en mantıklı seçenek olan delirmiş olma olasılığı onun için sıfırdı. ben şoktaydım ve babamın haklı çıkmasına biraz sinirlenmiştim. kafayı da yemiş olsam, bu olanlar gerçek olmasa da olayı anlamaya çalışacaktım. küçük bir öksürükle gırtlağımı temizledim, sesim tiz çıktı:
- pardon şunu sorabilir miyim acaba, siz kimsiniz?
babam tekrar gülümsedi. devam ettim:
- peki neden geldiniz buraya?
babamla birbirimize bakındık. söyleyecek bir şey bulamıyordum. babam başladı: "ben bizim oğlanlara yıllardır anlatmaya çalışıyordum ama işte kısmet, görmesi gerekiyormuş"
ben bayağı sinirliydim açıkçası. böyle olamazdı. bu işin arkasında bir iş olmalıydı. tekrar sözü aldım:
- efendim varlığınız bize şeref verdi, sizi daha iyi tanımak isterim. size de uyarsa arkadaşımın olduğu bir hastane var, orada bazı tahliller yaptırabilir miyiz sizi ve yapınızı daha iyi anlamak için?
karşıdaki yabancı her an beni çarpabilirdi. öfkesiyle kavimleri yerle bir etmiş birisi olabilirdi. ama kendine güveniyorsa küçük bir ihtimal kabul de edebilirdi. onunla yüzleşmeyi çok sefer düşünmüştüm zaten.
babam ters ters bana bakıyordu, hala varlığını sorguladığım için ve yabancıyı rencide edip kızdırabileceğim için. umrumda değidi. açıkçası yaşadığım bu sefil hayatta bu yabancı hakkında hiç iyi düşüncelerim yoktu. tüm adaletsizlikler, trajediler, büyük acılar. kişisel başarısızlıklarım için bile kendisini suçluyordum. babam keşke onun yerine bana önem verseydi biraz da.
"peki" dedi yabancı tok bir sesle. bir anda ayağa kalktı. ufak bir gök gürleme sesi geldi kalkarken. kafası neredeyse tavana değecekti. uzun boyu ve heybeti göz karartacak derecedeydi. babam da ayağa kalktı, biraz tedirgindi. "ne gerek var efendim" derken yabancı kapıya yöneldi. osman ayak altından çekilip bir köşeye sindi. dış kapının oradayken osmana "anneme söyle babamın arkadaşı geldi, biraz işimiz var akşama doğru geliriz" dedim. osman hala dehşet ve şok içindeydi. evden çıkmadan vestiyerden bir güneş gözlüğü, bir de maske buldum, yabancıya verdim. taktı. çok garip görünüyordu, karaboyunlu mahallesindeki suriyeli kadınları andırabilirdi, iki metre ve heybetli olmasaydı. evden çıktık. babam "efendimiz, biliyorsunuz arabayı sattım, fiyatlar çok yükselince de alamadım. taksi de buralara gelmiyor, sadece dolmuş var" dedi. yabancı "peki" dedi.
üçümüz uçsuz bucaksız sarı ekinlerin olduğu bir tarlanın yanında derme çatma bir durağın altında beklemeye başladık. babam tedirgin ve biraz paniklemişti. test sonucunda ne çıkacaktı? hiç bu kadar ilerisini düşünmemişti. yoldan tek tük eski model arabalar geçiyordu. mavi bir toros. bir traktör. bisikletli kavruk bir suriyeli. babam tekrar konuştu:
- efendimiz isterseniz sizi arkadaşlarımla da tanıştırayım, hepsi sizi görmek ister.
yabancı "peki" diye bir ses çıkardı.
yaklaşık yirmi dakika geçti. babamla terlemeye başladık, kel kafasında boncuk boncuk terler birikiyordu. benim de kot pantolon yakıyordu. yabancının sıcakla bir problemi yok gibiydi, çevresinde soğuk bir hava vardı sanki. dolmuş göründü, üzerinde "devlet hastanesi-ERKA- çarşı-CAMCILAR SİTESİ" yazıyordu. babam "buyrun" dedi, yabancı bindi, biz de arkasından bindik. arka tarafa oturduk. parayı uzatırken "iki tam bir tanrı" demek istedim ama diyemedim. dolmuşçu beni döverdi muhtemelen öyle bir şey desem. oturdum, yabancı pencereden dışarı bakıyordu, dağlara. çamlara, toros dağlarına, eserlerine. ne hissediyor, ne düşünüyordu hiçbir fikrim yoktu.