Pina(2011) ünlü koreograf Pina Bausch'un koreografilerini belgeselleştiren başarılı yönetmen Wim Wenders'ın ellerinden çıkmıştır. Çekimlerine Pina hayattayken başlananan belgesel film, Pina hayatını kaybettikten sonra bitirilebilmiştir. Pina'nın, bir kuklaya yaşam verircesine dokunaklı koreografilerine malzeme olan dans sanatçıları, belgeselin tüm sahnelerinde bu hüznü beyaz perdeye akıtıyorlar.
Pina'nın dansında toprak, hava, su ve ateş elementleri ve doğanın hareketlere yansıması görülüyor. Muhteşem müzikleriyle bir duyumuza daha hitap eden film, epik, şiirsel ve su gibi akan bir görsel şölen olarak tanımlanabilir.Benim favorim olan soundtrack Lilies in Valley'e tıklayıp dinlemenizi tavsiye ediyorum. Elbette filmi izlemediyseniz, en kısa sürede izlemenizi de...
Biraz İtalyanca Egzersizi: Cinque= Beş; Terre=Kasaba
Araya iliştirdiğim 5 günlük Kabak maceramdan ötürü uzun süredir ara verdiğim İtalya turumda nerede kalmıştık? Cinque Terre’de.
Liguria Bölgesi’ndeki 2. durağımdı Cinque Terre. Bir çok başka kaynakta da görebileceğiniz gibi Cinque Terre, Beş Kasaba anlamına geliyor. Pisa’dan Genova’ya doğru sırayla Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernazza ve Monterosso.
Portovenere’de tanıştığım Arjantinli arkadaşımın sonraki 3 gün Cinque Terre kasabalarından Riomaggiore’de kalacağını öğreniyorum. Benim kafamda otobüsle La Spezia’ya dönüp, oradan trenle Manarola’ya geçmek varken, yeni arkadaşımın tekneyle geçme önerisine bayılıyorum. Bu fikirle hem daha kısa sürede Cinque Terre’ye varmış oluyor, hem de kasabalara denizden bakma fırsatını yakalıyorum.
Bu haritayı sanırım önceden paylaşmıştım, ancak bu post için de gerekli diye düşünüyorum:
Portovenere’den Cinque Terre kasabalarına sık sık tekne kalkıyor. Ancak tekne fiyatları kasabaya göre farklılık gösteriyor. Riomaggiore ve Manarola yakın olduğu için €12 idi, ancak diğer kasabalar için birkaç euro daha fark ödemek gerekiyor.
Liguria bölgesinde mutlaka bir tekne gezisi yapmalı, denizden kasabalara bakmak çok keyifli. Bu görüntü Portovenere’den:
Bu kalabalık ise Riomaggiore’de tekne bekleyen insan kalabalığı:) :
Cinque Terre’de kaç gün kalmalı?
Eğer sadece kasabaları gezmeyip, trekking yapacak ve denize girecekseniz mutlaka en az 2 gün ayrılmalı. Ben 3 gün ayırdım ve biraz deniz tatilimin keyfine vardım.
Cinque Terre’de nerede konaklamalı?
Monterosso herkesin dilinde, ama bence en kötü merkezi olan kasaba burası. Her biri birbirinden şirin küçük kasabalarda kalmak daha keyifli görünüyor bana, limon ağaçları arasında.
Ben Manarola’da konakladım, bir arkadaşım Vernazza’da, bir diğeri de Riomaggiore’de… Her birini tavsiye ederim, kuş cıvıltıları içinde günü selamlarsınız. Ancak konaklama ayarlarken mutlaka evlerin hostellerin konumunu dikkate alın. Çünkü kasabalar dağların eteklerine kurulu ve sokaklar dar ve sonsuz gibi görünen merdivenlere sahip olabiliyor, yokuşlardan bahsetmeme hiç gerek yok herhalde. Bu anlamda ben oldukça şanslıydım; merdivenli dar bir sokağın en başındaydı kaldığım ev :)
Bu arada Cinque Terre oldukça butik bir bölge olduğu için, haliyle konaklama fiyatları da oldukça yüksek. Çok sayıda hostel de yok çevrede. Bu nedenle La Spezia’da kalınıp trenle de ulaşım sağlanabilir.
Sizle kaldığım evi paylaşayım: https://www.airbnb.com.tr/rooms/6138988
Kasabalar arası ulaşım nasıl sağlanır?
Ulaşım trenle çok kolay ve saatleri de sık sayılır; neredeyse her 15-20 dakikada bir var. Ayrıca trende kontrol de olmuyor, biletsiz de kullanmak mümkün. Ben 3 gün boyunca cebimde tek biletle gezdim:)
Nerede denize girilir?
Tek kumsalı olan kasaba Monterosso uzunca bir plajı var. İsteyen şemsiyesini alıp geliyor, isteyen kiralıyor. Ortalıkta Türkiye’deki plajlarda olduğu gibi ıvır zıvır satan amcalar var. Mesela süt mısır yerine “Coco, bella coco” diye bağırarak taze hindistan cevizi satan amcalar çok şirin.
Tabi bu amcalar biraz sizi tedirgin ediyor, neticede az da olsa bir miktar paranız ve telefonunuzu arkanızda bırakıp denize açılıyorsunuz. Ama başıma hiç hırsızlık vakası gelmediğini söylemeliyim. Başta rahatsız olduğum işportacılardan, daha sonra Türk usulü pazarlıkla Hint işi kocaman bir plaj örtüsü de alıyorum, o ayrı:)
Vernazza ve Manarola’da kayalıklardan denize girmek mümkün (Sanırım Riomaggiore’den de). Bizim plaj alışkanlıklarımızın biraz dışında olsa da bu durumun da çok keyifli olduğunu deneyimledim. Özellikle Vernazza'da, 1.5 saatlik yorucu trekking turu sonrası denize girmek müthiş bir keyifti; trekking turumu bir paragraf açıp ayrıca anlatacağım. Kasabalardan 3. yani ortancası Corniglia,diğer kasabalara nazaran daha kayalıklı bir konuma oturduğu ve tepede olduğu için orada mümkün olmadığını okumuştum diğer bloglardan. Corniglia, diğerlerinin aksine tren istasyonuna da uzak kaldığı için benim rotama giremedi ve orayı görmeden geldim:) Daha farklı bir mevsimde gitmiş olsaydım, kasaba merkezini görmek için hevesli olabilirdim belki, ama zaten diğer kasabalar oldukça birbirine benziyordu, buraya vakit ayırmadım.
Manarola’da durum:
Kayalıklardan atlayanlar, yüreğinizi hoplatıyor:
Vernazza’da ise:
Cinque Terre'de neler yapılır?
Trekking bu coğrafyada yapılabilecek en güzel aktivitelerden biri. Açıkçası oraya gitmeden önce pek aklımdan geçirdiğimi söyleyemem. Yalnızca yarım saatlik 'Aşk Yolu''nu yürümeyi planlıyordum Manarola'dan Riomaggiore'ye. Ancak kasabalar arası açık olan tek rotanın Monterosso-Vernazza yolu olduğunu öğrendim benim bulunduğum tarihlerde. Heyelan dolayısıyla sık sık yolların yürüyüşe elverişi engelleniyormuş. Ben de bu işten vazgeçmiştim, çünkü söylenen oydu ki Monterosso-Vernazza 2.5 saat sürüyordu. Ancak batonlu, şapkalı ve dağcı ayakkabılı bir güruh olduğunu görünce heves sardı beni. Önce birkaç kişiye danıştım tren istasyonunda karşılaştığım, sonra da koydum hedefi önüme.
Cinque Terre'de 2 gün geçirmiş, denize doymuş ve yeterince dinlenmiştim. Sıcağa ve ekipmanım olmamasına karşın yapmaya karar verdim. 3. Günümün sabahında yine Astride'te kahvaltımı yapıp trene atladım ve Monterosso tren istasyonundan sonradan ödediğime çok pişman olduğum €7.5 karşılığı tek yönlü trekking biletimi aldım. Pişman olmamın nedeni ise kesinlikle trekkingin kendisi değildi, aksine tekrar bile yürüyebilirdim. Ama İtalyan memurlar gişede 'Chiao' diye seslenmeme karşın bile biletimi kontrol etmemişlerdi. Bence bu kontrolsüzlükle kesinlikle usülsüzlüğü hakediyorlar:)
Trekkingin kendisine gelirsek: heyecanla o yolu 1 saat 18 dakikada bitirdiğimi söylemeliyim. Evet, tırmanış kısmı çok zorluyor, sırılsıklam ediyor insanı sıcak hava. Ama görüntüler o kadar şairane ki keçi gibi hoplaya zıplaya yürüdüğümü parkuru tamamlayıp kronometreme baktığımda anlıyorum. Ne mutlu o deniz manzarasına, üzüm bağlarına, limon bahçelerine, zeytin ağaçlarına, begonvillere ve Vernazza'nın etkileyici Kilise ve marina görüntüsüne... Monterosso'dan Vernazza yönüne yürümek manzara düzeyinin etkileri bakımından kesinlikle yapılacak en doğru şey. Sonrasında kayalıklardan havuzvari denize girerek yorgunluğu atmaksa, paha biçilemez...
Yol üstünde bir limon:
Ve Cinque Terre’nin Venedik’i Vernazza:
Olmazsa olmaz soru: Yeme-İçme :
Bu çevredeki restoranlar orta ayar bir lezzet sunuyor ama bence İtalya’nın orta ayarı bile lezzetli. Floransa ve Roma’ya göre akşam yemeğine ortalama €5 daha fazla verebilirsiniz. Ufak tefek atıştırmalıklar içinse €1-2 fark var.
Manarola’da çok methini duyduğum Billy’s restoranda yeme şerefine nail olamadım ne yazık ki! Öncelikle zaten bir yemeğe €40 vermek istememiştim, sonra fikrimi değiştirip rezervasyon yaptırmak istediğimde de tek başıma olduğum için rezervasyon almadılar. Sonuç olarak orda tanıştığım arkadaşlarımla bir nebze daha mütevazı sayılabilecek bir akşam yemeği yedik.
Diğer restoran ve gelaterialar için söyleyebileceğim deneyin ve görün olur...
Sizi kasabalardan birkaç görüntüyle baş başa bırakıyorum:
İngiltere’nin bağrından bizim gönüllerimize ulaşan bir adamdan bahsediyoruz. İllüstratör Ruben Ireland’ın işleri bulunduğunuz yerde hep gözünüzün ucuyla bile baktığınızda görmek isteyeceğiniz türden. Oluşturduğu çizgi stili ile zaten kendini tanıtan bir sanatçı. Çok da fazla kelime sarfetmeden susuyoruz ve çizimleri konuşuyor.
Ruben’in işlerini detaylıca incelemek için websitesine bekleniyorsunuz.
Söz konusu sinematografi ise gönüllerimize taht kuran Wim Wenders’ten söz etmezsek olmazdı. En son Salt Of The Earth ile yürekleri delen efsane yönetmen Wenders’in filmografisindeki kült niteliğinde olan filmlerden sadece bir tanesi Paris,Texas.
Filmin görüntü yönetmenliğni yapani Robby Müller senaryoyla dans eden vurucu planlarıyla akıllarımıza kazınan sekanslar konusunda inanılmaz başarılı.
Gelin filmin müziklerinden bir tanesi ile beş dakikalığına görsellerin içinde kaybolalım.
Minipax Festivali Kapıda, Bikiniler-Şortlar Hazır Olsun!
22 Ağustos Cumartesi Kilyos Suma Beach’te gerçekleşecek Minipax Festival, elektronik müzikseverleri plaja çağırıyor.
Geçen yıl yağmurun azizliğine uğramış olan bizler, festival sahiplerinin tarihi yazın ortasına çekişiyle rahat bir nefes alıyoruz. Bu yıl Minipax Festival’de bizleri yine özel tasarım sahneler, göz alıcı visual-mappingler, lezzetli yemek opsiyonları ve sağlam kokteyller bekliyor olacak. Darius, George Fitzgerald ,Tube & Berger, Damian Lazarus, DJ Hype, Ellen Allien, Guti ve Pan-Pot ile 18 saat boyunca farklı müzik türlerinin tadına bakacağız.
Eğer biletlerinizi aldıysanız, 22 Ağustos günü plajda denizin keyfini çıkarıp, ilerleyen saatlerde 50′den fazla ismin yer alacağı 5 ayrı sahnede eğlenceye doyacaksınız. Henüz almadıysanız, üzülmeyin tükenmedi : http://www.tixbox.com.tr/etkinlik/3654/minipax-festival-2015.
Plajda görüşmek üzere!
Bu arada Minipax Festival’de bir de “New Talent'' aranıyor. Yarışmayla ilgili detaylar:
*30dk’lık mini setini SoundCloud’a upload ederken#minipaxtecaliyorum hashtagini kullan.*Doğru hashtag ile upload edilen tüm setler Minipax Festival Resmi SoundCloud sayfasında yayınlanacak....*Bu setler arasında Özel Jüri’nin seçtiği setin sahibi, Minipax Festival’da Beach Stage’de sahne alacak.
Wong Kar Wai’nin gerek müziğiyle gerek sinematografisiyle gerek senaryosuyla epik eseri In The Mood For Love.
Filmin görüntü yönetmenleri Christopher Doyle, Pung-Leung Kwan ve Ping Bing Lee
Eminim ki film için söylenmesi gereken tüm şeyler bugüne kadar irdelenip söylenmiştir. Ama bu durum, güzelliğini tekrar tekrar hatırlamamız için bir engel değil.
Film değil de sanki usul usul akan duru bir nehir.
Ve şöyle der..
"Eskiden insanlar paylaşmak istemedikleri bir sırları olduğunda, bir dağa çıkarlarmış. Bir ağaç bulup, bir kovuk oyarlarmış. Sırlarını o kovuğa fısıldar, sonra da çamurla kaparlarmış. Böylece sırlarını hiç kimse öğrenemezmiş...”
D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali 15-19 Ağustos’ta!
Her yıl büyük bir heyecanla beklenen D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali, 15-19 Ağustos tarihleri arasında bu sene 11. kez müzikseverlerle buluşuyor. Festival, İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Denis Matsuev, Buika, Sarah Chang, Eleni Karandriou ve Fazıl Say gibi dünyaca ünlü sanatçı ve orkestraları ağırlamaya hazırlanıyor.
Festivalin açılış konseri, Türkiye’ye ilk kez gelecek dünyaca ünlü şef Charles Dutiot yönetiminde, dünyanın en saygın orkestralarından İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası ile Rus piyano geleneğinden gelen büyük virtüöz Denis Matsuev ile seyircilerle buluşacak.
Ünlü keman virtüözü Sarah Chang, tüm zamanların en iyi 50 vokalisti arasında gösterilen Buika, "Metamorfoz" adını verdikleri projeleriyle çellist Sedef Erçetin Atala ve piyanist Maria Papapetropoulou, İzmir’in en yetenekli müzisyenlerinden oluşan Karşıyaka Oda Orkestrası (KODA) ve KODA’nın müzisyenlerinden oluşan Karşıyaka Kentet'in yanı sıra genç yetenekler Dorukhan Doruk, Veriko Tchumburidze, Can Çakmur ve Yunus Tuncalı festivalin konukları olacak. Bu yıl ilk defa D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali'ne ev sahipliği yapacak Bodrum Kalesi'nde, filmlere yaptığı unutulmaz müziklerle tanınan Eleni Karaindrou, Ender Sakpınar şefliğinde İstanbul Sinfonietta ile sahne alacak.
Bir marinada düzenlenen ilk ve tek klasik müzik festivali olma özelliğini taşıyan etkinliğin sevilen serisi Gün Batımı Konserleri'nin keyfine bu yıl Gün Doğumu Konserleri de eklenecek. Amfi tiyatronun büyüleyici deniz manzarasında güneşi karşılayacak müzikseverler, klasik müziğin zevkine gün doğumunun etkileyici atmosferiyle varacak. Festivalin kapanışı ise uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir edebiyat-müzik buluşması ile yapılacak. Fazıl Say, çağdaş hikâyeciliğe yaptığı katkılarla Türkiye edebiyatında bir dönüm noktası sayılan Sait Faik’i ölümünün 60. yılında anarak bu kez de notalarda ölümsüzleştirecek.
Festivalle ilgili tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz.
Meteor Yağmurunu İstanbul Modern’de İzlemeye Ne Dersin?
İstanbul Modern, 12 Ağustos Çarşamba akşamı gerçekleşecek meteor yağmurunu müze bahçesindeki özel etkinliklerle kutluyor. Akşam boyunca gökyüzünde, 19. yüzyıldaki keşfinden sonra 1992 yılında yeniden gözlenen Swift-Tuttle kuyruklu yıldızından ardakalan gök taşı parçaları çıplak gözle ve teleskoplarla izlenebilecek. Bu nadir rastlanan doğa olayından esinlenerek astronomlar eşliğinde teorik ve uygulamalı teleskopla gözlem atölyesi, farklı yaş gruplarına özel tasarlanmış eğitim, sanat ve oyun atölyeleri, astronomi ve sanat tarihiyle ilgili söyleşiler, yoga seansı, akustik konserler YAP: Yeni Mimarlık programı kapsamında müze bahçesi için PATTU tarafından tasarlanan “KATI OLAN HER ŞEY” alanında gerçekleşiyor.
Ücretsiz olan bu etkinliğe katılmak istiyorsanız bir an önce rezervasyon yaptırmalısınız çünkü kontenjan sınırlı.
Sanatçı 1987′den beri aralıksız oynadığı tek kişilik oyunu ile 2015 yaz turnesine çıkıyor. Henüz izlememiş olanlar ya da tekrar izlemek isteyenler için 8 Ağustos’ta Kuşadası’nda, 10 Ağustos’ta Didim’de, 11 Ağustos’ta ise Bodrum’da.
Ferhan Şensoy’un kendisini ayrı, kitaplarını ayrı sevdiğimizden minik bir de önerimiz var. Sanatçının eserlerini okumadıysanız en kısa zamanda kütüphanenize eklemenizde fayda var. Gülümseme ve enfes bir üslüp garantisi veriyoruz.
Tayvanlı fotoğraf sanatçısı Yung Cheng Lin takdimimizdir. Fotoğraflarında gerçekçi dokunuşların ürperten etkisi söz konusu. Ortaya çıkardığı işler takip edilmesi gereken cinsten.
Daha fazlası için sanatçının portfolyosunu incelemenizi öneriyoruz haftasonu planlarınız için.
Modern sanatsa bahis, İstanbul Modern’de ziyaret edilesi sergi önerilerimiz var!
Bugün her ne kadar geç kalsam da, İstanbul Modern’de kaçırmadan görmem gereken iki sergi gezdim: birincisi Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Resrospektifi, bir diğeri de Magnum - Kontakt Baskılar. Her ikisi de Ocak-Şubat aylarından bu yana açık olmasına karşın, ben henüz geziyordum. Ama hiç gezmemiş olmaktan iyiydi. Gitmemişlere şiddetle tavsiye edilir!
Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi
26 Temmuz 2015′e kadar görülebilecek sergide, sanatçının 60’lı yıllardan 2010’lu yıllara uzanan eserleri yer alıyor. Mehmet Güleryüz’ün resim, heykel, gravür gibi çok yönlü çalışmalarına şahit olabilirsiniz.
İki Yaka
Bilerek
“Eleştirel ve dışavurumcu üslubu ile yarım yüzyıldır Türkiye sanat sahnesinde kendisine özel ve ayrıcalıklı bir yer edinen Mehmet Güleryüz’ün sanatının merkezini insan ve onu çevreleyen sosyo-politik koşullar oluşturuyor. Aile sevgisi, kadın-erkek ilişkileri, doğa ve canlılar, görsel ve sözel kültürü etkileyen tüm süreçler resimlerinde birer insanlık gerçeği olarak tanımlanıyor. Sanatçı izleyicisini tıpkı kendisi gibi tavır almaya ve yaşanan süreçlerle yüzleşmeye davet eden bir anlayışla sanat üretiyor. “
Detaylar için : http://www.istanbulmodern.org/tr/sergiler/guncel-sergiler/ressam-ve-resim_1510.html
Magnum - Kontakt Baskılar
2 Ağustos’a kadar açık olan sergide, dünyanın en prestijli fotoğraf ajanslarından Magnum Photos’un geçtiğimiz yüzyıldan bu yana görsel kültürde iz bırakan fotoğraflarının, kontakt baskılar üzerinden yaratılma süreçleri anlatılıyor . Sergi, Magnum’un dünyaca tanınan üyelerinin birinci ağızdan hikayelerini de aktararak, fotoğrafçıların karar alma süreçlerini açık bir şekilde görme ve kavrama imkanı sağlıyor. Fotoğrafta analog döneme odaklanan sergi sizi tarihin sayfalarında bir geziye davet ediyor.
İstanbul Modern’den birkaç kare ile bu bülteni kapatıyorum:)
Sergi ücreti Tam: 19TL, Öğrenci: 9TL . Biz 2 kişi bir operatörün kampanyasından faydalanarak 1 alana 1 bedava ile gezdik. Ayrıca Perşembe günleri 10.00-22.00 arası ücretsiz gezmek mümkün.
Deniz, güneş ve limon ağaçları ile bezeli Liguria günleri başlasın! Gün 1: Portovenere...
Portovenere benim için iki farklı ruh hali ifade ediyor; her ikisi de çok uç olan birbirinden apayrı ruh halleri; tıpkı İtalyanların kahvaltısı ile akşam yemeği arasındaki fark gibi, ya da gündüzle gece gibi... Bu nedenledir Portovenere’ye ayrı bir yazı çıkarışım, hikayeyi okuyunca anlayacaksınız:
Tatili planlarken hesaba katmadığım bir noktaydı Portovenere. Pisa’da geçireceğim 1 gecem vardı ve onu son dakika iptal ederek, Portovenere’yi uğrak yerlere ekledim. Bunun nedeni konaklayacağım hosteldi: https://www.airbnb.com.tr/rooms/1698533 . Bu manzarayı gördükten sonra artık içimdeki arzuyu durduramaz oldum.
Ancak güzel olduğu kadar, zordu da bu hostele çıkmak. Rezervasyon yaptırırken çok tereddüt ettim, ama dedim ki “buraya rezervasyon yaptırmazsam, kesinlikle bu manzarayı göremeyeceğim”. Nitekim de öyle oldu...
Portovenere Liguria bölgesinin İtalya’da başlayan ucunda. Buraya gelmenin tek yolu öncelikle La Spezia’ya ulaşmak, ya da diğer taraftan geliyorsanız Cİnque Terre’den tekne ile gelmek. Maalesef bu güzel burunda konumlanmış kasaba, tren yolu üzerinde değil. Floransa’dan Pisa aktarması ile La Spezia’ya trenle gelip, La Spezia’dan 15-20 dakikada bir kalkan otobüslerle yarım saatte Portovenere’ye gelmek mümkün (Trenin maliyeti €18 idi, otobüs biletiyse €2 falan. Otobüs biletlerini yalnızca Tobacco Shop’lar satıyor...)
Floransa’dan neşeli bir şekilde çıkıp, 3 saat kadar da yolda harcayıp Portovenere’ye geldiğimde oldukça açtım. Ama ilk iş hostele ulaşıp üstümü değişmek ve sonra sahildeki insanlara karışmaktı planım. Öncesinde, hostel işletmecilerinin uzun uzun tarif ettikleri tırmanma yolunu valizimle çıkamayacağımı bildiğim için, kilitli dolap araştırmasına girdim. Ancak Portovenere’de ingilizce bilen çok az insan vardı ve orada derdimi anlatırken yarım saatten fazla kaybettim sanıyorum. Son olarak kırtasiyeci bir kadının yardımıyla oralarda kilitli dolap olmadığını öğrenince, yapacak şey yok taşıyacağım valizi dedim. Ancak denemem 250 merdiven sonrası yerleşimin bittiği, taşlı, kayalı tırmanma yolunda bir kaç adım daha attıktan sonra sonlandı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve kendime kızıyordum. Keşke önceden burada locker room var mı araştırsaydım. Ancak araştırsaydım da burayı çıkmayı deneyeceğimi biliyorum, kendimden.
Arkadaşımla yaptığım acil durum konuşmasından sonra, kendisi Portovenere’de kalacak alternatif bir yer ararken ben güneşin alnında öylece bekliyordum. Telefondaki ses orada kalamayacağımı (zira 400-500TL verecek param yoktu), La Spezia’da daha makul alternatifler olduğunu söylüyordu. Ancak ben Portovenere planlarımı ve o manzarayı bırakmak istemiyordum. Aşağı inip wi-fi noktası aramaya başladım, hem karnımı da doyururdum.
Ancak merkeze döndüğümde farkediyordum ki restoranlarda wi-fi yok! Yalnızca bir cafede bulabildim, orası da maalesef damağımı şenlendirmeyecekti. Çaresiz oturup, başladım araştırmaya... Bu arada garson İngilizce bildiği için, kendisine içimi dökmek istedim. Gördü ağlamaklı halimi ve valizimin cafede kalacileceğini söyledi. Bu garsona ve cafede bir anda gözden kaybolmayacağına güvenmeli miydim, yoksa manzaraya ve de cebimde olmayan min. 300TL ‘ye veda mı etmeliydim? Bu ikilemde her zaman olduğu gibi insanlara güvenmeyi tercih ettim.
Sırt çantama birkaç parça eşya atıp, valizimi bıraktım cafenin en ulu orta köşesinde misafir olmaya... Plaja indiğimde halen kendime kızmakla meşguldüm ve üzerimdeki ölü toprağını ne bu yılın ilk denize girişi ne de güneşlenme atabildi. Bir kere içime o korku yerleşmişti: acaba tırmanabilecek miydim? Bu soru kafamı kemirmeye devam ediyordu. Böyle sefa olmaz dedim ve toparlandım. Tabi yine de Portovenere’nin merkezini gezmek için cevabı biraz bekletebilirdim.
Tabi ki önce bir dondurma almak, moral bulmak için yapılası en mantıklı şeydir. Sonrasında ise Portovenere sokakları beni büyülerken, moral düzeyimin artışına şahit olmaya başladım (Bu arada Liguria bölgesinde gezdiğim 6 kasabadan en iyi merkeze sahip olan kasaba Portovenere’dir desem kuşku götürmez).
Tırmanışa geçtiğimde, moralimin dozu her adımda gördüğüm manzara karşısında yükselen bir trend yakaladı.
Yukarı varmam 40 dakikayı buldu. Bir madalya falan bekledim ama kimse büyük bir başarı sergilediğimi düşünmemişti:) Hemen 3 kişilik İtalyan bir grupla kaynaşıverdim, sonra aramıza bir de Arjantinli kız katıldı. O akşam yediğim yemekler mi desem, içtiğim şarap mı, ortamın otantikliği mi ya da manzara mı veya belki de sofradaki muhabbettendir kendimi çok ama çok şanslı hissettim. Güneşi orada batırmak, lezzetli ve bitmek bilmeyen bir akşam yemeği yemek, güzel insanlar tanımak paha biçilemezdi. Şiddetle tavsiyemdir, Portovenere’ye gidecekseniz mutlaka bu hostelde konaklayın. Hem akşam yemeği gerçekten çıktığınıza değecek hem de manzarası...
Maalesef yaşadığım “ufak” aksaklıklardan dolayı Portovenere’nin tam karşısındaki Palmaria adasına geçemedim. Ancak hostelde tanıştığım insanlar adada mutlaka trekking yapmak gerektiğini söylediler. Ayrıca karşı kıyıdaki plajlar da çok ilgi çekiciydi. Artık bir dahaki sefere diyorum...
Bu arada valizin akıbetini merak edenlere: koyduğum gibi duruyordu:) Bir kez daha insanlara güvenerek ne kadar doğru bir şey yaptığımı deneyimlemiş oldum!
Günlerden Cuma'ydı, sabah 5.45 suları gözlerimi açtım, zihnimi ise ancak tren istasyonunda trenimin hangi platformdan kalktığını bulmaya çalışırken açtım. Önceden almış olduğum ve yaklaşık €20 daha uyguna getirdiğim tren biletinin (€19′ya http://www.thetrainline-europe.com/ dan) saati maalesef çokça erkendi. €20 katlanmaya değer bir paraydı, yapacak şey yok uykudan uyandık:) Ekspres trenle 1.5 saatte Floransa'dayım. Trende bir gün önce trenini kaçırıp 20 küsür saat istasyonda beklemiş bir Amerikalıyla tanışıp, tren saatlerinin öyle sık olmadığını da öğrenince miskinlik yapmadığıma şükrettim...Airbnb'den ayarladığım odama eşyalarımı atıp hemen şehri turlamaya başladım.
Önce güzel bir kahvaltı, şehre girdiğimde karşıma çıkan koca Floransa Bazilika'sının karşısında hem de...
Bazilika o kadar büyük ki tek karede tamamını görüntülemek pek de mümkün değil gibi!
Floransa'da en hoşuma giden şey; dar ve çiçekli sokaklar ve panjurlu pencereler...
Trattoria’lar...
Gelateria’lar...
Ve kapı tokmakları...
Sonrasında görülmesi 'mutlaka' gerekli olan Piazza Della Signoria'ya gidiyorum Davut heykelini görmeye. Heykelin orijinali müzenin içinde bekliyor fakat fotoğraf çekmek yasak. Replikasının bile ne kadar detaylı olduğuna dikkatinizi çekmek isterim, Michelangelo’nun başyapıtına yaraşır cinsten...
Meydanda sizi bekleyen şaheserlerden bir kaçı daha:
#piazzadellasignoria
Diyorum ki madem bu kadar Michelangelo'ya hayran kaldım, evini de göreyim. Tabi nehrin karşısına geçerken Ponte Vecchio köprüsünü kullanarak 1 taşla 2 kuş vuruyorum. Ponte Vecchio romantik duruşuyla beni benden alıyor. Çek bi fotoğraf diyorum, çektiriyorum:)
#pontevecchio
Bu da Ponte Vecchio’nun üzerinden...
Araya bu güzellik giriyor.
Michelangelo House’a çıkmak o kadar da kolay değil; merdivenler, merdivenler ve merdivenler çıkmak gerekiyor... Ama çıktığınıza kesinlikle değiyor, Floransa ayağınızın altında!
#michelangelohouse
Yolculuk sonrası hiç dinlenmeyip, güneşin alnında bu kadar yürüyünce, eve gidip dinlendikten sonra tekrar çıkma kararı alıyorum. Ancak yol üstündeki sevimli cafe dikkatimi çekiyor. Bir de üzerine bruschetta ile Spritz’in €5 olduğunu görünce burada bir soluklanıyorum...
Dinlendiğim kısacık aradan sonra yine sokaklardayım. Hedefim Boboli bahçeleri... Bunun için tekrar köprüyü geçmeli ve girişini bulmalıyım. Haritaya göre Boboli’nin çok yakınlarında olmama rağmen giriş olmadığını görüyorum. Tam o esnada Türkçe konuşmalar dikkatimi çekiyor ve hemen konuya dahil oluyorum. İki öğrenci gençle tanışıyorum ve onların rotasını takibe karar veriyorum. Ellerinde haritalarla sokak sokak tarama yapmaya çalışırken, bendeki citymaps2go uygulamasını görüp,bir de internetsiz çalıştığını duyunca gözleri ışıldıyor:) Kendilerini takip edip Forte di Belvedere’ye çıkıyorum. İyi ki çıktım diyorum; Human adlı sergiye denk geliyorum ve bir kez daha Floransa manzarasına 270 dereceden bakmış oluyorum. Sergi 27 Eylül 2015′e kadar görülebilir, gideceklere duyurulur...
#fortedibelvedere
Heykelleri görünce tek yapmak istediğim baş duruşu oluyor:) 9 aydır yoga dersleri alan ben, en mutlu olduğu challenge olan baş duruşunu orda yapmaya kalkınca, güvenlikler önce heykele bir şey yapacağımı zannediyorlar.Durumu anlayınca gülümsüyorlar. Boboli bahçelerinin girişi için €10 istendiğini öğrendikten sonra derhal bu girişimden vazgeçiyorum. Sonuçta maximum 1 saat geçirececeğim ve açıkçası bahçenin paralı olması da saçma geliyor...
Fotoğrafları çeken arkadaşlara elveda diyip, güzel bir yemek yemek üzere Floransa meydanlarına atıyorum kendimi. Yemek için bu kez ne pizza, ne makarna yiyeceğim; risotto deneyimlemek istiyorum. Bazilikanın yakınlarında güzel bir restoranda yarım litre beyaz şarap eşliğinde porchini mantarlı risotto istiyorum. Ve bu yemeğe ödediğim meblağ €16 civarında. İşin en enteresan tarafı TR fiyatlarına göre 1 kadeh şaraba vereceğim parayla 4 kadeh falan içiyorum sanırım. Kalktığımda gayet iyi hissediyorum:)
Floransa’dayken hiç dondurma yemiyorum, tatlı hakkımı tiramisudan yana kullanmak istiyorum. Sokakta tanıştığım bir Floransalı’dan tavsiye alarak (hatta bizzat kendisi götürüyor), oranın en eski restoranlarından birinde tiramisu yiyorum. Şunu söylemeyeliyim, hayatımda yediğim en güzel tiramisu olmakla kalmıyor, en güzel tatlı da oluyor. O nedenle size bu restoranın ismini vereyim de mutlaka giderseniz uğrayın: Giubbe Rosse. Yine bazilika civarında görebileceğiniz 100 küsur yıllık bir restoran. Giderseniz benim yerime de yiyin;)
#giubberosse
Toscana’nın güzeli, Floransa’dan aktaracaklarım bunlar. Bir sonraki durağımda çok ilginç şeyler yaşadım, sabırsızlıkla klavyenin tuşlarına basmayı bekliyorum:)
Tesadüf mü dersin enerji yönlendirme mi dersin ne dersen de. Bugün Mad Men’in final sezonundan bir bölümde Neil Armstrong’un aya ilk adım attığı ana Don Draper ve yörüngesinin tanık oluşuna denk geldim. Tam da pek sevgili minik Plüton karşılaşmasının olduğu günde. Gülümsedim. Acaba yıllar sonra bir filme falan konu olur muydu? Ya da insanlık o günlerde nelerle uğraşacaktı? Yaşam belki de başka bir form bulacaktı? Kim bilir?
İyi ki var dediğimiz Sofar Sounds İstanbul sayesinde keşfedebildiğim Deniz Tekin, bu parçayı yaparken neler düşündü bilemem ama sözleri yüzeyinde bir kalp görüntüsü barındıran Plüton ‘u getirdi aklıma..
Plüton’un şerefine bu harika parçayı dinleyip duruyorum, bahçemi sularken bir yaz gecesi akşamında..
“Yaşanmamış ve bitmemiş işler var tembelliğimizden.Gidilmemiş, görülmemiş yerler aynı sebebten.”
Filmi güzel yapan birçok önemli unsurun içinden sinematografi benim için hep başı çekmiştir. Konuyu daha bir vurucu yapan, görsel hafızalarımıza kazıyan fotoğraf tadında planlar..1960 yapımı L’Avventura da beni bu anlamdaki mükemmelliği ile etkileyen filmlerden biri.
Michelangelo Antonioni’ye Cannes Juri Özel Ödülü’nü getiren filmin görüntü yönetmeni Aldo Scavarda. Filmin temeline oturan iletişimsizlik temasını görsellerle daha da perçinleyen planlarda Monica Vitti’nin oyuncu olarak devleştiği de tartışmasız bir gerçek.