Harbiye Askeri Müzesi ve Kültür Sitesi üzerine kısa bir değerlendirme. Günümüz yeni müzelerinin misyonları ve faaliyetleri göz önünde bulundurarak, Harbiye Askeri Müzesinde mevcut durumun çağdaş anlayışın neresinde olduğuna dair gözlemleri içerir.
Noah Kahan
🩵 avery cochrane 🩵
Game of Thrones Daily
No title available
EXPECTATIONS

No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
art blog(derogatory)
Jules of Nature

JVL
I'd rather be in outer space 🛸
Monterey Bay Aquarium

shark vs the universe

Kiana Khansmith

Andulka
noise dept.
Stranger Things
Lint Roller? I Barely Know Her
Claire Keane
h

seen from Spain
seen from Germany
seen from United States

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from T1
seen from Latvia

seen from Sweden

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Netherlands
seen from United States
seen from France

seen from Australia

seen from Spain

seen from Malaysia

seen from Latvia

seen from Germany
seen from United States
@geekofculture
Harbiye Askeri Müzesi ve Kültür Sitesi üzerine kısa bir değerlendirme. Günümüz yeni müzelerinin misyonları ve faaliyetleri göz önünde bulundurarak, Harbiye Askeri Müzesinde mevcut durumun çağdaş anlayışın neresinde olduğuna dair gözlemleri içerir.
Galeri Gezisi
İnsanın Bildiklerinin Arkeolojisi 02.12.15
Yoğun bir bienalin uzatma dakikaları 26 kasımda son buldu. Özetle her şeyin bir şeye bağlanabileceği mesajını veren(tuzlu su) ve her insan aktivitesinin değişik ölçülerde sanatsallık/bilimsellik barındırabileceğini savunan(düşünce biçimleri) bir bienaldi. En önemlisi ise ilgi çekici olduğunu düşünmediğimiz birçok konu üzerinde düşünmemiz için bizi kamçılayan, merak ettiren bir karakterinin olmasıydı bana kalırsa. Paket bilgilerimizle mutlu mesut geçindiğimiz dijital çağda böyle bir daveti cezbedici kılabilmek zor ama Bakargiev ve “müttefikleri” bunu büyük ölçüde başardı.
Kafamda bu düşüncelerle bu ayki galeri gezimi gerçekleştirdim. Çağdaş sanatçıların birçoğunun nihai amacının inançlarımızı sorgulatmaya yönelik işler ortaya koyduğunun halihazırda bilincindeydim. Fakat bunu hangi tekniklerle yapıyor ve ne ölçüde başarabiliyorlardı? Bunu yaparken estetiğin fikri ve maddi olanaklarından ne ölçüde yararlanma becerisine sahiptiler?
Dieter Mammel'in "Çocuklar”ının neşesi bu sorulardan eserlere yöneltti beni. Hareketli torslarıyla enerjilerini bize geçiren çocukların kaygısız halleri ve büyümekte olan bedenleri, çoğu zaman vesile yoksunluğundan hatırlamadığımız, dolayısıyla aramıza mesafe giren kendi çocukluğumuza götürüyor bizi. Yoğun ışık hüzmelerinin oluşturduğu çocuk bedenleri, ergenliğe geçişin baş döndüren hızını hatırlatıyor. Ve şunu soruyoruz kendimize; onca enerjinin ve neşenin kaynağı neydi ve sonrasında nereye kayboldular?
Bu sorularımın bir yanıtı modern insanın kimlik arayışında önemli bir yer kaplıyor sanıyorum. Burçin Başar’ın soyut kompozisyonlarında var olmaya çalışan figürleri, varlıklarını ispata girişmiş ilk insanlar gibi zamanı ve mekanı belirsiz bir deryada var olmaya çalışıyorlar. Zaman geçtikçe azalan enerjimizi kalabalıklar içinde biricik olmaya harcıyoruz fakat bunu ne denli başarabildiğimiz meçhul. Tıpkı Başar’ın anca detaylarda belirginleşen ve hayal gücünün yardımıyla varlığını belirginleştirebilen figürleri gibi.
Buradan kimlik/benlik inşasını sanatıyla gerçekleştirilmiş bir ismin, Özdemir Altan’ın sergisine geçiş enteresan olabilir. Akademinin 50′lerde yetiştirdiği kuşağın ressamı olarak Altan, “Türk Modernleri” tavrıyla yılmaz bir resim fikri arama yolculuğu üzerinden ressamlık kariyerini kurgulamış. Batı kültürünün manevi ve maddi ürünlerinden etkilenerek 50′lerin ortasından bu yana geliştirdiği çok farklı yaklaşımlara sahip çalışmalarıyla, kimliğini sürekli yapısöküme uğratıp yeniden kurgulayan bir sanatçı tavrı sergilediğini görüyoruz. En ayrıksı yönü ise belki de “en olgun dönemim” dediği hiç bir döneminin bulunmaması ve dolaylı olarak sürecin sonsuzluğuna vurgu yapması.
Bugün nasıl bir ortamda bireylerin kimlik inşasına girişmeye çalıştığına dair bir durum analizi ortaya koyan Turan Aksoy’un Milli Reasürans Sanat Galerisindeki sergisinin ismi Yönetilebilir Cennet. Muhafazakar tutumla neo-liberal ekonomik sistemin nasıl olup da bu denli sıkı bağlarla birbirlerine bağlanabildiklerini sorgulayan sergi, kapitalist iktidarların yeni, dinsel bir formla hakimiyetini nasıl pekiştirdiğini gösteriyor. Bu yakın gelecekte sarsılması pek mümkün görünmeyen absürt birlikteliğin, bireyi nasıl yalnızlaştırdığına ve “garip”leştirdiğine dair eserler de sergide mevcut.
Mevcut durumun vahametini anlatan; küresel ekonominin ve ona karşı oluşan direnişlerin birer form olarak ele alındığı bir dizi eserle de Dirimart’ta karşılaşıyoruz. Forbes’un yayınladığı en zengin 100 kişinin portrelerinden oluşturulmuş tek bir portrenin karşısında, Gezi eylemcilerinin dikenli tel formunda sunulmuş kolektif sesleri mevcut. Yüzde doksan dokuzun adaletsiz gelir dağılımına karşı giriştiği sonu gelmez mücadeleye atıfta bulunan yedi farklı eserin her biri Gezi özelinde, dünya çapındaki birçok direnişin temel meselelerini bize tekrar hatırlatıyor.
Öte yandan, her bir birey için ayrı bir kıskaca dönüşmüş bu sisteme bilgi birikimimizle, kültürümüzle karşı gelmeye çalışmamız gündelik bir refleks halini almış durumda. Peki girdiğimiz tartışmalarda argümanlarımız kaynağını nerelerden alıyor? Zeyno Pekünlü’nün kendi bilgilerini ortaya döktüğü “Bildiğim her şey” serisi sonsuza giden bir projenin bir kısmı. Bilginin şahsiliği, işlevselliği, kaynağı ve ne ölçüde nerede işe yarar oldukları hakkında sorular sormaya davet ediyor. How to...? kliplerden oluşmuş, iki farklı temaya sahip (Kendine Ait bir Banyo&Ürkütmeden bir Kadına Nasıl Dokunursunuz?) youtube video-kolajlar bugün edindiğimiz bilgilerin pratikte ne denli bayağı bir dile dönüşebildiğini anlatan ironik eserler.
Bu bayağılığın bir açıklaması olarak, çevremizde hızla gelişip bizi sarmalına alan dijital dünyanın işleyişini anlayamamanın verdiği tedirginliği gündeme getiriyor Allen Grubesic. Deneysel kanıt adı altında sergilediği eserleri günümüz dünyasının her şeyi anlaşılır kılma iddiasında olmasına karşın, basit anlatım dili oluşturma ve basit çözümler sunma kısmında ciddi sıkıntılara sahip olduğunu gösteriyor.
Belki de tüm bu kimlik arayışından ve iç bunaltıcı ortamdan kurtulmanın yegane yolu, sanatçı tavrıyla sürekli bir sorgulama sürecinde olmaktır. Bu tavır sayesinde günümüz dünyası, büyük olasılıkla, daha üstesinden gelinebilir bir hal alır.
Galeri Nev’de sergilenen Mübhin Orhon’un aşina olduğumuz, renklerin farklı tonlarıyla oluşturduğu yağlı boya soyut tablolarını, bu kez guaj boya kullanarak üslubunu test ettiğini görüyoruz. Tekniğini değiştirerek kendi stilinin ve kompozisyonlarının sorgulamasına girişir böylelikle sanatçı. Yarattığı soyut evrenin ve belli belirsiz renk değişimlerinin uyandırdığı hissin başka bir malzeme gündeme geldiğinde iddiasını koruyup koruyamayacağına dair soruyla yola çıkan ressam, belki de en inandığı, uzun mesailer vererek oluşturduğu üslubunu cesurca sorgulamaya açar.
GaleriZilberman’da ise Gülin Hayat Topdemir’in “Salon Rouge” eserleri yer alıyor. Çoğu sanatçının bir parçası olmaktan hoşnut olduğu müzeyi, onun gizli iktidarını sağlam figüratif resimleriyle sorgulamaya açan sanatçı, iktidar fikriyle özdeşleşmiş erkek egemen mekana kadın psikolojisinin çok farklı yönlerinin ele alındığı kompozisyonlarını sokuyor. Bastırılmışların dışa vurumu olarak farklı kadın halet-i ruhiyeleriyle bizi yüzleştiren sanatçı mekanını ve izleyicisini sorgulayan çalışmalarla, aynı zamanda kendisi de dahil olmak üzere top yekün bir sanatçı kimliği sorgulamasına da bizi götürür.
İnsanın bildiklerinin ve bilgisini inşa ettiği çevrenin arkeolojisine çıkaran bir galeri gezi dizisi oldu bu ay. Bana eşlik ettikleri için bölüm arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Bahsi geçen sergileri daha ayrıntılı gezmek isterseniz 12 aralık 2015′e kadar bana ulaşmanız yeterli, yoksa bir sonraki gezi 26 aralıktan sonra mümkün görünüyor.
Not: İlk 6 fotoğraf için Gonca Yıldız’a ayrıca teşekkürler. Geri kalanlar galerilerin internet sitesinden alınmıştır.
Küreselleşme, Sosyal Medya ve Gezi
Seneyi devriyesini yaşadığımız Gezi eylemleri uzun zamandır tartışılmaya devam ediyor. Apolitiklik, tüketim insanı olmaktan öteye geçememek, duyarsızlık, aşırı bireycilik vb. suçlamalara maruz kalan 90 kuşağı, başlattığı Gezi parkını koruma hareketini kısa sürede örgütleyerek kendinden beklenmeyen bir performans sergilemiş oldu. 68de yaşananları andıran bu hareket kısa sürede Türkiye'nin dört bir yanına yayılarak kitleselleşti ve ülke sınırlarını aşarak dünya gündeminde geniş yankı uyandırdı.
Öndersiz, örgütsüz, telkinsiz ve teşviksiz[1] şekilde ortaya çıkan bu hareketin hızlı kitleselleşmesinde küreselleşmenin ve sosyal medyanın rolü büyüktür.
Malların, bilginin ve sermayenin hızlı şekilde yer değiştirebildiği bir sürece işaret eden küreselleşme olgusu, tüm dünyayı etkisi altına almış durumdadır. Gelişen teknolojinin de yardımıyla bu aktarımların her birinin oldukça kolaylaştığı günümüzde, tüm taleplerin ortak noktası, daha demokratik bir toplumsal örgütlenmeye yönelik adımlar atılması. İdeolojilerin dar kalıplarından sıyrılmış post-modern dünyamızda, yaşanan toplumsal olaylar da alışılmışın dışında vuku buluyor. Belirli talepler bütünü yerine, iktidarın mevcut yapısına karşı tepkisel çıkış bir sergileyen 21. Yüzyıl toplumsal hareketleri, küreselleşmenin sağladığı olanaklarla başladığı coğrafyaların çok ötesine hızla yayılabiliyor. Bu hareketler iktidarı ele geçirmek gibi bir amaçtan uzak oldukları için, her olaya siyasi açıdan bakan iktidar sahiplerinin ne tür bir “tehdit”le karşı karşıya olduklarını anlama sürecini de güçleştiriyor.
Bu bağlamda Gezi olayları da belli bir kişi ve grup önderliğine sığınmaktan uzak, taleplerini gençliğin yeni Türkçesiyle ve mizah yoluyla dile getirerek kısa sürede kitleselleşti. Gençliğin dinamizminden aldığı güçle taleplerini, isteklerini ve endişelerini dile getirdi. Sosyal medya üzerinden argümanlarını üreten ve taraftar toplayan Gezi olaylarının aktörleri, kalıplaşmış siyasi argümanlar yerine belirli duyarlılıklar (çevre bilinci, insan haklarına saygı, polis eliyle gerçekleştirilen devlet şiddetine karşı duruş vs.) çevresinde örgütlenme yoluna gitti. Bu bilinçli ya da bilinçsiz stratejiyi seçtiği andan itibaren de dünyada geniş yankı bulmaya başladı.
Bir yandan hareketin barışçılığına karşın polisin şiddete dayalı müdahalesini, görsel materyallerle dünyanın her yanına ulaştırması tepkilerin büyümesine yol açtı. Öte yandan arzı ve talebi olabildiğince tek tipleştirerek (modayı ve eğilimleri belirli yönlere güdüleme yoluyla) küresel ağlarla, karı en üst düzeye çıkarma arzusundaki kapitalist düzen, bunu yaparken düzenin getirdiklerine karşı duyulan tepkiyi de benzeştirdi. Böylelikle Gezi eylemcilerinin şikâyetleri ve talepleri sosyal medyada kolayca karşılığını buldu ve dünya çapında geniş bir destekçi kitlesi yarattı. Bu andan itibaren 2011’deki occupywallstreet hareketine benzer bir şekilde occupygezi sanal hareketine dönüştü ve kitleleri harekete geçirme potansiyelini üst düzeye taşıdı. Yalnızca 1 Haziranda #Occupygezi hastagi ile 187bin tweet atıldı ve 10gün boyunca twitter aleminin en çok konuşulan konusu (trend) oldu.[2]
Son tahlilde 15gün süren Gezi komünü bir anlamda hızlıca olup biten bir 68 hareketi gibiydi. (Gerçi Türkiye’deki 68, antiemperyalist tepkiyi ön plana alıp, bireysel özgürlüklerin genişlemesini savunan “68 ruhunu” ikinci plana itmişti, fakat iki hareket de kitle hareketi olması açısından benzerdir.) 68in tüm bir yıla yayılan kitleselleşmesini sosyal medyanın tüm nimetlerinden yararlanarak 15 gün gibi kısa bir sürede gerçekleştirmiş ve OccupyGezi direnişine dönüşmüştü. Bu zaman sıkışması küreselleşmenin bir sonucu olabilir. Fakat 68’den farklı olarak belirli toplumsal sınıflar somut bir sonuç elde edemeden, aynı hızla dağıldılar. Daha sonra kurulan forumlar aynı kitleselleşmeyi gerçekleştiremedi. Sonuç olarak 15 günü parkta geçiren kitle yorgun düşmüş ve şiddetli polis baskınıyla dağıtılmıştı. Toplumun Gezi kitlesine göre muhafazakâr olan diğer kesimlerinden hiçbiriyle dayanışma içine girememiş, böylece dile getirdiği taleplerin belirli bir kısmını dahi kazanım olarak elde etmek için bu gruplarla/cemaatlerle işbirliğine girememişti. Böylelikle çok farklı gruplara mensup olan Gezinin başından beri aktif bireyleri, iktidarın ötekileştirme stratejisinin kurbanı oldu ve çapulcu olarak nitelenen azınlık kimliğinde hapsoldular. Şüphesiz Gezi olaylarının uzun vadede çok şey getireceği aşikâr, fakat kısa vadede saman alevi görüntüsü vermesi şaşırtıcı. Oysa sosyal medyanın tüm olanaklarına hâkim bir kitleden daha etkili sonuçlar elde edene kadar hareketi bir şekilde idame ettirebilmesi beklenirdi.
İşte tam bu noktada sosyal medyanın o kadar da “toplumsal” bir alan olmadığını ortaya koymak gerekiyor. Kitleselleşmesini hızla gerçekleştiren bu direniş hareketi sosyal medya dilini kullanmada kendi kendine uzmanlaşmış bir kuşağın göstergesidir. Oluşturulan sanal cemaatin hızla büyümesi sosyal medyayı aktif kullanan kitlenin duyarlılığının bir göstergesidir, fakat bu medyayla başından beri arasına mesafe koymuş, bu dili konuşmayı ya başaramayan ya da bilinçli olarak reddeden geniş kitlelerin varlığı söz konusudur. Toplumun özellikle büyükşehirler dışında ya da büyükşehir banliyölerinde yaşayan kesimlerinin bu sosyal medyaya karşı olan bu mesafesi, iktidar ve ana akım medya tarafından körüklenmiş ve Geziciler, moda olan deyişle, marjinalleştirilmiştir. Bu andan itibaren, yukarıda da belirttiğimiz gibi, herhangi bir toplumsal grupla işbirliğine girme olanağını yitiren hareket sönümlenmiştir.
Günümüzde her şeyi dönüştüren küreselleşme olgusundan toplumsal hareketlerde nasibini almış durumda. Daha demokratik bir toplumun inşası için bu olgunun “manipüle edilmesi” gerektiği de ortada. Ekonomik sistemimizin sermaye odaklı kapitalist düzenden insan odaklı kapitalist düzene (tabi böyle bir düzen mümkünse) evirilmesinin hayatîliğinin ortaya konması, bireylerin yalnızca tüketici değil birer yurttaş olduklarının iktidarlara hatırlatılması için bu gibi toplumsal hareketler son derece önemli. Fakat sosyal medyanın büyüsüne kapılıp, küresel ağların demokrasiyi yeniden üretme sürecinde her koşulda etkili olabileceği yanılgısına düşmememiz gerekiyor. Toplumun farklı kesimlerinin ayrı ayrı değer kümelerine yaslandığını, her şeyden önce bu değerlerin daha demokratik normlara doğru transfer edilmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir.
[1] Masis Kürkçügil’in bu başlıklı yazısı için bkz; GÖNCÜ, Gürsel (yayın yönetmeni), #Yaşarken Yazılan Tarih, İstanbul, Metis Yayınları, Kasım 2013, s. 69.
[2] http://www.medyaradar.com/gezi-parki-eylemleri-sirasinda-kac-tweet-atildi-haberi-100717
Ne Yaptıysak Nafile üzerine 19. Istanbul tiyatro festivalinin ilk oyunu Polonya'dan bir yapımdı; Ne Yaptıysak Nafile. Yönetmen ve yazar isimleri netten bulunabileceği için burada yazmıyorum (zaten lehçe isim ve soyisimlerin ne kadar karmaşık olduğu malumunuz) fakat bir bakın derim, zira ikisi de çok yetenekli. TR WARSZAWA yapımı olan oyun Türk seyircisine 'ekstra large' gelmiş olsa da (oyun boyu seyircideki düşük konsantrasyon, bitmeyen fısıltılar ve oyunun bitimine on-on beş dakika olmasına rağmen alkış kıyamet...) hem senaryosunun hem de prodüksiyonun sağlamlığı sebebiyle görülmeye değerdi. Ortalama Polonyalı kimliğini yapısökümüne uğratan ve bu kimliğin yaslandığı değerleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermeye çabalayan yazar, yalın ve ironik bir dille oyununu kurmuş. Bir film senaryosu yazmaya çalışan başkarakterimiz, bu değerleri temsil eden karakterlerle (hepsi kadın) doğrudan bir temas halindedir. Bir tarafatan bu karakterleri senaryosuyla yeniden üretmeye, onları toplumun kendisiyle yüzleşmesi için yeniden yorumlamaya çabalamaktadır. Öte yandan bu sanatsal tutkusunu baltalayan ve ondan daima daha pazarlanabilir bir senaryo bekleyen, mevcut kapitalist sistemle başetmek durumundadır. Bu andan itibaren yeni değerleri temsil eden karakterlerimiz sahnede belirmeye başlar. Onların doyumsuzlukla örülü, ben merkezli ve hedonist yaşam tarzlarıyla, yalnızca bir iki kuşak önceki savaşın sersemlettiği jenerasyonun hayata bakışları ve ondan beklentileri arasındaki uçurumu görmüş oluruz. Oyunun ortasından itibaren bu yeni ve eski değerleri temsil eden karakterlerin arasındaki sınırın silikleşmesi, ana karakterimizin kafa karışıklığına işaret eder. Tüm çabalarının, hesaplaşmalarının sonucunda ortaya çıkardığından memnun değildir. Bu andan itibaren oyunun bir çıkmaza sürüklendiğini hissediyoruz. Bu gerilimin verdiği tedirginlik anlarında finale doğru hikayenin yalnızca bugünün kuşağının değil, tamamlanmış, bitmiş, geçmiş olduğunu düşündüğümüz eski jenerasyonun hesaplaşmalarının da hikayesine tanıklık ettiğimizi anlıyoruz. Finalde aslında asla var olamadığını kavrayan eski jeneresyonun ana karakteri bizi, benliğimizi ve toplumsal kimliğimizi oluştururken sıklıkla başvurduğumuz aşırı yapay her ögeden kurtulmaya davet eder. Festivalin böyle ağır bir topla açılış yapması, yeni direktörü Leman Yılmaz Hanımefendinin iddialığının bir işareti sanırım. Güzel bir festival bizleri bekliyor gibi, tüm tiyatro severlere iyi seyirler. (Fotoğraf Ali Güler)
Guernica üzerine
Modern sanatla tanıştığından bu yana estetik kavramını bir evren, sanatçıları da onu keşfe çıkmış bir astronot olarak tahayyül etmeye başladım. Uçsuz bucaksız güzellik hazlarıyla dolu estetik evrenine her baktığımızda bize farklı bir şeyler sunar. Belki de hem evrenin farklı köşelerinin resimlerine hem de başarılı bir tabloya defalarca baksak dahi sıkılmamamızın nedeni bu iki kavram arasındaki paralelliktedir. Her geçen gün daha da geliştirilen teleskoplar, bize evrenin farklı bir köşesinin büyüleyiciliğini bahşederken, ressamlar da estetik evreninin gizemlerini kendi geliştirdikleri araçlarla belgeler. Modernist sanatçılar figürleri bozma, doğayı soyutlama, bilinçaltını resmetmeye çalışma gibi araçlarla bu evrenin çok farklı köşelerine yolculuk ederler ve yeni estetik alanlar keşfederler. İşte bu keşfin verdiği heyecanı ben çok değerli buluyorum. Estetik hazzın çok boyutluluğu bir taraftan kafanızı karıştırıken, diğer yandan duygularınızı kışkırtır ve sizi daha fazlası için meraklandırır. Tıpkı uzayda gördüklerimizin üzerine “peki ötesinde ne var?” sorusunu sorar gibi, “peki bu sanatçının başka ne eserleri var, nasıl bir hayat yaşamış?” vb. Sorular sorarken buluruz kendimizi.
İşte Picasso’nun Guernica’sı kübizm, sürrealizm, figürün deforme edilmesi, soyutlama gibi sanatsal araçların biraraya getirilerek estetik evrenin göz değmemiş bir köşesinin çok geniş açıdan resimle aktarımı gibidir. Gelin görün ki bu evrende her gördüğünüzden hoşlanacak, bu yeni görüntüye otomatik olarak hayranlık duyacak değilsiniz. Bu devasa çalışmada gördüklerinizi ilk anda inkar etme eğilimine girersiniz. Fakat tablonun sunduğu güzellik, Einstein’ın uzayın parabolikliğinin ay tutulmasında ıspatlaması gibi, alışılagelmiş olanın kesin bir yıkımıdır. Bu yıkım gerçeklikle doğrudan ilintili olduğu için de inkar edilemez.
Bu ana kadar bir bilim adamının faaliyetiymişçesine bahsettiğimiz Guernica toplumsal olanı ele alması açısından, bir uzaybilimciden, bir fizikçiden ayrılır. Doğaya bakarak onu anlamaya çalışmaz, toplumsal olana bakıp, onu yeniden yorumlar. Toplumsal bir olgu olarak savaşın aşağılıklığı tüm çıplaklığıyla gösterilmeye çalışılırken, en önemli maksat izleyiciyi içinde bulunduğu durumun çirkinliğiyle yüzleştirmektir. Sanatsal olarak üstün bir çabanın ürünü olan bu tablonun vurucu olduğu kadar sade olmasının sebebi budur. Dev tabloya her baktığımızda, gündelik bir olayı herhangi bir gazeteden okuyor gibiyizdir. Okuduklarımıza inanmakta güçlük çeker, hatta hayrete düşeriz. Duygularımız harekete geçer fakat eylemsizliğimizi bozma ihtiyacı duymayız. İşte bu anda yaşanan tüm vahşete karşı tepkisizliğimizi tekrarlamış oluruz. Bu açıdan ağır bir toplumsal eleştiriyi, kapitalist düzen ahlakının yarattığı bireye saldırıyı agresifçe gerçekleştirir.
Özetle bu tablosuyla Picasso, sanatsal bir şaheser yaratmanın çok ötesine geçer. Bir taraftan, hubble uzay teleskobunun her gün bize evrenin farklı bir köşesinin geniş açılı görüntüsünü sunması gibi, döneminin estetik evreninin panoramik bir görüntüsünü sunmuş, diğer taraftan bunu yalın bir dille gündelik bir işinin sonucuymuşçasına ortaya koymuştur. Bu tabloyu gören tüm gözler savaşın dehşetini aynı derecede hissetmişmidir bilinmez ama bunu deneyimlemeden önceki hallerinden çok farklı bir psikolojiye büründükleri, artık aynı kişi olmadıkları kuvvetle muhtemeldir. Tüm zamanlardaki savaşlara ve baskıcı rejimlere en büyük bir yergi olan bu tablonun, tıpkı uzayda yaptığımız yeni keşiflerin dünya algımızı şekillendirdiği gibi, hayat görüşümüzü biçimlendirmemizde önemli bir yer tuttuğu kanısındayım. Sonuç olarak Guernica sanatın da bilim gibi, varoluşumuzu sorgulamamızda ne denli önemli bir rol oynadığını göz önüne sermesi açısından üstün bir eseridir.
Milli Saraylar Resim Müzesi 26.03.2014 Devlet'in varlığını en az hissettirdiği alan plastik sanatlar. Eğitim kurumları bir tarafa, elinde biri kapalı, birinin 300 tablosu kayıp, diğerileri de bakımsız ve fiziksel olarak yetersiz üç-dört kurumdan başka pek bir şey yok. Bu durumun şükredilmesi gereken bir yönü de yok değil, zira devletin bu "eylemsizliği" belki de bugün plastik sanat piyasasının gelişmesi ve serpilmesinin, sanat kurumlarının her geçen gün izleyici kitlesini arttırmasının önemli bir etkeni olabilir(Şüphesiz istanbuldan bahsediyorum). Bu hakkı teslim edelim fakat bu durumun kültürün demokratikleşmesi noktasında çok gerilerde olduğu da aşikardır. Son kertede özel girişimlerin izleyici sayısında ve bunların mensup oldukları toplumsal sınıflarla ilişkili beklentileri aşağıyukarı bellidir. Önlerine koydukları hedef mütevazidir ve çoğu kez bunlara ulaşmakla yetinirler. Talep eden kesimin daha geniş kitleleri kapsayacak şekilde genişlemesi için acele etmezler. Öte yandan devlet, kültür politikası üretmek yoluyla sanatın kitleselleştirilmesini en önemli bir hedef adletmek durumundadır. Bu konular hararetli biçimde tartışılır, olası yöntemler ve politikalar üzerine kafa yorula dursun, milli saraylar bir adım attı ve geçtiğimiz Cumartesi bir Resim Müzesi açtı. Bu müzeye ilişkin bazı değerlendirmelere geçmeden önce, başlangıçtaki yakınmalarıma cevaben olumlu bir hareket olduğu teslim edilmesi gereken bir açılış bu. Fakat benim nezdimde kitleselleştirme problemine ufak bir katkıdan öteye geçemiyor. Neden olarak şu kadarını sezinlediğimi söyleyebilirim; bu adım kültür ürünlerine erişimi kolaylaştırdığından çok bir prestij meselesi olarak algılanarak atılmış. Şimdilik bu niyet okumalarını bir kenara bırakıp müzenin değerlendirmesine geçelim. Öncelikle 7 yıldır gözlerden uzak bu binanın (Dolmabahçe Sarayı Veliahd Dairesi) tekrar görülebilecek olması dahi tekbaşına müzeye bir ziyaret gerçekleştirmenin bahanesi olabilir. "Başbakanlık çalışma ofisine dahil edilecek" söylentisinin boşa çıkmış olması ve başarılı restorasyonuyla 19.yüzyıl Osmanlı zevkini yansıtan bina tüm ihtişamıyla karşımızda. Ne varki bırakın binanın tarihiyle ilgili girişte yahut odalarından birinde biraz bilgi edinebilme imkanını, giriş kapısından sonra yerini bulmak bile problemli(Resim Müzesi tabelasının asılı olduğu kapıdan değil sağındakinden giriyorsunuz ve içeride sizi müze binasına yönlendirecek işaretler yok). Neyseki bunlar zamanla düzelir deyip içeri giriyorum. Elime salonların planını ve müzenin bölümlerini kısaca anlatan bir broşür tutuşturup geziye üst kattan başlayabileceğimi söylüyorlar. Ücretsiz olmasına sevinirken, broşürü aldığım masada "Bilet Gişesi" yazısı dikkatimi çekiyor. Bunu farkeden görevli "bir süre sonra ücretlenecek" diyor. Yani bir kereden fazla gitmesi gerekmeyeceğini düşünenlere elini çabuk tutması için başka bir neden. Üst katın büyük salonunda sizi karşılayan,dev Abdülmecid ve Abdülaziz tabloları. Size bir sarayda olduğunuzu hemen hatırlatıyor ve dönemin yüksek zevkinin örneklerini göreceğinizi haber veriyor. Neyazıkki, saray binasının ruhunu bu odadan başka bir yerde hissedebileceğiniz bir kısım yok. Bir taraftan ayağınızdaki galoşların hışırtıları, diğer yandan tabloların asıldığı panellerin binanın iç yapısıyla uyumsuzluğu ve soğukluğu size "modern" zamanlarda olduğunuzu hatırlatıyor her fırsatta. Günümüzde müzecilik sorgulanır ve yeniden tanımlarnırken, eserlerle bina arasına bu kadar mesafe konulmasına anlama verebilmiş değilim. Kaldı ki sergilenen tablolar Sarayın tabloları, yani bulunduğu mekana hiç de yabancı olmayan aksine onun en önemli tamamlayıcısı olma rolünde. Fakat gelin görün ki bu durum göz ardı edilmiş; Sarayda saray için yapılan tabloları değil, akademik anlayışla yapılmış klasik eserleri satan şık, büyük bir müzayede evinde geziyor gibisiniz. Tüm bunları bir kenara bırakıp tablolara odaklanmaya, kendime vadettiğim estetik hazzın peşine takılmaya koyuluyorum. Odalar ayrılırken ya kronolojiye ya da kompozisyon birliğine bakılarak sınıflandırma yapılmış. Bu sizi gerçekten her odada farklı atmosfere sokmayı başarıyor(tabi yukarıdaki olumsuzlukları göz ardı etmeyi başardıysanız). Tek tek tabloları, sanatçıları eleştirecek değilim. Fakat şu kadarını söyleyeyim tabloların sınıflandırmaları ve eser seçimi fena yapılmamış. Her bölüm (toplam 11 tane mevcut) tek tek döneminin sanat anlayışı ve bu anlayışın biçimlenmesinde rol oynayan önemli figürleriyle alakalı çok şey söylüyor. Devlet destekli müzelerde didaktik yönü aşırı yüklü, belirli bir tarih bilincinin gözümüze sokulduğu tablo sergilemelerine alışkanlık kazandığımız için bu tarz bir müzeyle karşılaşsam şaşırmayacaktım. Fakat bu defa sanata, resim estetiğine ve dönemin zevkinin gösterilmesine önem verilmiş neyseki. Depolardaki esaretlerinden kurtulup gün yüzüne çıkan, ya da milli saraylara bağlı binalarda işlevselliğine hapsedilmiş, tek başına üstünde durulma fırsatı verilmeyen tabloların bu şekilde düzenlenmesi bir ihtiyaçtı. Gönül isterdi ki, günümüz müzecilik kriterlerinin daha göz önünde bulundurulduğu bir düzenleme yapılsın. Hatta kültür demokratikleşmesi adına bu hazinenin, en azıdan diğer büyük kentlere taşınabilirliği hissettirirsin ama her istediğimiz hemen gerçekleşmiyor tabiki. NOT: Müzeyi gezmeyi planlayan ve benim gevezeliğime aldırış etmeyecek arkadaşım varsa birlikte gezebiliriz, haber versin yeter;)