Saatlerce dans etmek istiyorum yağmurun altında.
Xuebing Du

JBB: An Artblog!
wallacepolsom

izzy's playlists!
Misplaced Lens Cap
Show & Tell

Janaina Medeiros

★
todays bird
cherry valley forever
No title available
🪼
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

Discoholic 🪩
I'd rather be in outer space 🛸

blake kathryn
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

#extradirty

Love Begins

No title available
seen from Morocco
seen from Germany

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
@goguskafesimde
Saatlerce dans etmek istiyorum yağmurun altında.
Merhaba. Çok uzun zamandır yazmıyorum. Yokum, yok olmak istiyorum. Çok yorgunum, kırgınım, mutsuzum ve daha bir çok şey. Panik atak krizlerim başladı. Artık bedenim bile dayanamıyor olanlara. Geçer mi sizce? İyileşir miyim bir gün bende?
Şu göğün altında, bir ben sığamadım bu dünyaya.
Gönlümün papatyaları solsa bile.
‘’Bir sandalye çektim zor günlerin altına ..’’
Ben bu hayatta hep fazlalıktım. Ben hep fazlalığım. Bilmiyorum birisi sever mi? Bilmiyorum birisi elimden tutar mı? Yağmurun altında dans edeceğim birisi olur mu hayatımda bilmiyorum ama ben artık fazla da fazlalıkta olmak istemiyorum.
İçine at her zaman kızım. Anlatsan kim seni dinleyecek, kim ne anlayacak. Kendini kandırma, sus.
Bunu okuyorsanız bilin ki bu satırları yazarken kalbimde kendi infazımı gerçekleştirmişimdir.
Ben bugün kalbime bir ip bağladım ve kendimi ondan aşağı sarkıttım. İçimdeki çocuğu öldüremeyince ruhumu öldürdüm belki de. İnsanlar bendeki değişime "ilgi çekmek için yapıyor." veya "Kaç yaşında bi türlü büyüyemedi." diyecekler ama ben hiçbir zaman onları duymayacağım. Sessizce gideceğim ruhumu gömdüğüm mezara, elimde çiçekler yerine gözyaşlarım, kalbimde onu orada öldürmüş olmanın verdiği utanç ve hüzünle. Sonra birgün onu ordan çıkarıp bedenimi, benliğimi yatıracağım ve ruhum kalkacak o mezardan. İşte o gün arkamdan konuşanlar diyecekler ki "meğer hep bir ölüymüş."
Ben seni bir şarkının nakaratında, bir kitabın kelimesinde sakladım.
Papatya gibi olan içimizi kaktüse çevirdiler.
Yorgunum bu sıralar. Hem bedenim, hem ruhum yorgun. Beden yorgunluğunu hallederim ama ruhumun yorgunluğu nasıl geçecek, nasıl halledeceğim, bilmiyorum.
Başkaları için çırpınıp duran ruhum şuan kendi için dinlenemeyecek kadar yorgun. İnsanın kendi için bir şey yapamayacak kadar yorulması ne kadar kötü.
Çok yorgunum.
Canım yanıyor. Kendime her defasında söz veriyorum. Ağlamayacağız!
Ağlıyorum. Güçsüz hissediyorum. Yine ağlıyorum. Yüzümdeki yaşların kurumasına bile fırsat vermeden ağlıyorum. Hissettiklerim sadece kalbimi değil sanki tüm bedenimi acıtıyor. Düşünmeden söylenmiş bir kaç kelime, ilerisi düşünmeden yapılmış bir kaç davranış nasıl fiziksel bir acı verebilir diyebilirsin. Kötü bir haberim var. Sevdiklerin tarafından duyduğun o birkaç cümle, o tavırlar tüm bedenini fiziksel olarak acıtabilir ve bu acının ne tarifi ne de tedavisi var.
Her gün kendime daha mutlu olacağımı, herşeyin geçeceğini, gözyaşlarımın kuruyacağını söylüyorum. Her gün kendime söz veriyorum ama sonra yine aynı acının içinde debeleniyorum. Bir gün bu verdiğim sözleri tutabilecek miyim bilmiyorum. Herşeyi unutup özgürce dolaşabilecek miyim bilmiyorum.
Neden en çok canımızı yakanlar hep en sevdiğimiz, en güvendiğimiz insanlar oluyor? Biz neden her acının altından kalkarken, onların enkazları altında kalıyoruz? İçimizden bir parçayı onlarla paylaştığımız için mi bu kadar acı çekiyoruz? Bir yanımızın sürekli eksik olması bu yüzden mi? Eksilen parçalarımızı başkalarının doldurmasını beklemek adil mi? Kötü yaşanmışlıklar iyi bir geleceğe tohum olabilir mi gerçekten? Birilerine tekrar güvenebilir miyim? Peki bu güvensizliğe tekrar düşebilir miyim?
Nasılım biliyor musunuz?
Bedenim iyi durumda ama ruhum paramparça.
00:43'
Aslında ruhumda papatyalar vardı benim. Yaşama kaynağım olan... Ben onları saklardım herkesten, büyütürdüm sessizce. Bir gün karar verdim, yeteri kadar çoktu artık papatyalarım, bunları birine göstermenin vakti gelmişti, hem zaten böyle öğrenmiştim, sevgi paylaştıkça çoğalırdı...
Tuttum ellerinden, gözlerinin içine baktım. O, beni benden alan, aşık olduğum gözlere... Dedim ki "Bak ruhumda papatyalar var, herkesten sakındığım ama senden saklayamadığım papatyalar. Seni seviyorum adam bu yüzden senden saklamayacağım, bu çicekleri beraber büyüteceğiz." Sonra günler geçti, aylar... Benim büyütürüz diye bahsettiğim papatyalarım gün gün soldu... Kendi ellerimle, gözümden bile sakındığım bahçemi, bilmeden, katiline sunmuşum aslında.
O, benim ruhumdaki papatyalardan her gün bir bir kopartıp başka birine hediye ediyormuş. Beni ölümün ellerinde bırakıp başkasına can suyu oluyormuş. Bir gün bahçem kurak, ıssız bir yere dönüştü. Ben ölmüştüm ama yaşıyordum. Hak mıydı, haksızlık mıydı bilmiyorum ama artık benim ruhum ölmüş, bedenim öylesine yaşıyordu.
Geçti mi? Geçmedi... Bir daha o bahçeye baharda gelmedi zaten.
Uzansam dokunsam bulutlara, sonra çıksam otursam birinin üstüne, ayaklarımı sallasam aşağıya, yükseklik korkuma rağmen... İmkansız değil mi? Çocukça bir hayal işte. Ve bu bir yandan da oldukça komik. Yirmi yaşında birinin üç yaşındaki çocuk gibi bu hayali kurması oldukça komik.
Büyümüyorum. Büyümek istemiyorum belki de. İçimdeki o kız çocuğu hep yaşasın istiyorum, bunca kötülüğün arasında. Neşeliyim hep, sürekli gülen bir yapım vardır, çünkü bu dünya üzüntüye, surat asıp oturmaya zaman ayıramayacak kadar kısa. Bugün varız peki ya yarın? Oturup üzülmek, geçmişte kalmak ne kadar doğru? Olan oldu, yaşananlar yaşandı ve bitti. Geleceğini bilmediğim yarınımı, geçmişime takılı kalarak geçiremem. Bu kendime yaptığım en büyük haksızlık olur. Büyümeyeceğim ve büyütmeyeceğim içimdeki çocuğu...
Kendi yaralarını kendi ellerinle sarmak zorunda olmak ne kadar zor. Ağlarken kendini sakinleştirmeye mecbur olmak. Etrafımızda çokça kalabalık varken neden bu kadar yalnızız? Neden bu kadar yalnız kaldık? Neler oldu böyle? Bu yaşadıklarımızın hangi birini hak ettik? Kendi adıma konuşayım benim istediğim çok şey değildi aslında. Ne para, ne şöhret... Sadece huzur istedim. Kitaplarımla bir köşede huzurlu olmak. İnsanlar onu bile çok gördüler bana.
İnsanlar bana kötü davrandıkça ben kendimle savaştım, onlar beni ezdikçe karşılarında dik dursam da içerde hep kendimi bir kez de ben ezdim. O savaşı yine ben kaybettim. Önce gerçek mutluluk ellerimden kaydı, sonra kendime olan güvenim, ve en son gülücüklerim kaldı geriye, sahte ama en sahici gülücüklerim. Şimdi huzurlu bir hayat istiyorum. Ne gülünç. Kendi içimde savaştan kalan top sesleri, atılan ama bastırılan çığlıklar ve yıkıntılar varken nasıl olabilir ki huzur?
22.43'
İçimdeki kız çocuğu kırgın dünyaya. Ağlamak istiyor, bağırmak, yeter artık demek istiyor ama ben susturuyorum onu "geçecek güzel kızım." diyorum her seferinde. Sahi niye susturuyorum ki? Ağlasa ne olacak? Bağırsa, kızsa, tüm öfkesini anlatsa... Ne kadar güzel olur değil mi? Ya bunları yaptıktan sonrası? Geçer mi öfkesi,yoksa artar mı daha da? Gurur mu duyar kendiyle, niye yaptım mı der? İçimdeki kız çocuğunun ruhu üşüyor, ama o hala gülümsüyor dışarıya. Yapamaz çünkü, bağıramaz, ağlayamaz, isyan edemez. Hem yapmaya cesaretli, hem de bir o kadar korkak bu dünya için. İçimdeki kız çocuğu çok kırgın bu dünyaya.