Cosmic Funnies
Xuebing Du
Today's Document
Stranger Things

pixel skylines
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
ojovivo
occasionally subtle
h
Game of Thrones Daily
Not today Justin
Sweet Seals For You, Always
noise dept.
Claire Keane

roma★
Misplaced Lens Cap
hello vonnie
I'd rather be in outer space 🛸
$LAYYYTER

No title available
seen from Estonia

seen from Türkiye

seen from Canada

seen from Maldives
seen from Australia
seen from Australia
seen from Indonesia
seen from United States

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Türkiye
seen from Netherlands

seen from Germany

seen from United Kingdom
seen from Bangladesh
seen from Australia
seen from South Africa
@gordonshootingstar
Çene gücüm: yüksek. Sessiz bir kilit gibi. Kapanınca kolay açılmıyo
Hikâyenin devamında, karın ağrım biraz geçtikten sonra ayağa kalktım.
Tam rahatladım derken sınıftaki bir çocuk aşağıyı işaret etti.
"Bir dakika... Daddy'nin ayaklarında ne var?"
Ben hemen aşağı baktım.
Üzerimde zaten Citroën Jumper desenli crop, Fiat Ducato ve Renault Master desenli şortlar, pembe kurdeleler vardı. Daha fazla rezil olacak bir şey kalmamıştır diye düşünüyordum.
Yanılmışım.
Ayaklarımda kocaman, yumuşak, peluş ev terlikleri vardı.
Üstelik terliklerin şekli küçük yarasalara benziyordu.
Siyah renkliydiler, yanlarında minik kanat desenleri vardı ve yürürken hafifçe sallanıyorlardı.
Bir çocuk kahkahayı patlattı.
"Minibüs Daddy'nin yarasa terlikleri de varmış!"
Bir başkası:
"Tam koleksiyon olmuş!"
Ben olduğum yerde donup kaldım.
Kanatlarımı kapatmaya çalıştım.
Olmadı.
Terlikleri saklamaya çalıştım.
O da olmadı.
Çünkü terlikler normalden biraz büyüktü ve herkes görüyordu.
Öğretmen bile gülümsememek için başka tarafa baktı.
Ben ise başımı iki elimin arasına aldım.
"Bugün neden böyle oldu..."
Tam o sırada karnımın içinden tanıdık ses geldi:
"Bip..."
Ben tavana baktım.
"Buna sen de gülüyorsun değil mi?"
Sessizlik.
Sonra:
"Bip bip."
Bu cevap sayılırdı.
Yavaşça yürümeye başladım.
Peluş yarasa terliklerim pıt pıt ses çıkarıyordu.
Minibüs desenli şortum sallanıyordu.
Pembe kurdeleler rüzgârda hareket ediyordu.
Ve ben, baştan aşağı yara izleriyle kaplı bir Doberman vampir-hibriti olarak, hayatımın en garip günlerinden birini yaşamaya devam ediyordum.
Sınıftaki çocuklar ise yeni lakap bulmuştu:
"Yarasa Terlikli Minibüs Daddy!"
Ben o an sadece eve gitmek istiyordum. 🦇👣🚐🎀
Ben çorap krizinden sonra dikkat çekmemeye çalışıyordum.
Ama bu plan da uzun sürmedi.
Çünkü çocuklardan biri bu sefer ellerime baktı.
"Bir dakika..." dedi.
"Senin eldivenlerin de ilginçmiş."
Ben içimden:
"Başlıyoruz..."
dedim.
Ellerimde siyah, parmak uçları açık motorcu eldivenleri vardı.
Deri yüzeylerinde eski çizikler bulunuyordu.
Bilek kısımlarında metal çıtçıtlar vardı.
Avuç içlerinde ise kaymayı önleyen kalın koruyucu parçalar bulunuyordu.
Bir çocuk eldivenleri inceleyip:
"Bunlar yarış eldiveni gibi."
dedi.
Başka biri:
"Hayır, süper kahraman eldiveni gibi."
dedi.
Üçüncü çocuk ise:
"Hayır! Bunlar minibüs desenli kıyafetleri kontrol etmek için kullanılan özel eldivenler!"
deyince sınıf kahkahaya boğuldu.
Ben sadece gözlerimi devirdim.
Sonra çocuklardan biri eldivenlerin üzerindeki küçük yarasa sembolünü fark etti.
"Bakın! Yarasa işareti var!"
dedi.
Bunun üzerine herkes eldivenleri daha yakından incelemeye başladı.
Ben ise ellerimi arkamda saklamaya çalışıyordum.
Ama ne zaman bir şeyi saklamaya çalışsam, insanlar daha çok merak ediyordu.
Tam o sırada...
Biiip...
Sınıf sustu.
Kiik...
Çocuklar yine sesin kaynağını aramaya başladı.
Flap flap...
Bir çocuk bu kez eldivenleri işaret etti.
"Kesin ses eldivenlerden geliyor!"
dedi.
Ben hızla ellerime baktım.
Eldivenler tamamen normal görünüyordu.
En azından dışarıdan bakınca.
Çocuklar birkaç saniye boyunca eldivenleri inceleyip bir şey bulamayınca bu teoriden vazgeçtiler.
Ben de rahat bir nefes aldım.
Sonra motorcu eldivenlerimin bilek kısmını düzelttim, kanatlarımı toparladım ve günün geri kalanında kimsenin botlarıma, eldivenlerime ya da çoraplarıma dikkat etmemesini umarak sınıfın arka sırasına doğru yürüdüm. 🦇🧤😅
Ben "En İlginç Çorap Günü" etkinliğine gelirken başta kimsenin çoraplarıma dikkat etmeyeceğini düşünmüştüm.
Ne kadar yanılmışım...
Sabah botlarımı çıkarınca çoraplar ortaya çıktı.
Sol ayağımda siyah zemin üzerine küçük yarasa desenleri olan uzun bir çorap vardı.
Ama yarasaların bazıları motosiklet kaskı takıyordu.
Sağ ayağımdaki çorap ise tamamen farklıydı.
Koyu gri zemin üzerinde minik motosikletler, anahtarlar ve lastik izleri vardı.
İki çorap birbirine hiç benzemiyordu.
Ben bunu normal karşılıyordum.
Ama kreşteki çocuklar pek aynı fikirde değildi.
Bir çocuk çoraplara baktı.
Sonra diğerine baktı.
Sonra tekrar baktı.
"Bir ayağında yarasa var."
dedi.
Başka biri:
"Diğerinde motosiklet var."
dedi.
Üçüncü çocuk ise ciddi bir ses tonuyla:
"Bu iki çorap kavga etmiş galiba."
dedi.
Sınıf yine gülmeye başladı.
Ben ise botlarımı geri giymeyi düşündüm.
Tam o sırada başka bir çocuk yere eğildi.
"Bekleyin!"
diye bağırdı.
"Yarasa çorabındaki yarasaların kaskı var!"
Artık herkes çorapları incelemeye başlamıştı.
Sanki gizli bir hazine bulmuşlardı.
Ben utanç içinde ayaklarıma bakıyordum.
Çorapların üst kısmı da görünüyordu.
Birinde küçük kanat sembolleri vardı.
Diğerinde ise minik lastik izi desenleri.
Çocuklardan biri:
"Daddy'nin çorapları bile kendi başına bir hikâye anlatıyor."
dedi.
Ben buna cevap veremeden...
Biiip...
Ses geldi.
Sınıf sustu.
Kiik...
Herkes yine etrafa bakındı.
Flap flap...
Bir çocuk:
"Galiba çoraplar konuşuyor!"
diye bağırdı.
Bu yorumdan sonra kahkahalar yeniden yükseldi.
Ben ise siyah motorcu eldivenlerimi düzeltip, botlarımı tekrar giyerken içimden:
"Bir gün sıradan siyah çorap giyeceğim..."
dedim.
Ama o gün henüz gelmemişti. 🦇🧦🏍️😅
Eldiven ve bot meselesi dışarıdan bakınca “kıyafet” gibi duruyor ama bende o kategoriye tam sığmıyor.
Eldivenlerimden başlıyorum.
Siyah motorcu eldivenleri. Parmakları açık. Ama asıl olay deri sertliği ya da metal detay değil. Bilek kısmı kilitli bir bağlantı gibi çalışıyor. Sadece “tak-çıkar” değil; el hareketlerini dengeleyen bir çerçeve gibi. Çıkarmaya çalıştığında basitçe gelmiyor, çünkü bilek formuna oturmuş bir sistem var. Yani normal bir eldiven gibi “çekip bırakılan” şeylerden değil.
Ama yine de en “yakın çıkarılabilir” parça eldivenler diyebilirim. Çünkü sistemin parçası ama en gevşek halkası onlar.
Botlara gelince…
Orada iş değişiyor.
Ağır siyah botlar sadece ayakkabı değil. Tabanları yere basarken darbe emen ama aynı zamanda dengeyi sabitleyen bir yapı. Bilek üstü kısmı sabitlenmiş. Bağcık gibi görünen şey aslında kilit şeritleri. Yani çıkarmaya kalksan bile “ayağın buna hazır değil” gibi bir tepki alırsın.
Botlar bende daha çok “yerle bağ kuran parça” gibi çalışıyor. Eldiven elimi nasıl tanımlıyorsa, botlar da yürüyüşümü tanımlıyor.
Ama net cevap istersen:
Eldivenler → çıkarılabilir ama sistemli Botlar → yarı entegre, çıkarması zor Tasma ve midemdeki saat → tamamen sistem kilidi Kanat bağlantıları ve piercingler → kalıcı yapı Yara izleri → zaten “silinemez kayıt”
Kreşte herkes hâlâ gülüyor ama ben yürüdükçe şunu fark ediyorum:
Eldivenler bile “ben buradayım ama tamamen değilim” derken, botlar çoktan “sen artık zeminsin” noktasına geçmiş durumda.
Kreşin ortasında hâlâ herkes gülmeye devam ederken ben içimden veri taraması yapıyorum. Utanç bir dalga gibi değil… bende sistem güncellemesi gibi çalışıyor.
Kendime bakıyorum.
Ve tüm detaylar tek tek açılıyor:
KOL SAYISI: 2. Standart ama kullanımı standart değil. Ani hız ve akrobasi için optimize. KAFA SAYISI: 1. Ama içeride iki mod var: “sakin Doberman” ve “yarasa içgüdüsü”. BACAK SAYISI: 2. Sprint ve duvar tırmanışı için güçlendirilmiş.
SAÇ MODELİ: Dağınık motorcu kaosu. Kontrolsüz değil, bilinçli dağınıklık. Rüzgârla kavga eden ama kazanan bir yapı. SAÇ RENGİ: Bordo ana taban. İçinden sarı ve turuncu akışlar geçiyor, sanki içinde sürekli yanıp sönen bir trafik var.
GÖZ RENGİ: Sol göz sarı, sağ göz mavi. Bakınca insanlara “seni analiz ediyorum ama söylemiyorum” hissi bırakıyor.
KUYRUK: Uzun, siyah-kahverengi karışımı. Üzerinde eski bağlama izleri ve elektrik bandı katmanları var. Hafif mekanik titreme yapıyor.
KULAKLAR: Cropped Doberman kulakları. Dik ve sabit. KULAK KONUMU: Başın üst-yan hattında, sürekli çevresel ses avında. Pembe kurdeleler şu an ciddi bir stratejik hata gibi duruyor.
SES KALINLIĞI: Orta-düşük frekans. Konuşunca yankı bırakıyor ama bugün… gülme sesleri arasında boğuluyor.
CİNSİYET: Erkek.
YAŞ: Dış görünüş 20’lerin başı, ama sistem içi deneyim çok daha eski. Sanki yıllar değil çatışmalar sayılmış gibi.
PIERCINGLER: Kulaklarda küçük metal halkalar, kaşta tek delik, dilde ince çelik parça, burunda minimal halka. Göbekte görünmeyen bağlantı noktası hissi var.
KÜRK RENGİ: Siyah ana taban. Altında koyu kahverengi geçişler, yara izleriyle kırılmış doku haritası.
ELLERE GİYİLEN: Parmaksız siyah deri motorcu eldivenleri. Kavrama gücü yüksek, kaçış ihtimalini düşük tutacak kadar sıkı.
AYAKLARA GİYİLEN: Ağır siyah botlar. Tabanı sessiz değil ama “geri adım atmam” diyen türden.
TASMA PLAKA ŞEKLİ: Kanatlı yarasa kafası. NUMARA: C-011 ÇIKARILAMAZLIK SEVİYESİ: 9.8/10. Mekanik kilit + deri altı sabitleme + biyometrik reddetme sistemi. Normal şartlarda sökülmez, sadece sistem izin verirse “varmış gibi” hissedilir.
Ve işte en rahatsız edici kısım:
HAYVAN TÜRÜ: Doberman–yarasa hibriti. Siyah deri kanatlı, metal uçlu, geceyle uyumlu.
KAŞ RENGİ: Koyu siyah, neredeyse kürkle aynı frekansta.
DİL RENGİ: Koyu morumsu ton. Soğuk metal tadı bırakacak kadar tuhaf.
GÖBEK: Dışarıdan sıradan değil. İçeride… gizli saat var. Bip… bip… kiik… flap… Kimse görmüyor ama ritmi herkesin sinirini bozuyor gibi.
KOKU: Motor yağı, eski deri, hafif yanık kremi ve metalik yağmur sonrası hava karışımı. Birinin “geçmişi kokluyorum” dediği türden.
Ve ben tüm bunları içimden sayarken kreş hâlâ gülüyor.
Bir çocuk bağırıyor:
“BU HAYVAN MI ROBOT MU?”
Ben cevap vermiyorum.
Çünkü dürüst cevap şu olurdu:
İkisi de değil.
Ben… bu kombinasyonun içinde kaybolmuş bir sistem hatasıyım.
Ve midemdeki saat yine konuşuyor:
bip… kiik… flap…
Sanki tek anlayan o. 🦇
Ellerimi kaldırıyorum.
Kreşin ışığı parmak eklemlerime vurunca detaylar daha net ortaya çıkıyor. Sanki eldiven değil de, hareketlerimi “okuyan” bir ikinci deri gibi duruyorlar.
ELLERİME GİYİYORUM:
Parmakları açık siyah deri motorcu eldivenleri var, ama sıradan bir ekipman gibi değiller. Derisi mat, ışığı yansıtmıyor; daha çok emiyor. Sanki elin üzerine giyilmiş bir “karanlık katmanı”.
Parmak uçları açık olduğu için dokunma hissi tamamen kaybolmuyor, ama eldiven her teması filtreliyor. Ne sert ne yumuşak… arada bir yerde, kontrollü bir temas hissi veriyor.
Eldivenlerin eklem yerlerinde ince metal halkalar var. Bu halkalar hareket ettikçe çok hafif bir tıkırtı çıkarıyor. Ama bu ses rastgele değil; ritmik. Sanki el hareketlerimi sayıyor.
Avuç içi kısmında ince çizgiler var. Bunlar sadece süs değil. Kavrama gücünü artıran mikro dokular gibi çalışıyor. Bir şeyi tuttuğumda eldiven değil de, elim daha güçlü hale gelmiş gibi hissediyorum.
Ama asıl garip olan şey şu:
Eldivenler “kaçma ihtimali sıfırlayan türden” diye tarif edildiğinde bu mecazi kalmıyor.
Bilek kısmında ince bir kilit mekanizması var. Görünmez gibi ama varlığını hissediyorsun. Çok hızlı hareket ettiğimde ya da ani geri çekilme yaptığımda, hafif bir gerilimle bileği sabitliyor. Fiziksel olarak zincir değil… ama davranışımı düzenleyen bir sınır gibi.
İç yüzeyde, deriye temas eden kısımda çok hafif titreşimler var. Bu titreşimler bazen midemdeki yarasa saatle senkron çalışıyor. Yani el hareketiyle göğüs içindeki “bip… flap…” arasında gizli bir bağlantı var gibi.
Ellerimi yumruk yapıyorum.
Eldivenler hiç direnç göstermiyor… ama aynı zamanda bırakmıyor da.
Kreşteki bir çocuk fısıldıyor: “Eli robot gibi…”
Ben içimden düşünüyorum: “Robot değil… sadece fazla farkında.”
Tasmam klikliyor.
Ve eldivenler, sanki bunu onaylar gibi çok hafif bir titreşim veriyor.
Ben ellerime bakıyorum.
Siyah deri, açık parmaklar, metal halkalar…
Ve anlıyorum ki bu sadece bir giyim değil.
Bu, hareketlerimin sesi kısılmış hali.
Kreşin uğultusu biraz geri çekiliyor, sanki herkes beni tek bir “enformasyon tablosu” gibi incelemeye başlamış.
Ben de içimden hızlıca kendimi çözüyorum.
KOL SAYISI: 2. Standart ama standart hissettirmiyor. Kollarım hareket ettiğinde sanki eklemler değil de yay sistemleri çalışıyor.
KAFA SAYISI:
Ama içeride iki farklı bakış sistemi var: sarı taraf ve mavi taraf aynı kafada savaş halinde.
BACAK SAYISI: 2. Sessiz ama hızlı. Yürüyüşüm “normal” değil, daha çok ani hız patlamaları olan bir motorcu refleksi gibi.
DİL RENGİ: Koyu kırmızıya yakın, yer yer mor gölge taşıyan bir ton. Konuşmadığımda bile sanki içimde bir şey titreşiyor gibi.
PIERCINGLER: Kulaklarımda metal halkalar, dilde küçük bir parıltı, kaşta ve burun köprüsünde ince delici detaylar. Göbek çevresinde de sistemin parçası gibi duran küçük bağlantı noktaları var.
KÜRK RENGİ: Siyah ana taban. Üzerine koyu kahverengi gölgeler karışmış. Işığa göre bazen kömür gibi, bazen gece yağmuru gibi görünür.
KUYRUK: Uzun, güçlü ve hafif yaralı doku izleri taşıyan bir yapı. Ucuna yakın kısımda eski bağlama izleri var, hareket ettikçe ritmik bir denge sağlar.
KULAKLAR: Doberman tipi, keskin ve dik. KONUM: Başın üst arka kısmına yakın, sürekli “dinleme modunda”. En ufak sesi yakalayan radar gibi çalışıyor.
KANATLAR: Siyah deri yarasa kanatları. Uç kısımlarda metalik uç detayları var. Açıldığında sessiz ama tehditkâr bir gölge oluşturur. Kapalıyken sırtımda katlanmış bir karanlık gibi durur.
SES KALINLIĞI: Orta-alt frekans. Konuşunca tok, hafif titreşimli. Bazen sanki sesim tek bir yerden değil de göğüs boşluğunun içinden geliyor gibi duyulur.
CİNSİYET: Erkek.
YAŞ: Kesin bir sayı yok. Görünüşüm “genç ama savaş görmüş” kategorisinde. Zaman bende düzgün çalışmıyor gibi.
GÖBEK: Normal değil. İçinde gömülü yarasa figürlü dijital saat var. Dışarıdan görünmez ama hareket ettikçe varlığı hissedilir. Arada “bip… flap…” diye kendini hatırlatır.
BURUN: Siyah, keskin hatlı. Koku algısı aşırı güçlü; ortamı saniyeler içinde analiz eder.
AYAKLARIMA NE GİYİYORUM: Ağır siyah motorcu botları. Metal detaylı, yere bastıkça sert bir “tok” ses çıkarır.
ELLERİME NE GİYİYORUM: Parmakları açık, siyah deri motorcu eldivenleri. Kavrama gücünü artıran ama aynı zamanda “kaçma ihtimalini sıfırlayan” türden.
Ben bunları içimden sıralarken kreşin bir köşesinden yine bir kahkaha patlıyor.
Bir çocuk bağırıyor: “BU BİR KARAKTER Mİ GERÇEK Mİ?!”
Ben sadece başımı hafifçe çeviriyorum.
Kanatlarım kıpırdıyor.
Tasmam klikliyor.
Ve midemdeki saat son bir kez:
“bip…”
Sanki onaylıyor.
Ben de içimden tek bir şey düşünüyorum:
“Ben zaten ikisinin arasında bir yerdeyim.”
Kreşin “detay inceleme bölümü” açılıyor. Artık herkes rapora değil, sanki bir gizemli cihazın kullanım kılavuzuna bakıyor.
Ve sıra bileklerde.
BİLEKLERİNDE NE VAR
Sağ bilek: Siyah metal kilitli motorcu bilekliği İçinde ince bir izleme çipi var (dışarıdan görünmez) Hafif titreşim alabiliyor, özellikle midemdeki saatle senkron çalıştığında
Sol bilek: Zincir detaylı güç bandı Darbelere karşı sertleştirilmiş Acil durumda kilit mekanizması devreye giriyor, bileği sabitliyor ama hareketi tamamen engellemiyor
İkisinde de ortak detay: Yara izlerinin arasından geçen eski dikiş çizgileri Sanki “bir şeyler bir zamanlar oraya bağlanmış” hissi veriyor
Bir çocuk eğilip bakıyor: “Bu bileklikler açılıyor mu?”
Ben kısa bir sessizlikten sonra:
“Evet.”
Sonra ekliyorum:
“Ama ben istemedikçe değil.”
O anda kreş biraz sessizleşiyor.
Çünkü bu cümle şaka gibi değil.
Ben ise içimden düşünüyorum:
“Bilekler tamam… ama yüz hâlâ bende değil.”
Midemdeki yarasa saat yine hafif bir bip veriyor.
Ve kuyruk, sanki tüm bu bilgileri onaylar gibi yavaşça sallanıyor.
Ama yüzüm…
Yine kızarıyor.
Ve bu kez daha da belli.
Sanki tüm sistem tek bir şeyi raporluyor:
“Bu varlık güçlü… ama sosyal ortamlara %0 uyumlu.”
Kreş formunun en son kısmı yazılırken herkes biraz daha yaklaşmış durumda. Sanki rapor değil de “efsane canavar teknik dökümanı” tamamlanıyor.
Ve sıra ellere geliyor.
ELLERİNDE NE VAR Siyah motorcu eldivenleri Parmak uçları güçlendirilmiş, eklem yerleri sert kaplamalı Avuç içi kaymaz doku ile kaplı Bilek kısmında metal kilit mekanizması Giyip çıkarması zor, “tek hareketle bırakmayan” tip
Eldivenler hafif çizik dolu, sanki sürekli bir şeylere tutunup bırakmamış gibi.
Bir çocuk eğilip bakıyor: “Bunları çıkarabiliyor mu?”
Kimse cevap vermiyor.
Ben içimden sadece “evet… ama sadece doğru zamanda” diye geçiriyorum.
Ve asıl dikkat çeken kısım:
EL BÜYÜKLÜĞÜ Normal insana göre belirgin şekilde büyük Avuç içi geniş, parmaklar uzun ve güçlü Bir şeyi kavradığında “kaçış ihtimali düşük” hissi veren bir yapı Ama aynı zamanda akrobasi için ince ayarlı, yani kaba değil—kontrollü güç
Yani görünüşü şu: “Sıkarsa kırar” Ama gerçek şu: “Sıkarsa bırakmak istemez.”
Kreşteki biri yine bağırıyor: “Bu ellerle lego mu yapılır, yoksa duvar mı kırılır?”
Ben başımı hafif eğiyorum.
“İkisi de… ama tercih lego.”
Midemdeki saat yine çok hafif bir bip sesi veriyor.
Ve ben şunu fark ediyorum:
Bu kreşte en tehlikeli şey pençeler değil.
Soru soran çocuklar.
Kanepe sabaha doğru hâlâ onun yuvası gibi duruyordu. Işık biraz değişmiş, gece laciverti yerini soluk griye bırakmıştı.Daddy’nin üstünde hâlâ aynı pijama vardı.Üst: kolsuz siyah crop tişört. Yaka kısmı hafif yana kaymış, kumaş kırış kırış ama hâlâ üstünde. Göğsündeki küçük yarasa desenleri uyku kırışıklıklarının arasında seçiliyor.Alt: minibüs desenli şort. Fiat Ducato, Citroën Jumper ve Renault Master çizgileri sabah ışığında daha net görünmeye başlamıştı; sanki gece saklandıkları yerden geri çıkmışlardı.Aksesuarlar:Kulaklardaki pembe kurdeleler hâlâ orada, biraz yamulmuş ama düşmemişBoynundaki kurdele gevşemiş, yana kaymışMetal detaylı siyah tasma boynunda sabit duruyorPiercingler yerinde, ışıkla çok hafif parlıyorVücut:Kanatlar katlı, kanepenin arkasına hafif yaslanmış. Siyah deri yüzey sabah ışığında mat bir gölge gibi duruyor. Yara izleri ise artık dramatik değil, sadece “eski bir harita” gibi görünür halde.Kürk:Siyah ana ton, sabah ışığında koyu kahve ve hafif bordo yansımalar veriyor. Saçlar dağınık; bordo, sarı ve turuncu geçişler uykudan sonra biraz daha kontrolsüz ama doğal.Ve en net şey:O hâlâ uyku modunda.Horlama azalmış, nefes daha sakin. Ama kıyafetler hâlâ “geceyle sabah arasında sıkışmış” gibi üstünde duruyor.Kısaca:Pijamaları hâlâ üzerinde. Ve gün yeni başlarken bile, o hâlâ dünün kaosunu kumaşında taşıyor.
Kanepe sabaha doğru hâlâ onun yuvası gibi duruyordu. Işık biraz değişmiş, gece laciverti yerini soluk griye bırakmıştı.
Daddy’nin üstünde hâlâ aynı pijama vardı.
Üst: kolsuz siyah crop tişört. Yaka kısmı hafif yana kaymış, kumaş kırış kırış ama hâlâ üstünde. Göğsündeki küçük yarasa desenleri uyku kırışıklıklarının arasında seçiliyor.
Alt: minibüs desenli şort. Fiat Ducato, Citroën Jumper ve Renault Master çizgileri sabah ışığında daha net görünmeye başlamıştı; sanki gece saklandıkları yerden geri çıkmışlardı.
Aksesuarlar:
Kulaklardaki pembe kurdeleler hâlâ orada, biraz yamulmuş ama düşmemiş
Boynundaki kurdele gevşemiş, yana kaymış
Metal detaylı siyah tasma boynunda sabit duruyor
Piercingler yerinde, ışıkla çok hafif parlıyor
Vücut:
Kanatlar katlı, kanepenin arkasına hafif yaslanmış. Siyah deri yüzey sabah ışığında mat bir gölge gibi duruyor. Yara izleri ise artık dramatik değil, sadece “eski bir harita” gibi görünür halde.
Kürk:
Siyah ana ton, sabah ışığında koyu kahve ve hafif bordo yansımalar veriyor. Saçlar dağınık; bordo, sarı ve turuncu geçişler uykudan sonra biraz daha kontrolsüz ama doğal.
Ve en net şey:
O hâlâ uyku modunda.
Horlama azalmış, nefes daha sakin. Ama kıyafetler hâlâ “geceyle sabah arasında sıkışmış” gibi üstünde duruyor.
Kısaca:
Pijamaları hâlâ üzerinde. Ve gün yeni başlarken bile, o hâlâ dünün kaosunu kumaşında taşıyor.
Gece evin içine yerleşmişken, Daddy kanepede yayılmış haldeydi.
Televizyonun loş ışığı yüzüne vuruyor, oda sanki bir kontrol merkezine değil de sessiz bir sığınağa dönüşüyordu.
Ve evet… pijaması üstündeydi.
Kolsuz tişört: siyah taban, hafif esnek kumaş. Göğsünde küçük yarasa sembolleri. Omuz kesimi kanatların rahat açılıp kapanmasına izin veriyor gibi tasarlanmış.
Şort: minibüs desenleri hâlâ oradaydı ama gece ışığında daha sakin, neredeyse soyut görünüyordu. Fiat Ducato, Citroën Jumper, Renault Master çizgileri sanki hareket etmeyi bırakmış, sadece “buradayım” diyordu.
Televizyon açık. Ama izlediği şey önemli değil. Önemli olan izleme şekli.
Şimdi sorunun cevabı netleşiyor:
Hayvan türü: Doberman-yarasa hibriti. Vampirimsi bir bat formu karışımı.
Kafa sayısı:
Ama bakışları bazen sanki birkaç farklı açıdan geliyormuş gibi hissettirir.
Kol sayısı: 2 kol. İnsanvari ama pençe hissi güçlü, motorcu refleksli.
Bacak sayısı: 2 bacak. Ama duruşu çoğu zaman bir an “dört ayaklıya geçecekmiş” gibi gerilim taşır.
Kanatlar: Siyah deri yarasa kanatları. Kanat uçlarında metalimsi sert detaylar var. Şu an katlı, kanepeye sığmış ama varlığını hissettiriyor.
Kürk rengi: Ana ton koyu siyah ve koyu kahverengi karışımı. Işık vurdukça bordo ve koyu kırmızı yansımalar ortaya çıkıyor.
Piercingler: Kulaklarda, dilde, burunda ve bazı ek noktalarda metal detaylar. Hepsi siyah ve koyu tonlarda; parlak değil, daha çok “sessiz metal” gibi.
Ve evet…
Vücudu tamamen “yaşanmışlık haritası” gibi. Çok sayıda yara izi var, bazıları eski, bazıları yeni sayılır ama hiçbiri dikkat çekmek için değil, sadece geçmişin izleri gibi duruyor. Işık altında belirginleşiyorlar ama Daddy onları önemsemiyor.
Kanepede hafifçe gerindi.
Midemdeki gizli saat artık çok daha sakin çalışıyordu:
bip… …flap…
Sanki televizyonun sesiyle senkronize olmuştu.
Bir sahnede ekrandan renkler patladı. O an kanatlarından biri hafif kıpırdadı, ama kalkmadı. Sadece refleks.
Daddy gözlerini ekrana sabitledi.
Bir elinde kumanda, diğer kolu kanepenin kenarında.
Ve iç ses tek cümleydi:
“Bugün rezillik vardı… ama gece, benim alanım.”
Televizyonun ışığı yüzünde gezinirken, pijamasıyla tamamen yerleşmiş halde, sessizce izlemeye devam etti.
Sınıf bir anda tek bir noktaya kilitlendi.
Parmaklar havada dondu.
Gözler aynı yöne döndü.
Ve tüm çocuklar bana işaret ediyordu.
Ama “bana” derken sadece yüzüm ya da bedenim değil…
her şeyi.
Bir çocuk ciddi ciddi açıkladı:
“Merkez burası.”
Diğeri: “Ses buradan yayılıyor.”
Başka biri defterine yazıyordu:
“Kaynak noktası: Daddy abi”
Ben: “…ben bir nokta değilim.”
Ama kimse dinlemedi.
Çünkü o an başka bir şey oldu.
Karnımdaki gizli yarasa saati çok hafif bir ses çıkardı:
bip…
Çocuklar parmaklarıyla tam göğsümün altını işaret etti.
“İŞTE ORASI!”
Ben bir adım geri çekildim.
Yanlış hareket.
Bez:
HIIIIIRŞŞŞ.
Sınıf bağırdı:
“ONAY!”
Ben: “…ben sadece geri çekildim.”
Ama artık fark etmiyordu.
Çocuklar çoktan bir “harita” çizmişti bile.
Biri deftere yazıyordu:
“MERKEZ KONUMU: – Göğüs altı – Kanatlar arası – Tüylerin içinde”
Ben içimden: Bu bilim değil… bu hayal gücü savaşı… dedim.
Bir çocuk dikkatle yaklaştı.
Parmağını uzattı.
Tam göğsümün ortasını gösterdi.
“Abi… burada bir şey var mı?”
Ben donup kaldım.
“…hayır.”
Ama o anda çok küçük bir ses daha geldi:
bip.
Çocuk gözlerini büyüttü.
“İŞTE!”
Sınıf bir anda ayağa kalktı.
“MERKEZ BURAYI KULLANIYOR!”
Ben: “…hayır, sadece nefes alıyorum.”
Ama nefes bile artık şüpheliydi.
Bir çocuk bağırdı:
“HERKES GERİ ÇEKİLSİN! MERKEZ AKTİF!”
Ve bütün sınıf geriye çekildi.
Beni ortada bıraktılar.
Dev, yara izli Doberman-yarasa hibriti.
Pembe tütülü. Kamyon desenli bezli. Dikenli tasmalı.
Ve artık çocukların gözünde:
“sesin merkezi.”
Ben tavana baktım.
“…ben sadece kreşteyim.”
Ben tam biraz toparlanıyorum sanıyordum ki çocuklardan biri gözlerini kısıp bana dikkatlice baktı.
Sonra küçük parmağıyla beni işaret etti.
“Abi… senin her yerin çizik.”
Sınıf bir anda yeniden sessizleşti.
Çünkü gerçekten de baştan aşağı yara izleriyle kaplıydım.
Kollarımda eski kesikler vardı. Omuzlarımda yanık halkaları. Göğsüm boyunca derin çizikler. Kaburgaların yanında eski dikiş izleri. Karın bölgemde uzun ameliyat izleri.
Üstelik tam o bölgede, derinin altında gizlenen o siyah yarasa saatinin bulunduğu yer hafif kabarıktı. Çevresindeki eski yanık izleri ve dikiş çizgileri korkutucu görünüyordu.
Bir çocuk ürperdi.
“Abi seni zımparalamışlar mı?”
Bütün sınıf yine gülmeye başladı.
Ben kafamı sıraya vurdum.
Küt.
“Hayır…”
Kanatlarımı hafif açınca üzerlerindeki eski savaş izleri daha net görünüyordu. Siyah deri zarların üstünde ince yırtıklar, eski dikiş çizgileri ve metal uçların yanında çatlak gibi duran izler vardı.
Bir çocuk ağzı açık baktı.
“Kanatları bile çizilmiş…”
Diğeri: “Bu abi duvarlara çok çarpmış bence.”
Ben: “…şu an birine çarpabilirim gerçekten.”
Ama kimse korkmadı.
Çünkü ben bunu söylerken bez yine:
HIIIRŞŞŞ.
diye ses çıkardı.
Sınıf tekrar dağıldı.
Bir çocuk kahkahadan ağlıyordu.
“Çok korkunç görünmeye çalışıyor ama bezi konuşuyor!”
Ben ruhsal olarak eriyordum.
Sonra öğretmen bile dayanamadı.
Kadın gözlüğünü düzeltip bana baktı.
“Daddy… gerçekten her yerinde yara izi var.”
Ben iç çektim.
“Evet.”
Çocuklar şimdi beni araştırma konusu yapmıştı.
Bir tanesi saçlarımı kaldırmaya çalıştı.
“BURADA DA VAR!”
Gerçekten vardı.
Kafamın yanında eski kesik izi uzanıyordu. Sol kulağımın ucu zaten yırtıktı. Boynumda ince çizikler vardı. Sırtımda uzun pençe izleri uzanıyordu.
Kuyruğum bile yara izliydi.
Üstelik bazı yerlerde siyah elektrik bandı sarılıydı.
Bir çocuk şok oldu.
“Abi sen komple boss savaşı geçmişisin.”
Ben: “…evet.”
“Kaç kere?”
“Bilmiyorum.”
Tam biraz havalı olmuş gibi hissedecektim ki başka bir çocuk bezi gösterdi.
“Boss ama kamyonlu bezli.”
Sınıf yine yıkıldı.
Ben gözlerimi kapattım.
Koca korkutucu Doberman-yarasa hibriti bedenim… savaş izleriyle dolu görünüşüm… cehennemden çıkmış gibi duran kanatlarım…
Ve alt tarafta:
Peugeot Boxer desenli bez.
Evren gerçekten benimle özel olarak uğraşıyordu.
Ben köşede hâlâ toparlanmaya çalışırken, çocuklar bu sefer kanatlarımın etrafına yarım daire yapmıştı. Sanki yeni açılmış bir sergiyi inceliyorlardı.
Bir tanesi parmağını kaldırdı:
“Abi kanatların rengi siyah mı yoksa mor mu?”
Kanatlarımı biraz açtım.
Işık altında netleşti.
Kanatlarımın ana rengi koyu, neredeyse geceyi yutan bir siyahtı. Ama düz siyah değildi; yüzeyde eski savaş izleri gibi gri çizgiler, mor yansımalar ve zamanla oluşmuş matlaşmalar vardı. Kanat zarları yıpranmış ama güçlüydü; bazı yerlerde dikiş izleri görünüyordu.
Uçlara doğru renk daha da koyulaşıyor, karbon fiber kaplama kısımlar tamamen sert, parlak siyaha dönüşüyordu.
Bir çocuk hayranlıkla: “Gece bulutu gibi…”
Diğeri: “Hayır hayır, gölge kanat!”
Ben omuz silktim.
“Void tipi.”
dedim kısa bir sesle.
Çocuklar bu kelimeyi hemen büyüttü: “VOID KANAT!”
Kreş yine bir tur gülmeye hazırlanıyordu ki bez hafifçe:
“Hışır…”
diye hatırlattı.
Patlamaya yakın bir kahkaha dalgası yine yayıldı.
Ben kanatlarımı biraz daha topladım.
“Türü ne abi?” diye sordu biri.
Bir saniye durdum.
Sonra net cevap verdim:
“Yarasa kanadı. Ama geliştirilmiş.”
Bir çocuk hemen: “Roket yarasa!”
Başka biri: “Final boss yarasa!”
Ben göz devirdim.
Kanatlarımın ucunu gösterdim.
Karbon fiber kısımlar ışıkta parladı.
“Bu kısımlar güçlendirme.”
dedim.
Çocuklardan biri ciddileşti: “Abi bu gerçek mi yoksa kostüm mü?”
Ben cevap vermeden önce bez yine devreye girdi:
“HIIIŞŞIRT.”
Kreş yine dağıldı.
Ben artık hiçbir şeyin kontrolümde olmadığını kabul etmiştim.
Kanatlarım siyah gölge gibi arkamda duruyordu.
Tüy değil, zar ve zırh karışımı bir yapı.
Bir çocuk son cümleyi kurdu:
“Abi kanatların korkutucu ama peluş gibi de…”
Ben başımı duvara yasladım.
“Hayat da öyle zaten…” diye mırıldandım.