Aslıhan Pasajı’nı bilir misiniz?
Beyoğlu’nda ne zaman salınsam - ki genelde koşturmak zorunda olduğumdan bu anların değerini bilerek ‘salınırım’ - gözlerimi binalara, sokaklarına iyice diker, hafızamdaki tarihiyle birleştirir zamanın içinde de salınırım. Bu defa iki kitabın peşinde hem Beyoğlu’nda, hem zamanda hem de kişisel tarihimde salındım.
Derdim ‘zeytin’. Onun peşine düşeceğim bir süre ve izini sürebilmem için iki harika kitap önerisi geldi. Meraklısı vardır belki okuyanlar arasında hemen onların da adını paylaşayım. Biri Artun Ünsal’ın Ölmez Ağacın Peşinde kitabı. Diğeri de Ahmet Uhri’nin Boğaz Derdi. Kitapları incelemek isterseniz adlarına tıklamanız kafi. Ve görebileceğiniz gibi kitapların baskısı artık yok. Ünsal’ın kitabını öneren arkadaşım yakın dönemde edindiği için bir umut YKY’ye doğru yola koyuldum.
Üniversite’ye başladığım ilk yıllarda - ki 10 sene olmuş!- bambaşka bir aidiyetle adımladığım Beyoğlu, ne kadar turistik olduysa, dönüşüme maruz kaldıysa ben de o kadar ‘koşturarak’ yol aldığım bir güzergaha çevirmişim onu. İstiklal Caddesi’ndeki ağaçları söküp, arnavut kaldırımlarının yerine sürekli kırılan ve niyetinde asfalt dökülerek son halini alan cağnım yolun başına gelenlerle bir sanırım bendeki yerinin değişme evreleri.
Geleyim benim kitaplara! YKY’ye vardım, önce tüm kitapların arasında yine kendimi kaybettim, yenilerin sayfalarında dolandım, Ünsal’ın kitabına rastlamayınca da sordum: baskısı yok, ellerinde de kalmamış. Peki dedim, belki bir umut dağıtım ağında bulurum ve oradan Mephisto’ya yol aldım. Bu kısımda yine adımlarım hızlandı, inanılmaz bir kalabalık ve mağaza bombardımanından kaçıştı bu hız. Mephisto’da da ben kitapların arasında kaybolurken bir çalışandan rica ettim kitaba bakması için. Bu sırada da neredeyse 6-7 yıldır görmediğim üniversite arkadaşıma rastladım, kitap peşinde karşılaşmasak başka türlüsünün ne kadar güç olduğunu şimdilerde neler yapmakta olduğunu öğrenince kavradım. Bu sırada öğrendim ki Ünsal’ın kitabı yok. Peki Uhri? O da maalesef. Baskısı biten kitaplar eğer satılmıyorsa geri gönderiliyormuş meğerse, bunu da öğrenmiş oldum. Benim dağıtıma yüklediğim ulvi anlam da tuz buz oldu.
Neyse, benim gibi aradığı kitabı bulamayan arkadaşımla başka bir kitapçıya yol aldık, kapanma baskısı altında diye ortalığı ayağa kaldırdıklarımızdan Pandora’ya. Ben Uhri’nin oradaki tek kopyasını kaptım, arkadaşım da aradığı kitabın Türkçesini bulabildi, orijinal dildeki baskı için o D&R’a gitmeyi tercih etti, ben de aklıma kitabı bulmayı koyduğum için düşünmeye başladım. Bir zamanlar kapısını aşındırdığım kitapçılardan o an en yakınımda olan Semerkant Kitabevi’ne gideyim dedim, ama tereddütle. Onun olduğu binada da bir yenileme söz konusuydu, kapısının önünde dergi standlarını görünce oh dedim. Ünsal’ı bulamadım, ama baskısını bulamadığım bir dergiye rastgeldim, onu edindim.
Saat ilerledikçe İstiklal’in kalabalıklaştığını bildiğimden hiiiç caddeden yürümek istemedim, paralelinden, arka sokaklardan yavaş yavaş batan güneşle birlikte yol aldık. Arka sokaklar o kadar değişmiyor. Fırını, otoparkı, muhtemelen çözülemeyen mülkiyet sorunlarından dolayı harabe haldeki yapılarıyla büyük ölçüde olduğu gibi duruyor. Hedefim yine başladığım noktaya Karaköy’e dönmek olduğundan ‘her zamanki’ güzergahımda ayaklarım beni götürüyordu. Yine bir zamanlar pek severek gittiğimiz Pano Şarapevi’nin de yerinde yeller estiğini gördüm ve ayaklarımın beni neredeyse bir zamanlar günümün yarısını geçirdiğim, her fırsatta kaçtığım bir yere götürdüğünü farkettim: Aslıhan Pasajı.
Aslıhan Pasajı’nı bilmeyenler için hemen niteliğini söyleyeyim: Sahaflar Çarşısı.
Girişinde çorap, don, atlet satılıyor baya bir süredir; ondan ‘o kapıdan’ girip keşfedenlerin sayısı ne durumdadır bilmem. Bir kapısı da Balık Pazarı’ndan, ben oradan başlardım seferime. Önceleri baskısını bulamadığım kitaplar için giderken sonra özellikle birilerinin elinin, gözünün, bakışının değdiği baskılarını aradığım kitaplar için aşındırır oldum kapılarını. Sevgi Soysal’ın kitapları elden ele bana gelenlerdir misal.. Birinde bulamazsanız size pasajda kimde bulabileceğinizi de söylerler, sakınmazlar. Kitaplardan yola çıkıp ne muhabbetler etmişliğimiz vardır. Hemen çayını koyan, dükkanını yeni tanıştığı bana emanet eden, kitap hediye eden, bir hafta yanına uğramadığımda ayıp ettiğimi düşünüp çikolatamla kapısını çaldıklarım.. bambaşka ve beni ben yapan pek çok güzel an’ı paylaştığım güzel insanlar. Nasıl oldu da bana bunca umut, mutluluk veren şeyi bir kenara bıraktım ve soluklanılmaz bir Beyoğlu yarattım kendime bilmiyorum. Ama hatırlayışım bunca çekilmezliğin içinde muhteşem oldu.
Gelelim Ünsal’ın kitabına. Aslıhan Pasajı’nın Galatasaray tarafındaki kapısından girdim ve soldaki ilk kitapçıya sordum - ki sayesinde ne kitaplar ‘keşfetmişimdir’, internette kitap aratmaktan çok daha fazla şey katmıştır bana o kitaplar arasında kaybolmak ve kendimi bulmak. Ben ‘Ölmez Ağacın Peşinde var mıdır acaba?’ dedim, sahaf beni ‘Artun Ünsal değil mi?’ diye karşıladı ve yüzüme bir tebessüm yayıldı hemen. Ardından gitti, raftan indirdi ve bana uzattı. Yüzümdeki tebessüm büyüdü. ‘İsterseniz ciltli baskısı da var’ dedi, ‘Bana bu kopyası yetecektir ama baskısı kalmamış, yayınevinde de yoktu, aklınızda olsun’ dedim. Açtım kitabın kapağını, ilk sayfasına kurşun kalemle yazılmış fiyata baktım ve sahafa uzattım, teşekkür ettim, ‘Kesenize bereket’ yanıtını aldım, kitabı çantama attım ve şuncacık şeyden ne denli mutlu olduğumu görüp bir yandan hakikaten şehirde ‘yaşayamama’ halime üzüldüm bir yandan da şehrin sunduğu bu güzelliğe.
Bir Ölmez Ağacın Peşinde benim yolum açıldı, gönlüm açıldı.
Aslıhan Pasajı’nın kapısını daha sık aşındıracağım o kesin. Siz de yolunuzu bir düşürseniz, inanın Beyoğlu’nu getirdikleri halden başka bir yüzle görecek, kitapla da oldukça başka bir bağ kuracaksınız.
Hikayeniz bol olsun! * HangiKitap sayfasındaki paylaşımlarını takip etmek için tıklayın.











