Odandayım. Giysilerini toparlıyorum. Giysilerini ve senden geriye kalan her şeyi. İçimdeki hisleri hiçbir kelimeyle tarif edemeyeceğim. Bu acıya tüm kelimeler kifayetsiz. Yastığına yüzümü koydum, yumuşacık bir yastık. Sonra burnumu gömdüm içine. Islak saçlarınla uyuduğun buram buram kokan şampuandan anlaşılıyor minik sevgilim. Ama bu, çok fazla can yakıcı. Sonra başımı kaldırdım. Her sabah kendini selamladığın aynadaki görüntümle göz göze geldim. Ayna olmak istedim. Senin her halini saniye saniye izleyen o şanslı ayna olmak istedim. Bu, çok can yakıcı. Odanın her yerinde parmak izlerini görebiliyorum. Gözlerinin değdiği her yer parlıyor sanki. Dolabının kapağını açınca burnuma doldu teninin kokusu. Dağılmış giysilerinin arasından kırmızı hırkanı aldım. Çok yakıştırırdım üzerine. Al al yanaklarına eşlik ederdi. Küçük sevgilim, neden böyle olmak zorundaydı? Hırkanı kokladım, kokladım... Defalarca kokladım seni. Tenin sinmişti. Bir parçada olsada sen kokuyordu. Çekmecelerini yokladım. Eldivenler, çoraplar, şapkaların ve atkılar... Seni ilk gördüğüm gün ki eldivenleri gördüm. Minicik ellerinle canlanırdı bu eldivenler. Kokladım, parmakların kokuyordu. Ellerime giydim, biraz zor oldu ama başarabildim. Kırmızı hırkanı katlayarak yatağının başına koydum ve yeniden yöneldim dolabına. Bu çok acı vericiydi. O sırada annen girdi içeriye. Yardıma ihtiyacın var mı, diye sordu. Yok diyemedim. Ama aynada kendimle göz göze gelince anladım ki yardıma ihtiyacım vardı. Kızarmış gözlerim her şeyi anlatıyordu. Otur oğlum, dedi annen beni yatağa yönlendirirken. O ana kadar ayakta durmaya halim olmadığının bile farkında değildim. Dolabının içinden üstüne çuval gibi olan büyük bir boğazlı kazak çıkartıp kendi üzerine doğru tuttu. İsteyerek aldığı ilk boğazlı kazağı buydu, dedi. Uzanıp aldım. Boğazımdaki yumrular beni boğmak istiyordu sanki. Nefes almak öyle imkansızdı ki... Kazağını tişörtümün üzerine geçirip annene baktım. Nasıl oldu, dedim. Gözleriniz aynıydı annenle. Ela gözleri yeşile çaldı ağlamaya başlayınca. Yanıma oturdu ve bir süre hiçbir şey söyleyemedi. Küçüklüğünden beri hep böyleydi benim kuzum. Kolu kanasa, kopmuş gibi davranırdı hep. O yüzden bizde söylediklerini kulak ardı ederdik, ne bilelim biz... Her şeyi unuttuğunu söyler dururdu. Geçer derdim bende, kafan doludur derdim. Defalarca söyledi ama... Dinlemedim ben kuzumu. Sonra bu tabii kötü olmuş çok. Ama sırf biz umursamıyoruz diye kimseye bir şey dememiş, hastaneye de gitmemiş. Bir sabah uyandırmaya çalışıp uyandıramadığımda hastaneye götürdüklerinde öğrendik hastalığı. Doktorlar kızdı kızmasına da, çok geçti artık her şey için. Ne yapalım oğlum, biz de oturup ölümün kapımızı çalmasını bekledik, dedi yaşlı gözlerini silerken. Bense ağlamamak için üzerimdeki kazağını sıkıyordum ancak gözlerim dolmuştu. Bizi ayıran şey bu kadar basit öyle mi, dedim gözyaşımın akmasına engel olamayarak. Ölüm oğlum, ölüm. Ölüm basit değildir, dedi annen ve omzumu sıkıp çıktı odadan. Bunca yıl kendi bahanelerimiz yüzünden doya doya sarılamamış, doya doya öpmemişiz birbirimizi... Çok pişmanım minik sevgilim. Yaş farkının çok büyük sorunlar yaşatacağını düşünerek kaçtım senden ve sevginden, pes edip döndüğümde ise bir giysilerin kaldı senden geriye... Şimdi sen hep 18'sin. Ben ise büyümeye devam edeceğim. Ama sana söz veriyorum, bir gün bile yaşı dert etmeyeceğim. Ben hep seni seveceğim küçük sevgilim. Bu tüm acılardan daha güzel. Zaten sen hep güzeldin. Minik, güzel sevgilim.
Kurgudur. -cuksuzsupermen-













