al-i imran 124: o zaman sen, müminlere şöyle diyordun: indirilen üç bin melekle rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?
(bkz: ziyaa)
al-i imran 125: evet, siz sabır gösterir ve allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder.
(bkz: ziyaaaa)
al-i imran 152: siz allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. nihayet, öyle bir an geldi ki, allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. sonra allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. ve andolsun sizi bağışladı. zaten allah, müminlere karşı çok lütufkârdır.
al-i imran 153: o zaman peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. allah yaptıklarınızdan haberdardır.
al-i imran 154: sonra o kederin arkasından allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, allah'a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "bu işten bize ne!" diyorlardı. de ki: iş (zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen allah'a aittir. onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. "bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlar. şöyle de: evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). allah içinizde ne varsa hepsini bilir.
(bkz: ulan ziya)
Başlık: muhammed'in allah'a verdiği müthiş ayar
Muhammed görünmezlerle korkuttuğu insanların, emirlerine sorgulamaksızın uymalarını sağlamak için hem Kur'an hem de hadislerde kendini, yine kendi yarattığı Allah'a göre o denli önemli yere koymaktadır ki; bazen bu yaptığı şeyin Allah'ını rezil rüsva ettiğinin, onu akıldan yoksun, yetenekli ama idrakı kıt bir varlık haline getirdiğinin farkında değildir.
Giri no: 35931836
buhari ve müslim aişe'den rivayet ediyorlar:
"ey allah'ın resulü!" dedim. "uhud'dan daha kötü bir gün yaşadın mı?" "senin kavminden neler çektim neler. onlardan en kötü hal akabe günü başıma geldi. o zaman kendimi ibnu abdiyalil ibni abdi külal'e arzetmiştim. teklif ettiğim şeye müsbet cevap vermedi. ben de üzgün vaziyette yüzümün doğrultusunda yürüdüm. karnu's-sedlib nam mevkide kendime gelebildim ve başımı kaldırdım. baktım ki, bir bulut bana gölge yapıyor. `bir de ne göreyim`, bulutun içerisinde cibril aleyhisselam! bana bağırdı ve: "allah teala hazretleri, kavminin sana neler söylediğini, seni nasıl reddettiğini işitti. sana `dağlar meleği`ni gönderdi, ta ki kavmin hakkında dilediğini emredesin!" dedi. bunun üzerine dağlar(a müekkel) melek bana seslenip, selam verdikten sonra: "ey muhammedi allah teala hazretleri, kavminin sana söylediği sözü işitti. ben dağlar meleğiyim. allah beni sana dilediğini emretmen için gönderdi. öyleyse haydi ne dilersen dile! eğer üzerlerine iki ahşeb'i kapamamı dilersen kapayayım!" dedi."
aleyhissalatu vesselam: "hayır! bilakis, allah'ın onların sulbünden allah'a ihlasla ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim" dedi. [http://hadis.ihya.org/buhari/konu/809.html kaynak]
allah, kavminin muhammed'e hakaretler etmesine, kalbini kırmasına daha fazla dayanamıyor ve dağlar meleğini muhammed'in emrine veriyor. veriyor ki, muhammed eğer kavmine hınçlıysa onları ezsin, dümdüz etsin. muhammed `hooop hemşerim` diyor; "ne yaptın sen yahu? bir kaç kötü laf etti diye insanın canına kıyılır mı? koskoca allahsın! işe yarar birşeyler yap; ne bileyim, onları yola falan sok".
tabii aynı insancıl muhammed, sırf onu hicvettiler diye nice insanın ellerini, ayaklarını, kafalarını kestirmiş, gözlerini oydurmuş, ateşlere attırmıştır (sonra cehennem masallarını hatırlayıp, yakmak allah'a mahsus der, başka işkenceler bulur) ama bu başka bir yazının konusu.
Giri no: 35934527
buhari, müslim, ebu davud enes'in rivayetini aktarıyor.
insanlar kıtlığa maruz kaldılar. resulullah (sav) bir cuma günü hutbe verirken bir bedevi kalkıp: "ey allah'ın resulü, malımız helak oldu, `horanta`mız aç kaldı, bizim için allah'a dua ediver!" dedi. bunun üzerine aleyhissalatu vesselam ellerini kaldırdı. biz gökte bir bulut göremiyorduk. `nefsim elinde olan zat`'a yemin olsun, daha ellerini geri çekmeden semada dağlar gibi bulutlar peydah oldu. derken daha minberden inmemişti bile ki, sakalından yağmur damlaları dökülmeye başladı. o gün, ertesi güne kadar yağmur yağdı. daha sonraki günde de yağdı, onu takib eden günde de yağdı, hatta müteakip cumaya kadar yağış devam etti. öyle ki, o bedevi veya bir başkası kalkıp: "ey allah'ın resulü, binalarımız yıkıldı, mallarımız suda boğuldu, bizim için allah'a dua ediver (artık yağmur kesilsin)" dedi. aleyhissalatu vesselam ellerini kaldırıp: "allahım etrafımıza yağdır, üzerimize olmasın!" diye dua ettiler. eliyle bulutlara doğru hangi istikametteki buluta işaret etti ise, bulutlar orada açıldı. bütün medine buluttan temizlendi." bir rivayette de de şöyle denmiştir: "allahım, (yağmur) etrafımıza yağsın, üzerimize değil! allahım,dağların ve tepelerin üzerine, vadilerin içine, ağaç biten yerlere olsun!" hz. enes der ki: "bulut hemen çekildi, biz de çıkıp güneşte yürüdük."
muhammed de insandır. ola ki aklı başka birşeyle meşguldür de etrafındaki kıtlığın, kavurucu güneşin, susuzluğun farkına varamamıştır. bedevinin biri hatırlatır; "yandık" der. muhammed hemen allah'tan suyu diler. fakat miktarını belirtmemiştir. allah da habibi su isteyince vermezlik etmeyecektir, hem sevgisinden zaten o da hesap edecek durumda değildir; dayar göklerin sonsuz kaynaklarını. devletimizin rahmet dolu `toma`ları misali bulutların biri gidip, biri gelmekte, suyunsa sonu gelmemektedir. günler geçer, muhammed gene dalgındır ki evinin, obasının içinde bulunduğu göletin, çevrede yıkılan evlerin, suyun içinde yüzen `mal` leşlerinin farkında değildir. aynı bedevi ya da başkası gene gelir; "yeter, şiştik" der. muhammed dalgınlığından uyanır, etrafına bakar. asılmış yüzünden süzülen suları avucu ile aşağı doğru toplayıp silkeler. diyecek birşey yoktur, sesindeki sakinliği korumaya çalışarak allah'a "artık yeter mi dersin, belki ağaçların da suya ihtiyacı vardır ha?" gibisinden imalı biçimde sorar. daha sonra ellerini yukarı kaldırıp; "lahaoo huoo halaoo loaa hooeeey" diye seslenir. bulutlar işaret edilen yöne ilerlemeye başlar. güneş çıktığında, geriye kalan muhammed'in evine doğru ilerlerken balçık üzerinde gittikçe küçülen gölgesidir.
Giri no: 35937891
`tırmızi`, `müslim`, `nesai`, `buhari` `enes`'in rivayetini aktarıyor.
enes (ra) malik ibnu sa'saa (ra)'dan naklen anlatıyor: "resulullah (sav) onlara, `mirac`'a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, "... sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. oradan geri döndüm. hz. musa aleyhisselam'a uğradım. bana: "ne ile emrolundun?" dedi. "gece ve gündüzde elli vakit namazla!" dedim. "ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. beni israil'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). sen çabuk rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!" dedi. ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, rabbim) benden on vakit namaz indirdi. musa aleyhisselam'a tekrar uğradım. yine: "ne ile emrolundum ?" dedi. "benden on vakit namazı kaldırdı!" dedim. "rabbine dön! ümmetin için daha da azaltmasını iste!" dedi. ben döndüm. rabbim benden on vakit daha kaldırdı. dönüşte yine musa aleyhisselam'a uğradım. aynı şeyi söyledi. ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde hz. musa ile
rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. bu sonuncu defa da hz. musa'ya uğradım. yine: "ne ile emredildin ?" dedi. "her gün beş vakit namazla!" dedim. "senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. rabbine dön, hafifletme talep et!" dedi. "rabbimden çok istedim. artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! ben beş vakte razıyım. allah'ın emrine teslim oluyorum!" dedim. musa aleyhisselam'ı geçer geçmez bir münadi (allah adına) nida etti: "farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!"
muhammed mirac gecesi allah'ın yanına çıkmış, allah nihayet habibi ile görüşmüş (şura:51 allah kimse ile yüzyüze görüşmez der. miracda da yine perde veya aracı mı vardı bilinmez) ve o coşkuyla habibine 50 vakit namazı ekleyivermiştir. muhammed de heyecandan olsa gerek, tam olarak ne yük taşıdığını bilmeden gök aşağı seke seke inerken musa peygamber ile karşılaşır. musa henüz kıyamet kopmamasına rağmen ne hikmetse diğer peygamberler gibi uzun zamandır allah'ın yanındadır; bundan dolayı artık yaşlı adamı iyi tanımaktadır ve muhammed'in coşkusundan da bu işte bir gariplik olduğunu sezmiştir. "hayırdır?" der; muhammed sevinçle 50 vakit namazdan bahseder. musa derin bir nefes alır, usulüne uygun laflarla bu miktarın çok olduğunu, allah'ın yarattığı insanın kapasitesini pek bilemediğini belirtir. muhammed şaşırır ama musanın diretmesi üzerine gider miktarı 40a indirtir. bu gene fazladır, musa gene `olmaz` der. muhammed gene gider, gelir. defalarca gidip geldikten sonra iş artık o raddeye gelmiştir ki, muhammed'in omuzları çökmüş, benzi solmuş "abi yüzüm yok artık gitmeye. bu adam bilmiyor mu insan ne kadar yapar, ne eder? vallahi yıldım yeminle." demektedir. yağmur olayından zaten canı sıkkındır. gece gece gökler arası taban tepmek ağır gelmiştir. gidip uyumak ister. çıkışa doğru ilerlerken "5 ise 5" der içinden.
işin ilginç tarafı, anlaşılıyor ki gökler ülkesinin has adamı `musa`dır. görünen o ki; allah da, habibi de musa kadar hesap kitap bilmemektedir ki, ikisine de ayarı veren bu sefer musa olmuştur.
Başlık: dinception
Kur'an'da yer alan akla zarar masalların birbirleri ile bağlantıları ve çarpıklıklarını sorguladığım ufak senaryo çalışması; Inception isimli yabancı yapıma kurgusal benzerlik açısından bir naziredir.
Giri no: 35928359
allah, bakara 41, 89, 91'de tevrat'ı, al-i imran 3'te kuran'ın tevrat, incil ve furkan'ı (?) onaylayıcı olarak geldiğini söyler. al-i imran 65'de ibrahim'i sahiplenmeye çalışan yahudilere ve hıristiyanlara çatar; "kitaplar ondan sonra indirildi, akıllı olun" der. akabinde de al-i imran 67'de gerçeği ortaya koyar: "ibrahim dosdoğru müslümandı".
allah aynı zamanda ibrahim'in de tanrısıdır. fakat kendisinin ibrahim'in tanrısı ve tek tanrı olduğundan haberdar değildir ki, bakara 131-132'de tanrıdan, yani kendisinden ibrahim'in rabbi olarak bahseder.bu muhtemelen tarih boyunca çok fazla sayıda kimlik değiştirmesinden kaynaklanmaktadır; ibrahim'in tanrısı `yehova`'nın aslında kendisi olduğunun farkında değildir. yine tek tanrı olduğu halde ibrahim'le bir anlaşma yapar ve artık diğer tanrılara tapmamasını ister, `baal` isimli diğer tanrı ile de taraftar kazanma konusunda bir yarışa girişir. inananlar iki boğa kesip koyarlar. kimin tanrısı kendine kesilen boğayı yakarsa o kazanacaktır. yehova kazanır. aslında yehova yani allah'ın bu tür güç gösterilerine ihtiyacı yoktur; zira zaten imanlı olmasını istediklerini imanlı, gerisini de (araf 179 vb.) cehennemlik yaratmıştır.
allah kimin `cehennem`e gideceğini, kimin `cennet`e gideceğini ta en baştan belirlemiştir. hayatta olmuş ve olacak herşey de zaten hadid 22'de bahsedildiği gibi önceden belirli ve allah katında `levh-i mahfuz`da yazılıdır. insanların başına gelebilecek olan herşey allah'tan olduğuna göre ve olup olacak herşey zaten levh-i mahfuzda yazılı olduğuna göre, allah aslında kendi kaderini de aynı levhaya kazımış ve o döngünün içine kendisini hapsetmiştir. allah `limbo`dadır.
allah'ın kendini mahkum ettiği kaderinde cehennemlik yarattıkları ile didişip durmak vardır. didişmeleri öyle bir hal alır ki, tipik belirsizlik sorularında olduğu gibi "kaldıramayacağı ağırlığı yaratabildiği" durumlara düşmekten kurtulamaz, ki zaten kaderini de değiştiremiyor olması buna yol açmıştır. örneğin nahl 93 vb bir sürü ayette dilediğini doğru yola, dilediğini şarampole yuvarladığını söyler. hicr 12-13'te ise kuran'ı "onların" "kalb"lerine yerleştirdiği halde gene de inandıramamaktan yakınır. diğeri belirsizse de, "allah saptırdığını düzeltebilir mi?" sorusunun cevabı şüphesiz ki "hayır"dır.
herşeyi bilen, herşeyi yaratmış olan allah, kendi yarattığı muhammed'in omzunu bir sığınak gibi, bir ağlama duvarı gibi kullanır. yeri gelir becerdiği şeyleri anlatır böbürlenir, yeri gelir yarattıkları ile kapışmıştır, hep böbürlendiği gibi yıldırımlar, felaketler göndermeyi de beceremez, eli kolu bağlı olduğundan öfkeyle sarsılmaktadır, muhammed'e dert yanar.
muhammed'in allah katındaki değeri, allah'ın `ustalık eseri` olan `islam`'ı ona layık görmüş olmasındandır. elbette herşey levh-i mahfuz'da baştan yazılıdır; yani allah'ın ustalık eseri olarak islam'ı yaratacağı, özelliklerinin ne olacağı, onu teslim edeceği kişiyi yaratacağı, bu kişiyi çok değerli kılacağı, onu sevgilisi kılacağı vs. tabii bu zamana kadar yarattığı diğer dinler, bu dinleri teslim ettiği peygamberler, bu dinler uğruna ölenler falan fıstık da `filler episode`s olarak levhada yer almaktadır.
tüm olaylar ta en baştan o kutlu güne kadar aynen levhada yazılı olduğu şekilde gelişir. muhammed islam ile şereflenir, allah muhammed ile şenlenir. allah muhammed'in konumunu, seyircileri flashback ile en başa taşıyacak şekilde açıklar. en'am 163: "de ki ... ve ben müslümanların ilkiyim.