Bir Beşiktaşlı beyni nasıl çalışır, neler düşünür. İşte size kendimden örnekler.
Öncelikle neden yazamıyorum bunun üzerine düşünürken fak ettim ki tüm aile Beşiktaşlı olunca tartışmaya açamadığım, farklı bakış açıları alamadığım düşüncelerimi yazdığımı fark ettim. Tabiki bunu peş peşe alınan iyi sonuçlar ve gerginlikleri de hesaba katmak gerek. Aslında bu yazı yerine bir ses kaydı koymak daha iyi olacaktı ama bir türlü denk getiremedim. Nedenini de söyleyeyim. Dedim ya tüm aile Beşiktaşlı, bir emekli futbolcu baba ve fanatik oğlunun zihnindekileri karşılıklı ortaya döktüğü bir dizi konuşmaları derlemekti amacım ama olamadı henüz. Ama yapacağım! :)
Madem tüm renklilerin penceresinden lig bitti ve dolayısıyla transfer sezonu başladı. İşte size bir Beşiktaşlının transfer politikası:
Öncelikle göz bebeğimiz Talisca’dan başlayalım.
Talisca’nın bonservisi kulübünde 2019 Haziranına kadar devam ediyor. Bu yıl için +1 yıl kiralık opsiyonunu kullanmak en mantıklısı. Talisca hayranı olduğu Q7′nin de Beşiktaş’a yönelik hislerini ve demeçlerini dinleyip okuyunca buranın ne derece iyi bir yer olduğunu yaşadıklarına ekliyor kafasında ki “Başkanımız beni alırsa çok mutlu olurum” gibilerinden röportajlar veriyor. Dolayısıyla Bossman kanunlarını da düşünürsek Talisca’yı 1 yıl daha kiralayıp Benfica’da sözleşmesinin bitimine 1 yıl kala Talisca’nında kesinlikle dönmeme isteğiyle birlikte 25 milyon € olan satınalma opsiyonunu “akşam pazarı” 10-15 milyon € ya düşürerek almak en mantıklısı.
Gelelim Aboubakar’a;
Aboubakar’ın da camiamızda çok mutlu olduğunu düşünüyorum fakaaaat... Her ne kadar iyi niyetli de olsa artık takım kalite seviyemiz artmakta ve Aboubakar bu yükseliş eğrisinin altında kalıyor. Yine de Marsilya’nın Aboubakar’ı Porto’dan soruşturması bende şöyle bir opsiyon yarattı. Yine Talisca’daki gibi Aboubakar’ın bizi tercih etmesini teraziye koyup 3-4 milyon € civarında bonservisini alıp Marsilya’ya kiralamak en mantıklısı gibi geliyor. Çünkü Aboubakar’ın oyununu geliştirebilmesi açısından Fransa ligi çok uygun(Teknik-taksik meselelerden dolayı. Pres az, oynatmamaktan ziyade oynamaya yönelik bir futbol zihniyeti var). Bir daha ileriki seneye gidişatına göre geri çağırılır ya da satılır. Bu nihai sonuç tamamen Aboubakar’ın elinde.
Sırada kim vaaar.... Caner tabiki;
Cner için çok bir şey yazmaya gerek yok. Inter kulübüne gidip diyeceğiz ki “kardeşim bu adamı ben yarım sezon anca oynatabildim. Şimdi iyileşti ama daha çok maç eksiği var. 1 milyon olmaz gelin 500.000€ ya bu işi çözelim” İnat ederlerse de verip alacağız Deli Fişek’i :) 2 kere 2 4
Şimdi de Atınç;
Atınç ve kiralık gelenler hakkında sezon sonuna Şenol Hoca’nın raporunun beklendiğinin yazdığı bir habere ilişti gözüm bugün. Bu doğrultuda Atınç’ın kariyeri ve Beşiktaş menfaatleri için Atınç’ı 2 milyon € civarında bir fiyata almak en iyisi. Atınç her ne kadar iyi bir futbolcu olsa da RBL çok hızlı bir şekilde takım kalitesi ve lig zorluk seviyesi olarak yukarılara çıktı ve o süreçte forma bulamayan Atınç’ta bir miktar gerileme, hatta gerilemeden ziyade ciddi bir maç eksiği oluşmuştu. Şampiyonlar Liginde alt-yapı kadrosu gereği de bizde olacağını öngördüğüm için Atınç’ı bir an önce almak en mantıklısı. Çünkü Şampiyonlar Liginde boy gösterdikçe Atınç’ı (sattığımız fiyata oranla) ucuza almak zorlaşacak.
Gelelim Mart Transferlerine;
Demba Ba ve Ersan:
Demba bu yarım sezon için 1 araba tahsisine geldi. Ancak tıpkı Ersan’ın da tabi olduğu durumla Demba’nın Çine dönmesi zor. Çin kulübüne Demba’nın ücretsiz alımı ve 3. bir kulübe satışından da %70 pay vermek koşuluyla ücretsiz almak gibi bir teklif benim zihnimden geçen şey. :D
Ersan’da Demba ile benzer koşullarda alınmalı.
Dortmund’daki gemç Larsen konusu aslında başlı başına bir gelecek planlaması gibi sanki. Nasıl diye soracak olursanız benim kafamdaki tablo şu şekilde:
18-24 yaş aralığında bir kadro düşünün arada 3-5 tane tecrübeli abiyle birlikte. Bundan 2 sene sonraki Beşiktaş’ın hazırlığı.
Yukarıda yazdığım kadro 2018-2019 sezonunda yepyeni bir Beşiktaşın kurulabileceğinin habercisi gibi. Ne dersiniz? Tabiki arada kaliteli ancak Beşiktaş’ın eriştiği kalitede olamayacak. Örneğin Eslem. Kendisini çok sevsem de Beşiktaş’ın çıtası hızlı ve güvenli bir şekilde yükseldiği için o kadroya giremeyebilir.
Gelelim gideceklere (Maalesef):
Kafamdaki gidecekler listesine yorum yapmadan isim listesi yazmayı daha uygun görüyorum:
Rhodolfo ( Grêmio ‘ya)
Veli - Aras (Kayserispor’a Deniz Türüç karşılığında)
Tolgay ( Trabzonspor’a )
Tolga (Jubile)
Not: Yazıyı yazarken çok kısır oldu. Keşke konuşma kaydı alsaydım. :) yakında umarım.
Alanya galibiyeti. Kopuk kopuk iyi oynayan bir Beşiktaş ve genel anlamıyla iyi yönetilen bir maç izledik aslında. Genel anlamıyla diyorum çünkü penaltı pozisyonu ki evlere şenlik. Aynı oyuncunun 2. sarıdan atılması gerekiyordu ki kendi hocası bile anladı hemen dışarı aldı oyuncuyu. Bu iki karar dışında çok ta söylenecek bir şey yok. Lideriz, mutluyuz! Şahsen tam olarak olamasam da :)
Gelelim başlıktaki konuya. 2 gündür basında Tolgay’ın Trabzonspor’a transferiyle ilgili şeyler okuyorum. Bu gerçekleşirse, daha doğrusu yönetim buna izin verirse büyük bir hata yapar! Sebebine gelince ortasaha ya da daha net bir şekilde 6-8 numaralardan bir ismin satılması düşünülüyorsa ki bence satılmalı; bu isim kesinlikle Tolgay değil Oğuzhandır. Bu düşüncemin sebeplerini sizlere her maç, hem de istisnasız her maç sunabilirim.
Pas almak için açığa kaçan, dikine top sürerek oyun kuran en önemlisi İŞE YARAYAN topu oynayan Tolgay’ı satmak çok saçma. Halbuki onun yerine koşmaktan imtina eden, sırf iyi gözükmek için arkadaşına saçma sapan pas veren, takım içindeki gruplaşmanın (gözlemlediğim kadarıyla) baş mimarı ve lideri Oğuzhan satılabilir. Kerim ve Olcay’ın satılması, üzerine de Cenk’in sakatlanarak dışarı çıkmasıyla zaten zor katlandığım varlığı daha da çekilmez hale getiren Oğuzhan! Aklıma geldikçe deliriyorum.
Tolgay kalmalı Oğuzhan (böyle bir gündem varsa) satılmalı. Hatta (ilk kez istediğim) Mehmet Ekici alınmalı. O kendi taraftarının bile beğenmediği ligin ilk yarısındaki oyununda Trabzon’un Mehmet Ekici’nin attığı pasları düşünürsek bize iyi işler ortaya koyacaktır. Herkese sevgiler!
Mutlu hatta seyir zevki iyi bir futbol oynadık. O zemine rağmen rakiplerimizin birer puanla döndükleri bir deplasmandan üç puanla dönmez ne olursa olsun mutlu ederdi ki üzerine bir de bu güzel futbolla daha da öteye taşındı. Tek korkum olan sakatlık meselesini de ucundan kıyısından sıyırarak geçince rahatladım. Bizim genlemizde mi vardır nedir sakin bir maç izlemek imkansız! Bu nasıl bir camiadır ki maç sebebiyle kalp krizi geçirenlerinden hayatını kaybedenlerine kadar. Beşiktaşlılık biraz da böyle bir şey aslında. Hiç bir şey olmasa bile buluyoruz herhalde stres yapacak bir şeyler. Güzelliklerden bahsederken goller ve aslında daha da güzel olanı 88′de cânım Fabri’nin çıkardığı top tu ki yıllardır özlemini duyduğum bir kurtarıştı. Don durmuyor arkadaş. Alışmışız herhale top santra çizgisini geçince “aha yedik golü” diye diye maç izlemeye. :)
Hakem konusuna da gireyim biraz popülizm yaparak. Tolgay’ın pozisyonu penatlı olmalıydı ve Talisca’ya yapılan hareketin sarı kartla cezalandırılması gerektiğini düşünsem de Ali Palabıyık’a diyecek tek söz bulmamak lazım. Maç esnasında bende penaltı değil diye düşündüm ancak durumu tekrar ve farklı bir açıdan izleyince “aa penaltıymış” dedim. Ali Palabıyık’tan böyle bir şey beklemek adaletsizlik olur. İçeride dışarıda sonuna kadar Ali Palabıyık’ı maçımızı yönetirken görmek hatta biraz da polyannacılık oynayarak tüm hakemlerimizin en az Ali Palabıyık kadar olmaları gerektiğini düşünüyorum. Bilemiyorum katılır mısınız bana?! Her neyse bu kadar güzelliğin içinde elbetteki o siyah-beyaz akan kanımı beynime sıçratacak 2 an oldu ki evlere şenlik.
Dakika 80. Maç 0-1 Kerim soldan içeri kat etti. Oğuzhan efendi çıkarıverse Talisca’ya belki de asacak köşeye. Oğuzhanı gördü. Tıpkı geçen sene gibi verdi hemen tikitaka pasını. Koştu Kerim tekrar. Verdi Oğuzhan Kerim’e ama rakip kesti topu. Ve top Talisca’nın önünde kaldı. Vurdu! Yerden seken topu Karcemarskas kurtardı.Rakip müdaafası topu çıkarmaya çalışırken top Tolgay’ın önünde kaldı. Bir şut ta Tolgay’dan. Yine çıkardı Karcemarskas ve ve veeeee..... Top Oğuzhan efendinin önüde kaldı. Sırtı kaleye dönük. Ne yaptı. Bomboş, gözünün önünde duran Talisca’ya vermedi. Talisca’nın üzerine doğru top sürüp zorla Kerim’e pas verdi. Bu nasıl bir bencillik örneğidir arkadaş!
Neyse gelelim diğer ana;
Dakika 86. Maç “HALA” 0-1 Cenk efendi ani bir şekilde toplu kaptı rakibin hatasıyla. Talisca penaltı noktasını oraya koştu ama Cenk efendi vermek istemedi. Çünkü santrafor oynuyordu ama gol atamamıştı. Talisca topu dahi düzeltmeden 20 küsür metreden atmıştı golünü. Bencilliğini gizlemek adına bir an önce vurmak istedi. Vurdu da! Ama nereye? TACA! Yuh artık! Zihninde bu takımın birinci santraforu sanıyorsun kendini. Boşta olan arkadaşına pas vermeyip şut atıyorsun ve top taca çıkıyor. Geçen sene Gomez’den hiç mi bir şey görmedin? Onu da geçtim. Beşiktaşlılıktan takımdaşlıktan bahsediyorsunuz. Ayıp be! Ayıp!
Yazımın başlığına vurgu yapacak olursam aslında kerhen bile pas vermedi. Gol pasını veren Oğuzhan’ın da aynı hissiyatta olduğunu Kerim ve Tolgay’ın da girmesiyle iyice hissetim açıkcası. Tolgay’ın durumu muhtemelen kariyersel ya da parasal. En azından bu sinsi ihaneti onda hissetmiyorum. Ona da kızmıyor muyum? Elbette kızıyorum ama onunki daha dürüst! Ben para ve o paranın garantisi olan sözleşme istiyorum diyor. Bu cenah gibi değil. Uuuupuzun lafın kısası Cenk-Oğuzhan-Kerim bu zihniyetle ve yetenek seviyesiyle bu yıl ki takım kalite seviyemizde ancak iyi birer yedek olurlar! 2x2=4
Kabul etmek lazım ki camia olarak hayal kırıklığı içerisindeyiz. Kimisi bireysel kimisi oyunsal. Bende her ikisinde de var. Nedir peki bu hayal kırıklıklarının sebebi. Elbetteki oynanan oyunun kalitesi, bireysel performanslar, alınan ya da alın(a)mayan sonuçlar gibi gibi. Elbetteki belirli sebepler var. Aslında sonuçlardan çok sonuçların nasıl alındığı bizleri üzüyor diye düşünüyorum.
Öncelikle sezon başından beri dillere pelesenk olmuş “tikitaka” futbolunu oynamayış. Oynamıyor muyuz oynayamıyor muyuz açıkçası o konuda farklı sonuçlar çıkıyor. Nedir bunlar?
Nasıl işliyordu bu omurga elbetteki ahtapottan kurtulamayan top oğuzhan aracılığıyla Sosa’ya veriliyordu. Bu esnada pozisyon alan Oğuzhan(Tolgay) Sosa’nın topu önde tutma becerisiyle başlıyorlardı müthiş hızlı, neredeyse ezbere denilecek cinsten pas yapmaya.
Neden olmuyor şu an? Sosa’nın gidişiyle bu sırtı dönük topu saklayabilecek, bu pas organizasyonunu yapabilecek yeteneğimiz mi yok? Geçtiğimiz sezonun sonunda 30-40-50- milyon € eder dediğimiz, maestro neden yapamıyor. Çünkü Maestro’nun hem buna dayanacak mecali yok hem de cesareti.
2) Santrafor nasıl oluru bizlere öğreten Gomez ve ayağı
Nerede nasıl duracağını bilen, rakip müdafayı tıpkı bateri çalmak gibi zihnini 3e 4e bölmeye iten bir santrafor. Top ayağındayken direk vuruşlarının etkisi sebebiyle, yatırma diye tabir edilen hareketi ikinci planda bekleyerek ilk potansiyel pozisyonda yatan kaleciler. Dolayısıyla her seferinde kaleciyi yatıran bir santrafor.
Geldik şu ana. Elimizdekileri sayalım kimin neyi var. Artı ve eksileriyle yazalım:
Cenk:
+ : Müthiş bir sağ ayak.
+ : Alt yapının verdiği eğitimle çok düzgün bir son vuruş.
- : Rakip müdafaanın müthiş rahat ettiği bir santrafor. Maç boyunca stoperin kucağında bekleyen, dolayısıyla bırak şut atmayı doğru düzgün top alaman bir santrafor.
- : Açık başladığı maçlarda 5. dakikadan itibaren açığı bırakıp gidip stoperin arasında bekleyen bir oyuncu. Bunun sonucunda hem kendi bekin 2ye 1 kalıyor hem de maça başlayan santraforunun oyunu kitleyen bir adam. Haliyle maça santrafor başlayan adam kaymalara başlıyor. Maçın ortalarında santrafor başlayanı kanatta, kanatta başlayan Cenk’i de santrafor da görüyoruz. Bunu yapmadığı tek maç 3-3 biten Benfica maçı. Maç sonucu ortada.
- : Adam kovalamamak. Bu özellik hat safhada maalesef. Arada bir yalancı koşuyla rakibini rahatsız etmeyecek şekilde orta yuvarlağa gelmelerden başka bir şey beklenemiyor.
- : Güçsüz. Aslında Cenk’in eksi özelliklerinin kaynağı bu. Gücü 90 dakikayı çıkaracak seviyede olmadığı için bunları yapıyor. O eksi olarak yazdıklarımı yapmasını biliyor ancak bunları yaparsa topa vuracak, müdafaa arkası koşup vuracak ya da bileşik hareketleri yapacak gücü kalmamasından korkup yapmıyor. Bu yüzden Cenk 60 ta girip müthiş katkı sağlıyordu geçtiğimiz sene.
Aboubakar:
+ : Çok mücadeleci, inatçı
+ : Güçlü. Devire devire gidiyor denilen cinsten. Amokachi’mizin santrafor versiyonu gibi.
Amokachi dedik ama Amokachi’nin şu özellikleri yok ne yazıkki.
- : Son vuruş. Aslında bu bir yetenek değil özelliktir. Yaştan bağımsız olarak kazanılabilen bir özelliktir hemde. Nerede, nereye, hangi ayakla, hangi şiddette, ayağının neresiyle vuracağı. Çözümü de ÇALIŞMAKTIR. Bunun başka yolu yok. 14 yaşında da olsan 24 yaşında da bu böyledir. Takım idmanın dışında vuruş çalışmak.
- : Çalım. Şimdiye kadar gücü ve hızıyla top oynamanın verdiği bir durum ki çalım atma ihtiyacı doğmamış. Dolayısıyla da en azından son müdafaa adamını geçerken çoğunlukla takılıyor. Yavaş topla hareketlerde top ayağına dolanıyor.
Ömer:
+ : Vuruş, mücadele, pozisyon her şey tam.
- : Sadece Ömer’e özgü bir sorun olmayan adamını kovalamak.
3) Pas almak, pas vermek
Çok komik bir ara başlık gibi geliyor aslında. Maalesef öyle değil. Pas vermenin elbette bir sürü çeşidi vardır. Yalnız sorun şu ki yanlış veriliyor. Özellikle geçen yıl tikitakayı iyi oynayan takımdan kalan oyuncularda. Özellikle Oğuzhan’da öyle bir pas verme alışkanlığı var ki evlere şenlik! Pası verdiği (pas denirse tabi) arkadaşı pası almak için rakiple mücadele etmek sorunda kalıyor. Ayak kırdıran cinsinden paslar. Tolgay’da da rakip kendine temas etmeden pas vermeme hastalığı türedi bu yıl. Bu durumda da Beşiktaş’ı çalışan bir takımsa eğer oyun Fabri’ye kadar geriliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Serpil Hoca’nın (Serpil Hamdi Tüzün) bir söyleşi/röportaj’ında duymuştum “Pas verirken toptan çıkması gereken ses.” Bu tip pasları veren oyuncularımız var elbette ki ancak tüm oyun hakimiyetimizi sağlamamız gereken pozisyonda bu yok. Orta saha. Zaten bu yüzden yazılarımın çoğunluğunu Oğuzhan - Tolgay ikilisiyle örnekliyorum. Eskiden çok kullanılan koşu yolu’na pas atmayı unuttuk. Kaldı ki artık çoğunlukla ayağa pasla oynanan tikitaka oynamıyoruz. Tak tersine adamın önüne yani koşu yoluna atılan toplarla oynaması gerek bir takımız ve bindirme yapan adamların ayağına atıyoruz inatla. Haliyle 3-5 metre arkasına gidiyor paslar.
Pas vermeyi bilsek bile daha önemli olanı pas almayı bilmek. Şu an takımda bunu yapan çok az oyuncu var. Pas isteyip dövünen bir grup var takımda. Hem rakibin kucağında ya da arkasında hem de pas isterken kendini paralayan. Verilecek pası da ayağına isteyen. Yok böyle bir dünya! Tolgay pas vermek olmasa bile pas almak nasıldır her maç aslında bunun dersini veriyor gibi. Pası almak için topa doğru hareketlenip boşa çıkarak. Bu çok temek futbol prensibini yapmamak yapmaktan daha çok göze batıyor. Yukarıdaki gibi bir liste yapmak gerekirse şöyle bir tablo çıkıyor ortaya.
Pas vermeyi bilmek/verebilmek :
Gökhan İnler
Gökhan Gönül
Atiba
Adriano
Marcelo
Talisca
Ömer
Muhammed Enes
Eslem
Quaresma
Beck
Caner
Pas almayı bilmek:
Peki gerisi? Evet maalesef bahsetiğim durumu yapmayan oyuncular.
4) Son vuruş eksikliği
Son vuruş eklikliği denilince ilk akla gelen santrafor oyunculardır. Ancak şunu da unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Pas vermek te aynı şekilde son vuruş tabirini kapsar. Öncelikle çözümü yazmak istiyorum çünkü tek kelimelik bir çözümü var bu sorunun. ÇALIŞMAK hem de saatlerce hatta her idmanda. Golcü ya da oyun kurucu ol. Değişmez. Siz topu doğru hızda doğru yere atamazsanız sonuçları çok ağır olur. Geçtiğimiz haftalarda bununla ilgili bir haber okumuştum. Umarım Şenol Hoca hala devam ediyordur o özel çalışmaya.
Bu durumdan muzdariplerimiz kimler peki:
Aboubakar
Kerim
Olcay
Oğuzhan
Ömer
Atınç
Hele o özellikle Kerim’in pas diye ittirdiği toplarla Olcay’ın şut diye ayağının ucuyla dürttüğü toplar yok mu! Beni benden alıyor!
5) Ben oldum psikolojisi ve Şampiyonluk
Yeni transferlerin dışındaki oyuncularımızda şöyle bir hava sezinliyorum ki bu şimdiye kadar yazdığım teknik durumların çok ama çok üzerinde ve bir o kadar da tehlikeli bir durum: Ben oldum! Şampiyonum ben!
Ben oldum’un cevabı basit. Kimse olmaz, olamaz. Çünkü futbol bir taktik oyunu var. Evet geçen yıl kullanılan taktiği uygulayabilen bir takım yoktu ve karşı koymak zordu. Kaldı ki son maçlara doğru çözüm geliştirilmiş ve zor maçlar yaşamıştık. İşte sadece bu sebepten dolayı dahi olamazsınız.
Evet Şampiyon oldunuz. Bitti mi bitmedi. Seviye atladın sadece. Artık en üst noktada değilsin. Aksine en alt noktadasın. Bir üste seviyenin en altında. Dünya kulübü olmak istiyorsak ki dolayısıyla dünya seviyesinde de bir takım olmamız gerekiyor. Şuan çok net bir şekilde görülüyor ki bir çok oyuncumuz hala bir alt seviyede takılı kalmış durumda. Geçtiğimiz yıldan o seviyeyi atlayabilen kim var derseniz Quaresma, Atiba, Marcelo, Beck. Bunların dışındakilerin bazıları çeşitli sebeplerden gecikti ama sadece bazıları. Büyük çoğunluğu henüz gecikme döneminde bile değil. Büyük potansiyeller hepsi. Potansiyel olmak yetmiyor maalesef.
Biliyorum haddinden uzun bir yazı oldu ama yapacak bir şey yok. Bunlar bu takımın gerçekleri. Kendinize iyi bakın!
Kasımpaşa maçı hakkında yazmak istiyorum fakat kızgınlıgımı ve hüsranımı henüz bitiremedim. Söylemek istediğim çok şey var. Bu duygu yoğunluğuyla ıskalamak istemiyorum...
Çok ta fazla pozisyon, hakem yorumuna girmeyeceğim. Yapılması gereken en yakışan tavır bence Şampiyonlar Ligi’nde istenmeyen bu yukarıda resimde bulunan müthiş kadroyu biz de UEFA Avrupa ligine yakıştırmamalıyız. Bu yüzden Avrupa Ligine kadro değiştirip U17 takımıyla çıkmanın en doğru tavır olacağını düşünüyorum. O kadar övünerek, üzerine titreyerek “korudukları” organizasyona ancak U16-U17 takımıyla çıkılır. Onlara yakışan budur. Aslında o gençlerimizi de yakıştırmıyorum ama kaideler gereği minimum kaç yaş sınırı varsa o takımla gidilmeli. Tüm camiamıza geçmiş olsun!
Kolej takımı havası, Halkın takımı, Efendi Beşiktaş.... Bu tabirler bir açıdan güzel, bir açıdan değil. Evet güzel çünkü Efendilik bize kulüp kültürümüzden, has be has halkın takımı olmaktan miras değerler. Baba Hakkı’lardan Seba’lardan miras. Ancak efendilikle korkaklık hatta salaklık paralelleştiği noktada dur demek gerek. Seba bile malum adana maçında 0-6 da “hop” dedi tribünden, etrafındakilere baktı “müdahale edin” dercesine. Başlıktaki pısırıklık safhasına nasıl gelindi. Geleyim o konuya...
Bugünkü derbinin skorundan bağımsız bir sinir harbi durumu benimkisi. 0-5 galip gelinseydi de aynı sinire sahip olurdum. Daha önceki yazılarımdan birinde yine bahsetmiştim. Koruyuculuk. Bugün Q7′nin de çıkışından sonra sahada Tosic ve Necip bu rolü üstlendi. Necip oyuna girdi bir-iki ısırdı. Tosic Adriano’ya yapılan faül sonrası oralı olmayan hakem sebibiyle Lens’i bir ısırdı. Bu iki cengaveri bir kenara koyalım. Oğuzhan! Ayağındaki topu resmen hediye etmek mi dersin, rakibin faulüne sanki kendisi faul yapıyormuşcasına ellerini yana açmak mı dersin, korkudan topa ayağını uzatamaması mı dersin... Korkaklıkta çığır açtın Oğuzhan. İşin traji-komik tarafı aynı durumu kendi sahanda bile yapıyorsun. Tüm camia da kendi kendine söyleniyor “bize çok rahat kart çıkıyor” diye. İşte sebebi. Sen daha kendini savunmazken ülkemiz hakemi seni mi savunacak. Hiç kimseye hayıflanmayın beyler. Kendimiz ediyoruz kendimiz buluyoruz. Gökhan sırf gerilim olmasın diye dayak yedi durdu. Caner’in isminin altında ezilen bir Hasan Ali vardı sahada. Seyirciye kendini kanıtlamak için önce Gökhan’a yürüdü sonra Q7′ye kart göstertti. Kim ses çıkarttı? Takım arkadaşını koruma içgüdüsü bile oluşmamış bir topluluk halindesiniz. Kendinizi kandırmayın “biz kolej havasında bir TAKIM’ız” diye. Şimdiye kadar yazdıklarımdan “çakallık yapın, çirkeflik yapın, yalan dolana başvurun” demek istediğim sonucunu çıkaranlar bu noktada okumayı bırakabilirler. Evet Efendilik esas ancak efendilik hakkın yenmeye başlandığında, çirkeflik yapıldığında pısırıkça seyretmek değildir. İlk önce bunu bir ayırt etmek lazım.
Aslında maç dört cepheli bir maç. Bir tarafta ev sahibi. Cânım Deli İbrahim’in tipik Ankara futbolu oynayan, sert Gençlerbirliği var tabiki. Bir tarafta 90 dakika eksik oynamak zorunda bırakılmış Beşiktaş’ım. Diğer bir tarafta da sevgili Şenol Hoca ve kendi cumhuriyetini ilan etmiş Cenk Tosun.
Öncelikle sevgili Necip umarım büyük bir rahatsızlığın yoktur. Geçmişler olsun!
Gençlerbirliğini tebrik etmek lazım. Kendi standartlarında gayet güzel bir oyun oynadılar. Sertlikler benim için beklenen bir durumdu ki standartın üzerinde değildi. Kimi zaman bezdirici kimi zaman taktik faullü. Bunlar beklenenler. Tabiki birkaç kere atağımızı hakem kararıyla kesmeselerdi daha güzel olabilirdi.
Beşiktaş’ım ilk yarı Necip’in de sakatlanmasıyla bir şahkül kayması yaşadı. Bu kayma golle sonuçlandı. İlk yarı için söylenecek başka bir şey yok. Fabri’nin maçtaki tek hatalı kararı da maalesef golle sonuçlandı. İkinci yarı ilk yarı da olduğu gibi 10 kişiyle oynayan Beşiktaş’ım mutlak 4-5 pozisyon bulsa da değerlendiremedi. Sağlık olsun. Bu da bir ders olsun bize diyelim.
Gelelim üçüncü cepheye. Yani takımı yedeksiz bırakan ve 10 kişi oynamaya zorlayan cepheye. Kulübe de hiç ortasaha oyuncusu bulundurmamanın mantığını anlamıyorum. Bu durumu ne rotasyon yapmakla ne de oyuncu dinlendirmekle açıklamak mümkün değil. Al oyuncuyu kafileye. En kötü ihtimale hazır ol. Kulübede de oturabilir bir oyuncu, dilendirmek ise dert. Bir de adaletlilik anlayışı artık yerini adaletsizliğe bırakmaya başladı. Önümüzdeki hafta lig maçını dört gözle bekliyorum.
Ve ve ve Republic of Cenk Tosun. Hadi Şenol Hoca bir hata yapmakta ısrar ediyor ve seni 90 dakika oyunda tutuyor. Senin bu takımı 90 dakika eksik oynatmaya ne hakkın var.Geçtim seninle oynamayı sensiz kurulmaya çalışan atakları da kurulan atakları da ya bozdun ya da kurulmasını engelledin. Sayende Talisca da oynayamaz hale geldi. 1 maç; sadece 1 maç kulübeye bakmadan, ellerini açmadan oyna dişimi kıracağım. Mario’dan öğrendiklerini ya eksik öğrenmişsin ya da eksik yapıyorsun. Boş koşu yapıyorsun ya az oluyor ya da yanlış yere. O kadar kötü oynuyorsun ve bunun farkındasın ki gözünün biri habire kulübede. Tıpkı GS’li Umut Bulut gibi beceremediğin noktada hakeme itiraz ediyorsun. Bırak bu tatavayı. Lütfen! Oyununa bak.
Bugünkü “cömertliğin” cömertlikten değil. Artık özellikle taraftar gözünde kredinin olmamasındandı. “Atamazsam biterim” psikolojisiyle verilmiş bir pastı. Ancak şunu ıskaladın ki şutunu atsaydın, gol olmasa bile kabahatli olmayacaktın. O kötü pasınla daha da büyüdü kabahatler silsilesi.
Not: U21 takımımızın santraforu Hamza’yı da birilerinin uyarması lazım. Cenk abisine çok özenmiş vaziyette.
Yüzün hep böyle gülsün. O art-niyetsiz hırsın, adalet duygunla, bu oyuna ve bu renklere daha da değer katıyorsun. Üzerindeki formaya ve Yanındaki güzel insana yakışıyorsun. Umarım çarçabuk iyileşip takımına katılırsın. Geçmiş olsun!
Bencillikte çığır açmak böyle bir şey. Son dönem popüler olan toplam koşu mesafelerinin yarısından fazlasını joging ve tempolu yürüyüşle yapmak. Bırak haklı pozisyonları, seninle ilgisi olmayan durumlarda bile o ellerin kolların havaya kalkması. Hele o beceriksizliğini “çok üzülmüş, kendini paralıyormuş” rol kesmesiyle çırpınmalar. Topu eveleyip geveleyip vuramayacak konuma gelince arkadaşına topu vermek, “aman ben kaptırmayayım”, üzerine dripling halinde var gücüyle gelen arkadaşının önünü açmak için çapraz boş koşu yapacağına yay üzerinde tribünlerden bile daha az hareketli bir şekilde izlemek.Sezon başından bu yana karşı karşıya gelinen tüm stoperlerle yanyana oynamaktan olsa gerek takım arkadaşına müthiş bir stoper koşusu yapmak. Bunun üzerine daha ne söyleyebilirim şu an aklıma gelmiyor. Aslında o kadar çok şey var ki söylenecek, belki de bu yüzden gelmiyor. Rakibin yapamadığını kendi adamının yapıyor olması çok enteresan. Bu hareketler ego değil süper ego göstergeleri. Geçtiğimiz yıl kendini ispatlamış herkesin güvendiği bir nokta santraforun arkasında; takımdan ve oyundan kopmamış, süre aldığı 15-20 dakikada yerinde durmayan, arkadaşlarının da bu hırs ve isteğine olan saygısıyla o az sürelerde goller bulan insan. Bu yıl pozisyondaşının formsuzluğu ve geçmişi dolayısıyla küçük dağları kendisinin yarattığını sanar hale geldi. Santra noktasını geçen her topun kendisine verilmesi gerekiyormuşçasına tavırlar. Bu içgüdü (içgüdü demek istiyorum çünkü bunu iradi olarak yaptığı düşünmek bile istemiyorum) kendi oyununu bozduğu gibi tüm takımı bozuyor. Oyunun gereğini yapmayınca oyunda kesiliyor... Daha fazla üzerine yazıp kendimi huzursuz etmek istemiyorum. Aslında “görünen köy”ü betimleyen kişinin kendi sözleriyle bu yazıyı bitirmek en güzeli sanırım. Umarım bu sözlerin de arkasında durur. İşte Antalyaspor maçı sonrası Şenol hocanın sözleri:
"Ben santraforum. Hep dururum. Top geldi mi vururum. Böyle bir şey yok futbolda. Vuramazsan ne olacak? Bitti. Rakip kovalama, koşma, dur."
Son sakatlığından sonra kafamda soru işaretleri oluşturan Adriano’nun form tutmasıyla sol-açık handikapının çözümü olduğunu Napoli maçıyla ispatladı. Bunun dışında bünyesinde barındırdığı tüm özellikleriyle müthiş bir joker olduğu bilinen bir oyuncuydu zaten. Oyun içi oyunları agılaması, doğru koşu ve pasları yapması da neden Barcelona gibi bir takımda oynadığını gösterir derecede. Hatta bu okumalar Adriano’nun geçtiğimiz yıldan bu yana beraber oynadığı düşüncesine gark ettiriyor insanı.
Denklem; adı üzerinde birbirine denk, eşit olma durumu. Bizim kastımızda tabiki birbirine muadil olabilecek oyuncular terazisini kurmak. Bu arayış kendiliğinden rotasyon gibi görünen bir problem haline gelmiş durumda #Beşiktaş ta. Bilinen ve herkes tarafından kabul gören bir şey var ki rotasyon, belirli sayıda (3-4 genel kabul gören sayı) oyuncunun değişimiyle olunca makbul. Tabiki oyun sisteminizi bozmadan. Değiştirmeden değil. BOZMADAN! Çözmeye çalıştığımız denklemin anahtarı bu kelime.
Gelelim denklemimize. Yani ideal 11. İdealimizi belirlemek için nasıl bir oyun dizilimi düşündüğümüz önem taşıyor. En azından bizim için bu böyle. Çünkü aynı pozisyonda oynayıp farklı oyun tarzlarına sahip oyuncularımız var. Oyuncular üzerinden değil de dizilişler üzerinden daha rahat olacağı düşüncesindeyim.
Geçen sene ki oyunumuz olan 4-2-3-1 ile başlayalım.
Ömer Şişmanoğlu: Oyun içindeki rahatlığı vuruşlarını da etkiliyor. Soğuk kanlılık mı denir bilmiyorum ama bu rahatlık ona çok büyük bir artı katıyor.
Quaresma: Aras’ın bir türlü kendini “sevdirememesi” ve dolayısıyla form tutamaması. Aslında formda bir Aras’la Q7 yi sol açığa çekmeyi isterdim. İki açık oyuncunun da ters ayakla oynaması kadar avantajlı bir durum yok.
Olcay: Son dönemde Kerim’le aynı hastalığa (Kaybettiği topu ve rakibi kovalamama, yalancı pres ve takip hatta takip etmeme) kapılmasına rağmen alternatifi yok.
Tolgay: Bu sistemde aslında bir çoğumuzun beklediği ve karşılaştırma yaptığı Sosa oyununu Talisca oynayamaz. Oyun stili dolayısıyla. Bize ileride top tutabilecek bir 10 numara lazım. İkinci santrafor gibi oynayacak değil. Bu yüzden ilk 11 Tolgay olmalı.
Gökhan İnler: Geçen sene ki oyunda Atiba’nın üstlendiği, Oğuzhan’ı oyun kurmaya yollayıp müdafaanın önünde kesicilik görevini, müthiş ayaklarıyla ancak Gökhan üstlenebilir.
Oğuzhan: Forvet arkası olmayacağı Biliç’in bolca test ettiği hatta oyuncuyu kaybetme evresine ulaştırdığı pozisyon. Oğuzhan tüm oyunu önüne alıp oyun kurmayı seven bir oyuncu. Bunun başlıca sebebi de fizik kondisyonu. Geçtiğimiz sezon ki rolüne bu şekilde devam edebilir ve yine Maestro’yu seyretmeye başlarız.
Müdafaa hattını ve kaleyi çok ta özel olarak belirtmeye ihtiyaç duymuyorum tek bir mevkii dışında. Sağ bek:
Gökhan Gönül: Formda ve sağlıklı bir Gökhan Gönül kesinlikle ilk 11 olmalı.
Gelelim çift forvetli sistemlere.
Bence kadromuza en uygun çift forvetli sistem olan 4-1-3-2
Burada 2 belirleyici soru var.
* Oğuzhan tek başına çok ileri gitmeden müdafaaya takviye verebilecek mi?
Oğuzhan şu an kondisyon olarak önde olup hem oyunu yönetecek hem de koşacak enerjiye sahip değil. Enerjisi bir göreve ancak yetiyor. Ne zaman ki enerjisi artacak o zaman bu dizilişteki ideal yerine geçecek. Yani Gökhan İnlerle yer değiştirecek.
Aboubakar ne zaman kendini toparlar?
Bu iki sorunun cevabı sanırım gol atmasından geçiyor. Golünü atar ve psikolojisini düzeltirse Ömer’le forma rekabetine girer. Aslında Talisca ile iyi bir ikili olacaklarını düşünüyorum. Oyun akılları benzer işleyen oyuncular. Ver-kaç larda doğru zihin okumaları var.
Son dizilişimiz klasik 4-4-2
Bu diziliş te aslında 4-1-3-2 ye evrilen bir diziliş. İnat edip “Ben çift forvetli 4-4-2 oynarım kardeşim” diyorsanız sadece kendinizi tatmin edersiniz. Yazının başında da belirttiğim gibi oyuncu ve oyuncunun oyun karakterleri gereki 4-1-3-2 ye evrilecek.
Aslında birazdan yapacağım açıklamanın gereksizliğine tamamen inansam da potansiyel reaksiyonlara önceden bir tampon olması amacıyla yapıyorum.
“Öncelikle yapacağım değerlendirmelerin adı geçen kişilerin kişilik özelliklerine dair bir değerlendirme içermemektedir. Lütfen iyi bir insanla iyi bir oyuncu ayrımını gözetelim”
Tolga Zengin: Süper Lig için bir tık düşük ancak TFF 1. Lig için biraz iyi bir kaleci. En basit anlamda çok iyi bir 2. kaleci. Son dönem yaşadığı bel sakatlığına rağmen 1-2 maça forma kaptırma telaşıyla çıkmasaydı belki de kendisi için daha iyi olabilirdi. Kalecilik özellikleri adına müthiş bir özgüven eksikliği var. Özellikle yan toplarda yaşadığı zaafiyet bundan kaynaklanıyor. “Çıkıyorsan vuracaksın, vuramayacaksan çıkmayacaksın” şiarıyla eğitilen kaleciler açısından hiç bir topa çıkmamak en garantisi. “Vuramazdım o topa” dersin ve kimsenin edeceği bir lafı olamaz. Taraftar cephesindeyse hoca kredisi bir yere kadar, geç kalınmış bir durum. herkese geçmiş olsun.
Fabricio Agosto Ramirez: Her ne kadar geçtiğimiz sezon oynamamış bir kaleci de olsa ayağına olan hakimiyeti ve doğru hamleleriyle özellikle tandemdekilerin olmakla birlikte belkide tüm takımın hatta tüm Beşiktaş camiasının artık top santra noktası geçtiği zaman nabzı 140ı bulmuyor. Halen maç eksiği olmasına karşın oldukça iyi bir performans sergiliyor.
Utku Yuvakuran: Bir kaç kez gördüğüm ancak kendisindeki cevheri izleyenin gözüne sokan bir kaleci. Umut ediyorum Mrmiç ile beşiktaşın 2 aslında 1,5 sezon sonra kalesine geçip bir daha bırakmayacak. Başarılar.
Andreas Beck: Çook uzun zamandır futbolculuğunun dışında da beğendiğim futbolculardan biri. Tam bir alman zihniyeti. Öncel görev yapılır kalanına bakarız. Geçen sene klasik haline gelmiş sağ arkasından adamı kaçırma sendromunun farkında olması büyük önem arz ediyor. Artık adamı arkasına almıyor. En azından almamaya çalışıyor. Bu daha güzel ve önemli. Fizik-kondisyon olarak büyük bir fark var geçen seneye oranla. Elden geldiğince bindirmeye de çalışıyor. Mevkidaşının performansına göre değil ama oynanmak istenen oyuna göre forma alabilecek artık.
Gökhan Gönül: Beşiktaşlı olduğunu yedi cihanın bildiği Türkiye'nin en iyi sağ-bek lerinden biri. Maalesef geçen yıldan gelen sakatlığı ve tam iyileşmeden kendisinden beklenenleri vermeye çalışmasıyla aslında kendisine de takıma da zarar vermesi an meselesi olan yıllardır özlemini duyduğumuz mevki adamı. Bu tanım Gökhan Gönül için en uygunu olur herhalde.
Marcelo Antonio Guedes Filho: Hannover 96′nın eski kaptanı. Biraz ağır kalsa da bu açığını aklıyla doğru pozisyon alarak büyük ölçüde kapatmasını bilmesi neden kaptan olduğunun cevabı niteliğinde.
Luiz Rhodolfo: Öncelikle geçmiş olsun diyelim. İlk oynadığı 45te Marcelo’dan tandemdeki yerini tekrar almasını beklediğim isim. Bizim genel faul yapmama hastalığımıza dolaylı olarak yani faul yapmadan topu almasını bilerek katılan koşulsuz stoper. En az Marcelo kadar (ki bir adım önde bence) pozisyon almasını bilen zat-ı muhterem.
Dusko Tosic: Geçen yılki performansına göre müthiş olumsuz baktığım oyuncu. Bu yıl müthiş bir performans sergilemesi yadsınamaz tabiki. Bu durumun sebepleri çok açık aslında. Tek kelimeyle özetleyecek olursak “ADAPTASYON”. Takıma değil ama mevkiye adaptasyon. Hop sağ-beke hop stopere. Bir o yana bir bu yana konunca bir oyuncu elbetteki adaptasyon problemi yaşayacak. Bu duruma darbeli kafa golünü (KK) de ekleyince geçen yılki durum gayet anlaşılır. Bu yıl zihnen kendini stopere tam anlamıyla adapte eden, bek pozisyonuna olan aşinalığıyla kademe kapatan müthiş bir stoper haline dönüştü. Öyle ki Atınç forma alamadı. Özellikle bileşik hareketlerdeki kondisyonuna hayran olmamak mümkün değil.
Atınç Nukan: Tosic’ten fırsat bulamayan ancak izleyebildiğim 45 dk lık görünümüyle fiziken gelişmiş, güçlenmiş, boyunun uzunluğuna rağmen gayet atletik bir hal almış ve Alman ekolüne bandırılmış Atınç’ı çok beğendim ama formayı henüz alamadı. İzlediğim süre zarfında ki imza töreninde de yüzünden “Ben kendimi çok geliştirdim. İlk 11 oynayacağım. Bana çocuk muamelesi yapmaya kalkmayın” ifadesinden geri gelmeyi ve ilk 11 oyuncusu olayı çok istediğini görmüştüm. Belki de bu Almanya’ya bir göndermeydi bilemiyorum.
Adriano Correia: Müzmin sakatlıklarından dolayı kendini zorlamak mı istemiyor. Yoksa kondisyon eksikliğinden dolayı mı koşamıyor? Yoksa yaşından dolayı mı bir türlü çözemediğim bit bitiklik var. Kariyerine ve yeteneklerine kimsenin tek kelime edemeyeceği bir oyuncu Adriano. Belki de tam da bu kariyer yüzünden böyle. Yani zihin nerede ne yapması gerektiğini biliyor ancak vücut zihnin isteklerini uygulayamıyor. Caner’i bu kadar çabuk kabullenmesi hem normal hem de anormal. Bu iki yönlü bir durum tabiki. Hem Caner’in kalitesinin farkında olması hem de ego seviyesinin durumu bu uyumu ve kabullenmeyi beraberinde getiriyor.
Caner Erkin: Oyun hırsına hayran olduğum insan. Nâm-ı değer Deli Fişek. Nedense aynı hırsı bu yıl belli başlı bir kaç kişide görüyorum maalesef. Caner'e edecek söz bulamıyorum. Formda, ne oynayacağını bilen müthiş sol-bek. Şenol hoca 1-2 kez yanlış yerde oynatmaya çalışsa da oyun içinde doğru yerine geçti. Sol-açık Caner'e dar geliyor. Saha küçük geliyor önde oynayınca. Geldiğinden beri her gördüğümde yüzü gülüyor. Pişman değil geldiğine, arkadaşlık var çünkü. Türkiye’de diğer oynadığı takımındaki birkaç papazlı topluluk hali yok. Hep yüzün güler umarım.
Atiba Hutchinson: Keşke 25-26 yaşında keşfetseydik dediğim adam.
Necip Uysal: Tam bir Beşiktaş çocuğu. Geçtiğimiz sezon takımdaki bence en büyük eksikliği oyunda olduğunda tek başına kapatmaya çalıştı. “Koruma iç güdüsü”. Şu kolej takımı profili güzel bir şey ancak genç takım - temiz oyun felsefesi bir yere kadar. temiz oyun oynamakla kendine yapılana karşı koymamak bir farklı şeyler. Haksızlık ya da çirkeflikten bağımsız bir şeyden bahsediyorum. Ersan’ın gidişiyle paylaşılan bu görevi tek başına üstlendi. Hala da öyle olduğunu düşünüyorum. Gerçi artık Gökhanlar ve Canerle birlikte üstlenmeye başlandığını düşünüyorum. Umarım Beşiktaş’ımda jübile yaparsın. Bunu başkalarından daha çok hak ettiğini düşünüyorum.
Oğuzhan Özyakup: Geçtiğimiz sezon kendini buldu. Müthiş işler yaptı. Oyunu önüne alıp oynamayı seviyor. Bunda başarılı da ancak fiziksel olarak hala yetersiz. Şenol hoca onun yeteneklerinin farkında, herkes farkında ancak forvet arkası oynayamıyor. Bunun da tek bir sebebi var kondisyon. Önde baskı yapan bir takım felsefesinde ön-liberoda Atiba ile beraber olduğundan çok daha az koşması gerekiyor. Dolayısıyla düşündüklerini yapacak enerjiye sahip olabiliyor. Ne zaman ki forvet arkasına geçti Oğuzhan kayıp. Oyunun en çok koşan adamı Oğuzhan istatisliklerde başı çekiyor fakat top ayağında durmuyor. Bu da oyunu önde tutma, top saklama konusunda fiziksel olarak yetersiz kalmasının bir göstergesi. Tüm enerji koşmaya harcanıyor. Elde tek parça var ama yapılması gereken 2 iş var. Birinden birini seçmesi gerekiyor. Haliyle etkisizleşiyor ki mütemadiyen oyun ilerledikçe Oğuzhan'ı geriye gelmiş halde buluyoruz. Bunu tüm camia fark ediyorken Şenol hocanın fark etmediğini düşünmek poliyannacılıktan öteye geçmez.
Veli Kavlak: Nam-ı değer Deli Veli. İbo’nun lakabını layık gördük sana da ama sen de neredeyse onun kadar delisin be arkadaş. Şu sakatlığın bir an önce geçsin de tekrar dön artık. Dört gözle bekliyorum. Geçmiş olsun. O dikine paslarını ve müdafaa formunu özlemedim desem yalan olur.
Gökhan İnler: Tıpkı Fikret Orman gibi yıllardır “keşke Beşiktaş’ımda olsa” diye iç çektiğim oyuncu. Bu kadar koyu Beşiktaşlı olduğunu yeni öğrendim gerçi. Gelir gelmez müthiş bir oyun ortaya koydu. Oyun içindeki vücut dili ve röportajlarındaki içtenliği anlıyor insan. Kendisine kulüp kültürü aşılama ihtiyacı hissettirmiyor, bunu düşündürtmüyor bile. Teşekkürler Gökhan. Tiki-taka futbolunu oynayamayan bu yeni kadroda dikine paslar, oyun sıkıştığında rahatlamak için yapılan uzun kanat değişikliği paslarıyla şu an için ilk yardım kiti konumuna geldi bile. Ancak tek özelliğinin bu olmadığı ne zaman fark edilecek dört gözle bekliyorum. Geçmiş olsun Gökhan.
Tolgay Arslan: Geçtiğimiz sezon kampında yaşadığı ağır sakatlıktan sonra şuana kadar ki hırsını bekliyordum. Oyunu önde tutmak, dikine paslar, pres ve kondisyon. Her şeye sahip Tolgay. Belki biraz daha tecrübe ve rötuşla bir Beşiktaş efsanesi olabilecek potansiyelde. Oyunu art-niyetsizce oynamasına bayılıyorum fakat bu başına iş açacak bazı durumlar yaşamasına sebep oluyor. Kişisel olarak tavsiyem faul yapıldığında daha yerdeyken, rakibiyle çok fazla göz teması kurması. Beşiktaş karşısında özellikle geride ise rakip bu bakışlar farklı sonuçlar doğurabilir. Bir kavga değil belki (o da olabilir) ancak oyun içerisinde sakatlıkla sonuçlanabilecek bir müdahale belki. Bundan kurtulmanın tek yolu var bir evreden sonra rakip yanına yaklaşmadan topu ayağından çıkartmak. Aslında bu durum tüm takım için geçerli bir durum. Aman dikkat et kendine Tolgay sen bize lazımsın.
Anderson Talisca: Halen takıma adapte olamadığını düşünüyorum. Ancak müthiş bir sol ayağı olduğu da bir gerçek. Sosa ile kıyaslanıp duruyor. Gereksiz bir kıyaslama. Çok farklı 2 forvet arkası oyuncu. En iyi ihtimalle sezon sonu gol ve gol pası istatistiği kıyası yapılabilir. Bunun dışında Sosa’dan beklenenlerin Talisca’dan beklenmesi oldukça zor. Yapabilir mi? Evet, ancak ne kadar? Bu tamamen beklentilerin ne olduğuyla alakalı. Bence Aboubakar ile oynarsa daha fonksiyonel olacaktır. Her ikisi de.
Olcay Şahan: Son dönem Olcay’ın üzerine çok gidildiğini düşünmekle birlikte bu gidişin sebebinin doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü Olcay’ın şu an ki eksikliği giderilebilecek bir eksiklik ve bunun üzerine gitmediğini düşünüyorum. Tabiki bu son vuruş. Bu özelliği geliştirmenin de tek yolu çalışmak. Ve son dönem nüks eden hastalığın topu kaptırdığında topu kovalamamak. Bunun sebebini hala anlayabilmiş değilim.
Kerim Frei: Tıpkı Gökhan Töre gibi Quaresma’nın ilk dönemindeki hali gibisiniz. Çalım atmaktan başka yaptığın bir şey var mı? Onun da yarısı kendini çalımlamakla geçiyor. Takımı oyundan düşüyorsun, üstüne bir de dandik bir şekilde topu kaptırdın mı al sana kontra. Kaptırabilirsin. Bu normal bir durum ancak adamını kovalamıyorsan orada bir sorun var ki bu durum bu yıl ortaya çıkmış bir durum değil. Sadece bu özelliğinden dolayı ilk 11 oyuncusu asla olamayacaksın. Bu “futbolculuk” anlayışıyla sadece 70-80 den sonra rakip yorulunca oyuna girecek iyi bir yedeksin. Bu özelliğin yüzünden Beşiktaş’a gelmeyip Avrupa’da kalsaydın da aynı durum olacaktı.
Ricardo Quaresma: Geçtiğimiz 2 lig maçından beri sanki ilk quaresma dönemini tekrar yaşıyorum. Kendine gel Ricardo. Senin bir hayranın olarak rica ediyorum sadece. Evet haklısın sana yapılan hareketlerin %85 i kartlık fauller ancak bu eski oyun tarzına geri dönmen için bir sebep değil. Maç 2-0 olduktan sonra istersen tek başına oyna problem yok bence ama ilk önce oyunu garantiye al.
Aras Özbiliz: İsmi Beşiktaş’ımla anılmaya başladığı dönemde takip etmeye başladığım bir oyuncu. Müthiş bir yetenek. Özellikle ters ayakla oynaması kendisine çok fazla avantaj sağlıyor ki bu özelliğini iyi kullandığını düşünüyorum. Fırtına’ya benzettiğim bir oyuncu. Oyuna küsen biriymiş. Biriymiş diyorum çünkü bunu hissetmedim henüz. En azından izlediğim maçlarında.
Ömer Şişmanoğlu: Seferilikten yerleşik düzene geçişin hayırlı olsun. Oyundaki galesizliğinin (iyi anlamda) getirdiği rahatlığın çok işine yaradığını görmemek elde değil. Hatta şu anki formunla bence ilk 11 başlamalısın. Ama işte naparsın Şenol hoca...
Vincent Aboubakar: Uyum ve kondisyon sorunu yaşadığı görülüyor. Ancak bu soruna ufak bir parantez açmak istiyorum. Rize maçında kaçan 1 pozisyon var ki hala gözümün önüne gelip duruyor. Bu uyum sorunundan farklı. Talisca ile oynarsa çok iş yapabileceğini gerek Gaziantep ile oynanan hazırlık maçında gerekse Portekizdeki ilk maçta gösterdi. Ancak Şenel hocanın bu konuda biraz bariyerlerini kaldırması gerekiyor. Geçtiğimiz sezon Mario ile aynı konumda bence. Tek fark Şenol hocanın bariyerinin farkı. Geçtiğimiz yıl henüz kendini kanıtlama çabasında olan bir Şenol hoca varken bu yıl kendini kanıtlamış bir Şenol hocayla beraberiz. Cenk’in form durumu hala aynı. Kesinlikle Talisca ile beraber 3-4 maça ihtiyacı var. Ondan sonra Aboubakar’ın neler yapıp yapamayacağını her birlikte göreceğiz.
Cenk Tosun: Orta seviye süper lig takımlarının birinci forveti olabilecek düzeyde kalmanın sebebinin oyun bilgisi olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Mario Gomez ve tiki-taka oyunuyla yıpranmış, yorulmuş müdafaalara karşı 20-40 dakika ortaya koyduğu oyun eksikliklerini ortaya çıkartmıyordu. Bu sayede milli takımın birinci forveti de oldu. Artık birinci forvet olarak çıkıyor ve stoperlerin kucağında bekliyor. Cenk’e karşı oynamak çok kolay. Bunu en bariz gösteren kişi herhalde Beşiktaş’ın da görmek istediğim stoper Domagoj Vida. Gerek Hırvatistan maçında gerekse Kiev maçında oldukça rahat bir şekilde oynadı ki. Hırvatistan maçında bu durumu abartıp hem Cenk’e mukayet oldu hem de Emre Mor’u tutan arkadaşına yardım etti ki bu Cenk’in ne kadar fonksiyonsuz olduğunun göstergesi. Çok iyi bir sağ ayağı var. Sol tahta. Vuruşlar düzgün. Ancak tüm bunlar o stoperler geçildikten ya da atlatıldıktan sonra işlevli. Oyun içi doğru boş koşuları yapmadan, stoperleri dağıtmadan değerlendirmemin başında yazdığım gibi sadece orta seviye bir takımın birinci forveti olur maalesef. Bunun dışında sadece çok iyi bir yedek olmaktan öteye geçemez.
Kendi evinde, kimilerinin tabiriyle mâbedinde klasik deplasman futbolunu oynamanın/oynatmanın sebebini algılayabilmiş değilim açıkçası. Sen Beşiktaşsın. Bunu hazmedemezsin. Geçtiğimiz sezon tamamen böyle oynamamış hatta oynayamamış bir takımın ortaya koyduğu bu futbolu konumlayabilmek imkansız. Tabi niyetiniz yapıcı olmak ise.
Tiki taka futbolunu yapmıyor olmakla hücum presini yapmıyor olmak arasında oldukça büyük bir fark vardır. Biz sadece tiki takayı değil komple oyun felsefemizi bırakmışız. Önde oynayan, hücum presi yapan, rakibe soluk aldırmayan Beşiktaş gitmiş; yerine 1-0 ın üzerine yatmaya çalışan bir Beşiktaş gelmiş gibiydi. Sadece Galatasaray derbisinin ilk yarısı değil D.Kiev maçının tamamında rahat pas yaptıran; maça 3-0 galip başlamışız sanki. Hâl böyle olunca da sonuç ortada. Gerçekten geçtiğimiz sezondaki Beşiktaş gibi oynayan 4 oyuncu vardır sahada. Caner Erkin - Gökhan İnler - Anderson Talisca - Tolgay Arslan. Dördüde geçtiğimiz sezon olmayan adamlar. (Tolgay’ın malum sakatlığı sebebiyle. Tekrar geçmiş olsun.)
Bu haftanın revaçta konusuna da gelince kontra yiyen bir Beşiktaş taraftarı bunun farkına top kalemize 35-40 mt kala fark edince ortaya çıkıyor. Diğer takım taraftarlarını bilmem ama Beşiktaş denilince akla Çarşı gelir, Çarşı denilince de Kazan ve Köyiçi. Maçtan önce Kazan’a da gidilir, Köyiçi’ne de. Barbarosta yeni tezahüratlar bestelenir ve bu maçta topluca söylenir. Bu bir ritüeldir. Mevcut yönetimimizin büyük işler yaptığı konusunda kimsenin bir itirazının olacağını düşünüyorum. Ancaaak bu şiarın da mevcut yönetimin yeni bir taraftar grubu isteğinin eseri olduğunun farkında olmamanın 3 maymunu oynamak olduğu da bir gerçek. Sadece bilet alıp maça gelen, “önüne konan, onaylanmış” tezahüratları yapan, eleştiri ve nükte özelliği olmayan bir topluluk isteği. Sosyal hayata duyarsız, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cı bir kitle. Derinlerde saklanan bir istek. En açık edilmiş halinin stad açılışında olduğu. Son dönemin selfy çılgınlığı ve sosyal medya bağımlılığına katılıyorum. Kaldı ki bu düşüncelerimi de yine bir sosyal medya platformundan yapıyorum. Ancak maç esnasında değil. Dün (28/09/2016) Bülent (Bülent Bilirgen) abinin de bu konuya dair düşüncelerini paylaştığı yazısını okuduğumda aynı duygulara sahip olduğumuzu fark ettim. Hatta Cem (Cem Dizdar) abinin de. Ben biraz daha hınçlı haliyim sanırım.
Gerçek Beşiktaş’ı izlemek ümidiyle...