Çankaya'nın Gölgesinde Bir Aşk: Fikriye
İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, Zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye'den. Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden, Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden."
Bazen tek bir dörtlük, yüzlerce sayfalık bir romanın ağırlığını omuzlarımıza bırakıveriyor. Hıfzı Topuz’un romanını bitirdiğimde, kulaklarımda bu dizelerin yankısı, burnumda ise işgal altındaki İstanbul’un gergin havası vardı. Bugün size bir tarih dersi vermeyeceğim; bugün size, Akaretler’deki evde sessizce filizlenen, bir kadının "Paşa’sı" uğruna kendini yok saydığı o aşkı anlatacağım.
İnsan, vatanı ile sevdiği adam arasında kalan bir devin aşkına nasıl şahitlik eder? Fikriye için her şey Akaretler’deki evin loş odalarında başladı. Mustafa Kemal’e olan bağlılığı sadece bir hayranlık değil; vatanın kurtuluşuyla özdeşleşen, karşılık beklemeyen bir adanmışlıktı. Kitabı okurken kendime şunu sormadan edemedim: Fikriye sadece bir âşık mıydı, yoksa Paşa’nın en karanlık günlerinde sığındığı o sessiz ve fedakâr liman mı?.
Topuz’un anlatımında beni en çok sarsan, romanın kalbindeki o "gelenek ve modernite" arasındaki sıkışmışlık oldu. Bir yanda Ankara’nın bozkırında, Direksiyon Binası’nın zorlu şartlarında Paşa’sına kahve pişiren, piyano çalarak onun yorgunluğunu alan Fikriye; diğer yanda ise hastalığı yüzünden Münih’teki sanatoryuma gönderilen "fazlalık" Fikriye. Romandaki en büyük ikilem de burada başlıyor: Paşa’nın Fikriye’ye olan vefası ile yeni kurulan devletin modern, Batılı ve eğitimli "ideal eş" profili olan Latife Hanım arasındaki o amansız tercih.
Fikriye’nin trajedisi, aslında çocukluktan gelen o masum İstanbul ruhunun, yeni Türkiye’nin rasyonel gerçekliğine sığmamasında yatıyor. Latife Hanım’ın hayatlarına girişiyle başlayan o dışlanmışlık hissi ve Fikriye'nin Münih'ten apar topar dönüşü... Hıfzı Topuz bu sahneleri öyle bir dille anlatmış ki, kendimi Çankaya’nın kapısında reddedilen o kadının çaresizliğinde buldum. Aşk, vatan davası uğruna kolayca harcanabilen bir "ayrıntı" mıydı gerçekten?
Açıkçası, kitabın bazı yerlerinde "Keşke Fikriye bu kadar boyun eğmeseydi" demekten kendimi alamadım. Ama sonra düşünüyorsunuz; aşk zaten bir tür kendi varlığından vazgeçiş değil midir? Fikriye için Mustafa Kemal, ulaşılması imkânsız ama uğruna ölümü göze aldığı bir "yaşam iksiriydi". Ve o iksirin bedeli, tarihin tozlu sayfalarında bir kaza kurşunuyla ya da bir intiharla sonlanan hüzünlü bir son olacaktı.
Peki, siz olsaydınız; tarihin akışını değiştiren bir kahramanın gölgesinde, her şeyi göze alıp İstanbul'dan ölüme uzanan bu yolu yürümeyi mi seçerdiniz? Yoksa sessizce unutulmayı mı? Yorumlarda buluşalım, bu hüzünlü vefayı beraber dağıtalım.
Topuz, H. (2013). Gazi ve Fikriye. Remzi Kitabevi.
Ülger, Eriş. Ümmid-i Aşkım Fikriye. Bilgi Yayınevi, 2015.















