@bixwe @uzaydakaybolangezegen @zszikzak @prof-f @noleafcloverbpd @sahasrarr @inadequatefornow @pambiksekerx @gulasker @srdrmrdr @seda12seda-blog @velsncs @dogrudanyanlislikla @dmt-turkiye-blog
Ray-Ban Sunglasses
trying on a metaphor
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Jules of Nature

❣ Chile in a Photography ❣

Kaledo Art

No title available
noise dept.
Sade Olutola
Peter Solarz
No title available
will byers stan first human second
tumblr dot com

pixel skylines

izzy's playlists!
Cosimo Galluzzi
macklin celebrini has autism
One Nice Bug Per Day
DEAR READER
occasionally subtle

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Sweden
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Chile
seen from United States
seen from United States

seen from France
@matejel
@bixwe @uzaydakaybolangezegen @zszikzak @prof-f @noleafcloverbpd @sahasrarr @inadequatefornow @pambiksekerx @gulasker @srdrmrdr @seda12seda-blog @velsncs @dogrudanyanlislikla @dmt-turkiye-blog
Ray-Ban Sunglasses
Aklını Kullan!..
Benim de sürekli karşıma çıktığı için kafayı yediğim “Fuzzy Thinking” olayını Neil DeGrasse Tyson (hastasıyız) o kadar güzel açıklamış ki, dayanamayıp tamamını Türkçe’ye çevirdim.. Video’yu bu linkten izleyebilirsiniz.. Anlatırken ki heyecanı, vurgusu ve şevki gerçekten harika. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------- Dünyada ne kadar çok “bulanık düşünce” döndüğü konusunda endişeliyim. Bulanık düşünen insanlar öyle düz düşünmüyorlar. Şu örneği düşünün; bir heceleme yarışması yapılıyor. Bu örnek uydurma ama meseleyi anlatabilecektir. Bir heceleme yarışması olduğunu düşünün ve öğrencilerden “CAT” (kedi) kelimesini hecelemesi isteniyor. İlk öğrenci heceliyor; C A T --> ✔ Doğru cevap.. Bir sonraki kişi heceliyor .. K A T --> X Bu yanlış.. Üçüncü kişi heceliyor. X Q W --> X Bu da yanlış.. “X Q W” ‘nun “K A T” ile aynı derecede yanlış olarak işaretlendiğini görebiliyor musunuz? “K A T” ın "CAT" için daha iyi bir heceleme olduğu konusunda tartışabiliriz?.. Sözlükler böyle kullanıyor çünkü fonetik olarak bu şekilde söylenmekte.. Ancak bizler, kendimiz için, tek bir “cevap”ın olduğu ve diğer her şeyin “cevap” olmadığı bir sistem kurduk, bazı cevaplar diğerlerinden daha iyi olsa bile.. Bu yüzden beyinler orijinal bir düşünceyle gelebilecek kablolamadan yoksun kaldılar. Düşünün, bir işverensiniz ve iki aday iş başvurusu için geldi (bu da yine uydurma bir örnektir), adaylarla görüşme yapıyorsunuz.. Bu iş görüşmesinin bir bölümünde şöyle bir soru soruyorsunuz, “İçinde bulunduğumuz bu binanın üzerindeki kulenin yüksekliği nedir?. " Aday diyor ki "Oh, ben mimardım. Mimari ile bir süre ilgilendim ve buralardaki binaların kule uzunluklarını ezberledim. Bu kulenin yüksekliği 150 feet. Aslında tam olarak 155 feet boyunda." Bakıyoruz ki doğru cevap.. O kişi gidiyor ve bir sonraki aday içeri giriyor.. "Bu binanın kulesinin yüksekliğini biliyor musun?” Aday, "Hayır, ama hemen döneceğim" diyor. Kişi dışarıya koşuyor, o kulenin gölgesinin uzunluğunu ölçüyor. Kendi gölgesinin uzunluğunu ölçüyor, gölge ve boy uzunlukları birbirine oranlıyor ve bir sayı ile karşımıza çıkıyor. "Yaklaşık 150 feet'tir." Kimi işe alacaksın?.. Ben bu işi kendisi çözeni işe alırdım. Çözmesi daha uzun süre alsa da, cevabı tam doğru olmasa da, o kişiyi işe alıyorum. Çünkü o kişi zihnini daha önce karşılaşmadığı şeylere karşı da kullanmayı biliyor. Yapabildiğinizde “Nasıl düşüneceğinizi” bilmenin sadece “ne düşüneceğini” bilene göre sizi çok daha güçlü kıldığının farkına varıyorsunuz.
Rüya
Dünya güneş etrafındaki turunu, 1 yılını, 365 günde tamamlar.. Bizler de yaklaşık 70 kere döneriz güneşin etrafında ömrümüz boyunca.. Kısacık ömrümüzden bakınca sabit sandığımız güneş de durmaz ve samanyolu galaksimizin merkezine 32.000 ışık yılı uzakta bir yörüngede döner, galaksi etrafında 1 yılını, 255 milyon yılda tamamlar.. 255 milyon yıl!.. Bir insan ömrünü güneşin tek bir yılı ile kıyasladığımızda; bu hayat sadece bir an, bir nefes kalır.. Koca ömrümüz sadece 8 saniye!.. Uykudan uyandığında hatırladığın bir rüyadan daha uzun değil..
Eğer ki bir rüya ise bu ömür onu en güzel şekilde geçir, rüyadan uyandığında hala yanında olacak olanla ol.. Aynı rüyayı gör.. Aynı sabaha uyan..
I said i’m mad here!..
Kafanı cep telefonundan kaldır!.. Kaldırdığın an o aletin ne kadar çok şeyi görmeyi kaçırdığına sebep olduğunu farket.. Başını sola çevir.. Yeni yapılmakta olan inşaatı gör.. Binalar.. 3. Köprü, havalimanı derken katledilen ormanlar.. Bütün dünyada katledilen ormanlar.. Sanayileşme, betonlaşma, küresel ısınma.. İnsan.. Dünyanın diş doktoruna gidip kırdırmaya kıyamadığı diş taşları.. Sevimli mikropları.. (Hiç de sevimli değiller..) Sinirlen.. Yok olan doğa, birbirini yiyen insanlar, ölen yada daha beterini yaşayan çocuklar.. Sinirlen.. Sistem.. Ne zamandan beri var?.. Ne zamandır kölesi insan, farkında değil ne yaptığının ve ne olduğunun?.. Sakinleş, onların bir suçu yok (tüm suçlu onlar..) En zengin 8 adam, 3,6 milyar insandan daha varlıklı.. Para ve bankacılık sistemi.. Köle olmak için mi yaratıldık?.. Bilinç.. Bilincim bir yerlerde özgür.. Öğretiler, kalıplar, önyargılar!.. Durun!.. Dur.. Sakinleş.. Sigarandan derin bir nefes çek, bedeni zehirle, zihnini besliyor san.. Yıldızlar.. Çok fazlalar, çok uzaklar.. Yoksa uzak değiller mi?.. 13.5 milyar yıl, milyarlarca galaksi, bir toz tanesi!.. Hayır, bırak sigarayı da.. Sakinleş.. Karanlığa lanet etme, sadece bir mum bile olsa yakmayı dene, zaten her şey denge.. Derin bir nefes al.. Su ol.. Nehirde bir damla su ol, su ol, akışa bırak.. Nehir de su, okyanus da, sen de.. Sen de nehirsin, okyanussun da.. Bunu ya hemen şimdi farket yada bekle.. Okyanusa karışmayı bekle..
Fermi Paradoksu
Ben de istiyorum ki böyle balık tutmak olsun hobim, dağlara bağlara çıkayım.. Böyle dingin dingin, sabırla bırakayım kendimi denizin ortasına, doğanın ortasına, sessizliğe.. Ama balık tutarken bile aklıma; balığı tutarsak seviniyoruz bizim için iyi bir şey, tutamazsak da balık için iyi bir şey.. Acaba yapılan her eylem bi yerde mutlaka olumlu bir şeye sebep oluyor mudur, bizim perspektifimizden olumsuz görünse de.. gibi saçma sapan düşünceler geliyor.. Kaçırdığım balığa üzülemiyorum.. O gün de “Lan niye evrende bu kadar galaksi yıldız ve dolayısıyla gezegen varken hala bir tane bile başka bir canlı formunun izine neden rastlayamadık acaba?.. Nasıl açıklamışlar bunu?..” diye sordum kendime.. Sonra Google’a sordum.. Meğersem bu sorunun bir ismi varmış.. Fermi Paradoksu.. İlk şaşıran ben değilimdir buna kesin diyordum ama bir isim verileceğini de düşünememiştim açıkçası.. Fermi Paradoksu ne diyor önce ona bakalım.. Gündüzleri kafamız ne kadar da rahat her yer ışık, aydınlık, kuşlar, böcekler, kaçan balıklar.. İnsan kendini dünyaya bırakıveriyor.. Güneş’in ışığı gözlerimizi kamaştırıyor ve bizden bir çok soruyu saklıyor.. Ancak gece olduğunda durumlar değişiyor.. Geceleri Edison’ın doğayı yenmediği yerlerde kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda ürperme hissediyorsanız, evriminizin doğru yolda olduğunu varsayıyorum..
Güneşimiz gibi binlerce yıldız gökyüzünde parıl parıl parlayarak ne kadar küçük olduğumuzu hatırlatıyor bize.. Samanyolu Galaksimiz gökyüzünde bir ışık şöleni yaşatıyor.. Şuradaki yıldızdaki bir gezegende de bir yaratık bana doğru bakıyor mudur acaba?.. “Heeyyy, Oralarda bir yerde başka bir zeki canlı yaşam formu var mı?..”
Havanın açık olduğu bir gecede gökyüzünde görebildiğimiz tüm yıldızlar Samanyolu Galaksisinde resimdeki çember içinde bulunmakta.. (en iyi durumda çıplak gözle 2500 kadar yıldız görebiliriz, çoğu 1000 ışık yılından yakın).. Yalnızca Samanyolu'nda 100.000.000.000 (100 milyar) yıldız olduğu tahmin ediliyor.. Tüm gözlemlenebilir evrende de 100 - 400 milyar kadar galaksi olduğunu da ekleyince..
Evrendeki yıldız sayısı 1022 - 1024 kadar oluyor.. Bu rakamı şöyle açıklamaya çalışayım; Dünya üzerindeki tüm sahillerdeki, her bir kum tanesine karşılık, evrende 10.000 tane yıldız var..
Güneş benzeri yıldızların yaklaşık %50 oranında olduğunu söyleyenler var ancak biz daha ölçülü bir tahmin olan PNAS’ın yaptığı %22′yi alalım.. Bunların sadece %1′inin yörüngesinde Dünya benzeri yaşanabilir bir gezegen olduğunu varsayalım.. Bu durumda bile 100 Milyar Milyar dünya benzeri gezegen olacağı anlamına geliyor.. (iki kere yazmadım “milyar x milyar”) Yani orada bir yerde dünyadaki her kum tanesi için 100 adet dünya benzeri gezegen var.. Mayondaki kumları temizlerken aklında olsun.. Biraz daha devam edelim.. Milyarlarca yıllık zaman diliminde bunların sadece %1′inde Dünya’daki gibi canlı yaşamı gelişmiş olsun.. (Dünya’daki her kum tanesi kadar canlı yaşamı bulunan gezegen edecektir.) Ve yine sadece %1′indeki canlı yaşamının dünyadaki zeka seviyesine ulaştığını varsayalım.. Bu da demek oluyor ki gözlemlenebilir evrende 10 kentilyon gelişmiş medeniyet bulunması gerekir.. (duymuş muydunuz kentilyonu? 10 milyon x milyar) Bu da sadece Samanyolu Galaksi'mizde ise 100.000′den fazla gelişmiş medeniyet olmalı demektir..
SETI diye bir kuruluş var.. (Search for Extraterrestrial Intelligence) yani Dünyadışı zeka araması.. Hiç durmadan uzaydan gelen sinyalleri, radyo dalgalarını, lazer ışınlarını bile topluyorlar.. 100.000 adet gelişmiş medeniyetten gelebilecek her türlü sinyali SETI uyduları yakalayacaktır?.. Ama yakalayamadı.. Hem de hiç.. Bir tane bile..
Peki herkes nerede?..
Bilimadamları, hiç bir izine rastlayamadığımız bu gelişmiş medeniyetleri 3 sınıfa ayırmışlar.. Medeniyetin gelişmişliğini de kullanabildiği enerji (ulaşabildiği güç) olarak sınıflandırmışlar.. Sınıflandırmayı yaparlarken ise gerçekten hayalgüçlerini zorlamışlar.. Ama 13.5 milyar yaşındaki evrende, bizden 1 milyon yıl ilerdeki bir medeniyetin neler yapabileceğini veya bizden 1 milyar yıl ilerde bir medeniyetin neler yapabileceğini düşünmek için gerçek bir hayalgücü lazım.. (bazı insanlar çok zeki) Hele ki Dünya’daki teknolojinin hızla gelişimi bile korkutuyorken.. 40 yıl önce insanlara akıllı telefonu anlatsaydınız dalga geçtiğinizi düşünürlerdi.. 1000 yıl önceki insanlara şu anki teknolojiyi gösterseydiniz ya büyücü yada Tanrı olarak görülürdünüz.. 1 milyon ve 1 milyar gibi gelişmişlik hayali, bilim adamlarının hayal ettiğinden bile çok daha öte olabilecektir.. Ama bu hayal etmeyi bırakacağımız anlamına gelmez..
Şu medeniyet sınıflandırmalarına bir göz atalım..
Tip I Medeniyetler: Bulunduğu gezegendeki tüm enerji kaynaklarından yararlanabilen..
Bu tip aklınıza Dünya’yı getirebilir ancak biz henüz dünyanın tüm enerji kaynaklarından faydalanamıyoruz.. Bizim bulunduğumuz sınıf Tip 0,7′ye denk gelmekte.. (bknz: Kardeşev Ölçeği)
Tip II Medeniyetler: Bulunduğu güneş sistemindeki yıldızının tüm enerjisinden faydalanabilenler.. Bunu bir medeniyet nasıl yapabilir diye düşünmüşler, hayal etmişler ve ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar.. Hayal eden adam Dr. Freeman Dyson.. Kendi yıldızının etrafında dev bir küre inşa ederek tüm enerjiyi içeride tutarlar ve diledikleri gibi yönledirirler.. Bir yıldızın tüm enerjisi, bu çok fazla.. Eğer tek bir güneş patlamasındaki enerjiyi toplayabilseydik dünyanın sonsuza kadar başka bir enerji ihtiyacı kalmazdı..
Tip III Medeniyetler: Bulunduğu galaksinin tüm enerjisinden faydalanabilenler.. Nasıl olur ya bütün galaksinin enerjisinden faydalanılır?.. Galaksideki tüm gezegenleri kolonileştirerek.. Bizlerden 1 milyar yıl ilerde bir medeniyetin tüm Samanyolu Galaksisini kolonileştirmesi yalnızca 3,75 milyon yıl alırdı.. Nasıl mı?.. 2 adet kolonileştirme aracı inşa ediyorsunuz ve 2 farklı gezegene gönderiyorsunuz.. Bu araçlar çalışma prensibi tam 500 yıl boyunca o gezegende, yine o gezegenin kaynaklarını kullanarak kendinden 2 adet daha üretmek, bunları da başka 2 gezgene yollayıp, o gezegende kalmak.. 500 yılda kendisini 2 ye kopyalayarak çoğalan bu araç, tüm galaksiye dağılarak Tip 3 medeniyetin tüm galaksiyi kolonileştirmesini sağlayabilirdi.. Bir grafikle şu şekilde göstermişler..
Böyle bir sistemle ışık hızında hareket etmeden bile 3,75 milyon yılda tüm galaksi kolonileştirebilinir.. Milyar yıllık bir medeniyet için ise bu süre çok kısa bir zaman gibi kalacaktır.. Galaksimizde bulunması gereken 100.000 medeniyetten sadece %1′i Tip III’e ulaşabilmiş olsaydı.. 1000 adet Tip III medeniyet olması gerekirdi.. Sadece birisi tüm galaksiye hakim olabilecekken hala görünürde hiç bir iz yok.. Peki herkes nerede?.. Ne yazık ki Fermi Paradoks’una verebileceğimiz bir cevabımız yok yapabileceğimiz en iyi şey tahmin yürütmek.. Tabi şu an yapacağımız tahminler yıllar önce yapılmış olan, her şey dünyanın etrafında dönüyor, şimşekleri tabikisi Zeus fırlatıyor veya dünya düz bir tepsi şeklindedir kaplumbağanın biri taşıyor, kadar kötü de olabilir.. Biz yine de tahminleri iki ayrı başlık altında inceleyelim..
Açıklama Grubu 1: Daha üstün bir zeka yaşam formu olmadığı için hiç bir iz bulamıyoruz..
Bu açıklama grubundaki adamlar kendince çok haklı, bütün olan ihtimallerin %0,01 i gerçekleşmiş olsa mutlaka bir haber almalıydık.. Matematik kendi galaksimizde 1000′lercesi olması gerektiğini söylemesine rağmen böyle olduğuna göre bu işte bir iş var, demişler.. Bu işin adına da; Büyük Filtre (Great Filter) demişler.. Büyük filtre dedikleri şeyi; Yaşam öncesinden Tip III medeniyete kadar gelen evrimde, tüm canlılığın yada neredeyse tüm canlılığın vurduğu ve ötesine geçemediği bir duvar olarak hayal edin.. Eğer büyük filtre var ise, en büyük soru: “Büyük Filtre ne zaman oluşmaktadır?”
Bu haliyle 3 farklı durum ortaya çıkabiliyor.. Ya çok nadiriz, ya bir ilkiz yada boku yedik..
a. Çok Nadiriz:
Bu durumda Büyük Filtre’yi çoktan geçtiğimizi, arkada bıraktığımızı varsayıyoruz.. Bir ihtimal, büyük filtre canlılığın başlaması olabilir.. Laboratuvar ortamlarında ne kadar denesek de başaramadığımız canlılık başlangıcı bir mucize olabilir.. (Evrim’in denemek için milyar yılı vardı) Bir başka ihtimal prokaryot hücreden, ökaryot hücreye geçiş olabilir.. Evrimde, çekirdek ve karışık hücre yapısına geçiş tam 2 milyar yıl sürmüş. Yine bir başka ihtimal bu zeka seviyesine ulaşmamız Büyük Filtre olabilir.. Yarı zeki şempazeden, zeki insanoğluna geçiş.. Çünkü evrim ileriye doğru olur diye bir kural yok.. Evrim sadece olur.. Gerçekten bütün bu olaylar çok nadir olabilir hatta belki sadece dünya nadirdir.. Uydusu kendi boyutuna göre çok büyük benzer bir gezegen göremedik henüz.. Belki ayın okyanuslara olan etkisi de bu nadirliği etkilemiştir.. Bilmiyoruz ancak nadir isek canlı yaşamının çoğunun (%99,99) takılacağı Büyük Filtre’yi geçmişiz demektir..
b. Bir İlkiz:
Bu durumda Büyük Filtre’yi Big Bang’den beri geçen ilk zeki canlı formu biziz ve böylece bir şeyler ters gitmezse Tip III Medeniyet seviyesine ulaşacak ilk yaşam formu da biz olacağız.. Evrende sürekli dolaşan gama saçılımları (Nova ve Süpernovalardan dağılan) hiç bir canlı yaşamının gelişmesine izin vermemiş olabilir.. 500 milyon yıl öncede dünyada %15 gibi bir canlı yaşamının hayatta kaldığı, böyle bir yok oluşun gerçekleştiği düşünülüyor.. Dünyanın manyetik alanının bizi güneş patlamalarına karşı koruduğu gibi, güneşin manyetik alanı da bizi nova ve süpernovalardan saçılan gama ışınlarından korumaktadır..
c. Boku Yedik:
Ne nadiriz ne de ilkiz ve Büyük Filtre hala önümüzde duruyor.. Bu durumda bizim gibi Büyük Filtre’yi geçmemiş diğer canlı formlarına da rastlayamıyoruz ve büyük ihtimalle Büyük Filtre duvarını atlatamayacağız.. (%99,99) Yani yaşam rastgele gelişiyor ve bir yerde bir şey yaşamın daha fazla ilerlemesine engel oluyor.. Yukarıda dediğim gibi bir gama saçılımı gezegendeki yaşamı bir anda yok edebilir veya her medeniyet belirli bir teknoloji seviyesine ulaştığında kendi kendini yok ediyordur.. Her ne ise o duvar geldiğinde farkedeceğizdir..
Açıkçası şimdi gidip Mars’ta prokaryot bir hücre fosili bile bulsak “Aa başka gezegenlerde de hayat varmış” ‘a sevinmekten ziyade üzülmemiz gerekecek.. Çünkü başka bir gezegende yok olmuş bir canlı yaşamı bulmak, bizim Büyük Filtre’yi geçtiğimiz ihtimalini büyük oranda azaltacaktır.. Bilmiyorum, belki de hiç haber olmaması iyi haberdir?..
Açıklama Grubu 2: Tip II ve Tip III Medeniyetler orada bir yerdeler ve bizim haberimizin olmamasının mantıklı bir açıklaması var..
Bu açıklama grubu ne bizim ilk ne de nadir olduğumuzu düşünüyor.. Aksine galaksimiz, güneş sistemimiz ve gezegenimiz, hatta zeka seviyemizde de, olağanüstü veya özel bir şey olduğunu düşünmüyorlar, aksi kanıtlanana kadar.. Ve dünyadışı yaşam formunun bulunduğuna dair hiç bir kanıt olmamasının, dünyadışı yaşam formu olmadığı anlamına gelmediğini de düşünüyorlar.. Araştırma sinyallerimizin sadece 100 ışık yılı (galaksinin %0,1′i) mesafeye kadar ulaştığını düşününce bir çok muhtemel açıklama getirebiliyorlar.. Açıkçası sırf bu ihtimaller için bütün yazıyı yazmaya katlandığımı itiraf etmeliyim.. Bir çok ihtimalden en muhtemel 10 adet ihtimale göz atalım..
İhtimal 1: Süper zeki yaşam formu çoktan Dünya’yı ziyaret etti ancak biz burada olmadan önce..
Şöyle bir baktığımızda insanlık olarak sadece 50.000 yıldır Dünya’dayız ve evrenin yaşına göre bir göz kırpmasından çok çok daha az bir süreye tekamül etmekteyiz.. (Uzaya gönderdiğimiz Voyager I 62.000 km/h hızla ilerlemekte ve en yakın yıldız Alfa Centauri’ye 72.000 yıl sonra varacak..) En eski kayıtlarımız ise 5500 yıl önceye dayanmakta.. Belki antik bir avcı toplayıcı kabile çılgın uzaylılarla karşılaştı ancak anlatabileceği kimse yoktu.. Belki de Mısırlılar, Yunanlılar, İskandinavlar bize mitolojilerinde Tanrılar diye anlattıkları şeylerle karşılaştılar ama bize farklı yansıdı.. Belki yer altında bulunan piramitlerin inşasında yer aldılar.. Belki daha zeki canlı yaşamı geldiğinde nereden geldiklerini anlatmak için dünya üzerindeki tüm piramitleri Orion Kemeri şeklinde inşa etmelerini söylediler?.. Belki de daha zeki olsunlar diye şempanzeleri döllediler?.. (Yok artık başka bir işlem yapmışlardır..)
İhtimal 2: Galaksi çoktan kolonileştirildi ama bizler çok ırak ve izole bir yerde bulunuyoruz..
Amerika kolonileştirildiğinde Kanada’lı kabilelerin bundan çok çok sonra haberi oldu.. Belki bütün galaksi kolonileşti ve bir tür iletişim içerisinde ancak biz bu kürenin dışında, uzakta, ücrada kalıyoruz..
İhtimal 3: Gelişmiş uygarlıklara göre fiziksel kolonileştirme konseptinin tamamı çok saçma ve gerici bir konsept..
Tip II medeniyeti seviyesini hatırlayın.. Kendi yıldızlarının çevresine kurdukları küre ile hiç bir enerji ihtiyaçları yok hatta fazlasıyla var.. Kendilerine tüm ihtiyaçlarını karşılayacak mükemmel bir ortam yaratmışlar.. Bu mutlu ütopyayı soğuk boş gelişmemiş evren için biye terketsinler ki?..
Hatta belki fiziksel dünyayı korkunç derecede ilkel buluyor olabilirler.. Biyolojik vücutlarını yıllar önce fethetmiş ve beyinlerini bir sanal gerçekliğe yüklemiş olarak sonsuz cennetvari bir yaşam yaşıyor olabilirler.. Fiziksel dünya ihtiyaçları, ölümlülük, arzular ve ihtiyaçlar onlar için; bizim için soğuk, karanlık okyanusun dibinde yaşayan ilkel canlı türleri kadar basit geliyor olabilir.. (Bu ihtimal kulağa çok güzel geliyor.. Dilediğimiz her şeyin gerçekleştiği mutsuz olmamıza sebep olacak hiç birşeyin olmadığı, sadece veri olarak varolduğumuz bir sonsuz yaşam.. (En azından biz yaşamdan vazgeçene kadar))
İhtimal 4: Dışarıda bir yerde çok korkunç avcılar var ve çoğu zeki yaşam formu bunun farkında.. Bu yüzden dışarı sinyal gönderip yerlerini reklam etmemeyi tercih ediyorlar..
Bu hoş olmayan ihtimal SETI uydularının neden hiç sinyal yakalayamadığını açıklıyor olabilir ama aynı zamanda da bizim çok saf ve amatör olduğumuzu, “orada kimse var mı diye” yayınlar yaparak inanılmaz bir aptallık yapıp, büyük bir risk aldığımız anlamına geliyor.. Bir de METI var ( Messaging to Extraterrestrial Intelligence - SETI’nin tersi) yani dış dünyaya mesaj gönderdiğimiz ki, Stephan Hawking buna çok karşı.. “Colombus Amerika’yı keşfettiğinde yerliler için işler pek iyi gitmemişti” diye örneklendiriyor.. Hatta yıldızlarası seyahet edebilen bir medeniyetin asla erdemsiz ve düşmanca davranmayacağına inanan Carl Sagan bile “Yeni bir çocuğun garip ve kesin olmayan bir evreni uzun süre sessizce dinlemesi, sabırla evreni öğrenmesi ve not etmesi gerekmektedir” diyor.. Dünya’dan yayınlanan tüm tv, radyo ve diğer bütün yayınlar bizi gürültücü, yaramaz bir çocuk gibi gösteriyor olmalı.. Gerçekten bilmediğimiz ve anlamadığımız bir ormana doğru bağırıyoruz.. Korkunç..
İhtimal 5: Tek bir Süper Zeki Canlı formu var ve bunlar da süper yok edici (avcı) bir medeniyet.. (Dünya üzerinde insanları buna örnek gösterebiliriz) Her medeniyetten çok çok daha gelişmişler ve diğer zeki medeniyetler bir seviyeyi geçince onları yok ederek, bunun böyle kalmasını sağlıyorlar..
Fuck... Her yeri gezip bütün canlı yaşamını yok etmek için kaynak ayırmaya çok da gerek yok.. Çünkü zaten bir çoğu kendi kendini yok edecek veya doğal yollarla yok olacaktır.. Ama bir seviyeyi geçince süper varlıklar harekete geçip zeki türün virüs gibi (onlara göre) yayılıp gelişmesine müdahalede bulunuyorlar olabilirler.. Bu teoriye bakınca galakside ilk zekileşen kazanırmış gibi duruyor, diğerlerinin hiç bir şansı olmazdı.. Bu da hiç dış dünya zeki yaşam formu bulamamızı açıklardı.. Çünkü hepsini yok edeceği için süper zeki medeniyet sayısı hep 1′de sabit kalırdı.. Kulağa gerçekten korkunç geliyor..
İhtimal 6: Dışarıda bir sürü aktivite ve gürültü olmakta ancak bizim teknolojimiz bunları tespit etmek için çok ilkel veya yanlış şeyleri dinliyoruz..
Koca bir şehirde bir evdesin ve elinde bir telsiz var.. Telsizi açıp “Merhaba Ben Dünya, orada kimse var mı?.. Tamam.. “ diyorsun.. cızırtı.. Sonra bütün frekansları dinliyorsun hepsinde aynı.. Hiç!.. Dönüp diyorsun ki galiba hiç bir iletişim yok.. Oysa tüm şehir birbiriyle WhatsApp’tan yazışıp görüntülü konuşmakta walkie talkie ile değil.. Eğer yıldızlar ve galaksiler arası bir iletişim var ise bizimkilerden çok farklı olacaktır.. Hatta bunun illa da bir makine ile yapılması gerektiğine bile emin olamıyorum.. Kim bilir belki de bir tür telepati ile iletişim kuruyorlardır?..
İhtimal 7: Diğer Zeki Yaşam Formlarıyla iletişim kuruyoruz ancak hükümetler bunu bizden saklıyor..
Bsktrgt.. Öğrendikçe daha aptal gelen bir teori.. (Burada bunu dememe rağmen şu an kendime “bsktrgt” diyorum..) Çünkü üzerine yaptığım araştırmalarda bizden bir çok şey saklandığını düşünüyorum.. Bunun en ciddiye aldığım açıklama Kanada gbi en güvendiğim ülkenin, en güvendiği bakanının (23,5 yıl savunma bakanlığı yapmış) ) kitabı ve yaptığı açıklama.. Bakmak isteyene )
İhtimal 8: Daha yüksek medeniyetler bizim farkımızda ve bizi gözlemliyorlar.. (Hayvanat Bahçesi Hipotezi)
Süper zeki medeniyetler tüm galaksiye yayılmış ve Dünya’da onların büyük ve korumalı bir parkı olabilir.. “İzle ama karışma” gibi bir kuralları da vardır belki de.. Bu süper zeki medeniyetler bizi gözlemlemek ama görünmemek isteselerdi bunu çok kolay yapacaklarına inanıyorum.. Belki de belirli bir zeka seviyesine ulaşana kadar daha basit yaşam formlarıyla iletişime geçmek yasaktır?.. Açıkçası buna inanan bir kaç din de var.. Tom Cruise’un inandığı neydi?.. Scientoloji.. Yeni moda dinlerden “Bilgi Kitabı” Altın Çağ Uygarlığı’nın bizi Sirius’tan izlediğini ve bizden sorumlu olduklarını söylüyor.. Tabi Hubble teleskobu Sirius A ve Sirius B yi çok yakından incelese de öyle bir medeniyete rastlayamadı.. Dedim ya çok iyi gizlenebilirler.. (Kitap gönderip görünmemek, ah şu Tanrılar ve anonim tutkuları..)
İhtimal 9: Daha yüksek medeniyetler burada, çevremizde, çok yakınımızda ancak biz bunu algılayamayacak kadar ilkeliz..
Diyelim ki ormanda bir karınca yuvası var.. Biz de bu karınca yuvasının hemen yanında 10 şeritli dev bir otoban inşa ediyoruz.. Soru şu: “Acaba karıncalar 10 şertili otobanı anlayabilirler miydi?.. Varlıkların onların yanında otoban inşa etmesinin niyetini ve teknolojisini kavrayabilirler miydi?.. Hiç sanmıyorum.. Şimdi karınca örnek verince biz karınca mıyız arkadaş otoban geçse anlarız heralde diyesiniz geliyor ise.. İnsan ile karınca arasındaki fark bir süper zeki varlıkla insan arasındaki farkla eşit olacaktır.. O yüzden yolu da teknolojisini de anlamamız mümkün olmayabilirdi.. Hadi diyelim ki bu adamlar bizle iletişim kurdu ve bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar.. Büyük ihtimal onların nasıl varlıklar olduğunu ve ne yapmaya çalıştıklarını bile anlayamayacağızdır.. Bizi aydınlatmaya çalışsalar bile büyük ihtimal, karıncaya internet öğretmeye çalışmaya benzeyecektir..
İhtimal 10: Gerçekliğimiz hakkında tamamen yanılıyoruzdur..
Düşündüğümüz her şeyin bir yanılsama olmasının çok fazla ihtimali var.. Her şeyi beynimizde yaşıyor olabiliriz.. Evren göründüğünden çok farklı bir şey olabilir..(Ne bileyim bir varlığın beyin hücresi falan..)Hologram evren teorisi bu aralar baya popüler.. Ya da başka yaratıkların deneysel olarak damızladığı canlılar olabiliriz.. Hatta hepimiz başka bir boyutta bir araştırmacının bilgisayar simülasyonunun bir parçası olabiliriz ve diğer canlıların henüz simülasyona yazılmamış bile olabilir.. Açıkçası bütün bu ihtimallerin içinde bana korkunç gelmeyen yok.. Tüm evrende yalnız olmamızda korkunç, bizden milyar yıl gelişmiş bir medeniyet de.. Bu kadar düşününce Fermi Paradoks’u insanı biraz mütevazileştiriyor.. “Hmm tamam, 3 saniye yaşamı olan mikroskobik bir canlıyım..” Şu an bu teorileri üretebiliyor olmak bile bir başarı.. Ama bundan 300 yıl sonra yada 1000 yıl sonra evren kavrayışım çok farklı bir hal alacaktır.. Ve aynen bizim şidi Zeus’un şimşekleri fırlattığına inananlara gülmemiz gibi, şimdi kurduğumuz bir çok teoriye güleceklerdir.. Tip II ve Tip III medeniyetler orada neler yapıyorlar bilemiyorum ama biz burada kendi kalemizde kralız.. Bizimle bu gezegeni paylaşan diğer embesil canlıların onurlu hükmedicisiyiz.. Yarışacağımız kimse de yok, bizi yargılayacak kimse de.. O yüzden aşağı ırk olmaya alışık da olamayız.. Yarın bir gün yapay zeka, süper zeka haline gelirse fena kavga edip dayak yiyeceğizdir.. Tip II veya Tip III bir medeniyetle karşılaşırsak da 1 hafta içinde kendimizi eskisi kadar kral hissetmeyeceğimizi de düşünüyorum.. İzole bir evrenin ortasında, yalnız ve öksüz bir kayada olduğumuzu bilmek, düşündüğümüz kadar zeki olmadığımızın farkına varmak ve doğru sandığımız şeylerin yanlış olabileceğini düşünmek, bence harika bir şey ve sanırım yeni büyük bir kapıyı aralayan da bu..
Permian Kıyameti
Dünyada canlılığı sağlayan bir çok döngü vardır.. Oksijen, karbon, azot, su fosfor gibi..
Karbon her canlıda bulunur.. Yaşadığımız sürece nefes alışverişimiz ile oksijeni karbondioksite çevirerek bu döngüde yerimizi alırız.. Öldükten sonra da çürüyerek vücudumuzdaki karbon ayrışır, toprağa ve yine bitkiler yolu ile atmosfere karışır..
350 milyon yıl önce.. Bitkiler daha çok ışık alabilmek için ve belki hayvanlar tarafından daha zor yenmek için (milyonlarca yıl süren mutasyon ve adaptasyon ile) daha da uzamaya başladılar.. Uzuyorlardı ancak sert rüzgarlara dayanamıyolardı.. Çünkü sertlerdi ve kırılıyorlardı.. Yine milyonlarca yıl süren evrim sonucunda uzun bitkilerde (ağaçlarda) lignin diye bir yapı gelişti.. Bu lignin denen madde odunsu yapıyı daha esnek yapıyordu.. Böylece bitkiler sert rüzgarlarda sallanıyor ama kırılmıyordu..
Ancak bu yeni maddeyi yani lignin'i ayrıştırıcı bakteriler henüz ayrıştıramıyorlardı.. Yeni bir maddeydi ve bakterilerin bunu ayrıştırmaya evrimleşmesi daha milyonlarca yıl sürecekti..
Ağaçlar artık öldüğünde çürümüyordu!.. 80 milyon yıl boyunca ağaçlardaki karbon yerin altına gömüldü.. Atmosfere karışmadı.. Şimdi bile biz kömür madenlerimizde işte bu ağaçların kömürünü kazıp çıkarmaktayız..
Karbon döngüsü bozulunca, karbon atmosfere geri karışmayınca.. Atmosferdeki oksijen miktarı arttı.. Şimdinin tam 4 katına çıktı.. %80.. Bu da oksijeni rahat alabilen yaratıkların, yani trake solunum yapan böceklerin boyutlarının 10 - 40 katına çıkmasına neden oldu..Dev yusufçuklar veya kelebekler hayal edebilirsiniz tüm dünya üzerinde yada karıncaların 60 cm olduğunu.. (eğer o zaman karınca varsa)
Bu gömülü karbon (kömür) dünyanın sonunu getirecekti neredeyse..
250 milyon yıl önce şimdi Sibirya dediğimiz bölgede dev volkanik patlamalar başladı.. 100.000 km² kare gibi bir alan alev alev yanıyordu.. Dünya bunun gibi patlamaları çok görmüştü.. Ancak bu sefer farklı olacaktı.. Çünkü bu patlamalar yerin altında 80 milyon yıldır gömülü kalan kömürleri ateşe vermişti.. Volkanik patlamalar ve yer altındaki kömürün yanması 100.000 - 300.000 yıl kadar sürdü.. Tüm dünya atmosferi kısa süre içerisinde kapkara oldu ve karbonmonoksit gibi zehirli gazlarla doldu.. Güneş ışığı yer yüzüne ulaşamadı ve bitki türlerinin çoğunun sonunu getirdi.. Kısa sürede düşen oksijen seviyesine bir çok hayvan adapte olamadı ve sonları geldi.. Zehirli gazlarda cabası.. Ama asıl yok oluşun sebebi ve son darbeyi vuran bu şartlara hızlıca ayak uyduran evrimleşen bakteriler oldu.. Bu bakteriler havadaki karbonmonoksit ile solunum yapıp onu daha da zehirli gazlara çevirdi ve yer yüzündeki canlı yaşamının %90'ının yok olmasına sebep oldu.. Dünya üzerindeki canlı yaşamı neredeyse tamamen yok oluyordu..
Ama yaşam dirençlidir.. Bugün insan oğlu medeniyeti, yer altında yaşayan, şimdiki fare benzeri bir memeli, bu şartlara rağmen hayatta kalıp DNA'sını aktarabildiği için hayatta.. O küçük yaratığa çok şey borçluyuz.. Ancak bir çok küçük yaratık da bize yok oluşlarını borçlular.. Şu anda da atmosfere saldığımız gazlarla dünyayı yeni bir Humanian Kıyametine götürmekte (adını ben koydum) ve kendi yok oluşumuzu hazırlamaktayız..
Stardust
Pek çok yıldız türü vardır.. Bazıları güneş gibi parlaktır.. Bazıları sönüktür.. En büyük yıldızlar en küçüklerden 10 milyon kat büyüktür.. Bazı yıldızlar hayal edilemeyecek kadar, 10 milyar yıldan daha yaşlıdır.. Bazı yıldızlar ise şu an doğmaktadır..
Yıldızların merkezlerinde atom füzyonu gerçekleştiğinde yıldız ışığı oluşur.. Yıldızlar arası bulutların oluşan gaz ve tozundan oluşan gruplar halinde doğar.. Bir grupta bulunan yıldızların kütleleri.. En büyük gezegenden pek de büyük olmayan cüce yıldızlardan.. Yanlarında güneşi küçücük bırakan üst dev yıldızlara kadar değişir..
Orion kuşağının altında bulunan yıldızlar yeni doğmuştur.. Yaklaşık 5 milyon yaşındadırlar ve hala onlara hayat veren gaz ve tozla sarılıdırlar..
Ülker takım yıldızındaki yıldızlar yürümeyi ögrenecek yaşta gaz ve tozdan oluşan battaniyelerini attılar ama hala ortak bir çekim gücüyle birbirine bağlılar.. Bir kaç milyon yıl sonra buluşmamak üzere ayrılıp kendi yollarına gidecekler..
Büyük ayıdaki yıldızların çoğu yaklaşık 500 milyon yaşındaki yetişkinlerdir.. Doğdukları kümelerden çoktan ayrılmış olsalar da ortak atalarını bulabiliyoruz.. Nihayetinde galaksiye yayılacaklar..
Ama en bilindik takım yıldızlar tamamen bağlantısız yıldızlardan oluşur.. Bazıları sönük ve yakındır.. Bazıları parlak ve uzak..
Güneşimiz.. Sadece 2 ışık yılı uzaktan baktığımızda bile diğer yıldızlardan ayırmak zor..
Güneşimiz orta yaşlı ve doğduğu yerden çok uzakta.. Aynı yıldızlar arası buluttan çıkan kardeşleri galaksiye dağılmış.. Çoğunun kendi gezegenleri var.. Belki bazıları yaşam ve zeka evrimini besliyor?..
Çökmek her yıldızın kaderidir.. Gece gökyüzüne baktığımızda gördüğünüz yıldızın her biri iki çöküş arasındaki dönemde yaşar.. Karanlık yıldızlar arası bulutun yıldızı oluşturan ilk çöküşü ile parlayan yıldızın onu nihai kaderine kavuşturan son çöküşü..
Güneş büyük bir akkor gaz topudur.. Çekim gücü yıldızların küçülmesine neden olur.. Cekirdigindeki sıcak gaz güneşi genlesmesi için iter.. Kendi çekim gücü ise içe çeker.. Güneş bu nükleer kuvvet ve çekim kuvveti arasında dengededir.. 4 milyar yıl daha sürecek bir denge!.. Ama hiç bir sey sonsuza kadar yaşamaz..
4 milyar yıl sonra Güneş'in çekirdeği soğuyacak ve çekim kuvveti artık genlesmesine engel olamayacak.. Güneş şimdiki büyüklüğünün 100 katına kadar çıkacak, bir kırmızı deve dönüşecek ve yörüngesindeki gezegenleri yutacak.. Merkür ü, Venüs ü ve muhtemel Dünya'yı da.. Güneş tüm helyumunu tükettiginde inanılmaz istikrarsız olacak ve 1000 katına kadar küçülmeye başlayacak, çapı dünya kadar olacak.. Sonunda atomlardaki elektronlar daha fazla sıkışmaya müsade etmeyecek ve küçülme duracak.. Merkezdeki ışık güneşin geriye kalan tek parçası.. 100 milyar yıl daha loş bir ışık saçacak sadece dünya büyüklüğünde bir beyaz cüce olarak hayatına devam edecek..
Gökyüzünde baktığımız bir çok yıldız tek başına, bir çoğuda ikili veya çoklu yıldız sistemi olarak durmaktadırlar.. Örneğin Sirius yıldızı yanında daha sönük duran beyaz cüce kardeşi ile ikili bir sistemdir.. Bir gün Sirius güneş gibi genlesip bi kirmızı dev e dönüştüğünde enerjisi ve bulutları yanındaki çekim gücü fazla olan beyaz cüce tarafından çekilmeye başlayacak.. Bu bulutlar beyaz cüceye geçtiğinde nükleer patlamaları tetikleyecek.. En büyük patlamada Güneş'inkinden 100 bin kat fazla enerji açığa çıkacak.. Bu yıldız patlamalarına latincede 'yeni' anlamına gelen 'nova' adı verilir..
Orion un altında bulunan Güneş'in 15 katı büyüklüğündeki mavi dev Rigel yıldızının kaderi ise daha farklıdır.. Onun çöküşünü elektronların sıkışması durduramayacak.. Rigel atom çekirdekleri arasında yer kalmayana dek 100 bin kat küçülebilir.. Bu nokta da daha güçlü bir tepkimeyi tetikler.. Bir Supernova'yı.. Rigel yıldızından geriye bir şehir büyüklüğünde (600 km çapında) ve kendi etrafında hızla dönen (saniyede 30 defa) pulsar adı verilen bir nötron yıldızı kalır..
Yine Orion kuşağındaki Almilan gibi güneşten 30 kat büyük olan yıldızların çöküşü ise asla durmaz.. Almilan'ın yakıtı tükendiginde o da Supernova'ya dönüşecek.. Iceri patlayan çekirdeği öyle büyük olacak ki nükleer güçler bile onu durduramayacak.. Böyle bir çekim gücüne hiç bir şey dayanamaz.. Bu tip bir yıldızın kaderi hayret vericidir.. Çökmeye devam ederek uzay zamanda olay ufku dediğimiz ve ötesini göremediğimiz bir sınır yaratacak.. Bu sınırı geçtiğinde yıldız tamamen gözden kaybolacak.. Bir karadeliğin içinde olacak.. Bu çekim o kadar güçlüdür ki.. Hiç bir şey.. Işık bile ondan kaçamaz..
Eta Carina 1700 lü yıllarda sönük bir yıldızdı ancak 1843 te bi anda gökyüzündeki ikinci parlak yıldız oldu.. Sadece Sirius ondan daha parlaktı.. O günden beri durulmak bilmedi.. Güneşin 100 katı büyüklüğünde ve 5 milyon kat ışık saçan bu yıldızın merkezinde bir dengesizlik timsali bulunur.. Nükleer kuvvet o kadar büyüktür ki çekirdeğin çekim gücüne üstün gelebilir.. Eger bu şekilde patlarsa daha önce hiç görmediğimiz bir felaket.. Bir 'Hipernova' ortaya çıkar.. Bu patlama o kadar büyüktür ki.. Bir supernova bunun yanında maytap gibi kalır.. Kim bilir belki çoktan patlamistir.. Biz bu olayı patladiktan 7500 yıl sonra görebileceğiz.. Bir yıldızın sergileyebilecegi en dramatik son gösteri.. Gökyüzünde bir ışık festivali..
Atalarımız Güneş'e tapıyordu.. Hiç de aptallık etmiyorlardı.. Güneş'e ve yıldızlara saygı göstermek mantıklı çünkü biz onların çocuklarıyız..Kayalardaki silikon.. Havadaki oksijen.. Dna'mızdaki karbon.. Gökdelenlerimizdeki demir.. Ve mücevherlerimizdeki gümüş.. milyarlarca yıl önce yıldızlarda oluştu.. Gezegenimiz, toplumumuz ve bizler yıldız tozuyuz.. Hepimizde yıldız kumaşı var..
Every damn morning.. God?.. Is that you?..
Anatomiden Spirituellige?..
Şu sıralar mana aleminin yani bir üst boyutun vücudumuzda hangi organıyla bağlantılı olduğu tartışılır durumda, yeni rezonans muhabbetleri üzerine kalp olduğu iddia edilse de, uzun yıllardır bu işin beyin tarafından yapılacağı düşünülmekteydi.. Peki çok azını kullandığımız beynin hangi parçası olabilirdi?.. İlk defa Descartes tarafından bahsedilen ve ruh ile bedenin irtibat noktası diye yorumladığı, epifiz bezi bir çok incelemeye ve yorumlamaya açık duruyor.. Hadi beraber bakalım, akalım..
Epifiz Bezi:
Epifiz bezi beynin iki yarım küresinin ortasında bulunan noktada, 5 – 8 mm büyüklüğünde, beynin merkezine çok yakındır ve şekli kozalağı andırmaktadır..
(Pineal gland = Kozalak bezi)
Bu bezin görevleri arasında melatonin ve seratonin salgılamak bulunur.. Konusu geçmişken bu vüdumuz için çok önemli olan 2 hormona da kısaca deyinelim.. Bunlardan melatonin hayvanlar, bitkiler, bakteriler ve mantarlarda da bulunmaktadır.. Melatonin’in yararları fizyolojik fonksiyonlarımızın biyolojik saatini ayarlamak, uyku düzeni, kan basıncı düzenlenmesi ve mevsimsel üretkenlik gibi bir çok faydası bulunmaktadır. Ayrıca vücud hücrelerinin kendisini yenilemesinde de büyük rol oynamaktadır.. Seratonin ise; kendini iyi hissetme ve mutlu olma ile ilgili olmasıyla popülerdir.. Yani serotonin kendinizi daha iyi ve olumlu hissetmenizi sağlayacaktır.. Ayrıca seratoninin hafıza ve öğrenme üzerinde de çok büyük etkileri olduğu söylenmektedir.. Bu iki hormon da bir çok uyku düzenleyici ve antidepresan haplarında bulunmaktadır.. Ve hata kanser tedavisinde de kullanılmaktadır.. Seratonin salınımının yüksek olduğu bireylerde kansere çok daha az rastlanmaktadır..
Epifiz bezine geri dönecek olursak, tarihte epifiz bezinin bir çok kez anıldığını sizlere sunabilirim.. Sürüngen atalarımızda yine beynin tam ortasında bulunan epifiz benzeri beze “parsiyel göz” veya “üçüncü göz” denmektedir ve sürüngenler bunu ışık sensörü olarak kullanmaktadırlar..
Üçüncü göz, gönül gözü kelimelerine hepimiz aşinayız sanırım.. Uzakdoğu felsefesinde bir çok kez geçen 3. Göz, betimlemelerde ve çizimlerde denk geldiği yer ön profilden ne şanstır ki, hep epifiz bezinin denk geldiği noktaya yakın gösterilmektedir..
Yine Mısır Mitolojisinde Ra’nın Gözü diye geçen çizimlerle epifiz arasında bağlantı bulunmaktadır ve bu sefer de çizimlerde yan profilden hizzasına denk gelmektedir..
Ayrıca tarihte yine bir çok çizimde kozalağı andıran çizimler, heykeller bulunmaktadır..
Sırasıyla: Bir Buda Heykeli, Masonik bir Asa Çizimi (çevresini sarmalayan yılanın masonlar için anlamı farklıdır apayrı bir konudur.. bknz: reptilianlar), Vatikan’daki Dev Kozalak Heykeli, Sümer Tanrısı Anunaki elinde kozalak tutmaktadır.
Pekala epifiz, eski tarihte bu kadar önemli ise çağımızda neden bu bizi mutlu edecek, vücudumuzu düzene sokan hormonları salgılayan bezden habersiziz?.. Cevabı basit.. Çünkü hali hazırda sistem insanlarının %95 gibi bir yüzdesinin epifizi taşlaşmış ve kullanılamaz hale gelmiştir.. Nedenine bi göz atmak için epifizin başlıca düşmanlarını öğrenelim.. Işık ve Florür.. Epifiz bezi sadece karanlık ortamlarda salgı salgılayabilmektedir.. En etkin salgının yapıldığı zaman yetişkinlerde gece 2 – 4 saatleri arasındaki rem uykusu dediğimiz zamana denk gelmektedir.. Çocuklarda ve bebeklerde bu daha erken saatlerde meydana gelip daha uzun sürmekte dolayısıyla ‘uyusun da büyüsün’ cümlesini doğru kılmaktadır..
Epifiz aydınlık bir yerde gözleriniz kapalı olduğunda da ne yazık ki çalışmamaktadır, vücudunuzun bir yerine düşecek bir ışık hüzmesi epifizin çalışmamasına hali hazırda bahanedir..
Hadi gelin geceleri dünya nasıl görünüyor bir göz atalım..
Işıl ışıl değil mi? İçim açıldı valla.. Epifizim kapandı ama..
Diğer düşmanı olan florür.. İsmini bir çok yerde duydunuz.. Florür, epifiz bezine vardığında epifizin taşlaşmasına (kireçlenmesine) ve doğru işlem görememesine sebep olmaktadır.. Alınan florürün bir kısmı atılabilse de yıllarca üst üste birikerek epifizinizi taşladırır ve nerdeyse kullanılmaz hale getirir.. Florür denen bu madde bir çok dünya devletleri tarafında içme suyunuza karıştırılan.. Karıştırılmasının sebebinin de “diş minesini beslediği” iddia edilen bir zehirdir.. Zehirdir diyorum çünkü Google Amca’ya florürün zararları diye yazarsanız benim burda deyineceğim konudan başka bir çok zararı olduğunu da görürsünüz.. Farkettiyseniz kullanılan tüm diş macunları yine Florür’lüdür.. Kocaman da yazarlar.. Peki neden diş macunları?.. Çünkü diş etleri damar yoluyla beyne giden yolun hemen üzerindedir.. Diş etinden alıncak her şey kana karışıp kalpten yada dolaşımdan geçmeden beyne ulaşabilir.. (Örneğin: Filmlerde kokain içen insanlar masada kalan tozu dişlerine sürmektedirler..) Televizyonlarda florürsüz diş macunu reklamı göremezsiniz!.. Sistem sizi sürekli florür ile zehirlemektedir..
Sistem sizi televizyonlardan dizilerle, sübliminal mesajlarla, popçularla, yarışma programlarıyla ne istediğinizi, nasıl yaşayacağınızı size dayatarak..
Para kazanma, daha iyi telefona sahip olma, daha iyi mobilya yada bi üst model araba istemenizi sağlayıp paraya bağımlı tutarak..
İlaçlarla sizi iyileştiriyormuş gibi görünse de o ilaçlarla sizi daha hasta yaparak, sonra daha çok ilaç satarak, asla iyileştirmeden ömür boyu tedavi ederek..
Zihinsel açılıma, düşünmeye asla izin vermeden koyun sürüleri yaratarak ele geçirmeye devam ettirmektedir.. Bu çok daha uzun bir konudur..
Neyse.. Epifiz bezi taşlaşınca, seratonin ve melatonin salgılanması en aza düşer.. İnsan kendini daha mutsuz, depresif ve çaresiz hisseder.. Ayrıca uyku düzeni ve fizyolojik dengelerde bozulmalar görülür.. Bunun sonucunda daha razı, daha itaatkar.. Genel deyimle mal gibi olur insan..
Pekala bu kadar tarihte bu epifizi niye bu kadar tasvir etmişler?.. Sistem şu an epifizimizi neden kullanmamıza engel oluyor?.. Artık buna geçelim yoksa bi kere daha epifiz yazarsam kusacam..
Epifizin (kusmadı) en önemli görevlerinin seratonin ve melatonin salgılamak olduğunu söylemiştim yazının başında, ancak salgılayabildiği sadece bu hormonlar değil.. Bir adet daha kimyasal var.. Hormon demiyorum.. Kimyasal.. DMT.. Dimetil triptamin.. DMT’yi Google Amca’ya sorduğunuzda yanında kocaman “Ruh Molekülü” yazması sizi şaşırtmasın.. Şaşırtsın yada banane.. Ne alaka beynimden salgılanan bir kimyasala ruh molekülü denmesi?..
DMT (Dimetil triptamin):
Sıkıldık, işler biraz ilginçleşsin artık.. DMT dünya üzerindeki tüm canlılarda az veya çok miktarda bulunmakta veya salgılanmaktadır.. DMT’nin epifizden yüksek oranlarda salgılanması insan hayatında sadece 2 defa gerçekleşmektedir.. Bu çok ilginçtir ki.. Bir doğarken bir de ölürken salgılanmaktadır.. Ayrıca DMT’yi hayatınız boyunca da çok az miktarda salgılamış olma ihtimaliniz vardır, bu ancak derin uykuda olur ve az miktarlarda salgılanması bile hayatınız boyunca unutamadığınız, gerçekçi rüyaları görmenize sebep olacaktır.. DMT sentetik olarak da üretilebilmiştir ve Amerika’da popüler halüsinojik bir uyuşturucudur ve yasaktır.. Yine ünlü bir uyuşturucu olan LSD (asit) DMT’nin sentetiği olarak geçmektedir.. DMT kullanan uyuşturucu bağımlılarının deneyimleri çok ilginçtir.. Çoğu bu bedenden ayrıldığı.. Kendini gözlemci olarak gördüğünü.. Kişiye göre, beyaz bulutlar, ışıklar, galaksiler, melekler varlıklar gördüklerini anlatmaktadırlar.. Bir ve tek hissettiğini söylemektedirler..
Ayrıca bu maddeyi deneysel olarak, ” DMT (Ruh Molekülü)” adlı belgeselde profesörlerin kullandıktan sonra anlatıkları da ilginçtir.. Okumak isterseniz bu deneylerin bir kaçını alıntı olarak aşağıda yazıya döktüm..
“.işte burda psikedelik sersemleme başladı. öldüğümü sandım. beyaz bulutları gördüm. uyanış, bembeyaz pamuk gibi bulutlar, tanrılar, melekler gördüm. ölüyor olduğumu düşündüm. ama sindy ve rick’e şöyle bir baktım da her ikisi de sakin sakin beni izliyorlardı. “iyi haber, bedenim gayet iyi görünüyor” diye düşündüm. doğuyor muydum ya da henüz gerçekleşmemiş ölümü mü deneyimliyordum anlayamadım.. çünkü biliyordum ki, bu gibi durumlarda zaman unufak olur, zaman doğrusalının hiçbir anlamı kalmaz. zamanın çöktüğü ilahi makamdır burası. insaniyetime ait tüm tabakalar gittikçe soyulup, dökülüyor. nihayet, sonunda, nerdeyse son tabakada, bu tabakanın ne olduğunu tarif bile edemem ama sanki seni insan olarak tanımlayan bu son tabaka, ve puf… o da gitti. artık bir insan değilsin, aslında artık tanımlayabileceğin hiçbir şey değilsin zaman kavramı yok, kafam çok karışmıştı. çok korktum, hayatım boyunca bu kadar korkmamıştım. bedenimden kovulmuştum.”
“.bedenimi geride bırakarak, sapma hızında giderken, geriye doğru dna’larımın içinden geçip diğer taraftan evrene açıldım. bu beyaz ışığın tam altından girdim. içine girer girmez, ayrı olduğuma dair tüm hislerim yok oldu o an ne yapıyor olduğum, geçmiş ve gelecek hissi de… o kadar keyifliydi ki, hissettiğim şey, bu ben değildim, ben her şeydim. lşığın ta kendisiydim, ne ayrılık, ne gölgeler, ne de farklılık geçmiş, gelecek hissi de yoktu.. sadece şu an ve beyaz-sarı bir ışık. sonra bu ışıktan aşağı düşüyor olduğumu hissettim. lşığın dışındayken, ışığın tıpkı güneşten kopan alevler gibi olduğunu fark ettim. düşerken, bu muhteşem ayrılmayı hissedebiliyordum diğer tarafa vardığımda, birdenbire evrendeydim, bu kocaman boşluk ve varlıklar.. benimle bu varlıklar arasında uzanan pembe ışıklı gökkuşağına dokundum. ve onu beyaz ışığa döndürmek istiyordum. ama bu inanılmaz pembe ışık, aşk enerjisi ve sevgi kapasitesi, insanoğlu olarak bizim sahip olduğumuz bir şeydi ve ben onlara bunu yollamaya çalışıyordum.”
”.burası tüm gerçekliğin açığa çıktığı öz nokta. anlamların oluştuğu, sembollerin aktığı, sarmaş dolaş olduğu nokta. her bir dildeki her bir sembol ya da harf bu noktadan çıkıyordu. etrafıma bakındım ve anlayabilmek için her şeyi içime çekmeye çalıştım. ama her yerde daha önce görmediğim makinalar ve yapılar vardı ne olduklarını hiç bilmiyordum. bilgisayar laboratuarındaki bir mağara adamı gibiydim hiçbir fikrim yoktu, ama buranın çok ileri bir medeniyet olduğunun bilincindeydim. ne tür bir yaşam biçimiyse; bizim dünyada bildiğimizden çok daha ileriydiler.”
“.bu inanılmaz kubbeli uzayda, herşeyden uzaklaştırılmıştım, içinde hayal edebilecek tüm renkleri barındıran, mozaik camdan yapılmış bir katedral gibiydi. son derece parlak ve canlı renkler, çok büyük, muhteşem bir dom yapı, küçük bir gezegen büyüklüğündeydi. bir de şu kanatlı yaratıklar vardı, tam olarak neye benzediklerini hatırlamıyorum.”
Ayılma esnasında yaşanan bir diyalog: “Ne kadar zamandır burada değilim?” “Yaklaşık 15 dakika.” Bir an şok oldum. zihin bunu algılamaya çalışıyor. çünkü deneyimin bilişsel uyumsuzluğu da bu fikri yakalamaya çalışıyordu. 15 dakika gitmiştim. 15 dakika içinde bin yıllık deneyim. çok yoğun, çok derin, çok şiddetliydi. bir insanın hastane yatağında yaşayabileceği en muhteşem şeydi. tüm evreni deneyimleyebilirler, yaşam, ölüm, ikisi arasında ne varsa… bunun eğlencelik olduğunu düşünmüyorum.”
Yukarda yazanların halüsinojen bir uyuşturucuyu denemiş manyakların anlattıkları olarak görmek mümkün (adamlar laboratuar ortamın 12 profesörle deney yapıyorlar).. Ancak vücudumuzda üretilen bir maddeyi uyuşturucu olarak düşünmek biraz garip olacaktır.. Ve anlatılanların halihazırda dualarla, rüyalarla, hallerle varmak istediğimiz, hissetmek istediğimiz duygular olması da sorgulanasıdır..
Yaşarken ölmek deyimi tasavvufta bir çok yerde geçmektedir..
Tarihte Orta Asya ve Anadolu şamanları birine el vermeden önce (bir sonraki şamanı seçerken) yaşarken ölmesi gerektiğini söylerler, onlara bir bitki karışımı verip ve bazı yağlarla yağlayıp uykuya yatmasını söylerler..
Güney Amerikada kabileler doğaya taparlar ve kiliselerinde müridlerin yaşarken ölümü deneyimlemek isteyip istemediklerini sorarlar, dev bir kazanda mimosa hostilis adlı bitkinin köklerini başka birkilerle de karıştırarak kaynatırlar, deneyimlemek isteyenler bu karışımı içerler.. Bknz: Ayahuasca..
Avustralya’da Aborjinlerin şamanları, ertesi gün öleceklerini söyleyip, herkesle vedalaşıp, gece boyunca kutlama yapıp, sabah ise uykularından asla uyanmadan ölürler.. Alakasız gibi ama ilginç..
Şimdi farklı olsa da, yüzyıllar boyunca inanç ve doğa (botanik) iç içe olmuştur..
Şu ana kadar DMT’nin hep dışardan alınımı ile ilgilendik.. Pekala neden kendimiz salgılayamayalım?.. Şimdi epifizin çalışmasına geri dönelim.. Örneğin; uzak doğuda bir keşiş nasıl Nirvana’ya ulaşmıştır?.. Ömrümüz boyunca florür vücudumuza girmemiş olsa, zifiri karanlıkta rabıtaya durup zikir ediyor olsak.. Kendimizi başka bir boyuta bir varlığın önünde hayal ediyorsak, zaten iç huzura ereli çok olmuşsa, epifiz patır patır çalışıyor, vücuda seratoin ve melatonin salgılıyorsa, bunun gerçekleşmesini, hiç yoksa az miktarda DMT salgılamayı başaramaz mıyız?.. Bence şu ana kadar başarmış, DMT salgılayabilmiş insanları çok dinledik.. Konsantre olup astral seyahat yaptığı olarak anlatıldı belki, belki çok önemli bir rüya gördüğünü anlattı, belki Tanrı ile veya başka bir makam ile görüştüğünü anlattı.. Hatta öldüler DMT salgıladılar, geri döndüler ölüp geri geldiklerini anlattılar.. Her ne yaptıysa gördüklerini, bildiklerine göre yorumladılar.. Çalışmalar DMT’nin en etkili olacağı durumun melatonin ve seratonin düzeyinin yüksek olduğu durumda olacağını söylemekte.. Bu da benim aklıma dışardan alınacak hiç bir sentetiğin gerçek bir boyuta geçişe mi desem?.. 3. Gözün açılımına mı desem?.. tam doğru olarak sebep olmayacağını.. Ancak hissettirebileceğini iddia edebilirim..
Eflatun’un mağara benzetmesi dünyamızı anlatıyor.. Bu benzetmenin tasavvufta da yer bulacağına eminim.. Ayrıca 2500 yıl önce de nelerden bahsedilebildiğini görmenizi çok isterim..
Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar.. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler.. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.. Platon’a göre, insanın yaşam içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok güzel anlatmaktadır.. Platon iki evren ayırımı yapmaktadır. Bir yanda başlangıçsız, sonsuz ve mükemmel olan bir idealar evreni, öte yanda, ölümlü, mükemmel olmayan, nesneler evreni.. İnsan bedeni ile gölgeler evreninde bulunmasına rağmen, ruhu bir zamanlar idealar evreninde bulunmuş olduğu için, idealar evrenindeki gerçekler hakkında, kesin olmayan fikirlere sahip olmaktadır.. Platon’un bu mağara benzetmesinde: Mağaraya zincirlenmiş insan; toplumun parçası olan ancak bireyselleşmemiş, farkındalığı gelişmemiş kişiyi temsil eder Mağara; toplumu simgeler.. Zincir; toplum içerisinde bireyi sınırlayan kalıplar, dogmalar, kurallardır.. Bunlar zihnin özgürleştirilmesinde engellerdir. Gölgeler ise toplum tarafından belirlenen ve benimsenen sorgulanmamış doğrulardır. Taassup ve dogma zihinlerden uzaklaştırılmalıdır.. Sadece arkalarındaki ışık kaynağının; bir nevi hakikatin ışığının yayıldığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görmekte, bununla yetinmekte ve bu gölgelere bakarak eğlenmekte ve hayatlarını böyle geçirmekte olan insanlık için, bir nevi sürü psikolojisinde olduğu belirtilmektedir.. Zincirlerini kıranlar, kendi yolunu bulanlar, düşünenler bu gölgelerle yetinmezler. Filozof, kendini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzünü cesaretle gerçeğin ışığına dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimsedir. Işık kamaşan gözlere yavaş yavaş verilir!.. Bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması daha da zor olacaktır, çünkü esaret, bağlılık, dogma ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak cesaret ister.. Yorucu, dikenlerle kaplı ve uzun bir yoldur.. Mağaradakilerden biri zincirlerinden kurtulma kararlılığını gösterirse, bu yarı karanlıkta kaybettikleri zaman boyunca tutulmuş olacaklardır, hareket etmek isteyecekler ancak bedenleri acı hissedecektir, ateş gözlerini kamaştıracaktır.. Kafası karışabilecek ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, yani idrak ettiği tek gerçekliğe dönecektir.. Mağaradan aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır.. Ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, bu kez karanlık yüzünden geçici olarak kör olacaktır.. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, gölgeler ve yankılar dışında başka bir gerçeklik deneyimlememiş kitleler tarafından algılanamaz..
Evet.. Dmt bir an kafamızı gölgelerden çevirip arkamıza bakıp asıl ışığı görmemiz olabilir mi?.. Profesörlerin deneyimleri anlatırken bana gözleri gayet kamaşmış gibi duruyorlar.. Hepsi anlatırken bunun anlatılmaz yaşanır bir deneyim olduğuna ve dile dökerken kelime bulmakta zorlandıklarına eminim..
Özellikle bu Güney Amerika’daki kabilelerde Ayahuasca olarak alınan mimosa hostilis kökünden yapılan bu içeceğin hazırlanışına bakmak istedim.. Ayahuasca’yı hazırlayanlar mimosa hostilis’in kökünü kaynatıp önünüze koymuyorlar, doğayı çok iyi tanıyorlar ve bunu başka bitkilerle de karıştırıyorlar.. Nedeni neymiş peki?.. Şuymuş ki DMT oral olarak alındığında karaciğerde ve bağırsaklarda monoamin oksitlenmesi yüzünden etkisiz hale geliyor.. Vücudun DMT’yi sindirip kana karıştırabilmesi için dışardan bazı enzimler alması gerekmekte.. Kullanılan diğer bitkiler de bu monoamin oksitlenmesini etkisiz hale getirerek DMT’nin beyne kadar ulaşması sağlanıyor..
Hani aklıma gelmedi değil ya nasıl yaparım Ayahuasca diye.. Bizim memlekette de Ayahuascacı yok.. Dahası mimosa hostilis de Güney Asya ve Güney Amerika’da yetişmekte, bizim dağlar maki.. İşte o zaman acaba dedim herşeyin içinde olan bu DMT başka hangi bitkide yüksek oranda ulunmaktadır.. İşte o zaman şaşırdım.. İşte o zaman babamın mevlana ve ney hikayesine biraz daha farklı geldi.. İşte o zaman bi çok yoldan birinin daha bu olabileceğini düşündüm..
Hangi bitkiymiş peki?.. Bizim tüm Anadolu’da sıkça rastlayacağımız üzerine neyler neyler yazdığımız?.. Bir tahminetmeye çalışın nolur.. İpucu da verdim..
Kargı bitkisi.. Wikipedia bilgisi paylaşıyorum direk..
Mimosa Hostilis.. % 0,03 oranında DMT bulunmaktadır..
Kargı.. Arundo donax.. % 0,0057 oranında DMT bulundurmaktadır.. (Kendi kendinize atlamayınha kargının kökünde bir sürü toksik madde olduğu da yazıyor orda..)
Yani yaklaşık 5’te 1 oranında.. Bu oranlarda öyle çok bitkide karşınıza çıkmayacaktır..
Dediğim gibi DMT tek başına alınınca etkin olmuyordu.. Ayahuasca’nın hazırlanışında DMT’yi monoamin oksitlenmesinin inhibitör maddesinin ne olduğunu hatırlamıyorum.. Ama biraz daha bakınca yine bizim Anadolu ‘da bulabileceğimiz bir bitkinin DMT ile alındığında DMT’yi sindirmemize yardımcı olabileceğini gördüm.. Adı tanıdık gelecek olan var mı acaba?.. Üzerlik Tohumu.. Bu bitki tek başına alındığında vücuda bir sürü yararı bulunmaktadır.. Google amca’ya yararlarını sorabilirsiniz.. Ayrıca hemen hemen tüm aktarlarda da bulunmaktadır.. Tek başına kafalar kafalar yapmaz, ancak DMT’yi sindirmemizi sağlayabilir.. Mesnevi’den bir alıntı paylaşmak istiyorum hemen..
“Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile sığmaz. Bir bak hele buraya bir zerre bile sığar mı?”
Mevlana uzun uzun bahsetmiş kargıdan yada neyden ancak Mevlana’nın değil ama Şems’te bu sırrın olduğunu düşünüyorum..
Mevlana – Şems Teorim:
Mevlana halihazırda kendini hakk yoluna adamış.. Her gün, gece zikrini yapan, düşüncelerde boğulan, bir kaç eser çıkarmış, suyunu florürsüz florürsüz doğal kaynak suyundan içen, dişlerini yine florürsüz misvak ile fırçalayan, ışıklar kapandı mı tek bir ışığın vücuda değmediği, yıllardır konsantre bir şekilde derin nefes alıştırmaları yapan bir arkadaşımız.. Zaten kafa yeterince açık ve hazır.. Epifiz bezi zaten halihazırda yeterince melatonin ve seratonin salgılıyor olsa gerek olan Mevlana, belki Şems gelmeden önce de bir gece rüyasında çoook az miktar DMT salgıladı ve nasıl bir rüya gördü.. Belki de henüz görmedi.. Bir gün Şems ile tanıştığında, bence henüz sohbet etmeden enerjisini ve nurunu görür görmez farketmesi çok doğaldır.. Konuştukça Mevlana’nın Şems’e daha da hayran kalacağı ise kesindir..
Şimdi ben Şems olsam uzun sohbetlerden sonra Mevlana arkadaşımıza bir gün şöyle bir şaka yapabilirdim.. Vaay Mevlana ney çalmayı seviyor, her yerde de kargı var.. Alayım şunun kökünü bir güzel kaynatayım.. Aferin Mevlana’cım çok doğru yoldasın.. Devam et sen zikirlerine, derin nefes alışverişlerine, hiç ışık yanmasın, geç şu zikir odana bak neler olacak.. 1 gün, 2 gün boyunca eline al derdim şu üzerlik tohumunu verirdim bir bardak da çay verirdim.. Düz çay.. Yine zikrinde, nefesinde olan üzerlik tohumunda yada çayda bir hikmet mi var diye düşünürken zikrine devam ederdi.. Hatta belki placebo etkisi yapardı DMT’siz verdiklerim.. Maksat sırra uyanmasın Mevlana, ne üzerlik tohumu sansın ne çay.. 3. gün yine verirdim üzerlik tohumunu.. Bir de yanında kargı suyu!.. Kapatırdım kapısını..
Mevlana yaşardı yukarda profesörlerin anlattıklarını.. Hatta daha fazlasını.. Çünkü alımı açık.. Belki gördüklerini daha iyi yorumlayabilirdi o profesörlerden.. Şems ise kapısı kapalı Mevlana’nın arkasından çook gülmektedir.. Ben gülerdim yani.. Bir gün açıklarım zaten de şimdi eğleneyim.. Niye gülerdim çünkü büyük ihtimal kapalı odada şöyle bir halde Mevlana.. (Pikachu on acid adlı video’dan alıntıdır..) Ne olur dalga geçiyorum diye sanmayın.. Hem dalga geçiyorsam bile Mevlana ile Şems şöyleymiş böyleymiş diyenlerden çok daha akıllıca dalga geçiyorum..
Mevlana’nın hissettiği.. Aslında olan..
Mevlana kendine geldiğinde geçen diyalog.. (Atıyorum..) - Şeeeemsssss!!!.. Şeemmss.. Noldu biliyor musuun??.. Şeeemmsss.. - Noldu Mevlana’cım?.. (kih kih) - Gördüm Şems.. Hissettim.. Tüm ruhumla, bedenimle, zihnimle.. Tektim.. Herşey bendim.. Ben herşeydim.. Sonra hiç oldum.. - Evet evlat.. Sonunda anladın demek.. Zikirlerin sonunda sonuç verdi.. (kih kih, bıyık altından)
Neyse daha uzatmayayım.. Bunu bir kaç kere daha yaşattığını düşünelim Mevlana’ya Şems’in.. Hatta Mevlana’nın artık bu halleri, mana alemini, yada 4. Boyutu daha çok algılayabildiğini veya biraz daha hakim olduğunu düşünelim..
Şems gittiğinde neden deliye döndüğünü anlamak çok zor olmuyor.. Kaç üzerlik tohumu, ne çaylar içti acaba Şems’ten sonra?..
Geri dön Şems.. Sensiz zikirlerim zikir değil.. Fikirlerim fikir değil.. Ben bu dünyaya ait değilim.. Beni geri götür Şems.. Dön..
Üzüldüm yazarken son satırı.. Daha uzatmayacağım yazıyı, çok uzun oldu zaten.. Sorulara geçelim.. Cevaplar umrumuzda değil..
1. Epifizimizi ve bizi; kimler, neden zehirliyor?.. Bu çark sisteminde epifizin kullanışsız hale getirilmesi önemli bir dişli mi?..
2. Dmt ve/veya benzeri biyo-kimyevi veya bitkisel karışımlarla algımızı açmak, farkındalığı anlamalılar, boyutları algılamak mümkün mü?.. Yoksa sadece algıladığımız şey halüsinasyonlardan mı ibaret?.. Dmt’siz neler yapabiliriz?..
3. Eğer halüsinasyon değil ise hissedilen deneyimler boyut, alem olarak nedir?.. Nerdedir?.. Ulaşılması gereken halihazırda son basamak mıdır?.. Yoksa bir merdivenin ilk adımı mıdır?.. Bu boyutta görülen, hissedilen varlıklar ne olabilir?..
4. Zamansızlık hissi nasıl açıklanabilir?.. Tek ve birlik hissi nasıl açıklanabilir?..
Zaman ayırdığınız için teşekkürler.. Sürç-ü lisan eylediysem yapacak bişi yok..
CAS..
3.. 2.. 1.. Go..
Başlamak en zoru sanki.. Bir bloga başlamak, spora/diyete başlamak, bir aşka başlamak, bir kadınla/erkekle ilk defa sevişmeye başlamak.. Doğmak bile zor lan.. Ama hepsi güzel.. Ortaokul, lisede kompozisyon derslerinden hep zayıf alırdım sadece başlayamadığım için.. Keşke birisi başlasa da ben devamını getirsem diye düşünürdüm.. Ama kendi bitireceğin işe kendin başlamak zorundasın..
Niye başlamak zor geliyor peki bana.. Başlamak bir nevi değişmek mi acaba?..