2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Sade Olutola
Peter Solarz

tannertan36

oozey mess

PR's Tumblrdome
h

blake kathryn
dirt enthusiast
noise dept.
No title available
Mike Driver
DEAR READER
wallacepolsom

roma★

shark vs the universe

★
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
taylor price

@theartofmadeline
seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from Brazil
seen from Colombia

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Argentina

seen from United Kingdom

seen from France
seen from United States

seen from Taiwan

seen from T1
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Germany

seen from Türkiye
@nalendee
İlk olarak bir insanın dünyasını öğrenmekle başlıyor her şey… içten içe dışardan göründüğünün aksine aslında ne kadar incelikli döşendiğini farkediyorsun.. dışardan gözüktüğü şeklin haklı sebeplerini görüyorsun. İçerde aslında ne kadar zerafet olduğunu falan…
Sonra bunları söylerken bir akşamüstü karşında duran maviliğe bakıp, bunları ona söylemeyip neden buralara yazdığını farkediyorsun..
:)
keder hep bu kadar incelikli midir ?
ekşi sözlükte sevmek başlığının en beğenileni. sözlüğe yıllardır girmiyorum ama geçen gün bu yazı aklıma düştü.
Oruç Aruoba
ben bu kavgaya sessiz ve bıçaksız devam ediyorum. bu da benim direnişimmiş artık iç çekmeden gözümü kaçırmadan bir adım geri atmadan duruyorum.
karşımda olmaman yanımda durmadığını unutturmuyor. artık elmalarla armutları toplamıyorum.
sana çiçek ekmeyi öğretemediğim için üzgünüm ama ben senin dikenleri sabırla sulayan ellerine de saygı duyuyorum. yapıyorum böyle şeyler bilirsin. çözüm yolun doğruysa yanlış sonuç bulamazsın sanıyorum. hiç utanmıyorum tüm taşları ezberleyip ilk adımda ağzımın üstüne düşmekten.
bir umudum sende. anlıyor musun?
"bir kanadım kırık sen yoksan."
Meçhul bi' yolda pusulam yaptı seni kader. Yok olursan yolum şaşar, asla yolun sonunu bulamam.
Eve böyle yorgun gelmeleri çok kanıma dokunuyor. Daha iş kıyafetini üzerinden çıkarmadan sikerim böyle hayatı diye yakınmalar, boktan yerlerde eve üç kuruş para girecek diye maruz kalınan rezaletler, ağzımı açsam saniyesinde kapıya koyarlarlar, üstelik saniyesinde başka birini de bulurlarlar beni çok öfkelendiriyor. Çuvalla onursuzluk kokan haberlerde yasakları izlerken, günün sabahında yine karışacağız amına kodumun kalabalığına diye isyan etmeleri taşımak ne zor artık. Götünü sermayenin sağcılığına, sağcının sermayeciliğine yaslamış tüccar puştlar malın mülkün binbirincisini kovalıyorken, bir boka yaramayan kırışık bir gömleğin ya da yandan cepli çirkin bir iş kıyafetinin öfkesiyle yaşamak, yaşamak zorunda kalmak, kavgasını verememek, dışıma patlamamak çok yoruyor artık. Sizin ben bol öğütlü bol yol göstermeli hayatlarınızı sikeyim. Elinde asa götünde taht biricik tohumunuzu sikeyim. Pay ettiğiniz kırıntının bin katına giydirdiğiniz lütufları sikeyim. Parçası olduğunuz rezaletin üzerine çektiğiniz makyajı sikeyim. Dedim aynen yaz böyle. Yaz ya ne olacak. Açsın açıktasın ne değişir. Elinde kalem tutacak derman bırakmayanların kağıdını sikeyim, yaz.
Nesimi bir beyitinde şöyle diyor ;
“Seni bu hüsnü cemal-ü , bu kemal ile görüp, korktular hak demeye, döndüler insan dediler!”
Zamanın bir yerinde Nesimi kâfir ilan edilip de derisi soyularak öldürülmüştür. Sebebi ise yukarda beyitte anlattığı fikirleridir. İnsanı Allahın ruhundan üflemesi sonucu , Allahın yeryüzündeki tezahürü olarak betimlemiş, her insanın içinde ondan bir parça vardır demiş, insanın “eşrefi mahlukat” olmasının ardındaki giz bu sebepten demiş, hepimiz bir ulvi bağ ile bağlıyız demiş, bu sebepten yüreklerimiz birbiriyle bağ kurmakta demiştir özet ile. Yani insanı insana bağlayan şeyin temelinde hepimizin Allahın birer parçası olduğumuz gerçeği yatar, çünkü o Ademi yaratırken kendi ruhundan üflemiştir, kendinden bir parça vermiş, hepimizi sevgi merhamet ve şefkat ile kuşatmıştır. Gelin birbirimizi sevelim, merhamet sahibi olalım, ki yaradanın mirasına hor bakıp ziyan etmeyelim, onu layık olduğu mertebede , başüstünde tutalım demiştir. Fakat dönemin alimleri ve şeyhleri onu kafir ilan edip derisini yüzerek öldürtmüşlerdir.
Peki nedir bu soyut nakış diyecek olursan da söyleyeyim, insanı insanın yüreğine bağlayan bağdır Nesiminin deyişiyle. Ve fakat bu yalnızca insani bir şey değil, ilahi de bir bağdır. Bir mucizedir. Hani diyor ya ‘Gülce’ şiirinde
“Mecaz değil, maraz değil/Gülce semavi bir afet!”
İşte öyle semavi bir bağ ve semavi bir hikmettir bu. Onun elini elin bilmek, kolunu ona tayin etmektir. Kendin gibi onu da görmek, kendini düşündüğün gibi -ve bazen daha fazlasını- onu düşünmektir. Arada kilometreler de olsa santimetreler de olsa ,zaman ve mekan ile sınırlı olmayandır. Ademoğlu aşk demiştir, bazıları sevda, Nesimi gibileri ise Hak’tan bir parça.
Fakat ne önemi var adının ne olduğunun. Şükürler olsun ki böyle bir soyut nakış var gönülleri birbirine yamayan, sevdiğini bir başkası diye değil, elinmiş, kolunmuş gibi, kendinden bir parça diye sevdiğin bir duygu, şükürler olsun ki var. Her ademoğlu bu hikmete ne yazık ki erişemese de , erişenler var. Bazılarımız erişip de kaybetti, ama kaybetsek de bugün, biliriz ki o var. Umudumuz kırılabilir zaman zaman, ama asla inancımız kaybolmaz, o nakış hep var. Ve savaşmak gerekiyorsa savaşmak, ağlamak gerekiyorsa ağlamak, mecnun olmak lazımsa mecnun olup yollara düşmek... var olana erişmek için bunların hepsi varlar..
Madem sordunuz söyleyeyim, bu soyut nakış nedir, ki anlatabilsem işin hakikati uzuuun bir öyküdür. Fakat kısa kes adam, bulandırma derseniz , aşk ile birbirlerini düşleyen iki kalbin arasındaki o ilahi bağa , o yüce duyguya bakın. İşte tam orada bulacaksınız o soyut nakışı. Hem yaradılanı, hem yaradanı, hem yarayı hem de yârı.. o soyut nakış ki, o iki kalbin aynadaki görüntüsü gibi birbirine fiziki bir bağları olmamasına rağmen , aynı anda atıp aynı anda durması, aynı şekilde kabarıp aynı şekilde daralması, ve tüm bunları birbirinin aynası gibi yapmasıdır. Bir engin denizde oluşması, ve yine o engin denizde boğulabilecek kadar savunmasız olmasıdır.
Panzolin Çıkışında Köprünün Üzerinde
- B ile başlayan 7 harfli hayvan ismi söylesene ya bulamıyorum bir türlü. - O nereden çıktı lan? - Ya sen söyle. Not almam lazım. - Rastgele bir hayvanın adını mı not alacaksın? - He ya. - Sebep? - Ya ben böyle arada bazı listeler yapı.. - Saçma sapan hareketler yemin ederim. - Lan sen söyle ya allah allah. - Ben nereden bileyim birader, balık balina falan işte ilk aklıma gelenler. - Yok onların harfi yetmiyor. - 7 harfli bir hayvan olmak zorunda amına koyim? - Evet öyle gerekiyor. - Hayır onu demiyorum. Dünyada b ile başlayan 7 harfli bir hayvan yaşamak zorunda mı yani? - E abi illa ki vardır ya. - İlla ki vardır ne demek lan mal? Yani vardır tabi de ya Türkçe olmazsa? - Olmaz öyle şey, Türkçe bulmamız lazım. - Sik sik işlerin var bırak ya. 7 harfliymiş de b ile başlıyormuş da. Senin alacağın notu sikeyim. - Lan yapacağın iki dakika düşünmek, on saatlik kafa siktin. Senden yardım isteyenin. - Ya siktir git kalkalım hadi. - Nereye? - Bir yere işte. - Rastgele bir yere mi? - He ya. - Sebep? - Nasıl sebep? - Baya sebep işte lan, niye rastgele? - Ben böyle arada seviyorum rastgele gitmeyi. Masadan kalktılar. Biri hesabı ödemek için kasaya doğru yürürken diğeri not defterini ve kalemini cebine sıkıştırıp çıkış kapısına yöneldi. Saat ondörtkırksekiz, gün pazar, hava boğucuydu. Köprü tarafına doğru yürümeye başladılar. - Oğlum bak anlıyorum kafanı meşgul etmeye çalışıyorsun ama bu kadar da bırakma kendini be. Olan olmuş tamam işte. Kıldı tüydü hepsini ayıklayasıya yorulacaksın bak. Yorulur yani insan. Yorulmaz mı? - Yorulur tabi de işte. Ne bileyim. - Hem çözeriz zaten bak içini ferah tut. Biraz zaman geçsin ben onu bekliyorum. Otururuz bir sakin kafayla, bakarız inceleriz durumları. Çözülür yani. - Bana çok acil 8 harfli bir dere ismi lazım çok acil. - Oğlum sen benimle taşak mı geçiyorsun? - Senin coğrafyan iyidir gözünü seveyim. - Ya deredir nehirdir bulunur belki ama hayvan zor, onu ne yapacaz bir düşünelim. - Hayvanı düşünmek için akşama kadar vakit var ama dereyi dört dakika içinde yazmam lazım. - Sıkboğaz etmesen olmuyor dimi? - Sıkboğaz diye dere var mıdır? Varsa yazayım hemen? Yazıyorum? - Lan dur ne bileyim. - Ama yoktur herhalde ya. Off.. - Ne kadar kaldı? - 3 dakika küsür. Köprünün üzerinde yarım saat beklediler. Toplamda beş sigara içtiler. Bu boğucu havanın patlayacağı belliydi. Yağmur yetmezmiş gibi sert de bir rüzgar başladı. Kuşlar yan yan uçuyordu. Ben not defterini derenin kenarında buldum. Suya çok fazla temas etmemiş, rüzgardan köprünün altına doğru savrulmuştu. İstese oraya fırlatamazdı ama şans işte. Sayfaları karıştırmam yirmi otuz saniyemi aldı, zaten ince ucuz bir defterdi. Aralarda sürekli, küçük harfle yazılmış “bulamadım” gördüm. Gerisi birbirini tekrar eden sorular. Dağınık, zar zor okunan. Sonlarına soru işareti yerine basit bir saat çizmiş. Hepsi saat sıfırbironbeş’i gösteriyordu. Bir şey aradığı belliydi, bir şey bulamadığı daha belliydi. Bu başarısızlığı bir yerlere not düşmemek için sürekli çabalıyor, her defasında yenik düşüyor, bununla ilgili tek kelime etmiyordu. Hayır, bu bir başarısızlık değil. Hayır, yenik düşmüyor. Evet, tek kelime etmiyor. Paketteki son sigarayı ben yaktım. Ay yamuk, yağmur pis, esinti nefis, destede bir kağıt eksikti.
Bulamadım.
Neredenbaksantutarsızlık Radyosu
“Bana bunu neden yaptı?” “Seni buna layık gördü.” “Kıymet perdesinin ardı bu mu?” “Ardı değil, perdenin adı bu.” “Değer verir gibi yapmak.” “Vakit geçirmeye yönelik hareketler.” “Güzel vakit geçiriyorlar, değil mi?” “Evet güzel, vakit geçiriyorlar.” “Ne için? Kim için?” “Kendileri için. Senin için olacak hali yok ya!” “Hali vardı ama.” “Kendileri için her zaman halleri vardır.” “Ben yoruldum.” “Sen görünmez oldun.” “Her şeyin üzerini böyle kapatabiliyorlar mı?” “Ölülerin üzerine atılan toprağın cinsinin ne önemi var.” “Yok mu?” “Yok.” “Önemli olan kapatmak, değil mi.” “Önemli olan görünmemek.” “Onun gözünden?” “Onun gözünden.” “Anlayamıyorum.” “Kabul edemiyorsun.” – “Dağa taşa anlatmak gibi mi?” “Dağa taşa anlatamamak gibi.”
Vardır
“Düşünmek bir açıklık yaratır, düşünülenle düşünen arasında, dil bu açıklığı kapatır, resim yapmak mümkün olur, boyutları anlamak için yürümek gerekmez. Açıklık bir bir tutkudur, oluşması için kendisi olması gerekir, kendi üzerine kapaklanması, örten örtü tutkunun kendisidir, örtüyü kaldırdığınızda örtü ile karşılaşırsınız. Açıklık da bunun gibidir, mesafenin kapanması için açıklık oluşturmak gerekir.”
Bundan bir miktar bin ve bir miktar yüzler sene öncesinde, Siro isminde güneyli bir adam, hayatı boyunca bir bahçede oturmuşluğunun olmadığı söylenir, yaşardı. Denizin ve ağacın olmadığı o köye ilk geldiğinde, yüz yıllardır yürüdüğünü ve içini, ardında bıraktığı yollara döktüğünü anlatmıştı. Bilinen bütün madde formlarının bir aradılığı gibi, her şeyin her şeyle iç içe geçtiği bir döküntü yolculuğuymuş. Çok uzun yıllar boyunca - kesintisiz bir şekilde - sevdiği bir kadını da köye gelirken dökmüş.
“Duvarlara “Hızla Yerimde Duruyorum” yazdı. Böylece boyut duygusunu yitirdi, odanın merkezinin bulmak için uzun ve sabırsız bir mücadeleye girişti. Yürüyordu hep, önce söylüyor sonra düşünüyordu. Daha sonraki umutsuz çabası düşündüğünü söylediği yeri bulmaya çalışmak oluyordu. Bu kolay değildi, düşündüğünü söylediğine doğru kat etmek yani. Düşündüğünden söylediğine doğru giderken düşünüyordu ve normal olarak söylenilen yer uzaklaşıyordu. Kendine bir yöntem önerdi: Söylediğim tamamen bilinmez uzaklıkta ise, eğer hiçbir şey bilmiyorsam beklenmedik bir tesadüf olabilir. Hızla söylüyor, daha hızlı düşünüyor, düşündüklerini ikiye bölerek birbirlerine eşit aralıkta anlamlar elde ediyordu. Yürümesi düşünmesine benzedi. Aniden fırlıyor, duruyor, geldiği yönün tam yarısına bir kez daha fırlıyor ve neşeli gözlerle duvardaki yazıyı okuyordu.”
Penceresinden elini çıkarıyor, kolunu çıkarıyor, kafasını çıkarıyor ve kendisini dışarıya bırakıyordu. Yere damlamak gibi, yere düşmek gibi, yere esmek gibi, bürünebildiği her forma sarılıp durmuştu. Geçen gecelerden birinde, tam olarak geldiği yöne doğru gittiği görülmüş. Etrafta birkaç meraklı göz çaktırmadan takip etmiş onu. 17 km ilerde, tam olarak kadını döktüğü noktada, aynı kadını tekrar yemiş. Yiyebildiği bütün formlarda üstelik. Ve tekrar üstelik, yedikten sonra yola geri dökmüş.
“Olmayarak olan, olanların olduğu olmayanların olmadığını belirler. Belirleniyorsa vardır. Geçen zamanın varolmaması için tanrıların gücünü çaldım, sokaklarda dağıttım. Bu yüzden cezalandırdılar beni gülümseyerek. Geçen zamanın varolmaması için yaptım bunları, zamansa tabiattır. Biz de onun yüzüyüz, kendisini göstermeyen yüzü. Bunlar var bunlar var daha ilerde bir yer var ben düşündüm bulamadım neden sana oradaki denizi göstermek istediğimi.”
Siro toprak oluyor, sonra insan oluyor, bazen denize dönüşüyor, çoğu zaman ufak bir rüzgar, aralarda kupkuru bir ağaç. Yaprak döküyor, kadın döküyor, zaman döküyor, çok şaşırdımlar ve hiç şaşırmadımlar döküyor. Siro bir ağaç, denizlerin tam ortasında doğuyor, toprakların bir kısmında ölüyor. Çoğu zaman havaya karışıyor, kimi zaman kimse görmüyor. Yaprak görmüyor, kadın görmüyor, zaman görmüyor. Hayret, tüm bunlara rağmen düşünebiliyor. Düşündüğünü söylediği yerler de gerçek, şahitleri oluyor çoğu zaman. Sonra şahitleri döküyor. Düşünceyi döküyor.
“bu benim duygumdur yerin altındaki elmayı tuttum bıraktım zeka cevherini bana verdiler baktım” Yazıyı ben yazmıyorum diye düşünüyor. Ne engelliyor onu? Bunlar var bunlar var bunları ben döktüm bunları ben yedim bunları ben sandım. Bunlar bir şeye bürünebildikleri kadar vardır. Bunlar bir şeye bürünemezse yoktur.
Denizin ortasında bir toprak, toprağın altında bir ağaç ve bir ağacın üzerinde yaprak. Hepsi bu kadar basit oysa.
Hepsinden bu kadar var ve hepsi bu kadar yok.
Bir an için , insan etine kemiğine baktığı zaman kendini bişey zannediyor. Kuvvetim de kudretim de yeter zannediyor her şeye. Oysa en büyük kudret bileğimizin yettiğini değil yüreğimizin yetemediğini altedebildiğinden geçiyor.
Ne garip değil mi, o insan ki silahlar tüfekler icat etmiş, gökdelenler dikip gökyüzüne kadar ulaşmış, yetmemiş uçmayı öğrenmiş uçamadığını da başarmış, uzaya çıkmış, nefessiz kalınması gereken buz gibi uzayda hayatta kalmış ama gel gör ki aynı insan bir çift badem göz uğruna kendine yenilmiş. Ne garip değil mi? En büyük savaşı fiziksel bir yerde değil, kimyasal bir beden içinde , ruhani bir mecrada vermiş, bir gülüş, bir bakış uğruna kılıcını teslim edip “aman” dilemiş. Fethedilmiş.
Yetmiş mi? Yetmemiş. İnsan kazandığı savaş için fethettiği toprak için marşlar bestelemiş, binalar yaptırmış totemler dikmiş, ‘benim medeniyetimden yarına bir şey kalsın’ istemiş, sanat icad etmiş. Hep zaferini paylaşmış da sadece bir yenilgisini dillere dökmeye meyledebilmiş. Bir çift ahu göze karşı kaybettiğini bestelemiş, ağlamış, inlemiş, ‘yarına benden, benim ruhumdan bir şey kalsın’ istemiş. İnsan sadece ruhunun mağlubiyetini yarına miras bırakmış.
Saat sabahın 06:04 ü ve balkonda güneşin doğmaya başlamasını izlerken bu şarkıyı dinliyorum bir cumartesi sabahı. Senden evvel ölem diyerek kendinden geçip, mağlubiyetini taçlandıran bir insan evladının feryadını dinlerken aklıma geliyor; Acaba insanoğlu kaybettiği yegane savaşı kutsallaştırıp da kaybı bir zafere mi çeviriyor, yoksa ‘ancak kaybedildiği zaman kazanılan tuzaklı bir savaş’ı da kaybederek kazandığı için mi kendine zafer şarkıları besteliyor. Ya da dümdüz ağlıyor da , hıçkırıkları mı nağmeli çıkıyor? Bu kadar dümdüz mü her şey, karıştıran karmaşıklaştıran bizler miyiz?
Sonuç her ne olursa olsun, hangi savaşta kazanıp hangisinde kaybettiğinin bir önemi yok belki de. Canı yanınca ah sesi çıkaran bir aciz kuldur belki de.
25 temmuz cumartesi / 06:12
‘tutuşmuş coğrafyanın kömür olmuş topraklarından yazılmış bir günce’
Yorumlarda çok hoşuma giden bir tanesine denk geldim ;
“girebildiğin gönül memleketindir” derler, sanırım bize yine gurbet düştü...
Sen bırakıp gitmelerin prensesi… Ben bitip tükenmeyen beklemelerin esiri. Geceler boyu dört duvar arasında ve yalnız saatin tıkırtılarını dinleyerek geçirdim zamanı. Geleceğim demeseydin belki daha az acırdı içim. Bu umut öylesine zor kıldı hayatımı, hangi yola vursam başımı hangi yola çıksam seni arayışların ortasında buluyorum kendimi fark etmeden. Kendimle kalmak isterken bakıyorum senin peşindeyim, seni arıyorum sonsuz bir arayış belki bu ömrümü seni bulmadan tamamlayacağımı da biliyorum. Her gidişinde bir parça götürdün benden… Her gidişinde yüreğimde bıçak izleri kaldı. Acımla yasamayı yeni yeni öğrenirken tıpkı emekleyip de tökezleyen bebekler gibi düşe kalka yürürken hep yeniden çıktın karsıma. Her gelişin yeniledi beni. Acılarım küllendi. Yüreğimdeki yaralar kapandı. İnsafsız olduğunu düşünüyorum bazen, giderken beni ne hale getirdiğini hiç düşünmedin öylesine kararlıydın ki sana dur bile demeye fırsat bırakmadın. Bazen de yalancısın; benimle sonsuza kadar kalacağını söylemiştin, inanmıştım. Yanımdan ayrılmayacaktın kanmıştın tutamadın sözünü gittin ardına bakmadan. Zaman inanılmaz bir hızla akıp geçiyor ve ben sensiz dakikaları sayıyorum. Sensiz ve yaşanmamış günleri, oysa senin kıymetini bildim ben kırmadım incitmedim benimle olup olmadığını umursamadan seni yaşattım içimde. Bıkmadım duyarlıydım bir tek kötü söz bile söylemedim. Gidişine bi kılıf uydurdum kendimce; istedim ki senin bu kadar vurdumduymaz olduğunu bilmesinler, istedim ki senin bu kadar kolay bırakıp gittiğini duymasınlar. Belkide en doğrusunu yaptık ayrı iklimlerin yağmurlarıyız biz. Ayrı mevsimlerin..
Bir an için , insan etine kemiğine baktığı zaman kendini bişey zannediyor. Kuvvetim de kudretim de yeter zannediyor her şeye. Oysa en büyük kudret bileğimizin yettiğini değil yüreğimizin yetemediğini altedebildiğinden geçiyor.
Ne garip değil mi, o insan ki silahlar tüfekler icat etmiş, gökdelenler dikip gökyüzüne kadar ulaşmış, yetmemiş uçmayı öğrenmiş uçamadığını da başarmış, uzaya çıkmış, nefessiz kalınması gereken buz gibi uzayda hayatta kalmış ama gel gör ki aynı insan bir çift badem göz uğruna kendine yenilmiş. Ne garip değil mi? En büyük savaşı fiziksel bir yerde değil, kimyasal bir beden içinde , ruhani bir mecrada vermiş, bir gülüş, bir bakış uğruna kılıcını teslim edip “aman” dilemiş. Fethedilmiş.
Yetmiş mi? Yetmemiş. İnsan kazandığı savaş için fethettiği toprak için marşlar bestelemiş, binalar yaptırmış totemler dikmiş, ‘benim medeniyetimden yarına bir şey kalsın’ istemiş, sanat icad etmiş. Hep zaferini paylaşmış da sadece bir yenilgisini dillere dökmeye meyledebilmiş. Bir çift ahu göze karşı kaybettiğini bestelemiş, ağlamış, inlemiş, ‘yarına benden, benim ruhumdan bir şey kalsın’ istemiş. İnsan sadece ruhunun mağlubiyetini yarına miras bırakmış.
Saat sabahın 06:04 ü ve balkonda güneşin doğmaya başlamasını izlerken bu şarkıyı dinliyorum bir cumartesi sabahı. Senden evvel ölem diyerek kendinden geçip, mağlubiyetini taçlandıran bir insan evladının feryadını dinlerken aklıma geliyor;
Acaba insanoğlu kaybettiği yegane savaşı kutsallaştırıp da kaybı bir zafere mi çeviriyor, yoksa ‘ancak kaybedildiği zaman kazanılan tuzaklı bir savaş’ı da kaybederek kazandığı için mi kendine zafer şarkıları besteliyor. Ya da dümdüz ağlıyor da , hıçkırıkları mı nağmeli çıkıyor? Bu kadar dümdüz mü her şey, karıştıran karmaşıklaştıran bizler miyiz?
Sonuç her ne olursa olsun, hangi savaşta kazanıp hangisinde kaybettiğinin bir önemi yok belki de. Canı yanınca ah sesi çıkaran bir aciz kuldur belki de.
Can yakınca ah sesi duyarsanız, ah edene kızmadan evvel, canının neresinden tutuşmuş diye bi sormak lazım evvela kendine.
25 temmuz cumartesi / 06:12
‘tutuşmuş coğrafyanın kömür olmuş topraklarından yazılmış bir günce’