Gülüyorum. Komik cümleler dolaşıyor ağızdan ağıza. Ben de aralıyorum dudaklarımı, ilkin bir heyecan vuruyor kalbime. Düşünüyorum, ya gülmezlerse bana.
Güleceklerini biliyorum ama bu bahsettiğim şey dudakların gerilmesinden, dişlerin gözükmesinden ibaret değil. İçten içe alay etmelerinden korkuyorum. Oysa bu insanlarla bir zamanlar kalplerimizle güldüğümüzü anımsıyorum. Aralanan dudaklarım kapanıyor araya başka bir konu giriyor.
Sarışın olan yine tüm zekasını konuşturuyor. Herkes ona gülüyor. Patronumuzun gözleri parıldıyor. Kalbinden gelen o kahkahayı hissediyorum. Oysa bilmiyor karşısındakinin kalbinin simsiyah olduğunu. Ama ben biliyorum onun favorisinin sarışın olan olduğunu. Yine de gülüyorum.
Beyaz tenli olan güzel bir detaya değiniyor. Patronun omuzları havalanıyor. Gurur duyuyor zannımca. Kendimi sığıntı gibi hissediyorum. Ait olmadığım bir yerdeyim.
Gözler bana çevriliyor. Suskunluğum dikkat çekmiş olmalı, diye düşünüyorum. Oysa hayır, bundan değil bana olan bakışları. Çünkü sonradan fark ediyorum ki ben umurlarında değilim. Gözleri hemen arkamdaki kitaplığa bakıyormuş, sonradan fark ediyorum. Kendimi yeniden fazlalık olarak hissediyorum.
Yine de gülüyorum. Çünkü gülmediğim anda benim buraya ait olmadığımı anlayacaklarını biliyorum. Onlardan birisiymiş gibi davranmam gerek, farkındayım.
Gülümsemem inandırıcı olma çabasıyla genişlerken gözleri bu sefer gerçekten üzerimde hissediyorum. Hepsine sırasıyla bakıyorum. Patronum benden utanıyor, sarışın olan nefret ediyor, beyaz tenli olan kırılmış. O anda fark ediyorum.
Ben, gülümsediğimde bile bir fazlalığım. Çünkü onların çektiği acılara gülüyorum, farkında olmadan. Bunun biraz sonra yüzüme vurulacağını biliyorum. Gülümsemem anbean soluyor. Gözüme yerleşen acı, benim buraya olan aidiyetimin sorgulanmaya başlanmasından kaynaklanıyor.
Ben artık sığıntı bile değilim. Küçük kitapların hemen ortasına koyulan büyük kitabım. Belki absürt olacak ama ben kaşıkların arasına karışmış çatalım. Öylesine rahatsızlık veriyorum.
Nefretlerinin beni boğacağını hissediyorum.