İşin ve Borcun Ötesinde: Ret Stratejileri
“Özneleşme süreci retle başlar” diyor Hard ve Negri[1]. Hayatı kuşatan, arzularımıza ket vuran ve kendi varlığını, mümkünleri baskısı ve denetimi altında tutarak sürdüren ne varsa hepsinin reddiyle diye ekliyoruz biz de. Çalışma zorunluluğunu, zorunlu askerliği, kapitalist sömürü ve rekabet ilişkisine dayalı eğitim sistemlerinizi, borçlarımızı… kısacası kendi irademiz, isteklerimiz dışında bize dayatılan ekonomik ve ahlaki ne varsa ve tüm bunlara karşı kurmak istediğimiz her şeyi, reddin kurucu gücü ile yeniden düşüneceğiz.
İşin Reddi
1970’lerde Otonomist Marksistlerce kavramsallaştırılan ‘’işin reddi’’, fabrikalara kapatılmaya, disipline edilmeye ve bütün bir yaşamın işe indirgenmesine karşı çıkarak, klasik sendikalistlerden ve Marksistlerden farklı bir mücadele hattını savunuyordu. Kapitalizmde iş, bütün hayatı sarmalayan, kuşatan ve değersiz kılan bir süreçtir. İşin reddi ise bu süreci tersine çevirecek, bize yeni varoluş alanları açacak bir eylemlilik olarak ortaya çıkabilir.
Gündelik hayatın işin boyunduruğuna girmesi, sadece çalışılan zamanla sınırlı değildir. İş diğer bütün yaşamsal etkinliklerimizi de kuşatır ve serbest ya da boş zamanımızı da iş için, işin baskısı altında geçiririz. Bunun içinse ‘’ücretli emek’’ haline getirilmiş olmaya gerek yok. Çünkü sermaye artık ücretlendirilmemiş emeği de kuşatmış durumda. Cleaver’in[2] de belirttiği gibi ‘’ücretlendirilmemiş emekçiler (yani, genellikle ev kadınları, çocuklar ve bazen de erkekler) için, ‘’boş’’ zaman çoğunlukla ev ‘’işine’’ adanır. Bu iş, yalnızca ev yaşamının yeniden üretilmesiyle kalmaz; çocukları işçileştirmek ve işçilerin de işçi olarak yeniden üretilmesini sağlamayı gerektirir’’.
Sermayenin iş üzerinden, hayatlarımıza yaptığı baskıyı ve bütün bir hayatı ‘’toplumsal fabrikaya’’ dönüştürmesini, ona karşı gerçekleştireceğimiz ret stratejileri ile tersine çevirip kendi mümkünlerimizi ve kurucu gücümüzü açığa çıkarabiliriz. Bu süreç ise tüm mücadele alanına yayılarak, kendi özgünlüğü ile ortaya çıkacaktır. Kadınlar eve hapsolmayı reddedip mücadele alanlarına, sokağa çıkıp hayatlarını ele geçirmeye başlayarak işi ve ücretli emeği yeniden üretmeyi reddederler. Tarım emekçileri, kendi ürünlerini, elde ettikleri mahsulü, devletin belirlediği alım-satım koşullarını reddedip, bölge bölge ve bölgelerarası kooperatifler kurduklarında ve komünleştiklerinde karşılıklı yardımlaşmanın ve dayanışmanın kurucu gücü ile başka bir ‘’ekonominin’’ de temellerini atmış olurlar. ‘’Tüm bunların fark edilmesi, sınıf mücadelesinin artık her yere yayıldığı gerçeğinin yanı sıra, ‘’ücretlilerin ve ücretli olmayanların mücadelesinin, ortak bir şekilde işin reddi, yani yaşamın işe indirgenmesinin reddi ve alternatif varoluş biçimleri için mücadele ekseninde içkin olarak iç içe geçtiği’’ anlamına gelir. Böylelikle Eski Solun yaptığı ücretli proletarya olarak işçi sınıfı tanımı, sermaye ücretli olmayanları da kendi yeniden üretimi için içermiş olduğundan değil, ücretlendirilmeyenlerin mücadeleleri ücretlilerinkini tamamladığı için, artık geçersizidir’’.[3]
Fabrikanın ‘’toplumsal fabrika’’ya dönüşmediği, yani işin bütün bir hayatı kuşatmadığı, zamanlarda da sanayi işçileri grev, iş yavaşlatma, makine kırıcılık ya da daha az çalışma saati taleplerinde bulunarak işin reddini önceleyen atılımlarda bulunmuşlardır. Fabrika, toplumsal fabrikaya dönüştüğünden işin reddi, işin kendisi gibi, fabrikadan çıkarak bütün bir hayatı kuşatmaktadır. Ücretli emek ister fabrikalarda, atölyelerde, ister ofislerde yani, ister ‘’maddi’’ ister ‘’maddi olmayan emek’’ olarak iş görsün, işin reddi her durumda kendini göstermektedir. Bir makine kırıcı ile banka veznesinde çalışan ve ilk fırsatta patronundan gizli bilgisayarıyla oyun oynayan, sosyal medya hesaplarına bakan kişi arasında işten kaçma (kaytarma?) aynı şekilde meydana gelir.
Ev içi emeğin reddi ile özellikle 1970’ler İtalya’sında feminist mücadele, ücretli emek haline getirilip, eve hapsolmayı reddetme girişimlerinde bulunmuştur. Çünkü ev içi emeğin ücretlendirilmesi kurulu aile yapısını ve işçileştirme edimlerini de yeniden üretmektedir. Kadınlar ücretli emek olarak veya eve kapatılarak işçi olan eşlerini ve çocuklarını işçi olarak yeniden üretirler. Çünkü kadın evde de olsa, evin dışında bir işte de çalışsa eve döndüğü an yeniden bir ev kadını, ev işlerini gören, eşine yemek yapan ve ona cinsel-psikolojik hizmet sunan bir role maruz kalır yeniden. ‘’Evden çıkmalıyız; evi reddetmeliyiz, çünkü başka kadınlarla birleşmek, kadının evde kalması gerektiğini varsayan tüm koşullara karşı mücadele etmek, ister bir kreş, bir okul, hastane ya da huzurevi, ister gecekondu olsun gettoda bulunan diğer tüm mücadelelere katılmak istiyoruz. Evi terk etmek zaten bir mücadele biçimidir, çünkü sunduğumuz sosyal hizmetler bu koşullarda artık gerçekleştirilemez ve böylece ev dışında çalışan herkes şimdiye kadar bizim üstlendiğimiz yükün doğrudan ait olduğu yere, yani sermayenin omuzlarına yüklenmesini talep eder. Kadınların ev içi emeği reddi ne kadar sert ve kesin olursa, mücadele şartlarındaki bu değişiklik de o kadar sert ve kitlesel olur’’.[4]
İşin reddi gündeme geldiğinde, onun ilk takipçisi olan ‘’işsizlik’’ ya da ‘’çalışma zorunluluğu’’ da kendini tartışmanın öbeğine eklemler. Bir şekilde gündelik hayatımızı idame ettirmemiz gerektiği ortadadır evet, fakat bu durum, sadece yaşamak için çalışmak zorunda oluşumuzun kabul edilebilir bir şey olduğu anlamına gelmiyor.
İşin, ücretli emeğin, reddi ile sermeyenin zamanından kurtulup, kendi ortak zamansallığımızı kuracak ve en kritik meselelerden biri olarak da kendi alternatiflerimizi oluşturup, karşı koymanın bir adım ötesine geçmek kaçınılmaz olacaktır. Kropotkin’in anarşist/ komünist bir toplumu ulaşılacak bir ütopya olarak değil, ya da ‘’ütopyayı ertelemeden’’ bugünden kurmak diye tarif ettiği ve Proudhon’un ‘’eskinin kabuğu içinde yeniyi kurmak’’ olarak adlandırdıkları mücadele hattını genişleterek sermayenin zamanından çıkıp kendi zamansallığımızı kuracak beceri ve yaratıcılığın örgütlenmesini mücadele hattına taşımalıyız.
Borcun Reddi
Borç kelimesi, neredeyse, yaşamsal etkinliklerimizle eşdeğer bir anlam taşıyor. En asgari yaşam şartlarımızı karşılayabilmek için harekete geçtiğimizde, hemen borcun boyunduruğu altında buluyoruz kendimizi. Eğitim, sağlık, barınma ve diğer yaşamsal ihtiyaçlar paranın denetimi altında ve hayatlarımız da borcun denetiminde. Borçlarımızın ekonomik kısmı neredeyse kredi-paraya indirgenmiş durumda. Öğrencilerin eğitimlerini tamamlamada kullandıkları –ve önünde sonunda işçileşemeye mecbur bırakılacakları- eğitim kredileri, barınma ihtiyacını karşılamak için kullanılan konut kredileri ve daha nice ihtiyaç borcun ve borçlunun yeniden üretimine sebep oluyor. Hayatta kalabilmek adına borçlanıyoruz ve bütün bir hayatı borcun denetimi altında geçiriyoruz.
Borç bizi denetliyor, arzu akışlarımıza, ihtiyaçlarımıza hükmediyor, onları bastırıyor. Ancak tüm bunlarla birlikte, borç bizi işçi olarak da denetliyor. Öğrencilik süresince alınan krediler, bu sürecin bitmesi ile ‘’geri-ödeme’’ bekliyor. Konut ya da sağlık için alınan krediler, para olarak alınan borçlar… Yani bir şekilde borçlu olmak, neredeyse, bütün bir hayatı çalışarak tüketmeye mahkûm olmak demek. Çünkü borç kendisini ‘’geri ödeme’’ olarak da dayatır ve bu borçlandırılanda bir tür ödeme sorumluluğu yaratır. ‘’Siz borçlarınızdan sorumlu olursunuz ve hayatınızda yarattığı zorluklardan ötürü suçluluk duyarsınız. Borçlandırılan, suçluluğu yaşam biçimine dönüştüren mutsuz bir bilinçtir. Eylemliliğin ve yaratımın hazları, hayatlarından zevk alma araçlarından yoksun olanlar için, yavaş yavaş bir karabasana dönüşür. Hayatınız artık düşmana satılmıştır.’’[5]
Kredi-borç ilişkisiyle ortaya çıkan ‘’alacaklı-borçlu’’ figürleri, sermayenin itaatkâr, ‘’borcuna sadık’’ ahlaki yükümlülükler de içeren özneleştirmeler üretmesini sağlar. Böylelikle bu yükümlülük altında ezilen borçlu bütün yaşamını borçtan kurtulmanın, onu tüketmenin ya da azaltmanın nafile çabası içinde tüketir durur. Oysa sonsuz bir borcu ödemek için verilen nafile bir çabadır bu. Borç bitmeyecektir ve bu sebeple de çalışma ya da işçileştirme de devam edecektir.
‘’O halde borç bir özneleştirme içerimler, Nietzsche buna ‘’kendini işleme’’ ve ‘’kendine işkence etme’’ der. Bu çalışma, alacaklısı karşısında sorumlu ve minnettar hisseden bireysel öznenin üretilmesi çalışmasıdır. Bu yüzden ekonomik ilişki olarak borcun, tesir gösterebilmek için, öznenin tesisine yönelik etik-politik bir çalışma gerektirmesi gibi bir vasfı vardır. […] Borç hem ‘’bedeni’’ hem de ‘’zihni’’ hesaba katan bir özneleştirme sürecini gerektirir’’.[6]
Borç, nasıl ki yalnızca ekonomik bir dayatma olmayıp, yoksullaştırmanın, borçlu ve tabi kılmanın yanı sıra denetleyici özneleştirme süreçleri de üretiyorsa, borcun reddi de bir tür fakirlik, ödeyecek ekonomik imkândan yoksunluk vs şeklinde algılanmadan, borç bağlarının altının oyularak yerinden edilmesi olarak anlaşılırsa reddin kuruculuğu kendini açığa çıkartabilir. Ödemenin imkânsızlığı borcun ‘’sonsuz borç’’olmasından kaynaklanır. Çünkü alacaklı-borçlu ilişkisi her zaman ilki lehine bir denetim alanı da açacaktır. Bu denetimin ve kapama aygıtının devam etmesi içinse borç her zaman ‘’sonsuz borç’’ olarak dolaşımda kalacaktır. Bu yüzden borçların yapılandırılması, taksitlendirilmesi veya ödenmesi için dile getirilen talepler borç ekonomisinin denetim ve kapama aygıtına içkin, onun tarafından kuşatılmış olacaktır. ‘’Borç karşısında kendimizi aklamaya, borçlarımızı temizlemeye çalışmakla çok zaman kaybettik, hem de çok. Oysa her aklama sizi zaten suçlu kılar! Bu ikinci masumiyeti ele geçirmek, her türlü suçluluktan, ödevden, kara vicdandan kurtulmak ve tek bir kuruşu bile geri ödememek gerekir, borcun iptali için kavga etmek gerekir, zira hatırlatalım ki bu borç ekonomik bir mesele değil, bizi fakirleştirmekle kalmayıp felakete de sürükleyen bir iktidar aygıtıdır’’.[7]
Başlangıç Yerine: Ret
Bu ret kuşkusuz bir özgürlük politikasının başlangıç noktasıdır, ama sadece bir başlangıçtır. Kendi başına ret boştur. Bartleby ve Michael K güzel insanlar olabilirler, ama mutlak saflık içindeki varlıkları bir uçurumun kıyısında asılı durur. Onların otoriteden kaçış çizgileri tamamen yalnızlık üzerine kurulmuştur ve onlar sürekli olarak intiharın kıyısında dolaşırlar. Politik anlamda da kendi başına ret (çalışmayı, otoriteyi, gönüllü hizmeti ret) ancak bir tür toplumsal intihara yol açar. Spinoza’nın dediği gibi, toplumsal bünyenin zorba kellesini uçurmakla yetinirsek, parçalanmış bir toplumun cesediyle baş başa kalırız. Yapmamız gereken, reddin çok ötesine geçen bir projeye girişmek, yeni bir toplumsal beden yaratmaktır. Bizim kaçış çizgilerimiz, bizim çıkışımız [exodus] kurucu olmalı ve gerçek bir alternatif yaratmalıdır. Tek başına reddin ötesinde ya da bu reddin bir parçası olarak yeni bir hayat tarzı ve her şeyden önce yeni bir cemaat kurmamız da gerekiyor.[8]
Potlaç Blog
16.08.2015
[1] Michael Hard & Antonio Negri – Duyuru, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012.
[2] Harry Cleaver’la Röportaj –Otonom Dergisi, Şurada
[3] A.g.e.
[4] Mariarosa Dalla Costa, Kadınlar ve Toplumun Altüst Edilmesi, Çev.: Kolektif, Otonom Yayıncılık, 2015.
[5] Michael Hard & Antonio Negri – Duyuru, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012.
[6] Maurizio Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali –Neoliberal Durum Üzerine Deneme- Çev.: Murat Erşen, Açılım Kitap, 2014.
[7] A.g.e.
[8] Michael Hard & Antonio Negri – İmparatorluk, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2001.










