GNYDN Mülteci
Günaydın.
Sabah ne kadar da güzel bir zaman dilimi aslında. Hele bir de kendine zaman ayırabildiğinde, oturup yavaş yavaş renklilerle beyazları ayırır gibi ayırabilir insan dünyayı bu zaman diliminde. Bir kahve yeter ayırmaya mutlu ile mutsuzu, saygılı ile saygısızı.
Yıllar oldu yazmadım, yazamadım.
8 yıl bir göçmen olarak yaşarken, yazmak yerine bir şeylerin bir parçası olmaya uğraştım. Bir ailenin, bir arkadaşlığın, bir milletin bir parçası olmaya… Oysa ait olmak, bugün çok daha uzaklarda.
Bilir misin ecnebi olmak ne demektir? Onlar bilmez çünkü… Üzüm üzüme bakarak kararırmış ya, kararan üzüm salkımları sırf kararmayı başardılar diye kendilerini üstün görür mü? Ben yeşil üzüm severim, uğraşmasın kararmakla, olduğu gibi gelsin.
Sekiz yıl birçok soru ve yargıyı hayata getirmiş olsa da en büyük sorulardan biri, peki neden ben odaklı, şefkatsiz bir çevredeyim? Neden ve nasıl bir millet böylesine etrafındakine kör olarak büyür?
Anlıyorum, yüzyıllarca kendi tipinden başkasını bilmeyen bir topluluğun göçmenlik konusunda nasıl da sudan çıkmış balık gibi olduğunu… Anlıyorum, beyaz bir milletin nasıl da etrafındaki herkes ve her şeyi aşağı gördüğünü…
Merak ediyorum, sürekli bir finansal açlık peşinde koşmak mı bencilliklerinin sebebi yoksa tamamen cahillikten mi?
Ben hep bir şeyler paylaşırken annemi düşünürüm. Öyle ki annemdir beni yargısız dinleyen, huzurla konuşmama yer veren. Belki biraz acı, hayal kırıklığıyla etkilenmiş olabilir yargım ama sorum hala aynı, neden sevemediler beni?
Oysa Türkiye’de iken her şey çok daha net idi. En azından beni cinsel yönelimim yüzünden taciz ediyor, dinim yüzünden dışlıyorlardı. En azından neden nefret edildiğimi biliyordum.
İzlanda… İzlanda’da bilemiyorum… Her şey öyle ‘güzel’ ki… Onlar için her şey çok güzel…
Oysa ben, hayvanat bahçesinde egzotik bir hayvan…
Bazen bir İzlandalı, sadece işi düştüğünde iletişime geçen, hatır bile sormayan biri.
Bazen bir İzlandalı, göründüğü kadar açık görüşlü değil tam tersine ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ kafasında yolunu bulmuş bir birey.
Bazen bir İzlandalı, umumi yerlerde sadece kendisinin hakkı olduğunu düşünen, sırayı ve sosyal tavır ve davranışları bilmeyen biri.
Bazense bir İzlandalı, yıllardır ailen olduğunu zannettiğin fakat seni aynı şehrin içinde bile arayıp sormayan birey. Hasta olduğunda nasılsın demeyen, aç olduğunda bilmeyen, sen halledersin deyip seni yalnız bırakan.
Bazen bir İzlandalı, yıllardır arkadaşlık yaptığın fakat sonunda bütün o zaman boyunca farkında olmadan nasıl da onun ırkçılığına katlandığını fark ettiğin o beyaz insan.
Bazen bir İzlandalı, doğudan geldiğin için seni cahil farz edip sürekli bir ‘’yardım’’ etme, seni düzeltme ya da kurtarma kafasını yaşayan, kendini bir kahraman sanan bir birey.
Bazen bir İzlandalı, ‘’ zararlı olumlu ruh hali’’ dediğimiz durumun ayaklanmış hatta sahne kurmuş hali.
Bazen bir İzlandalı, seni duyan ama dinlemeyen. Öyle ki dinlemek yerine, çoktan vereceği cevabı planlayan ve her seferinde de çok ‘’iyi’’ insan.
Oysa ben, her daim ‘’nerelisin sen’’ sorusuna tabi olan, her daim bir İzlandalı’nın eşi, sülalesinde İzlandalı olmadığı için bazen iş bulamayan, ecnebi olan. İyi olmayan, kötü de olmayan, ne olursa olsun hep ikinci olan.
Oysa ben, onların ellerinden geldiği kadar uğraştığı ama yine de benle ilgili bir hata yüzünden bana ulaşamadıklarını söyledikleri, her duygusal açılımımda suçlu ve her seferinde yanlış olan…
Her seferinde, senin ülken çok iyi sanki gibi sözlerle ötekileştirilen ben...
Bazı günler tek istediğim, ait olmaktı. Bir yere, birilerine ait olmak.
Demek ki kısmet değilmiş sevilmek… Ne geçmişten güç almak, ne de gelecekten umutlanmak...



















