New person, same old mistakes.
Acquired Stardust

Discoholic 🪩

ellievsbear
Cosimo Galluzzi
noise dept.
One Nice Bug Per Day
Xuebing Du

Kiana Khansmith
NASA
cherry valley forever
🪼
Keni
Monterey Bay Aquarium

Andulka
Cosmic Funnies
tumblr dot com
i don't do bad sauce passes
Today's Document
taylor price
YOU ARE THE REASON

seen from Malaysia
seen from United Kingdom
seen from South Africa

seen from Bosnia & Herzegovina
seen from South Africa
seen from Bosnia & Herzegovina

seen from Bosnia & Herzegovina

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Pakistan
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
@pyrophyte
New person, same old mistakes.
Cinsel ilişkinin ertelenmesi, aklın insanı hayvandan ayıran yönlerinden biridir.
“Reddetme, tamamen duyusal uyaranlara ideal bir nitelik kazandıran ve yavaş yavaş hayvani arzudan aşka giden yolu gösteren bir araçtır.”
Rahat bir gece, bir tek gece geçirebilsek başımıza gelenlerin hepsini unutacağız.
Tek gecelik aydınlanmalarım
11
Saf, ruhsal, “ilham almış” gibi bir görünüşe sahip, gözlerinden çok uzaklardaymış gibi bir bakış taşıyan. Çalkantılı bir kişilik. En iyi şekilde işlenmiş güzel ve yumuşak maddeler giyer.
Eğer olumsuzsa- seremonilerden hoşlanır. Her şeyi yönetme konusunda ısrarcıdır. Kaba ve çok farklı renklerde giyinir.
Hümanizme göre, birey yaradılışın zirvesinde duran ussal bir hayvan değildir. Hümanistler, Ockham gibi, insanların doğal bir biçiminin ya da ereğinin olmadığını düşündüler. Onlar böylece, sonuç olarak, insanların kendi “özgür istenç”leriyle (hümanizmin bu özgür istenç düşüncesi, varoluşçuluk felsefesindeki “varoluşçuluk bir hümanizmdir” ve “varoluş özden önce gelir” düşüncesinin de özüdür) belirlendikleri düşüncesine vardılar. Ancak, hümanizmin anladığı biçimiyle bu istenç, Ockham’ın ve nominalizmin insanlara yüklediği istençten belirli bir noktada ayrılır. Bu istenç basitçe yaratılmış bir istenç değil fakat aynı zamanda kendini yaratan bir istençtir.
"Eğer aşağı doğru akan bir su düşünebilen bir varlık olsaydı, kendi özgür istenciyle aşağı doğru akmakta olduğunu düşünürdü," diyor Spinoza.
Gecenin bir yarısı bütün şehrin elektriğinin kesildiği bir geceden. Bir anlam veriyor ve bir anlam taşıyoruz. Ancak böylesi bir özne asla bir nitelik olarak başka bir öznenin yüklemi olamıyor. Bunun yerine o bir türe dönüşüyor. Sokağın ortasında duran adam bütün bireyselliklerinden sıyrılıp yalnızca bütün niteliklerin ona yüklenebileceği, sokağın ortasında duran bir insana, bir töze dönüşüyor. Ancak pek çok farklı niteliğe sahip özneler buluştuğunda, bu iki özgürlük bilincinin çatışmasına dönüşüyor. Her şey birbirinden keskin çizgilerle ayrılıyor. Elbette, bu da bir gerekçelendirilmiş-doğru-inanç. Elektrikleri kesilmiş o gecenin fotoğrafındaki değişimi ve dönüşümü açıklamamız gerekir. Değişim başlangıç ve bitiş noktasındaki iki ayrı durağan nokta değil, başlangıç ve bitiş noktasına kadar olan süreçtir. Bir nokta daima bir noktadır. O sokaktaki kuru ağacın dalı, o sokaktaki o kuru ağacın o dalıdır. Madde ise o dalın bir tohum olduğu andan itibaren varoluşa geldiği her şeyin varolma sürecidir, bu değişim ve hareketin kendisidir. Ancak madde bilinemez. Ancak madde vardır. Yokluk varlık olamayacağı için, yokluktan varlık gelmez. Hiçlikten hiçlik doğar. Gerçek dünyada varolan her şey her zaman madde ve formun birleşiminden meydana gelen bireylerdir. Işığın varlığı ve ışığın yokluğu niteliklerdir, formlardır. İkisi birbirinin aynı zamanda var oluş koşuludur. Bir öznenin, ışığın varlığından ışığın yokluğuna geçişi bir nitelik değişimidir. Madde bu değişimin kendisidir. Maddenin varlığını, yani hareketi ve değişimi inkar edemeyiz, çünkü o zaman bu iki sokağın; benim ve adamın durduğu sokakların karanlık derecelerinin nasıl değişebileceğini anlamlandıramazdık.
Es ist nicht das Fremde, was uns anzieht. Es ist das Vertraute, was uns fesselt.
Hast du wirklich gedacht, du wirst so weit kommen, ohne Schuld auf dich zu laben? Ohne zu lernen, was es bedeutet zu hassen? Benutz diesen Hass. Er wird dich retten. Er wird dein Antrieb sein. Lass ihn tief in dein Herz sinken, dich verschlingen, dich umarmen. Er wird dich von der Trauer schützen. Er wird dich stark machen. Stark wie einen Krieger.
ONLAR
Simsiyah yolun tam ortasında tek başıma rüzgarın dinmesini bekliyorum. Zaman ilerledikçe karşılaşılanlarla birlikte kararmakta olan gökyüzü zift siyahını bir zehir gibi içinize salabilirmiş meğer. Tüm siyahlığın içinde beyaz gibi görünen grilerle vakit geçiriyorum biraz, yine de bir terslik var bu işte. Bir farklılık var. Beni uyardığınızı biliyorum. Bu ihtimali düşünmeliydim. Evet, hiçbir şey size benzemiyor. Ancak sizde biliyorsunuz ki mesele bu değil. Hep güzel kalacak bir anı olacaktı her şey. Biliyorsunuz bir daha sizi hiç aramadım zaten. Mesele mi? Mesele bir Tanrı edasını hissedebilmiş olmak. Simsiyah bir gökyüzüyle yaşamak aklınıza bile gelmeyeceği için bütün yaratımların güzel olduğunu hissettirmeniz. Birbirinden farklı bütün çığlıkları ve bütün rüzgarları dindirebilme kabiliyetinizle verdiğiniz güven duygusu. Lakin bütün bu hatıralar gerçekliklerini yitiriyor. Ne dersiniz, onlarda beyazları bulamamaya başladığımda grilerim beyaz olmuş olabilir mi? Sizden sonra bütün razı olduklarım, insanların ellerinde olduğu halde dindirmediği bu rüzgarlar tıpkı bir ceza gibi. Kim koruyor onları? Ben bir tek sizi anlayabildim. Onları kendilerinden bile koruyan kim? Sabit ve doyumsuz bakışlarını hep başka bir yöne çeviriyorlar. Binbir emekle kazandığımız benliğimizi suçluyorlar. Kestirip atmayı veya mutlu olmayı yasaklıyorlar. Savunmasızım. Sona eren yaşam bu. Onların ki olmalı. Başkasının ki. Ama bir o kadar her şey farklı. Bir şeye gereksinme duymuyorlar. Kendini ifade etmeye. Ama ya öteki? Sonunda nasıl bir gereksinme duyuyor olabilirler? Ama nasıl? Sonunda nasıl bir gereksinme duyuyorlar? Gittikçe bulanıklaşan gölgeli ışıkta. Beyazı bir daha yaşayalım. Beyaz neydi?
Size veda ediyorum çünkü fark ettirmeden içime ilerleyen onların gökyüzünden parçalar buluyorum bedenimde, biraz daha içerde simsiyah parçalar. Siz yaşadınız, tanıyorsunuz beni. Bir gün bir daha dinleyelim. Nehrin kenarında oturduğumuz günlerde sizi ben zannettiğimi biliyorsunuz. Başkalarıyla ilgili suya fırlattığımız her şey sayesinde geriye kalanlar sadece biz olmuştuk. Akıp giden yaşam ve geçen zaman içerisinde geriye her gün her gökyüzünde sadece biz kalmıştık. Bugün bu gökyüzü hiçbir insana bu kadar korkutucu gelmemiştir. Gözden yittiğiniz zamanlar. Uzun sürüyor bu anlar. İmgeleminizin bir köşesine atılamayacak kadar çok. Ama onlarınki gibi mevsimlere bağlı değil gidişleriniz. Başkası olsa pes ederdi. İtiraf ederdi, Sizden başka kimse yok, diye. Bilmelisiniz rüzgar saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru bilindik hareketlerle uzaklaştırıyor bu akşamda, yine aynı yerde yine aynı gecede. Bir tek bu sahnede zaman ilerlemiyor. Kimse kalmadı. Şu ötekinden başka biri. O yeniden gözükmemi bekliyor. Yeniden başlamak için. Neye yeniden başlamak için? Nasıl demeli? Nasıl ifade etmeli bunu kötü bir şekilde? Tek bir adım atma istediğini dahi bulamıyorum kendimde. Sokağın ortasında bugünün anahtar kelimesini düşünüyorum. Yalnızlık değil, cesaretsizlik değil, özlem değil, bilinmezlik değil, korku değil, aşk değil, hüzün değil. Bilindik tüm duyguların dışında bir şey var yine bugünde. Biraz ara veriyorum düşünmeye, kollarımı iki yana açıp karanlığın içinde ilerlemeye çalışıyorum, vakit kaybetmemeliyim, çünkü bu gecenin siyahı bir sarmaşık gibi her seferinde daha da kaplıyor her yerimizi. Buralarda bir yerlerde olabilir misiniz? Hiç mi duymuyorsunuz sesimi? Organik bir imkansızlık bu, biliyorum. Saatler geçsin istiyorum. Belki betimlenebilecek ama asla tadılamayacak olan bir his durumunuz; mutlak karanlıkta yok olmuşluk. Tek bir adım atıyorum veya atmıyorum. Güçsüzlük değil nedeni. Bir değişiklik yok aynı sokağın içinde, aynı kaldırımın üzerinde hatta dinip dinmeyeceğini bilmediğim aynı rüzgârın savurduğu pencere pervazına çarptırılan halimle sorularımı cevaplamaya çalışıyorum.
Kimi düşüncelerin ve sözcüklerin içinde kaybolduğumu biliyorum. Gittikçe daha netleşiyor görüntüsü. Bu dünyadan çok uzakta, kimsenin bilmediği cevapların var olduğunu ummak zorunda kalıyorum. Oysa sorular buradalar. Onlar buradalar, bütün mavileri siyah sarmaşıklarıyla kaplıyor, önümü görmeme engel oluyorlar, bana engel oluyorlar. Bir gün size de engel olacaklar. Onlar karıştıkları her hayatı mahveder, onlar ağır ağır öldürür, kendi beyinsel düzüşmelerinden zevk almak dışında size sadece işkence yapar, çürütür, zamanınızı bir hiç karşılığında elinizden alırlar, farkına bile varmazsınız. Bu bir saygı meselesi. Onlarla ancak onlar gibi olarak baş edebilirsiniz. Siz sadece inanmak isteyip, daha fazla soruyu cevaplamak istemezken onlar hatırlatır. Sizi hep geçmişin güzelliklerinin yitimiyle baş başa bırakırlar, kendi verecek güzellikleri olmadığından, böylece geriye güzel hiçbir şey kalmaz.
Duvarlar beyaz olmalıydı. Tam zamanıydı. İlk günkü kadar beyaz. Rüzgar esmiyor. Yaprak kımıldamıyor. Ne kadar vurucu güç varsa susmuş hepsi. Gizemli bir şey de güneşin kimi zaman şefkatli davranması. Eskinin acımasız güneşinin. Demek ki doğu ve batı cephelerinde çarpışma kaçınılmazdı. Güneydeki çatının üçgeni bir Tanrı olsaydı bu şefkati görmemize engel olmazdı. Ama ya öteki? Şu kapı. Dikkat edin kendinize. O da mı siyah? O da siyah. Geldik yine gökyüzüne. Taştan. Bir daha. Küçük taşlar bunlar, renkleri siyah, yine yıkıntıya dönüşmüş geçmişin bir köşkünden getirilmiş. Dilleri olsa ne öyküler anlatırlardı kuşkusuz. Öykülerinin sonlarına gelmişler artık. İşte doğru dürüst seçilemeyen bir ev, doğru dürüst anlatılamadı da. Dış gözün gördüğünce. Tam zamanıydı. Gökyüzü dinlendirirdi gözleri. Gökyüzündeki tanrısal bir şeyler gererdi dudakları ve gülümsetirdi. O zamanlar böyle değildi. İşler yeniden başlayınca perde açılıp bir daha kapanmasın diye. Perdeler açık olmasa da buradayım. Birden ortaya çıkıyor işte düşüncenin somutlaştırdıkları. Nasıl da aniden oluyor her şey! Sonlandıramadığımız bir yürüyüşü sürdürüyor her şey. Gidişsiz bir gidişi. Dönümsüz bir dönüşü. Aniden akşam oluyor işte. Ya da gün doğuyor. Gözlerim çıplak her seferinde pencereye dikiliyor. Bu siyah gökyüzündeki hiçbir şey dindirmeyecek artık onu. Bu kadarı da fazla karamsar. O yüzden sadece inanıyor ve içindeki görüntülerle besleniyor. Nesneler ve düşler. İnandıklarınız bile daha fazlasını sunamaz artık. Gittiğinizden beri tüm bu siyahların içinde rüzgardan örselenmek ve biraz daha ufalanmaktan tükeniyorum. Yine burada yoksunuz değil mi? Varolmadı hiçbir şey, hiçbir zaman olası değil böyle bir şey. Beni merak ediyorsunuzdur, biliyorum. Etmeyin. Sakin olun. Bu bir kış gecesi. Ancak kar yağmıyor. Değişiklik olsun diye. Sessizlik, sınırsız uzaklıktaki müziğe karışıyor, sessizlik kadar kesintisiz müziğe. Hep bir ağızdan çığırıyor geçmiş rüzgarlar hiç soluk almadan. Her şeyin vardığı bu noktada yıldızların delik deşik ettiği bu siyah ve aysız gökyüzü incecik bir buz tabakasından üzerime yansıyor ve çıplak boşluklarımı dolduruyor. Ben ise daha dört gün varken doğum gününüzü kutluyorum mutlulukla. Cevaplarla birlikte çok uzaklarda. Hep söylediğiniz gibi. Dikkat edin kendinize.
Ben bir zamanlar başka biriydim, o başka biri de ben olmak isterdi. Ben bir zamanlar zamanın tatlı tatlı yoğunlaşıp sıkışacağı ve yaşamın aklımın içinde şelaleler gibi akacağı bir hayatı düşlemiştim. Düşlemiştim değil mi? Hiçbir şey değişmese bile zaman her seferinde farklıdır. Üstelik ya yanında daima bir şeyler getirir ya da götürür. Bunun bir çözümü yoktur.
Şaşkın şaşkın etrafa bakıyorsun. Her şey keşfedilmeye hazır seni bekliyor, herkes gülüyor. Heyecanını hisset. Git, zaten her şey kesinlikten uzakta. Sadece bir göz açıp kapatma mesafesinde herkes yok olur. Hiçbir şey birbirinden farklı değilmiş gibi hep her şeyden konuşurum. Lakin lanetimi bilirim. O hep benimle kalır. Dikilir. Durur. Gündüz ve gecenin düşlerinde konuşmaya başlar. Sahne kararmış ve değişmiştir. Şarkı değişmiştir. Durmuştur. Tekrar başlar. Önce gözler birleşir, en çok onlar konuşurlar. Her şeyi biliyormuş, seni biliyormuş. Zaman önemsiz. Geçen zaman önemsiz. Herkes ve her şey durur. Baştan başlar. Hala izliyoruz. Söyle. Dans edebilmek birlikte. Gerisi hiçlik. Ya da böylesi bir şey. Bir şey. Herhangi bir şey. Sanki her şey döner ve durur. İlerler ve geriler. Evet ancak sonunda teslim olunur. Malum çırpınmaksızın su üstünde kalmak imkansızdır. İşte şimdi herkesten, her şeyden sıyrılmış bir teslim oluş. Görüyor musun? Her şey ne kadar hızlı akıyor? Hatırlıyor musun? Gel. İzleyelim. Sanki bir şey kopuyor bizden ve aşağı düşüyoruz. Düşüyoruz, durmaksızın. Madem öyle, kaçmayacağım. Yaklaş. Bütün bir vücudunla. Tam içine gözümün. Daha fazla göremeyecek kadar.
Fortuna
Yollar karışık bu şehirde. Bir bakarsın yanlış trenden indiğin bir istasyonda doğru treni bekliyorsun. Geri dönülmesi imkansız bir yolculuktasın. Seçimlerimiz, hem senin elinde hem değil. Karar vermelisin biraz daha beklemeli mi yoksa gelen trene atlayıp gitmeli mi…
"Mutsuzluk sarhoşusunuz siz. Ne yaptınız?"
"...Gidemedim. Diyordum ki, inanıyorum, aşk, kesin, irademizden bağımsız ayrılıklar, bu gerçek güç istismarı, ürkütücü, sev... sevecenlik boyutları alıyor. Sanıyorum ki siz belki de güçlü bir kadınsınız, bilmiyorum, tanımıyorum sizi, o zaman rahatsız ettiğim için özür dilerim. Bir kez daha dikkatinizi çekerim, birbirimizi tanımadığımızı iyice belirtmeliyim. Sonuçta yalnızlık ve tek başınalık arasında ürpertici bir fark var. Gidemedim ama zayıflıktan yana olamam, çünkü hayat öyle sanıyorum ki zayıflardan yana değildir -herhalde güzel konuştuğum dikkatinizi çekmiştir, mizah yanı olmayan biri olmadığımı, dolayısıyla yalnızlığın içerisinde çaresiz biri olmadığımı anlamışsınızdır..."
“On iki dakika sonra oradayım,” dedi. Mesajı gördüm. Manzaranın önündeki kanepede otururken düşünemiyordum, dakikalar ilerledikçe kalbim hızlandı. Kanepeden sisli görünen gece son dakikalarda balkona çıktığımda yanıldığımı fark ettirdi bana. Sigaramı sokağa attım. Sis yoktu. Sokağın başında onu gördüm. Bir mutluluk çemberi sardı nedensizce etrafımı, dinlediği müziği ve seçeceği bütün sözcükleri öğrenmek için sabırsızlandım. Gece büzüşüyor ve onu ellerine alıp bana sunmaya hazırlanıyordu. Ayak sesleri kapının önünde durdu ve parmaklarıyla kapıya vurdu. Ya bir daha birbirimizi görmek istemeyecek ya da gördüklerimiz ait kılınacaktı. O büyük tahta kapı aramızdan çekildiğinde gözleri bana bakıyordu. Gözleri kızarmıştı. Konuşmadı. Bizde ortak olan başkalarındaydı, ama bizi bir ızdırabın sonunda, yağmurlu bir gecede, akan bir nehrin önünde, bir tek ikimizin anlayabileceği bu dilde, bir mücadele anında elbet buluşturuyordu. Elimden tutup bana yaklaştığında kapı hala açıktı. Bir karar vermiş ve heyecanlanmamıştım, çünkü heyecan hissi bütün duygularımı bu en güzel zamanlarımda hep bastırmış ve yaşayamadığım her anı bir anıya dönüştürmüştü. Bu sefer izin vermeyecektim. Gözlerimin içine bakarken bile soğukkanlılığımı yüzümden okuyabilirdiniz. Bir duvarın önündeydik yine, ancak bu sefer bendim çırılçıplak olan, onu izliyordum. “Her şeyden ancak özellikle de hiçten çok,” dedi. “Biraz daha bir arada olabilirdik.” Asla durmamak üzere yanmaya başlayan duvarların önünde. Oysa sözcükler dikkat dağıtmacaydı. Gülümsedi. Bizler hep denize bir şişe fırlatırız zaten ya da fırlattığımızı sanırız. Zaten deniz yok yalnız sözcükler vardır içimizde. “Dünyayla ilgili şeyler, her şeyle olan eğlencen, bütün bildiklerin, söylediklerin, dinlediklerin.” Organik bir imkansızlık bunları duyabilmek. Her mutlu aşk bizden izler taşır. Birbirimize açıklama yapmak zorunda değiliz, hiçbir zaman olmadık. “Anladım, mutsuzluk sarhoşusun sen.” Neler olurdu o gece bizi rastlaştırmasaydı? Korku verici değil mi? Kötü rastlantılar var bu hayatta. Hepsi bu. Hepimizin başına geldi. Işığı yak biraz, rahatlamak için bakmalıyım sana.