Bütün o gürültülü dünyanın ve insanların o yorucu "sahteliğinin" içinde, senin farklı olduğunu sanmıştım. Tıpkı göğsümde duran bu kitabın sayfalarındaki Holden gibi; herkesin bir maskeyle dolaştığı bu düzende, senin aradığım o tek "sahici" şey olduğuna inandırmıştım kendimi. Yanına sığındığımda o derin, huzurlu nefesi alabileceğimi, sonunda bir yere ait hissedebileceğimi düşünmüştüm.
Ama şimdi bakıyorum da, etrafımda sadece bana verdiğin tutulmamış sözler gibi dökülen kurumuş güller ve ne yapsam da geri alamayacağım, öylece akıp gitmiş bir zaman var. Nefesimi senin yanında bulacağımı sanırken, asıl göğsüme oturan o ağır nefes darlığının, o boğulma hissinin sebebi senmişsin.
Kitaptaki o meşhur hayali bilirsin; uçurumun kenarında oynayan çocukları düşmekten kurtaran, onları sımsıkı yakalayan biri olmak... Ben o çavdar tarlasının sonundaki uçurumda sendelediğimde, ellerimi tutacağını ve beni düşmekten kurtaracağını sandım. Oysa beni o boşluğa iten, gözlerimin içine bakarak ellerimi ilk bırakan bizzat sen oldun.
Sevginin iyileştiren, yeşerten bir şey olduğunu ummuştum. Ama bazı sevgiler tıpkı bu yerdeki güller gibiymiş; dışarıdan güzel görünen ama dokunduğun an elinde ufalanan, ruhunu çoktan kaybetmiş bir enkaz. Geriye kalan tek şey, göğsümdeki o sızlayan hayal kırıklığıyla hiç var olmamış bir huzurun yasını tutmak... ve itildiğim o uçurumdan tek başıma tırmanmaya çalışmak.