Düştüysek yatarız bebeğim neden kalkalım?
Not today Justin

titsay
Mike Driver
One Nice Bug Per Day
TVSTRANGERTHINGS
Three Goblin Art

祝日 / Permanent Vacation

blake kathryn
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

JBB: An Artblog!

izzy's playlists!

Kaledo Art
I'd rather be in outer space 🛸
Misplaced Lens Cap
Sade Olutola
sheepfilms

Origami Around
Sweet Seals For You, Always
Show & Tell

PR's Tumblrdome

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Denmark

seen from Malaysia
seen from India

seen from Malaysia

seen from China

seen from T1

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Italy

seen from Iraq
seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Brazil
@siyahkefen
Düştüysek yatarız bebeğim neden kalkalım?
Kim Olduğunuzu Düşünüyorsunuz?
Hiç oturup düşündünüz mü?
Aslında ne kadar istediğiniz hayatın içinde akıp gidiyorsunuz? Düşüncelerinizin ne kadarı size ait? Yaptıklarınızın ne kadarı aslında size çaktırmadan dayatılıyor? Psikolojiniz ne kadar bükülüyor? Eleştirildiğiniz şeyler esasen doğru mu? Yoksa zaman içinde sürekli eleştirilmekten dolayı bir anda algınız ve gerçekliğiniz değişerek eleştirildiğiniz o insan haline mi dönüştünüz?
Hepsi olabilir…
Ve bunların hepsi benliğimize sahip çıkamamamızdan kaynaklı. Çünkü bizlere öğretilen bu değil. Bize öğretilenler, kişisel değil, dayatılmış benlikler oluşturmamız gerektiği. Ola ki yaşantımızda bir gün, bir şeyler ters gider ve durduğumuz yerde “Ben ne yapıyorum?” diye kendimize sormaya başlarsak, işte o zaman, farkına varıyoruz nerede ne yaptığımızın, elimizde ne kaldığının, ne kaybettiğimizin ve o anda başlıyoruz kim olduğumuzu sorgulamaya.
Çocukluğa ve aileye inmek klasik bir durum, evet, ancak herşey de orada başlıyor. İlk önce komşunun çocuğu ile başlayan olaylar elalem ne derler ile devam ediyor, elalemi bir kenara atarsanız da akrabalar ne der konusu daha mühim oluyor bir yerden sonra. Yaşadıkça arkadaşlar ve sevgililer gelip geçiyor hayatımızdan ve işler biraz daha acımasızlaşıyor. Ne kadar güzel, ne kadar zayıf, ne kadar yetenekli, ne kadar popüler olduğumuz ve daha niceleri önem kazanıyor. Komşunun çocuğu ile olan karşılaştırmaların yerini, kimi zaman, acımasız eleştiriler alıyor.
Peki; neyi ne kadar biliyoruzda birbirimizi eleştiriyoruz?
Bunu kimse sorgulamıyor. Çünkü eleştiren kişi o kadar bilmiş ki, söylediklerinde bir haklılık payı olmalı değil mi?
Hiç de bile.
Yıllarca sinirli bir insan olmakla eleştirilmişimdir mesela. Halbuki sinirli bir insan değilimdir. Stres altında gergin olabiliyorum ve fazla net bir insan olduğum için karşımdaki insana toleransım ve sabrım tükendiğinde sert konuşmalar yapabiliyorum. (Genelde de haklı oluyorum. Bu sebeple söylediklerimin kırıcı olduğu noktasını umursamayı bir kenara bırakıp lafımı söyledikten sonra geri dönmüyorum. Bu tarz bir sertlikle yaklaşıyorsam zaten karşımdaki insan benim için “önemsiz” seviyesine düşmüş oluyor.) Bunun dışında pamuk gibiyimdir. Ama bir dönem “sinirli” olduğum kısmına herkes takılmıştı. Genlerimin vergisi yüz ifadem sebebiyle bir şeye yoğunlaştığımda fazlaca çatık kaşlı olmam da benim için işleri hiç kolaylaştırmadı. İnsanlar ben bir şeyler okurken veya çalışırken sinirli olduğumu zannediyordu. Ve bende kendimi bu şekilde algılamaya başlamıştım. Çünkü herkes böyle dediğine göre bir bildikleri olmalıydı.
HAYIR, YOKTU!
Kaç tanesi beni gerçekten tanımak için uğraşmıştı? Kaç tanesi bendeki güzel yanları görmeyi denemişti? Ve bu güzellikler için bana iltifat etmiş veya övmüştü?
HİÇBİRİ.
Herkes sadece belki kendilerine olsa benden daha kötü tepki verecekleri olaylara sert tepki verdim diye beni sinirli kategorisine almış kendilerince eleştiriyorlardı. Ama birbirlerinin arkasından iş çevirmekten geri kalmamalarına rağmen hepsi çok tatlı insanlardı ne de olsa, değil mi? Sıkıntı yoktu bu sebeple. Benim ne haddime eleştirilince sinirleneyim. Beni gidi beni.
Fazla kitap okuduğum için bile eleştirilmiş bir insanım ben. Ayrıca kilom sebebiyle de eleştirildim. (Gerçi artık en zayıfımızın bile psikolojisi bozuk, en ufak bir yağ fazlasında çıldırıyorlar. Çok yazık bir hayatları var. Üzücü.) Mesela bu sebeple hiçbir zaman kilolu mu yoksa obez mi olduğumu bilemedim. Kimi “kilolusun” dedi, kimi “yok ya öyle abartı bir şeyin” dedi, kimi “bir kaç kilo versen yeter” dedi.
Şimdi ben neydim peki? Kendimi nasıl algılamalıydım?..
Elbette kendimin istediği gibi algılamalıydım.
Bu sebeple bir gün aynaya baktığımda KENDİM kendimi kilolu gördüğümde diyete başladım. KENDİM kendimi beğenmek için. (Şu an beğeniyorum, evet.) Sinirli bir insan mıydım cidden? HAYIR. Sadece hakedene hakettiği gibi davranıyordum ve haksızlık vb bir şey gördüğümde tepkimi net ve gerekirse sert bir şekilde ortaya koymasını biliyordum. Genlerimden gelen yüz ifadem belki sinirli gibi görünebilirdi ama kahkaha attığım, espri yaptığım, saçmaladığım, eğlendiğim zamanlarım da vardı. Bir zahmet görmek isteyen onları da bir görsündü. Fazla mı kitap okuyordum? EVET. İyi ki de böyle bir huyum varmış. Kitaplar bana yıllardır hayatımda olan birçok dost kazandırdı. Ayrıca hayal gücüm gelişti, hayata farklı perspektiflerden bakabilme, empati kurma, açık görüşlü olma özelliği verdi. Dedikodu yapmaktan alıkoydu; başka insanların hayatları ile ilgilenip, kimin eli kimin cebindenin peşinde koşmak, saçma sapan eleştirmek yerine oturup kitap okudum ve süper bir insan oldum. Sokaktaki hayvanları besliyoruz diye bile laf yediğimiz oluyor. Ama ben buyum. Besliyorum. Bir iki can’a yardım ediyorum. Hemde başka insanların katlettiği canlara. İstediğim insanlarla istediğim zamanda istediğim yerde oluyorum. Çok dışardayım diye, evet, eleştirildim. Bazen evden çıkmıyorum. Evet, hep evdeyim diye eleştirildim. Çok dizi izliyorum veya Türk dizisi izliyorum diye eleştirildim (Sanki yabancı diziler çok ufuk açıyormuş gibi. Sorsan herkes belgesel izliyor.). Rock dinlesen burun kıvıran var, arabesk dinlesen ıyy diyen var. Romantik kitap okusan “amaaannn” diyen var, felsefe/psikoloji okusan “ay ne anlıyorsun ondan” diyen var. Zekisin diyen var. Ama salaksın diyen de var. Güzelsin diyen var. Çirkinsin diyen de var. Delicesine yardımcı olsanızda “hiç yardımcı olmuyorsun!” diye eleştiren de var.
Bu yüzden soruyorum; insanların düşüncelerini, dayatmalarını bir kenara bıraktığınızda, SİZ KİM OLDUĞUNUZU DÜŞÜNÜYORSUNUZ?
Bunca lafın, hırgürün arasında BİRİ olabilmiş misiniz? BİREY misiniz? Kendi düşüncelerinizin yönlendirmesi ile mi yaşıyorsunuz? Şurada kaç yıl daha yaşayacağınızı bilmediğiniz hayatınız CİDDEN sizin mi? Yoksa ailenizden başlayarak çevrenize mi ait?
Bence biraz düşünün.
Bir de nacizane: dedikodudan uzak durun. Çünkü bizi hep bu dedikodu kazanları mahvetti.
BAŞKALARINDAN BEKLEMEDEN ÖNCE SİZ KENDİNİZE İYİ DAVRANIN!
!MUTLULUKLAR!
Namuslu olmak sizi diğer insanlardan üstün yapmaz, övünme hakkını vermez, zaten herkes yaşadığı sürece namuslu olmak zorundadır.
Dostoyevsky- Suç ve Ceza
Mor Balık
Mordan üzümler sarkmış havadan .
Böylesini görmemiştik , görmemiştin.
Duru bir kadın olmaya çalışıyorum.
En güzel şeylerin fazla olduğunun farkında olarak yapıyorum bunu.
Bir film izledim az önce.
Onun şarkısını dinleyerek yazıyorum bunları.
Bir kaç edebiyat adamının lafları kızdırdı beni az önce.
Benle aynı şeyleri düşünmeleri kişiliğime hakaret gibi geliyor.
Özel ve tek olduğumdan bahsettiğin anlar ufalanıyor göz bebeklerimde .
Kirpiklerime oturmuş oyunlar oynuyorsun sende üstelik.
Yaptığını beğenirmiş gibi.
O değilde sevgilim beyazlar giydireyim sana bir gün.
Ben mor küpeler takacağım, gökyüzündeki duruşunu çok beğendim.
Ellerimize bir kaç ot falan alırız.
Güzel bir manzara veririz arkadan bakanlara.
Belki tengrimiz de bir yağmurla kutlar bu hali.
İşte o zaman bütün günahlarımızı salarız denizlere.
Dünyanın yerçekiminde süzülürken bir balığa leke sürerler.
Ben eminim ki o balık dünyanın en cesur balığıdır.
Ne diyordum konu çok dağıldı.
Bütün bunlara ne gerek varsa, ben sadece seni özledim.
Bir bardak suyun içerisine bakarak balinalar yok diyemezsin.
“Birisi tarafından delice sevilmek size güç verir, birisini delice sevmek ise cesaret.”
— Lao Tzu
Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim…
Konuşmamız gereken şeyler var, susmamız gereken yerler ve yerinin gelmesine rağmen ağızdan çıkmayı reddeden kelimeler. Edilen yeminler var, tutulmayan sözler ve ardında bir ceset bırakıp gidenler var. Nedenler var, “nedenler”, Neden sevmedinler, neden gelmedinler, neden gittinler.. Hayatımızın içine edenler var. Bunu yaparken bize “seviyorum” diyenler.
– ( via - @dasiyahorpheus )
Kesinlikle…
Ses olsun diye televizyonu açmak gibi laçka sevdalarınız. Sadece boşlukları doldurmuş olmak için seviyorsunuz.
Birinin hayatının neresinde olduğumu çözemediğim zaman hiçbir yerinde olmamayı garantilerim çünkü belirsizlik, değersizliktir.
Dostoyevski
Ben tek başıma, ellerim yara bere içinde kalana dek sımsıkı tuttuğum için kopmuyormuş meğer, inceldiği yerden değil artık gücümün yetmediği yerden koptu.
“Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim. Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim. Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim. Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim. Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim. Bencil olduğun için vazgeçtim! Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi; çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. Bu yüzden ben de senden vazgeçtim..”
- Frida Kahlo