
seen from Indonesia

seen from United States
seen from Indonesia
seen from India
seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia
seen from Poland
seen from Poland

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from United States
seen from India
seen from United States
seen from Germany
seen from Japan
seen from Russia
seen from Canada
Glastonbury 2025 Recap:
25.06.2025 Louis arrives with his friends at Glastonbury
26.06.2025 [L with Zara McDermott at Glastonbury]
27.06.2025 Harry arrives at Glastonbury [H is wearing kind of blue merch, The Script comments "maybe there coming to see us ?" under a post from a 1D fan account about Larrie seeing the script, more articles about L and Zara in Glastonbury, Lottie arrives in Glastonbury]
28.06.2025 [L wears blue and green in the form of green striped Adidas pants and a cap with blue stripes and also mastermind socks, H is interviewed by a drag queen, rumored to headline Glastonbury 2027, seen partying in a gay club and at a food vendor with a rainbow plushie]
29.06.2025 picture of Harry apparently back in London is posted [L likes a larry reel on IG and unlikes it a while later, he later wears a hopelessly romantic shirt out in Glastonbury, The Sun publishes an exclusive about H kissing a "mystery woman" last night, Lottie deletes her IG story with L and Zara in it]
Others: Glastonbury tag (page 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 ) Louis' Glastonbury outfits Glastonlarry tag (page 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 / 8 / 9 / 10 / 11 / 12 ) Reelgate tag (page 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 / 8 ) Harry's Glastonbury stunt tag (page 2 / 3 / 4 ) Glastonbury Recaps on IG: Louis, Lottie (stuntfree), Tommy B, Michael Blackwell, Zak Craner, Lewis Burton, Other Media Articles: (direct links to the articles) [28.06] The Sun (H parties "incognito", [27.06] Mirror UK (L stays away from Zara), Mirror UK (H parties at Glasto while L is with Zara), The Sun (A mini 1D reunion?), [26.06] Daily Mail (L and Zara hand in hand at Glasto), The Sun (L watches Zara on stage), Daily Mail (L arrives at Glasto without Zara)
Columbo
Keep some room for surprises. The unpredictable. The unexpected. The unknown. They have a way of coming, every single time. I'd call it the divine intervention, the hand of God playing, destiny rolling its dices, fate coming with its inevitable script. Plans have its place in life. But how dull would life be if everything went as you've planned. Is mathematics how the universe must run its course, adding one on one and getting two. No, I want some chaos. Deep down I want something that will break cosmic laws. Deeper down I want hell to be unleashed. No, I don't want the fine blueprint of life - all set and organised. I want storms. I want lightnings. I want thunders. Yes, spring can arrive at its due course of time but let there be famines too that'll test my mettle, that'll put my resilience to toughest examination. I want peace? Yes, but not at the cost of justice. So let there be bloodbath, if the need be, to cleanse the system of every evil. The ones undeserving of power & sitting as monarchs, drinking off the blood of poor - they'll understand nothing but the language of force. Let there be surprises as would shake their thrones, as would crumble their very empires. I love surprises, I want surprises, I seek divine intervention, a baffling act of God...
Random Xpressions
Biraz vitamin iyi gelir🍊
Did a decent amount of reading today. Possibly made a mistake in watching a documentary, we shall see. A good walk then sunbathing and Palia. Tomorrow I have pasta ready for me which is nice. Tomorrow I think I will do some weight lifting to get some of that in before a busy week. I get to be a fancy hotel lady next week which is a silver lining given I have no working shower at home right now. And it can be nice to be an unattached stranger in another city.
28.06.2025
Ellerime bakıyorum, klavyede öylece duruyorlar ve onları kıpırdatıp aklımdakileri dökmemi bekliyorlar. Hayatım boyunca en çok ellerimi kullandım, bütün yazıları bu ellerle yazdım, mühendislik dönemimdeki tüm kodları bu ellerle yazdım, tüm iyiliklerde ve kötülüklerde kullandım onları. Bir kediyi severken, bir bardağı kırarken, kapıları çarparken, tüm şarkıların 'oynat' tuşuna basarken, ilaçları içerken, sevdiğim insanlara dokunurken, sevmediklerimi iterken, kitapları tutup sayfalarını çevirirken, kimi zaman parmak ucumla hoşuma giden satırların üzerini okşarken, her zaman bu elleri kullandım. Bazen büyülü resimler çizdim, bazen de berbat tablolar çıkardım ortaya. Şimdi ne zaman parmaklarım tuşlara değse eskiden yazı yazmak için kendime anlattığım masal karakteri geliyor aklıma.
Odasına giriyordu, tabureye oturup makaraya sarılı ipin ucundan tutuyordu, elleri kirliydi hep. İpi çok yavaş ve nazik hareketlerle kendine doğru çekiyordu, çektikçe parmaklarının arasındaki sıradan ip altına dönüşüyordu. Çok büyülü bir şey yaptığını düşünerek ve bu eyleminden inanılmaz bir keyif alarak attığı rahatsız edici kahkahaları vardı. Gözleri parlıyordu eserine bakarken.
Ben de kendime dönüyordum ve diyordum ki, 'İçindeki özün büyüsüyle sıradan görünen tüm kelimeleri birleştirelim ve ipi altına dönüştürür gibi nazikçe kelimeleri senden izler barındıran cümlelere çevirelim. Yalnızca ellerini hareket ettirmeye bak. Tüm o duyguları zihnindeki makineden geçir, neye evrilebileceklerini hayretle düşün.'
İçimde gerçek hayatın kapılarını kapatıp beni kendi içime döndürmek isteyen bir ses vardı daima. Masallardan, büyülü diyarlardan, kitaplardan bahsedip duruyordu. Şarkılar açıyordu, elbiseler giyip hayallere dalmış neşeli insanlar gibi kendi etrafında dönüyordu. Acı çektiğimde bile, yanıma oturup sessizce kulağıma fısıldadığı bir hayal sahnesinde 'yazı yazarsan, acını dönüştürürsen hafifleyecek.' demekten vazgeçmiyordu.
Zihnimi dökmeyi bıraktığımda kahroldu.
Hiç susmadı. Kendini incele, dedi. Derinlerinde yazmak isteyeceğin çok şey var. Sen bir okyanussun, sudan korkma. Hiçbir şey kaybetmedin, insan özünü hiçbir zaman kaybetmez. Atla kendi derin kuyularına. Hepsini keşfedelim. Ne var ne yoksa ışık tutup aydınlatalım.
Çok güzel bir an yaşadığımda aklımda belirip 'böylesine güzel bir an kaydedilmeyi hak ediyor' diye mırıldandı gülümseyerek.
Acıdan nefes alamayacak gibi hissettiğimde bulunduğum hali yazı yazarmış gibi kendisi anlatırdı. Yatağımda uzanırdım, duvarda tek bir noktaya bakardım ağlarken, hiç kıpırdamadan dururdum öylece. Sanki ben yavaşlayınca dünya hızını azaltıp acıma da bir sakinlik katacaktı. Zerre kıpırdamazdım. Kirpiklerim birbirine değse ses çıkarıyor gibi gelirdi. Sonra birden yatağımın başında belirdiğini düşünürdüm o sesimin, hayalimde bir sahne kurulurdu, sessizlik kendimle oynadığım tiyatroyla bozulurdu. Kendi saçımı okşardım hafifçe, acımı anlatırdım yazı yazar gibi. Hep o ses konuşurdu, monologlar ben uyuyana kadar devam ederdi.
Bir keresinde kendime -o sese- dönüp 'bahçemdeki bir ağacı kesmek istiyorum' dedim. 'ama ağaçlar kesildiğinde artık büyüyemezler. Bu ağacı yok etmekte kararsızım, geri dönüşü olmaz.'
Gülümsedi.
Gülümsedim, hâlâ ağlıyordum. 'Onu ilk toprağa tohum olarak attığım zamanı hatırlıyorum, her gün özenle suladığımı, geceleri henüz minik bir fidanken onunla konuştuğumu, yapraklarını okşadığımı. Şimdi kendi ellerimle büyüttüğüm bir ağacı kesmem gerekiyor. Bahçeme zarar veriyor çünkü, korkarım tüm çiçeklerimi solduracak, ne var ne yoksa zehirleyecek. Toprağıma uygun olmadığını geç fark ettim.'
'Ağacı keseceğini biliyorum. O ağacın özünü alıp bünyende büyütmek istediğin için üzülüyorsun, fakat kendi özün için o ağaca verdiğinden çok daha uzun ve önemli çabalar verdin. Her daim kendini seçeceğini biliyorum.'
Yatağın yanından kalkıp hayali tiyatromun aklımda kaybolmasını sağlarken bile 'yazarsan ağacı kesmek daha kolay olur' dedi. 'yazarsan toprağın ve koca bir bahçenin tek bir ağaçtan daha kıymetli olduğunu hatırlarsın'
Ardından kayboldu.
Ne zaman yoğun duygular yaşasam ne zaman hayatın içinden birazcık sıyrılıyor gibi hissetsem, ne zaman kendimin en derinine gidip sırtımı özüme yaslayacak kadar içime çekilsem 'yaz' demeyi sürdürdü.
Bu akşam arduino setiyle uğraşırken, devrelerle ilgili video izlerken aniden dehşet bir yorgunluk hissettim. Hayattan çok ani şekilde sıyrıldım. Hiçbir şarkı, hiçbir insan, hiçbir mesaj ve oyun kafamı dağıtamadı. Budala kitabını elime aldığım gibi baş ağrısıyla tekrar attım.
'İşte düşüyoruz.' dedim. 'çöküş tekrar başladı.'
Sesin cesur olup atlamamı istediği içimdeki okyanusa güçsüzlükten dolayı düştüm. Kolumu kıpırdatacak halim yoktu, ne içerimde, ne dışarımda. Sular her yanımı sardı, aklım bulanıklaştı, her şey önemini yitirdi. Bazen film sahnelerinde olur, karakter suya düşer, dibe doğru çekilir. Yavaşça batar, bilinci kapanmaya en yakın olduğunda ise bir an gözlerini açıp kollarını hareket ettirerek yüzeye ittirir bedenini. Öyle olsun isterdim ama olmadı.
Dibe battım. Dünyayla bağımı kestim, şatomun kapıları dışarıya kapandı. Artık yalnız burada olanlarla ilgiliyiz, bu okyanusta ve suyun altında yaşananlar dışında bizi alakadar eden durum bulunmamakta.
İşler içinden ciddi manada çıkılmaz olduğunda dünya tiyatrosundan iniyorum. Sahne yazmayın bana, diyorum. Durduruyorum, hayır, bir figüran bile olmayacağım, sahneyi terk ediyorum.
Eski kabuğundan çıkamayan örümceklerin ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalması gibi bir moda bürünüyorum. Alarm veriyorum. 'Sayın hücrelerim ve tüm anlamsal varlığım, bazı meseleleri yüzeyde halledemiyorum. Beni çekirdeğe alın, dibe çekin. En merkeze gitmem gerek. Kendimin en özüne kadar gidip merkezlenmeli, her şeyi bir de oradaki perspektifle görebilmeliyim.' Örümceğim şu an, eski kabuğumu atamazsam altındaki yepyeni kabuğumla beraber tarihe gömüleceğim. Bu kabuk değişimi dönemini başarıyla atlatmak için artık ohal ilan ediyorum. Beni. acilen. dünyadan. çekin.
Belirgin bir istek değil, farkına bile varmıyorum. Enerjim tükeniveriyor ve dibe çekiliyorum. Kurulu mekanizmam her şeyi hallediyor.
Merkezde bile, evet merkezde bile, o sesle karşılaşıyorum.
'Kestiğin bir ağaç sebebiyle mi buradasın?' diye soruyor.
Aşırı yorgun hareketlerle kendime bakıyorum, çok üzgünüm, üzüntü insanın sıfatında hüzünlü bir portre gibi asılıp kalıyor bazen, bana da asılmış kalmış.
'Kestim ki.' diyorum.
'Kestim. Ne zaman geride kalan o kütüğe baksam içim sızlıyor. Kalan canlılığını neredeyse yitirmek üzere. Kütük kaldı, o söküp atılmıyor. İz kaldı.'
Öylece yüzüme bakıyor ses, kendi yüzümle bakışıyorum, kendimi kendime anlattığım yüzümle.
'Bana öyle bakma' diyorum bir anda öfkeyle kalkarak. 'Evet, bir ağaç yüzünden böyle mahvoldum. Bir ağaç insanı mahvedebilir, evet kendime daha çok emek vermiştim ama insan çok uzun zamandır içine bir ağaç bile ekmekten köşe bucak kaçtıktan sonra bir ağaç olsun hevesle ekince, o ağaç da kendini zehirleyince mahvoluyor. Ben bir anda eskisi gibi buz oldum. İçimin artık çok daha soğuk olduğunu hissediyorum, duvarlarım daha bir yükseldi sanki. Buraya bile her şeyden kaçmak için geldim sanki. Kendimden başka gidecek hiçbir yerim olmadığına inanmak için. Belki de yoktur zaten, önemli değil. Mesele bu değil. Mesele benim kendimden başka bir yeri ev zannetmiş olmam. Bir anlığına, bir kereliğine kendimden başka bir yerde gerçekten köklenmek istedim. Bir kereliğine içimde böyle bir ağacın köklendiğini, güzelce büyüdüğünü izlemek istedim.'
Sesin, yani kendimin omuzlarından tuttum, yüzüme yaklaşıp gözlerimin içine baktım. 'Yazacağım.' dedim. 'Öyle bir yazacağım ki, dolu dolu ve aralıksız. Hata yaptım diye kendime kızmayı bırakacağım. Hatalarım yüzünden çektiğim acıyı mahvoluş görmeyeceğim. Kendime hata yapma payı da vereceğim. İçimde yalnızlığa olan alışkanlığımdan dolayı tekrar yayılan tüm buzulları eriteceğim. Yükselen duvarları yıkacağım, artık kaçmayacağım. Şatoya hapsetmeyeceğim kendimi, o sahneye tekrar çıktığımda aynı kişi olmayacağım. Klavyeye dokunmaktan da, fırçayı elime almaktan da korkmayacağım.'
Gülümsedi. Hep gülümsüyor, içimdeki bu parça hep gülümsüyor. Gizli bir bildiği var gibi davranıyor daima.
'İyi ki o tohumu ekmişsin.'
Duruyor.
'İyi ki o tohumu özenle büyütmeyi tatmışsın.'
Gülümsemesindeki dozajı arttırarak tekrar duruyor.
'İyi ki o ağacı kesmişsin.'
'Yani?'
'Yani, iyi ki o ağacı sevmişsin.'
Sonra bana sarılıyor. Merkezlenmek insanın kendine şefkatle sarılmasıdır.
'İyi ki sevdiğin şey sana zarar vermeye başladığında kendini seçmeyi öğrendin. Vazgeçişler can yakabilir ama şimdi koruduğun çok güzel bir bahçen var. Kütüğünü de sev, öğrenmen gerekenler için hayatına gönderilmiş bir vesile olduğu için. Bahçenle ve kendinle ne yapmak istiyorsan onu yap. Özün nasıl yayılmak istiyorsa öyle yayılsın. Yazacak olman çok güzel. Yazarken estetik kaygıya düşme. Nasıl daha iyi yansıtabildiğine inanıyorsan öyle yaz. Kendinle çok daha yakın olduğun bir an yazmak.'
Artık ben de gülümsüyorum.
'Hem Rilke Genç Şair'e ne diyordu: 'Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Bundan önce de başkalarına sordunuz, onları dergilere gönderiyorsunuz, başka şiirlerle kıyaslıyorsunuz ve bazı yazı komisyonları denemelerinizi reddedince huzurunuz kaçıyor. Rica ederim bunlardan vazgeçin. Bu hususta size hiç kimse bir tavsiyede bulunamaz, hiç kimse size yardım edemez. Yalnız tek bir çare vardır: İçinize dönün. Sizi yazmaya sevk eden sebebi araştırın. Bu sebebin köklerinin kalbinizin derinliklerine kadar uzanıp uzanmadığını yoklayın. 'Yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın kendi kendinize. Gecelerinizin en sessiz saatinde kendinize şu soruyu yöneltin: İlle de yazmam gerekiyor mu?' İçinizden derin bir cevap çıkarmaya çalışın. Eğer bu cevap olumlu ise, kuvvetle, sadece “Mecburum” diyebilirseniz o zaman hayatınızı bu ihtiyacınıza göre kurun.”
Gecenin şarkısı: Gözde Öney, Kavga