Zamana karşı bizim büyük dirençsizliğimiz.
Sadece geçmişe bağlanabiliyorum, bugün, bugünken değil de dün olduğunda kıymete biniyor, bu da benim büyük trajikomikliğim. Yürüdüğüm yol bin yıldır yürüdüğüm yol bile olsa yine de bir hüzün kaplıyor içimi yürürken, bin yıl önce ilk yürüyüşüm geliyor aklıma, içim burkuluyor. Keşke zamanı durdurabilsem ve her şey ilk alıştığım anıyla kalsa, ben ilk alıştığım anda kalsam, zaman üzerimizden akıp da bizi ıslatmak yerine yaşlandıran bir su gibi süzülerek gitmese geçmişin sonsuzluğuna. Hep kalsak, hep durduğumuz yerde çakılsak.
Sanırım ben bir ağaç olmalıymışım. Evet, evet. Ben bulunduğu yere köklerini alabildiğine salan ama zamana olduğu yerde şahitlik etmekle yükümlü olmayan bir ağaç olmalıymışım. Hem de büyük bir ormanda çevresindeki ağaçları çok seven bir ağaç. Başım gökyüzüne uzanırken dallarım diğer ağaçların dallarını tutmalıymış, köklerimse en derinlere uzanıp beni sıkı sıkı hayata bağlamalıymış ama her şey hep aynı kalmalıymış, en azından dallarımla dallarını tuttuğum sevgili diğer ağaçlar. Zaman geçerken sadece sevgilerim eskimeliymiş, hiç azalmadan sadece eskimeliymiş.
Değişmek zorundayım ve yenilmek ve kazanmak ve incinmek ve incitmek ve yaşlanmak. Tecrübelerle bezenmeliyim hiçbir işime yaramayacak sadece sevgimden ve güvenimden götürecek kekre tecrübelerle. İnsanların yüzlerine bir bakışta "anlatmamayı" anlamalıyım. Bütün bunlarla yükümlü olmak değil ama bütün bunlarla yükümlü olduğunun farkında olmak omuzlarını ağrıtıyor insanın. Zaten bütün farkındalıkların vücuttaki tezahürü ağrı değil midir, esaslı bir ağrı?















