üzüntüler hâlden anlamaz

@theartofmadeline
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
dirt enthusiast
No title available
Lint Roller? I Barely Know Her

shark vs the universe
styofa doing anything
Cosimo Galluzzi
art blog(derogatory)
sheepfilms

Love Begins
i don't do bad sauce passes
wallacepolsom
h
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Today's Document

★

⁂
Alisa U Zemlji Chuda
DEAR READER
seen from Austria
seen from United States
seen from United States

seen from Finland

seen from Italy

seen from Ukraine
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Singapore

seen from United States

seen from Indonesia
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from Indonesia

seen from Finland
@dilsadel
üzüntüler hâlden anlamaz
oysaki bazen insan belki tüm ömrünü omuzlarında geçmişin hayaletleriyle yaşar
"nehrin kenarında yeterince beklersen sana kötülük yapanların cesetlerinin önünden geçtiğini görürsün" diye bir söz var, işte benim evim o nehrin kenarında ve balkonu çok büyük
çocuğunun yiyebileceği yemek miktarına kadar bilen baba görünce şok oluyorum, bizi kurtlar bile büyütmemiş
"Bizi kim anlıyorsa ailemiz odur."
Ben bir süre bu cümlenin gölgesinde soluklanacağım.
"dilimin ucunda bir cümle var, söyleyebilsem hafifleyeceğim" hissinin yalınlığı ve de yalanlığı. Oysa biz artık hafifleyemeyecek kadar taşlaşmışız ve bir put gibi tavırsızızdır artık bu olacaklar ve olanlar karşısında. Ne cümleler kurmuşuzdur da hiçbir gemi bir milim ilerlememiştir. İçimizden göğe yükselen o kekre acılardan sömürülmüş bir milletin yoksulları gibi salt cenazemiz kalır geriye ve artık o ne bir isyankardır ne bir eşkıya. Aklımızdan geçenlerin döküldüğü dijital bir kağıt üzerinde ne olsa değiştirir bu dünyayı diye düşünür dururuz da fakat bir alaycı cümle dökülür parmak uçlarımızdan ki ne bir kimseyi güldürür ne bir kimseyi gocundurur. Tadı kaçmış eski kolalar gibi çocukluktan hatırlanan o anılar bile artık sinemizi yırtamaz olmuştur, dünya bayatlamıştır ve biz dünden kalan ekmekleri artık yemek zorunda değilizdir.
"Ruhsal acılar, kimsenin görmediği prangalarla yaşamaya benzer. Herkesin prangaları farklıdır. Dışarıdan biri, bizim neden o prangaları çıkarıp hayatımıza engelsiz devam etmediğimizi anlamakta güçlük çeker. Prangaları çıkarabildiğimizde biz de "Aa, meğer iyiymişim; bir şeyim yokmuş aslında," deriz. Prangaları bileğimize bağlayan şey, çocukken ifade etmemeyi öğrendiğimiz, sonra da farkına varmamayı öğrendiğimiz gerçek hislerimizle reel yaşantımız arasındaki kopuklukturAnne-babalarımızı ve anne-babalığı idealize ettiğimiz sürece, anne-babanın çocuğa yaptığı yanlışı haklı çıkarmaya çalıştığımız sürece o kopukluğu tamamen kapatabilmemiz çok zor." diyor Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur kitabında.
Çok uzun zamandır üzerine düşündüğüm ve emin olduğum bir konu var benim de: Ne anneliğin ne de babalığın kutsal olduğuna inanmıyorum, dünyaya kendi iradeleri dışında gelen çocukları öyle ya da böyle hepsi istismar ediyor, bu illa fiziksel ya da cinsel olmak zorunda değil, hatta kolayca fark edilebilecek bir psikolojik istismar da olmayabilir ama sonuçları çocuğun ilerideki kişiliğini çok fazla etkiliyor ve yetişkinlikte nasıl düzeltilebilir bu etki bilmiyorum... Üstelik bu istismarın en acı verici yanı da evlat, çocukken ya da büyüdüğünde bunu anlayıp bilse bile toplumsal olarak anne-babalık öyle kutsallaştırılmış ki hiçbir şekilde isyan edemiyor, etmekten çekiniyor. Benim bu fikrimin oluşması da kendimle çetin bir mücadele sonucu oldu çünkü bize dayatılan bu kutsallık haklı bile olsak anne-babamız karşısında önce suçlu olanın biz olduğumuzu durmadan kulağımıza fısıldayan bir şeytan gibi, bu şeytana değil başkaldırmak bu şeytanın varlığının bile farkına varamıyoruz.
İşte toplumdaki tabular sebebiyle birçok kişinin hiçbir zaman düşünmeyi dahi aklından geçirmediği bir konuyu öyle güzel irdeliyor ki Nihan Kaya... Bu kitabı hem içinizeki çocuk için hem de gelecekte doğabilecek çocuğunuz ya da şu an zaten var olan çocuğunuz için okumanızı tavsiye ediyorum...
Şefkati kendimizden esirgemeyelim.
ne anlatmak ne de anlaşılmak, bunların hiçbir önemi yok, insan kendinin en derininde ne yaşıyorsa yaşamalı ve diğerlerine sadece yüzeyindeki nilüferleri göstermeli, öyle mi
Mülksüzler, Ursula K. Le Guin
Epeydir okumayı düşündüğüm Mülksüzler’i nihayet okuyup bitirdim, kendisi 2021′in okuduğum ilk kitabı oldu, fazla uzatmadan konuya -kitap hakkındaki naçizane görüşlerime- geçelim...
Kitabı okurken başlarda zihnimde mevcut iki düzenden hangisinin gerçekten distopya olduğuna bilinçsizce bir karar vermiştim fakat kitap ilerledikçe gerçekten hangisinin distopya olduğu konusunda tereddütlerim oluşmaya başladı ve kitabın ortalarını geçtiğimde artık emin olduğum şey, iki mevcut düzenden de ‘’distopya olmayan’’ın olmadığıydı. Ardından kafamda beliren ve bugüne kadar ilk kez düşündüğüm fikir, insanın olduğu yerde gerçek bir refah ortamının tam anlamıyla oluşmayacağıydı, tamamen emin değilim bu konuda aslına bakarsanız fakat şu an için bu fikre çok yakınım. Hükmetmek, baskın olmak, sahip olmak insanın doğasının vazgeçilmez bir parçası mıdır? İnsan ne kadar medenileşirse medenileşsin tıpkı üreme içgüdüsünü bastıramadığı gibi sahip olma isteğini de mi bastıramıyor? Ki zaten biraz düşününce üreme içgüdüsü ve sahip olma isteği tamamen bağlantılı diyebiliriz. İnsan üremek ister çünkü soyu devam etsin, baskın olan, hep var olan, işgal eden kendi soyu olsun ister aslında bildiğimiz gibi bunu sadece insan değil bütün canlılar içlerinden gelen bir dürtüyle isterler elbette. Peki şimdi bütün bunları düşününce aklıma şu soru geliyor: Sahip olmak isteğini bastırmanın yolu üremek dürtüsünü tamamen yok etmekten mi geçiyor?
Kitapta anlatılan ve değinilecek çok fazla konu var fakat ben şu an kitabı ismiyle de ilgili olarak burasından tutup didikliyorum...
Mülksüzler gerçekten güzel ve insanı düşünmeye iten bir kitap. Ursula K. Le Guin büyük bir yazar, okuduğum ilk ve tek kitabı buydu fakat ben çoktan onun kalemine hayran oldum...
Dilersem bir şeyler eklerim
Hiçbir zaman birinin gelip beni kurtarmayacağını biliyorum. Ne varsa tek başıma göğüslemek, benim kolumdaki bilezik, parmağımdaki yüzük ve boynumdaki kolye. Ben düşerken kendine tutunanlardanım. Tuğlam yok, rab bellediğim bir nesne yok. İki omzum var her şeye rağmen dik ve mağrur, her şeye rağmen başıma yastık. Başını kaldırdığında bütün tavanlara rağmen gökyüzünü görebilenlerdenim ve betona bastığında toprağı hissedenlerden. Sorgulanmış bir hayatı evcilleştirmek zorundayım, Sokrates'in günahından benim payıma düşen sanırım budur. Evrende kapladığım yer sol yumruğum kadar mıdır sahiden? Kendisine acıyan yıldız tozuna ne denir? Peki ayaklarıma sarmaşık gibi dolanan urgandan boynumu kurtarsam kâfi midir?
Kendimden bize geldim.
Her sabah ve her akşam, her gece ve her öğleden sonra aynı düşüncelerle boğuşmanın bıktıran yorgunluğu. Alakasız yerlerde çekilen ızdırabın ikiye değil ona katlanması ve "işte şimdi başlıyoruz" demenin verdiği kabak tadı. Sürüp giden baş ağrılarının sebebini kendinden saklamak. Umutlu ya da umutsuz, arsızca beklemek, beklediğini unutacak kadar beklemek. Bir yerlerde mola vermeyi ya da artık asıl yere ulaşmayı beklemek. Kendini teselli edip durmak. Mutlu olmak için değil mutsuzluğu unutmak için çabalamak. Baş edebilmek ve baş edememek. Gecelerin uzaması, gündüzlerin kısalması, burukluğun ise ne kısalması ne uzaması. Dünyaya buğulanmış bir pencereden bakmak. Geleceğe kaygılar, geçmişe özlemler ve kavgalar. Noktalı cümleler, noktasız cümleler. Haklı serzenişler, KDV'ler, ÖTV'ler, bitmek bilmeyen vergiler, ekonomik kriz, duygusal kriz ve fırsata çeviremediğimiz diğer şeyler. Yazmak, konuşmak, susmak, okumak, düşünmek ve çaresizlik. Faili meçhul cinayetler, hortumlanan paralar, aklanan karalar, duyulmayan sesler, duyulan ama umursanmayan sesler. Kapılara barikat kurmak. Tebrikler, eleştiriler, alkışlar, susuşlar, hiçbir işe yaramayan şeyler, daha çok şeyler, şey. İntiharlar, oh oldu'lar, vah oldu'lar. Son dakika haberleri, iki buçuk saatlik Türk dizileri, gündüz programları, gece radyoları ve evin faturaları. Sosyal medya postları, gidilen restoranın fotoğrafları, yenen yemeğin tadı. Pasaport belgeleri, yurt dışı hayalleri, mültecilik, muhacirlik, savaşlar, kaoslar. Trump, Putin ve bizimkisi. Orta doğu, doğu, uzak doğu, daha uzak doğu, en uzak doğu, hafif batı ve sırtımızın ortası. Küresel ısınma, içsel yanma, dışsal yıkılma, azalan temiz sularımız ve artan göz yaşlarımız. Eriyen buzullar ve katılaşan kalpler. Asgari ücret, ev kirası, vicdansız emlakçı. Lise sınavı, üniversite sınavı, vizeler, finaller, komiteler, KPSS, TUS, DUS, hakimlik savcılık mülakatı. Ne iş olsa yaparlar abi. Evlilik, çoluk çocuk, düğün, akraba, elti bilezikleri, kayın arabası. Boomerlar, ergenler, x kuşağı, y kuşağı, z kuşağı, ebegümeci, gökkuşağı, hani bunun ilk kuşağı. Alamancılar ve olaya hep biraz Fransız kalanlar. Apolitikler, çokpolitikler. Bilenler ve bilmeyenler, bunların hep bir olmasını isteyenler. Kiliseler, sinagoglar. Allah aşkı, Osmanlı sarığı, yeni yapılmış bir cami. Yeni dünya düzeni, eski dünyanın çürümesi. Birinin gülmesi milyonlarcasının ağlaması. Zenginlik, servet, mal, mülk, para, açlık, sefalet, sinekler ve Afrikalı çocuklar. Dengesizliğin dengesi. Herkesin işine gelmesi. Hiçbir şey. Her şey. Artıyor sandıklarımız, azalmıyor diye kızdıklarımız. Artarak azalanlar, üzgünlüğün matematikselliği, üzgünlüğün türevi, üzgünlüğün integrali, üzgünlüğün sonsuza giderken bir oturup soluklanmayışı.
Ama biz bunları şükür bilmeyiz, biz şükür en mutlusuyuz.
Olmuş Olanlar
Hissetmeyi ilk kez keşfetmiş bir çocuk gibi alabildiğine üzülmeye başlıyorum sonra. Kollarım acıyor ve anlıyorum ki kalbim birinin cenazesini kaldırıyor, musalla taşları buz gibi fakat ölülerin hatıraları hala sımsıcak.
Ne zaman kımıldasa böğrümdeki öküz, yeryüzünde depremler olur ve uzuvlar kesilir, tabutlara gövdeler, benim dudaklarıma ise bir inşirah yerleşir.
Yürüdüğüm yollar dizlerime yabancı gelir, yığılıveririm içimdeki kaldırımlara. Ben ne zaman gülecek olsam ağzım bana yabancı gelir, somurtuveririm içimdeki aynalara.
Ani oldu tanışmalarımız bakir duyguların tedirgin hissedilmeleriyle. Ummazlık kalktı gitti içimden ardından, yerine yeni ihtimaller kondu çirkin kanatlı, ürkek ve sıkılgan kabullenişler kondu, törpülenmemiş, hoyrat ve katıksız çaresizlikler kondu, ahbap olduk. Sonra ben kalkıp gitmedim fakat tam göğsümün ortasına hafif sola doğru uzanan heybetli bir hüzün kondu.
Ağaç, Ben, Duvar ve At
İçimi durduramıyorum, koşmak istiyor, bir şey olsun istiyor, ya kendi yapsın ya da oldurulsun istiyor. Ağaçlar beklemezler, yalnızca dururlar, bense durmaksızın beklerim. Onlar kök salarlar toprağa, topraksa beni kucaklar. Bir ağaç her bahar yeni bir ağaçtır oysa ben baharları bekleyemem, çoktan akıp giderim kendime.
İçim kopar kopar durur şu dünyadan, ince dikiş iplikleriyle bağlarım kendimi hayatın tepesine, kırk farklı düğüm gelip oturur boğazıma. Kırmızıya boyarım, kiraz sarısına boyarım, yumuşak kahve tonlarına boyarım yaşamı, sonra ayna bana bakar ve sırrı dökülür dayanamam ben de sırlarımı dökerim ve öylece dağınık bırakırız koyu fayansları.
Duvarlara bakmıyorum, özellikle beyaz olanlara, konuşabilirken bilerek susan bir adamı hatırlatıyor bana, üzerine basıp geçtiğim solgun kadınları, küstah oğlanları ve alıngan kızları. Arkamda bıraktıklarım paçalarıma tutunuyor, aşağı bakmamak için başımı eğmiyorum asla. Gidiyorum sanıyorum ve her durduğumda kalmış buluyorum kendimi.
İçimdeki vahşi at geçenlerde yırtıyor kafesini. Koşuyor sonra, çatlamasına ramak kalana kadar koşuyor, at daireler çiziyor, daireler daha büyük daireleri çiziyor ve nihayet ben yoruluyorum, at duruyor. Sonra morları ve alları aynada buluyorum ve bulduğum yerde bırakıyorum.
Zamana karşı bizim büyük dirençsizliğimiz.
Sadece geçmişe bağlanabiliyorum, bugün, bugünken değil de dün olduğunda kıymete biniyor, bu da benim büyük trajikomikliğim. Yürüdüğüm yol bin yıldır yürüdüğüm yol bile olsa yine de bir hüzün kaplıyor içimi yürürken, bin yıl önce ilk yürüyüşüm geliyor aklıma, içim burkuluyor. Keşke zamanı durdurabilsem ve her şey ilk alıştığım anıyla kalsa, ben ilk alıştığım anda kalsam, zaman üzerimizden akıp da bizi ıslatmak yerine yaşlandıran bir su gibi süzülerek gitmese geçmişin sonsuzluğuna. Hep kalsak, hep durduğumuz yerde çakılsak.
Sanırım ben bir ağaç olmalıymışım. Evet, evet. Ben bulunduğu yere köklerini alabildiğine salan ama zamana olduğu yerde şahitlik etmekle yükümlü olmayan bir ağaç olmalıymışım. Hem de büyük bir ormanda çevresindeki ağaçları çok seven bir ağaç. Başım gökyüzüne uzanırken dallarım diğer ağaçların dallarını tutmalıymış, köklerimse en derinlere uzanıp beni sıkı sıkı hayata bağlamalıymış ama her şey hep aynı kalmalıymış, en azından dallarımla dallarını tuttuğum sevgili diğer ağaçlar. Zaman geçerken sadece sevgilerim eskimeliymiş, hiç azalmadan sadece eskimeliymiş.
Değişmek zorundayım ve yenilmek ve kazanmak ve incinmek ve incitmek ve yaşlanmak. Tecrübelerle bezenmeliyim hiçbir işime yaramayacak sadece sevgimden ve güvenimden götürecek kekre tecrübelerle. İnsanların yüzlerine bir bakışta "anlatmamayı" anlamalıyım. Bütün bunlarla yükümlü olmak değil ama bütün bunlarla yükümlü olduğunun farkında olmak omuzlarını ağrıtıyor insanın. Zaten bütün farkındalıkların vücuttaki tezahürü ağrı değil midir, esaslı bir ağrı?
Mutluluk Üzerine
Bugün ve geçmişte hangi bilgine sorarsak soralım "Nasıl mutlu olunur?" sorusunun cevabı hep aynı anafikir üzerine: Meşgul olmak. Evet, hemen hemen bütün gerçek bilginler bir işle meşgul olduğumuzda mutlu olacağımızı iddia ediyor (kişisel gelişimcilerden bahsetmiyorum). Bir ürün ortaya çıkarmanın hazzı paha biçilemez mesela Bertrand Russell'a göre ki elbette öyledir, şöyle geçmişe dönüp de herhangi bir başarısını düşünürse insan bunu görebilir. Fakat ben isterdim ki kendimle baş başayken de mutlu olayım, yatağıma uzanmış tavanı izlerken de mutlu olayım, aşık olmasam bile kimseye.
Bana sorulursa bir işle meşgul olurken duyduğumuz his mutluluk değil mutsuzluğumuzu unutmadır. İnsan daima mutlu olamaz ki zaten olmak zorunda da değildir (yanılmıyorsam ismini hatırlamadığım bir düşünür de benimle aynı fikirde), mutluluk belki de kapitalist sistemin bize bir dayatmasıdır diyebilir miyiz, o da tartışılır ama bu işte kesinlikle parmağı vardır.
Bildiğim bir başka şey varsa o da mutluluğun en sevdiği kardeşinin aptallık olduğudur. Aptal insan daima mutludur daha doğrusu mutlu olduğunu sanar çünkü mutsuzluk dediğimiz şeyi deliğinden çıkarıp bize musallat eden şey düşünmektir, düşünen insan kendini daima rahatsız eder, filozofun dünyevi dertlerinin olmaması da bunun için gereklidir işte, hiçbir derdi olmayan insanın artık tek önemli yükümlülüğü düşünmektir, düşünmekse rahatsızlık verir.
Hayatı mükemmel olduğu için mutlu olan insan düşünmeyen insandır ama ona kızacak değiliz bunun için hatta onu örnek bile almalıyız belki. İnsan gerektiğinde düşünmemeyi de bilmeli ama bu herkes için bu kadar kolay olmayabilir, bazılarımız için içindeki sesi susturmak diğer her şeyden zordur, insanın içindeki ses şeytanlaşmayagörsün bir kez, o saatten sonra ne susar ne dinler, insanı içinden kemirip çökertmeye and içmiş gibi konuşur da konuşur...
Mutluluk dediğimiz belki de mutsuzluğumuzu unuttuğumuz anlardır kim bilir.