ABD’nin “Terörizme Karşı Mücadelede” Kuşkulu Müttefiki Pakistan
Pakistan’ın bugününü anlamak geçmişte kurulduğu koşulları bir miktar gözönünde bulundurmaktan geçer. Bu anlamda genel bir özetleme içerisinde bugünkü gelişmelere uzanmak zorunlu oldu.
Hint yarımadası alt-kıtasında 14 Ağustos 1947 yılnda bağımsızlığını kazanan Pakistan müslümanlar için ayrı bir devlet anlamına geliyordu. Oysaki Hindistan Ulusal Kongresi ve Müslüman Birliği, İngiliz sömürgeciliğine karşı ittifak yapmışlardı. Müslümanları harekete geçiren en önemli saik Hindu egemen bir yapıya ilişkin korku ve çekinceleriydi.
Bu korku ve çekinceler onları ayrı bir devlet oluşumu için motive etti. 1940 tarihli Lahor sözleşmesi Hindu ve Müslümanların dinsel bir tarif olmakla birlikte, iki ayrı ulus olduklarını onaylıyordu.
Hindistan ve Pakistan’ın bağımsız devletler olarak örgütlenmeleri insanlık tarihinin en büyük göç trajedilerinden birine yol açtı. Yaklaşık 15 milyon Hindu, Sikh ve Müslüman yerlerinden yurtlarından göçetmek zorunda kaldılar. Bağımsızlık iyimserlikleri sona erdiğinde dinsel fanatizmin tetiklediği olaylar sonucunda yaklaşık 500.000 kişi yaşamını yitirmişti. Afganistan bu sırada, Pakistan devletinin kuruluşunu reddetti ve Paştunların çoğunlukta olduğu Kuzey-Batı eyaletlerinin bulunduğu cephede toprak taleplerini dile getirmeye başladı. Ne varki bu bölgelerdeki Paştun aşiretleri 1947 yılında yapılan bir referandum sonucunda Pakistan sınırlarında yaşamayı tercih ettiklerini açıkladılar.
Afganistan duruşunu korudu ve bu kararı da tanımadığını açıkladı. Bu bir güçlük olurken Pakistan’ın çevresel-demografik durumu, sahip bulunduğu etnik ve dinsel-mezhepsel çeşitlilik ulus-devlet oluşumunda zorluklara neden oldu. Pakistan sınırını belirleyen topraklar İngiliz sömürge Hindistanı’nda müslüman çoğunluğunun ikamet ettiği yerlerdi. Ancak Doğu ve Batı kuşağında farklı kültürler yer alıyordu. Doğu Pakistan (sonraki Bangladeş) askeri denetim altındaydı. Muhammed Ali Cinnah’ın 1948 yılında erken ölümüyle ülkedeki tüm siyasi kesimler nezdinde saygınlığı olan bir liderlik sona ermişti. Pakistan anayasası 1956 yılında ilan edildi.
Seçimler ise 1959 yılına ertelenmekle birlikte hiç yapılmadı. 1958 yılında Doğu-Batı Pakistan arasında tansiyonun yükselmesi üzerine General Eyüp Han ilk askeri darbeyi gerçekleştirdi. 1970 seçimleri Doğu Pakistan’da geniş özerklik talebiyle siyaset yürüten Halk Partisinin açık zaferiyle sonuçlandı. Pakistan’ın askeri ve siyasi elitleri o döneme kadar askeri operasyon için pek istekli davranmamışlardı. Fakat bu sonuç üzerine, Pakistan ordusu 1971 baharında Doğu Pakistan’lı muhaliflere karşı harekete geçti. İç savaşın başlaması Hindistan’a binlerce mültecinin akması anlamına geldi. Savaş askeri, ekonomik ve ideolojik açılardan Pakistan’a yıkım getirdi. Açık işgal ve müdahale koşullarına rağmen ideolojik açıdan Bengal etnik kimliği Müslüman kimliğinden daha baskın çıkmış, Pakistan’ın Güney Asya’da tek Müslüman devlet olduğu teorisi çökmüş ve askeri yönetim altında Doğu Pakistan’ın yönetilemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bu süreçte bir başka gelişme Pakistan’da 1970 seçimlerinde çoğunluğu elde eden Zülfikar Ali Butto’nun Pakistan Halk Partisi’nin bir nevi islam sosyalizmi uygulamalarına girişmiş olmasıydı.
Bu döneme kadar islam dini devletin stratejik uygulamaları içerisinde bir yere sahip değildi ve muhalif çevrelerde kısmen etkili olan, politikleşmemiş, bir inanç pozisyonundaydı. Pakistan’ın islamileştirilmesi çabaları Ziya ül Hak diktatörlüğü döneminde hız kazandı.
Ordu bu sırada Belucistan’daki ayrılıkçı muhalefete karşı mücadelesiyle ulusun bekçisi görevini üstlenmiş bu doğrultuda bir meşruiyete sahip olmuştu. 1977 seçimlerinin manipüle edilmesi sonrasında Pakistan ordusu General Ziya ül Hak yönetiminde iktidarı ele geçirdi. Afganistan’ın 1979 yılında SSCB tarafından işgali üzerine ordu yönetiminin islamileştirme politikaları uluslararası güçlerin, emperyalist kampın büyük desteğine sahip oldu. Ziya ül Hak’ın 1988 yılında bir uçak kazasında ölümü üzerine yapılan seçimlerde Ziya ül Hak tarafından idam edilen eski Başbakan Zülfikar Ali Butto’nun kızı Benazir Ali Butto Pakistan Halk Partisi’yle seçimleri kazandı ve iktidar koltuğuna oturdu.
1990’lı yıllarda hükümetlerin hiç biri ordu üzerinde kontrol sağlayamamıştı. Bu yıllarda Pakistan gizli servisi (ISI) ABD bölge politikaları ve kendi bölgesel hedefleriyle uyumlu olarak islami muhalif parti ve cemaatleri destekledi. Ziya ül Hak’ın islamileştirme projesi sonucunda sadece Pencap eyaletinde 1975 yılında sayıları 750 civarında olan medreseler 2.400’e ulaştı. General Ziya ayrıca islami organizasyonlara geniş finansal katkılar sağlamıştı. İslami yapıların desteklenmesiyle bir taraftan, ülkede varolan ve nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturmalarına rağmen, (İran faktörü nedeniyle) “beşinci kol” olarak görülen şiilerin etkilerinin kırılması amaçlanıyordu.
2000 yılına gelindiğinde medreselerin toplam sayısı büyük çoğunluğu Pencap, Belucistan ve Özerk aşiret bölgelerinde olmak üzere sekiz bin civarına çıkmıştı. 1994-1999 yılları arasında yaklaşık 80.000-100.000 arasında Pakistan vatandaşının Afganistan’da savaştığı tahmin ediliyordu. Bu gelişmelerin akabinde Benazir Butto’nun Pakistan Halk Partisi orduyla ülkenin savunma ve dışişlerini ilgilendiren temel meselelerinde uzlaşmaya vardı. Her iki konu Hindistan ve Afganistan’la karşı karşıya bulunulan sorunları içeriyordu. Askerler ise aslında girişimleriyle özellikle Hindistan’la sorunlara politik çözüm bulunmasını sabote etmişlerdi. 1999 şubat ayında Pakistan Başbakanı Nawaz Sharif ve Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee yeni bir işbirliği aşamasını işaret eden Lahor Deklarasyonunu imzaladılar. Bu anlaşma 1998 Mayıs ayındaki nükleer testlerden sonra imzalanabilmişti.
1998-1999 yılı aralığında General Pervez Müşerref yönetimindeki Pakistan ordusu Kaşmir’in Hindistan denetimindeki bölümüne sızma operasyonu başlattı. Kargil savaşı ekim 1999’da aniden uzlaşmayla sona erdi. General Pervez Müşerref, Başbakan Nawaz Şerif yönetimine karşı darbe düzenlediğinde Pakistan’ın ikinci demokratikleşme deneyimi sona eriyordu. 2008 seçimleriyle bu kez Müşerref diktatörlüğüne son verildi. Ancak bu değişim Pakistan’ın temelini oluşturan diktatörlüğün özünde bir değişiklik anlamına gelmiyordu. Pakistan bağımsızlığını kazandıktan 60 yıl sonra “garnizon devlet”ten “garnizon demokrasi”ye geçebilmişti. 2004 yılında oluşturulan Ulusal Güvenlik Konseyi askerin politik yaşamdaki rolünü kurumsallaştırdı.
Afganistan ve Pakistan arasındaki ilişkiler istikrarlı bir bütünlük sağlayamadılar. Afganistan yönetimi Pakistan’ın kuruluşundan itibaren bu ülke üzerinde “Büyük Paştunistan” projesini gerçekleştirmek üzere etkili olmaya çalıştı. Bu amaçla Beluci aşiretlerin ve Kuzey-Batı Sınır bölgesindeki aşiretlerin Pakistan yönetimlerine karşı ayaklanmalarını teşvik etti. Bu durum özellikle 1979 Afganistan’daki Sovyet işgaline kadar devam etti. SSCB’ye karşı başlatılan “cihat” Pakistan’lı Paştunları süratle radikalleştirdi ve islamın etkisi arttı.
Sovyet işgalinin sonrasında Pakistan’ın politik yöneliminde, Afganistan’ın istikrarlı ve stratejik derinliğe sahip bir “arka bahçe” olması hedeflenmeye başlandı. Bu amaçla Afganistan’la bu kez “dostane” ilişkiler kurulması esas alındı.
ABD, 1998 yılında Taliban’ın Pakistan‘ın koruyucu kanatları altında olduğunu biliyordu. Taliban, Usame bin Ladin’le bağlantılarını kesmesi konusunda uyarıldı. Pakistan’ın bu anlamda kilit rolü olduğundan hareketle Bill Clinton, Navaz Şerif’i Taliban’la görüşerek Usame’yi Afganistan’dan kovması için ikna etmeye zorladı. Amerika’nın bu sıralar vurduğu kamplardan birinde Pakistan Gizli Servisi (ISI) tarafından eğitilen Kaşmir cihatçılarının bulunması Pakistan yönetimine verilen özel bir mesajdı.
Amerikan ve NATO işgalinin gerçekleştiği koşullarda 2001-2002 arasında Taliban ve El Kaide örgütü açısından Pakistan’a sınır olan Paştunların çoğunlukta oldukları Hayber Pahtunva ve Belucistan’daki yarı-otonom aşiret bölgelerinde (Federally Administered Tribal Areas –FATA) sığınma ve üslenme imkanı buldular. Sovyet işgali sonrasında sınırın Pakistan tarafında oluşturulan Afgan mülteci kampları ve peşpeşe açılan Medreseler Karaçi’ye kadar uzanan bir hatta savaşçı devşirme açısından geniş bir taban oluşturuyordu. Pakistan tarafı bu sayede Taliban açısından karargah haline geldi.
Pakistan’ın giderek artan radikalleşmesi Afganistan ve bölgenin tamamı açısından istikrarsızlaştırıcı ek bir faktörü daha öne çıkarmıştı. Bu yönüyle Afganistan ve Pakistan’ın istikrarları neredeyse birbirine bağlandı.
Kaşmir’in Kargil bölgesindeki Pakistan işgali ve Hindistan’la ortaya çıkan nükleer saflaşmanın eşiğinde Blair-Clinton görüşmesinin ardından Navaz Şerif’in ipi çekilmişti. Navaz Şerif iktidarı General Müşerref’in 12 Ekim 1999’daki askeri darbesiyle sona erdi.
Bush yönetimi Müşerref cuntasına her istediğinin yaptırabileceğini ve Taliban ve El Kaide^yi desteklemekten vazgeçtiklerini düşünüyordu. CIA 1999 yılında Pakistan’lı komandoları (ISI) Afganistan’da Usame bin Ladin’i kaçırmaları için başlattığı eğitimleri, Müşerref askeri darbe yaptıktan sonra erteledi.
Pakistan’da Taliban hareketi Afganistan’daki gelişimine benzer bir seyir izledi. Özellikle 2001 sonrasında El Kaide ve diğer islami yapılara yönelik operasyonlar sürecinde aşiretler önemli ölçüde radikal islami oluşumlara destek verdiler. Aynı zamanda onlar için örgütlenme ağına dönüştüler. Bu konuda Ziya ül Hak’ın islamileştirme projesi önceden yeterli bir zemin oluşturmuştu.
El Kaide’nin 9/11 saldırıları döneminde Pakistan “haydut devlet” statüsündeydi. Nükleer silahlanma ve Pervez Müşerref’in askeri darbesi sonrasında ABD tarafından yaptırımlar başlatılmıştı. ABD Devlet Başkanı Bill Clinton 2000 yılnda bölgeyi ziyaretinde Hindistan’da beş gün kalırken, Pakistan’da yalnızca bir kaç saat geçirmiş ve askeri cunta liderinin elini sıkmayı reddetmiş, “demokrasiye dönüş” çağrısı yapmıştı.
Bu demokratlık gösterisinin arka planında ABD bölgesel politikalarına uyumlu davranmayan bir Pakistan’ın varlığı yatmaktaydı. Pakistan bu sırada Taliban rejimini tanıyan üç ülkeden biriydi ve İslami örgütlere büyük kaynak sağlıyordu.
Hindistan Pakistan’daki askeri darbeyle birlikte Kaşmir ve nükleer silahlanma meselelerini çözmek üzere askeri cuntayı zorlayıcı oldu. Hindistan’ın bu girişiminin arkasında başta ABD ve İngiltere gibi “dost” ülkelerin tazyikleri yatıyordu.
Taliban’ın iktidara gelmesiyle stratejik amacına ulaşmanın kolaylaşacağını düşünen Pakistan açısından 11 eylül saldırılarının ardından zorluklar başladı. ABD özellikle Pakistan’ı destek verdiği islami örgütler konusunda tavır alması için sıkıştırmaya başladı. Pakistan kendine yönelik eylem yapan mezhepsel bazı gruplara tavır alırken asıl olarak Afganistan ve Kaşmir’deki grupları kendi stratejik çıkarları doğrultusunda desteklemeyi sürdürdü.
Pakistan yönetimi Afganistan’a karşı, islami muhalif örgütleri destekleme tutumunu Taliban konusunda değiştirdi. 2001 kasımında askeri cunta lideri Müşerref, Taliban’ın Pakistan’ın çıkarlarına hizmet ettiğine dair görüşlerini terketmek zorunda kaldı. 13 Aralık 2001 tarihinde islamcı militanlar Yeni Delhi’de parlamento binasına saldırı düzenlediler.
Hindistan ordusu bu tehdit karşısında Kaşmir’in Pakistan kontrolündeki bölgede operasyonlara girişti. Bu gerilimlerin peşisıra 2003 yılında Hindistan Başbakanı Vajpayee’nin girişimiyle Hindistan-Pakistan ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı. Müşerref, Pakistan topraklarının Hindistan’a karşı saldırı üssü olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı.
1989-2001 yılları arasında ABD-Pakistan ilişkileri dört ana başlıkta kilitlenmişti: Pakistan’ın nükleer silah çalışmaları; ABD’nin misilleme yaptırımları; Pakistan’ın Kaşmir konusundaki hak talepleri ve Taliban’a verdikleri destekle birlikte, Taliban yönetiminin diplomatik olarak tanınmasıydı.
Pakistan bu tecrit edilmişlikten 2001 Afganistan işgali sürecinde Amerikan politikalarına verdiği açık destek sayesinde kurtuldu. General Müşerref bir anda “uluslararası mesih” durumuna getirildi. Pakistan yaptırımların kaldırılmasına ek olarak 20 milyar dolarlık ekonomik ve askeri yardımla ödüllendirildi. Hindistan’la yaşanan problemlerde kendine avantaj sağlamış oldu.
Ancak bu çok kolay olmamıştı. Pakistan Gizli Servisi (ISI) Başkanı General Mahmud, Amerika’da Richard Armitage’le yaptığı görüşmede açıkça tehdit edilmişti; “Müşerref’e söyle bizimle mi, bize karşı mı?”, General Mahmud geçmiş iyi ilişkilerden sözetmek istediğinde, Armitage’dan “gelecek bugün başlıyor” yanıtını almış, devamında Gizli Servis Başkanı’na açıkça “bombalanmaya hazır olun, bombalanmaya ve taş devrine geri dönmeye” denilmişti, bu konuşma Cunta lideri Müşerref’e aynen aktarılmıştı.
Daha sonra bir umutla Colin Powell’le görüşen ISI Başkanı General Mahmud’un eline bu kez uzun bir liste tutuşturulmuştu;
*El Kaide’yi sınırlarınızdan geçirmeyin, silah sevkiyatını engelleyin ve Usame bin Ladin’in lojistik kanallarını kapatın; *Hava sahasını kullanım ve iniş izni verin; *Pakistan’ın hava, kara ve deniz sahaları tamamen açık tutulsun; *Acil istihbarat ve seyahat bilgileri paylaşımı yapın; *11 eylül saldırılarının kınanması ve ABD’ye, dostlarına ve müttefiklerine yönelik terörizm destekçilerinin ezilmesi için adım atın; *Taliban’a verilen desteği tamamen kesin ve Afganistan’a giderek Taliban’a katılmak isteyen gönüllüleri engelleyin; *Usame bin Ladin ve El Kaide’nin Afganistan’daki varlıklarına ve örgütlenmelerine dair net kanıtlar var, Taliban bu örgüte yataklık yapmaya devam ediyor, Pakistan Taliban yönetimiyle diplomatik ilişkilerini ve desteğini kesmeli, Usame bin Ladin ve örgütünü imha etmek üzere Amerika’ya yardımcı olmalıdır.
Bunlar ne “tartışılabilir” ve ne de “itiraz edilebilir” konular değildi ve yalnızca acilen uygulanması isteniyordu. Müşerref daha sonra telefonda görüştüğü Colin Powel’a “uysalca” ABD’ye istekleri doğrultusunda yedi maddede yardımcı olacakları sözünü veriyordu. Tehdit edildiklerini çok daha sonra 2006 yılında açıklayabildi.
ISI Başkanı General Mahmud, Molla Ömer’i ikna etmek üzere Kandahar’a gitti. Usame bin Ladin’in teslim edilmesini istiyordu. Molla Ömer bunu reddetti. Afganistan işgalinin ardından bu nedenle CİA ve ISI ortaklaşa birçok örtülü ve açık operasyonlara imza attılar. Bunların tümü El Kaide liderlerini hedef alıyordu.
Afganistan’da istikrarın sağlanması konusunda merkez ülke konumuyla en önemli aktör olan Pakistan bizzat islam fundamentalizminin yaygınlaştığı istikrarsızlık üreten bir alan haline geldi. Bölgede varolan sorun bir anda Af-Pak ekseninden Pak-Af eksenine geçiş yaptı. Bu durum Afganistan işgalinden sonra on yıl içerisinde ABD ile yaşanan problemlerle görüldü. Usame bin Ladin’in Pakistan topraklarında öldürülmesinden, ABD hava saldırısı sonucunda 24 Pakistan askerinin ölümüne değin bir dizi problemli olay yaşandı, “mesajlar” verildi.
Pakistan’la ilişkilerde son dönemlerde Rusya ve Çin’in etkileri giderek hissedilir duruma geldi. Bu ilişkilerle Pakistan, Hindistan ve Afganistan problemlerinin yanısıra giderek “büyük oyun” tablosunun orta yerine taşındı. ABD’ye olan bağımlılığı azaltma çabası içerisinde alternatif olarak Çin ile yakınlaşmayı hedefleyen Pakistan, bu ülkeyle “terörizme karşı” işbirliği yaparken öte taraftan askeri-ekonomik yardım ilişkisi geliştirmeye çalışmaktadır. Pakistan yönetimi bu nedenle Çin’e jest yapmak amacıyla ükenin Kuzey-Batı kesiminde Taliban kontrolündeki bölgede üslenmiş olan müslüman uygur savaşçılara karşı önlem alarak “Çin’e yönelik bu tehdidi ve başka aşırı yapıları bertaraf edeceklerini” açıklamıştı. Ancak yardım bağlantıları Pakistan’ın Çin’e, çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu açıklamaktadır. Çin yatırımları (Rusya’dan) çok daha az ve sınırlı olmakla birlikte Pakistan açısından son derece önemlidir.
Son dönemlerde en fazla dikkat çeken noktalardan biri oluşturulması planlanan Pakistan-Çin ekonomik koridorunun güzergahıdır. Yapılan açıklamalara göre bu hattın, bugün en sorunlu olarak görülen bölgelerden, Belucistan eyaletinden başlayarak Pencap, Sind ve Hayber-Paktunhva eyaletlerinden geçmesi düşünülmektedir. Bu ilişkinin niteliğine dair Çin Cumhurbaşkanının ziyareti sırasında İslamabad caddelerindeki bilboardlarda yer alan “dağlardan daha yüksek, okyanuslardan daha derin, baldan daha tatlı ve çelikten sert” tanımlaması belki romantik gelebilir ancak işin ciddiyetini sergilemesi anlamında oldukça çarpıcı bir slogan olduğunu teslim etmek gerekir. ABD Başkanı Obama’nın Hindistan kuruluş törenlerinde onur konuğu olarak bulunmasının ardından Çin Devlet başkanının ziyareti yeterince anlam yüklüydü.
ABD ve AB’nin görüldüğü kadarıyla Afganistan’ın peşisıra istikrar açısından kara bir boşluk oluşturan Pakistan, Orta Asya ve Güney Asya konusunda net bir projeleri olmadığı görülmektedir. Pakistan daha görünür bir gelecekte bugünkü kritik pozisyonunu işgal edeceği kesin.
Yaklaşık on yıldan fazla bir süre Amerikan politikası, Pakistan’ın Taliban, Hakkani ve öteki savaşçı gruplar üzerindeki insiyatifini kullanarak, onları Afganistan ve Hindistan politikasının elementleri olarak kullanma politikasına son vermesi için ikna etmeye çalıştı.
Pakistan’la sorunlar bu anlamda sınırlarında ABD ve ISAF birliklerinin operasyonlarına izin vermesiyle kısmen aşılmış oldu.
Pakistan politikası uzunca bir süre (Pakistan’ın çıkarlarına hizmet eden) “iyi Taliban” ve (Pakistan’da bir İslam Devleti kurmayı hedefleyen) “kötü Taliban” politikası sarmalında gelişti. Bu anlamda Washington Post gazetesinin manşeti ABD yaklaşımını ve beklentilerini vurgulamaktaydı:
“Pakistan ‘iyi Taliban’ politikasından vazgeçebilir mi?” Bu sorunun sorulmasının nedeni, tüm dünyada büyük etki uyandıran Peşaver’deki askeri bir okula yapılan saldırıyla 148 öğrencinin ölümüydü. Başbakan Nawaz Şerif saldırının hemen arkasından yaptığı açıklamada “terörizm ve mezhepçilik bir kanserdir. Şimdi artık bunu söküp atmanın zamanıdır,” diyerek bir kararlılık gösterisi yapmıştı. Ancak konu islami fundamentalizmin Af-Pak eksenindeki onlarca yıllık gelişimi olduğunda “cesur” konuşmaların pek kıymet-i harbiyesinin olmadığı bilinen bir şey.
Gerçi Pakistan Hükümeti “icraata” geçmiş ve Pakistan hava kuvvetleri anında Taliban mevzilerini bombardımana tutmuştu. Bu aksiyonu daha sonra 6 kişinin idamı izledi. Pakistan’ın bu reaksiyonu “stratejik tutarlılıkla eşdeğer olamayacak” kadar “bir sarhoşun saldırganlığı” basitliğinde görülmekteydi.
Taliban’ın işlediği suçların bedelini ödemesi gerektiği Pakistan’da yaygın bir kanaat olmakla birlikte, bu cihatçı yapılanmanın devlet birimlerinin gözetiminde gelişiği, kök saldıkları, Kaşmir ve Afganistan’da “stratejik derinlik” oluşturma anlamında uzunca süre kullanıldığı son derece net olarak bilinmektedir. Pakistan’da sınır boylarında, aşiretlerin yaşadıkları ve Taliban’ın at koşturduğu “kurtarılmış bölgelerde” uzun dönem şeriat yasaları geçerli kılınmış ve farklı bir yaşam tarzının örgütlenmesine kayıtsız kalınmıştı. Şimdi artık “terörist yapılara karşı demir yumruk” gösterileceğinden dem vurulan bir sürece giriliyordu.
Pakistan Hükümeti tahammül sınırlarının aşılması ve uluslararası –ABD- baskısı karşısında “terörizmle mücadele ulusal planını” ilan etti.
Pakistan siyasi partilerinin ortak deklarasyonları olarak açıklanan programla “teröristlerin günleri sayılı” deniliyordu. Açıklanan programa göre idam cezasına mahkum edilen teröristlerin cezaları infaz edilecekti; daha önceleri katliamlara ve terör eylemlerine karışanlar adli sistemin boşluklarından yararlanıyorlardı. Bunu telafi etmek maksadıyla askeri yargı kurallarının geçerli olacağı özel mahkemeler kurulacak ve terör eylemlerine karışanlar bu askeri yargıçların olduğu mahkemelerde yargılanacaklar; hiç bir silahlı örgütün faaliyet göstermesine müsamaha edilmeyecek; anti-Terör Örgütü NACTA desteklenip tekrar faaliyete geçirilecek; nefret suçu işleyen, mezhepçilik yapan radikalizmi öven ve görüntüler yayınlayan yayın organlarına karşı tedbir alınacak; örgütlerin komünikasyon, internet vs. erişimleri engellenecek; terör örgütlerinin bütün finansal kaynakları kesilecek; yasaklanan örgütlerin farklı isimlerle devam etmelerine izin verilmeyecek; özel anti-terör birlikleri oluşturulacak; Hükümet politikası köktendinciliğin engellenmesi fakat dinsel toplulukların desteklenmesi şeklinde ilerletilecek; Bu amaçla Medreselerde seminer ve toplantılar düzenlenecek; Pencap eyaletinde teröristlere faaliyet alanı bırakılmayacak ve Karaçi’deki operasyonlar devam edecek; Afgan mültecilere destek arttırılacak ve kayda geçirilmeleri sağlanacak; FATA (Aşiret Bölgeleri) reformu için hızlı adımlar atılacaktı. ABD tarafından 2010 yılında “terörist örgütler” listesine alınan Pakistan Talibanı’nın gerçekleştirdiği Peşaver’deki askeri okul katliamı Pakistan açısından tam bir dönüm noktası olmuştu.
Bölgede bir dizi hareketlilik yaşanır ve önlemler alınırken, öte tarafta El Kaide Hint Yarımadasından başlayarak Bangladeş’e kadar olan bölgeyi yeni cihat alanı olarak ilan etti. Pakistan ordusu uzun zamandır ülkedeki talibanlaşmadan yoğun biçime etkilenmişti. Pakistan ordusundaki militanlarla El Kaide arasında sınır çizgisinin giderek ortadan kalktığı sıklıkla vurgulanmaktadır. Bölgedeki Pakistan savaş gemilerinin yanısıra ABD ve Hindistan donanmaları El Kaide tarafından olası hedefler arasında sayılmaktadır. Geçtiğimiz yıl Eylül ayında Pakistan donanmasına ait bir savaş gemisine yapılan saldırı bunun ilk ipuçlarını vermişti.
Pakistan ABD’ye yaklaştıkça talibanlaştı. Talibanlaştıkça ABD’ye daha fazla bağımlı hale geldi.
Ahmet Akif Mücek 2015.08.16.