‘‘Şüphesiz ki, Allah ve melekleri O peygambere çok salat ederler. Ey! İman edenler, Siz de O’na salat edin.’’
AHZAP /56

seen from Germany

seen from Netherlands
seen from Argentina
seen from Netherlands

seen from Germany
seen from Brazil
seen from Türkiye
seen from China

seen from United States

seen from Japan
seen from Singapore

seen from Russia
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Japan

seen from United States
seen from Yemen
seen from Macao SAR China
seen from Spain
seen from United States
‘‘Şüphesiz ki, Allah ve melekleri O peygambere çok salat ederler. Ey! İman edenler, Siz de O’na salat edin.’’
AHZAP /56
KURAN AYETLERİYLE MÜNAFIKLARI NASIL TANIRIZ? www.a9.com.tr www.harunyahya.org A9TV
MÜSLÜMANLARIN ALEYHİNDE KONUŞMALAR YAPAR, YAZILAR YAZAR, İNSANLARI KIŞKIRTMAYA ÇALIŞIRLAR
Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve ŞEHİRDE KIŞKIRTICILIK YAPAN (YALAN HABER YAYAN)LAR (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler.
(Ahzap Suresi, 60)
Mü'minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır. [Ahzab Suresi, 47]
Sözü işitipte en güzeline uyan kullarımı müjdele. Zümer 17- 18 Yalan sözden, yalan yere şahitlik etmekten katiyyen sakının. 22- 30 Doğru olan erkekler ve kadınlar, Cenab- I Hak bunlara mağrifet ve büyük ecir hazırlamıstır. Ahzap 35 Ahdinizi yerine getiriniz, çünkü ahdinizden mesulsünüz. İsra 34 Kibirlenip masdan yüzünü çevirme, Yeryüzünde çalımla yüzüme. Çünkü Allah kurulup öğünenlerin hiç birini sevmez. Lokman 18 #cuma #hayirlicumalar #bayram #lokman #18 #isra #34 #ahzap #35 #zümer #17 #18
bir ayet
Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
Ahzap-35
NUH (as) VE NUHTUFANI
Nuh (a.s) ve NUH TUFANI
Bir uyarıcı gelmeden halkların helâk edilmeyeceği ilâhi vaadi gereği (İsra 15) Yüce Allah (c.c.) Şit oğullarına Nuh’u (a.s.) gönderdi. (Hud 25)
Nuh (a.s.) Kûfe civarlarında yaşıyordu ve Allah’ı (c.c.) unutmayan, yalnız Ona ibâdet eden çok az kişiden birisiydi. İdris’in (a.s.) neslinden gelmekteydi ve İdris’in (a.s.) şeriatı üzerindeydi.
Nuh (a.s.); uzun boylu, esmer, ince tenli, uzunca başlı, sivri yüzlü, büyük gözlü, uzun ve enli sakallı, iri vücutluydu. Kolları ve bacakları inceydi.
Nuh (a.s.) kırk yaşlarına gelince halkı irşat ile görevlendirildi. Allah’a (c.c.); bütün güçlüklere, eza ve cefalara katlanacağı, ne olursa olsun davasından dönmeyeceği, vazgeçmeyeceği sözünü vermiş, bunu yeminle teyit etmiş, Misak-ı Galizle pekiştirmişti.
Nuh (a.s.), beş büyük peygamberin birincisidir. (Ahzap 8)
Nuh’un (a.s.) kavmi; Vedd, Süva, Yağus, Yauk ve Nesr isimleriyle anılan putlara tapmaktaydı. (Nuh 23)
Nuh (a.s.) irşadına gizliden gizliye başladı. (Nuh 8-9) Gece, gündüz demeden bütün vaktini ve gücünü bu işe hasretmişti.
Daha sonra irşadını açıkça yapmaya başladı. Kavmine şöyle diyordu:
-Ey kavmim! Allah’a (c.c.) ibadet ediniz. Ondan başka ilâh yoktur. Ben size Allah’ın (c.c.) azabıyla açıkça korkutanım.(Araf 59)
Ey kavmim! Allah’tan (c.c.) başkasına tapmayınız. Ben başınıza acıklı bir azabın gelmesinden korkuyorum dedi.(Hud 5-6)
Bu sözler üzerine kavminden bazı kişiler:
-Ey Nuh! Sen atalarımızın tuta geldikleri yolu bırakmışsın. Bu nedenle biz seni apaçık bir sapıklık üzere görüyoruz dediler.
Bunun üzerine Nuh (a.s.):
-Ey kavmim! Ben de sapıklık yoktur. Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bana gelen Allah’tandır. (c.c.) Ben, Rabbimin bana vahiy ettiklerini bildirmekteyim.
Ben sizlerin iyiliğini istemekteyim.
Size önünüzde duran o korkunç akıbeti bildirmek için; ondan korunmanız, sakınmanız için ve belki böylelikle rahmete kavuşmanız için, kendinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden bir ihtar gelmesini şaşıyor musunuz? Dedi. (Araf 59-63)
Müşrikler: -Biz seni kendimiz gibi bir adamdan başka şekilde görmüyoruz. Sana tâbi olanlar da en aşağı tabakada olanlardır. Onlarsa basit ve dar görüşlü kişilerdir. Senin bizden bir üstünlüğünde yoktur, muhakkak ki sen yalancılardansın dediler.
Nuh (a.s.) onlara dönerek:
-Peki ya ben Rabbimden gelen apaçık bir burhan üzereysem? O bana kendi katından bir rahmet verdiyse ve o rahmet gözlerinizden gizli bırakılmışsa? Ey kavmim! Söyleyiniz bana. İstemediği halde azabını indirmesi için Onu zorlayacak mısınız?
Ey kavmim! Ben şu tebliğimden dolayı sizlerden bir karşılık beklemiyorum. Şu yaptığım kendime yönelik bir menfaat karşılığı değildir.
Şu yaptıklarımın karşılığı Allah (c.c.) katındadır. Benim mükâfatım Allah’tan (c.c.) başkasına ait değildir diyor; Allah’ın (c.c.) emirlerini açıkça bildiriyor, bu emirleri uymazlarsa başlarına gelecek acıklı azabı haber veriyordu.
Müşrikler ise Nuh’u (c.c.) dinlemek istemiyorlardı.
Öyle zaman geldi ki Onu görmemek için yüzlerini başka yöne çevirmeye, başlarını elbiseleriyle örtmeye, (Nuh 7) Onu dinlememek için kulaklarını tıkamaya başladılar.
Her şeye rağmen Nuh (a.s.) tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmeye, kendine ve Allah’a (c.c.) asi gelen kavmini doğru yola iletmeye çalışıyordu.
Nuh (a.s.) müşriklerin put hanelerinde bulundukları sırada yanlarına gelip: -Lâ İlâhe İllâllah, Allah’tan (c.c.) başka Tanrı yoktur deyiniz dedikçe, başlarını yere eğerler, kulaklarını tıkarlardı.
Yine böyle bir gün Lâ İlâhe İllâllah, Allah’tan (c.c.) başka Tanrı yoktur dediği bir gün put hanede ne kadar put varsa yüz üstü düşüverdi.
Bunu Nuh’tan (a.s.) bildiler. Toplanıp onu diz üstü düşene kadar dövdüler. O memleketin kralı Mahvil bunu haber alınca Nuh’u (a.s.) yanına çağırdı. Huzuruna girince Ona:
-Nedir bu senin hakkında işittiklerim? Dinime, atalarının üstünde oldukları şeye karşı nedir şu davranışların? Şu sânemlerimizi kürsülerinden düşüren sihir nedir? Bütün bunları sana kim öğretti? Diye sordu. Nuh (a.s.) krala:
-Ey kral! Onlar dediğin gibi birer ilâh olsalardı burunları üstü düşmezlerdi. Ben Allah’ın (c.c.) kulu ve resulüyüm. O Allah (c.c.) ki tektir; ortağı, şeriki yoktur dedi.
Kral Mahvil askerlerine şöyle emretti.
-Siz şu kişiyi tutup, hapsediniz. Sânem bayramına kadar salıvermeyiniz. Ben Onu bayramda dövdüreceğim. Belki de Onu öldürürüm.
Bayram günü gelinceye kadar putların ve put hanenin kırılan, bozulan yerlerini onarıp, düzelttiler. Olduğundan daha güzel bir hâle getirmeye çalıştılar. Bayram günü gelince kral halkın meydan da toplanmasına nidâ ettirdi.
Niyeti halkın gözü önünde Nuh’a (a.s.) ağır bir ceza vermekti.
Bu sırada zindan da bulunan Nuh (a.s.):
-Ya Rabbi! Ben Sana güvenir, Sana dayanırım. Sen Beni şu cebbar kralın şerrinden kurtar, Beni ondan koru diye dua ediyordu.
Sânem bayramı yaklaştığında kralın başı fena halde ağrımaya başladı, yerinde duramaz oldu.
Hekimleri, tabipleri, büyücüleri derdine derman bulamadılar. Kral acılar içinde; kendini yerden yere ata, ata bir hafta içinde öldü.
Ölüsünü altın bir serir üzerine koyup ağlaşarak, feryatlar ederek sânemlerin etrafında döndürdüler, tavaf ettirdiler, sonra da gömdüler.
Müşrikler kralın bu şekilde ölümünü Nuh’tan (a.s.) bildiler. Ona fena şekilde kötülediler; sövdüler, dövdüler. (Kamer 9)
= = = =
Kral Mahvil’in yerine geçen oğlu Dermesil Nuh’u (a.s.) serbest bıraktı. Onun güçlü bir büyücü olmasından, kendisine bir kötülük yapmasından korkuyordu. Serbest bırakırken: -Ey Nuh! Sen bir daha şu putlarımız hakkında kötü ko-nuşma, işlerine karışma, yanlarına vardığında secdeye git diye tembihledi. Onu tehdit etti. Yagus bayramı günü halk toplanıp; kurbanlar keser, bayram yaparken Nuh (a.s.) yanlarına vardı. Yüksekçe bir yere çıkarak: -Ey kavmim! Lâ ilâhe İllâllah, Allah’tan (c.c.) başka Tanrı yoktur deyiniz, kurtuluş bundadır diye bağırdı. Halk onu duymamak için başlarını elbiselerinin altına soktular, kulaklarını tıkadılar, yüzlerini buruşturdular. Lâ İlâhe İllâllah sözünü duyan putlar bulundukları yerden yüz üstü yere düşüverdiler. Kimileri kırıldı, parçalandı, un ufak oldu. Bunu gören halk galeyana geldi. Nuh’un (a.s.) üzerine yürüdüler. Onu fena halde dövdüler, başını yardılar. İte, kaka saraya götürüp kralın huzuruna çıkardılar. Kral Onu görünce: -Ey Nuh! Ben sana ilâhlarımızla ilgili hiç bir işe karışmamanı, ilâhlarımıza dil uzatmamanı tembih etmedim mi? Ben Seni bunlardan men etmedim mi? Ben Sana putlarımızın yanına vardığında onlara doğru secde etmeni emretmedim mi? Diye sordu. Nuh (a.s.) kanlara boyanmış bir halde krala: -Ey kral! Onlar dediğin gibi birer ilâh olsalardı burunları üstü yerlere düşmezlerdi. Onları yere düşüren sadece bir söz oldu. Ey Dermesil! Allah’tan (c.c.) kork. Allah’a (c.c.) eş ve şerik koşma. O her şeye kâdirdir. O her şeyi görür ve bilir dedi. Kral Dermesil Nuh’un (a.s.) bu pervasızlığına hayret ederek: -Ey Nuh! Karşıma gelenlerin korkudan dilleri tutulur. Sense öyle değilsin. Bana böyle hitap etme cüret ve kudretini kendinde nasıl buluyorsun? Diye sordu. Bu soruya Nuh (a.s.): -Ben Rabbime dayanır, yalnız Ona güvenirim. Bana bu gücü, kudreti veren Odur. Ben yalnız Ondan korkarım dedi. Kral Dermesil Nuh’un (a.s.) ikinci sânem bayramına kadar hapsedilmesini emretti. Emri hemen yerine getirildi. Nuh’u (a.s.) gün görmez, karanlık bir zindana attılar. Nuh’un (a.s.) hapse atıldığı gece Dermesil korkunç bir düş gördü. Bundan çok korktu. Hemen adamlarına çağırarak: -Siz Nuh’u (a.s.) hemen salıveriniz, o yaptıklarından sorumlu olmayan bir mecnundur. Bu yüzden Ona ceza veremeyiz dedi. Nuh’un (a.s.) serbest bırakıldığını duyan sarayın kâhini hemen kralın huzuruna çıkarak: -Ey kral! Memleketinin önünde büyük bir belâ bulunmaktadır. Büyük bir sel memleketini silip süpürecek, halkını öldürecektir. Bunun nedeni de şu Kişidir. Sen Onu hemen öldür, sakın sağ bırakma dedi. Fakat Dermesil Nuh’u (a.s.) öldürmeye cesaret edemedi. Kâhine: -Hayır! Onu öldürürsem muhakkak ki başıma çok daha büyük felâket gelir dedi. Nuh (a.s.) serbest bırakılınca irşat görevini ısrarla ve pervasızca devam ediyordu. Fakat Onun bu ısrarlı çabaları kavminin üzerinde daha kötü bir tesir yaptı. Ona daha sert davranmaya, kötü sözler söylemeye başladılar. İlâhi görevini yapmasına engel olmaya çalıştılar. Bu konuda birlik oldular, ellerinden gelen her türlü kötülüğü, engellemeyi yapmaya başladılar. Onu defalarca dövdüler. Öldü zannedilinceye kadar boğazını sıktılar. Her şeye rağmen Nuh (c.c.) yılmıyor, gizliden yada açıktan tebliğ görevini yerine getirmeye çalışıyordu. (Nuh 9)
Bu, bu şekilde seneler boyu devam etti. Bu ısrarlı çabalarının sonucunda ancak bir kaç kişi Nuh’a (a.s.) ve Onun getirdiklerine iman etti. Azda olsa bazı kişilerin iman etmesi müşrikleri çılgına çevirdi. Nuh’a (a.s.) ve iman edenlere karşı tavırlarını daha da sertleştirdiler. Nuh (a.s.) ise bütün bu zulümlere göğüs geriyor: -Ben sizlere Allah’ın (c.c.) gazabını haber veren ve onunla korkutan bir peygamberim. Allah’tan (c.c.) başkasına ibâdet etmeyin. Yoksa sizleri perişan edecek acıklı bir günün azabından sizler için cidden endişe ediyorum diyordu. (Nuh 9) Müşriklerse Onun bu ikâzlarını, uyarılarını dinlemiyorlar: -Sen ne utanmaz, ne arsız bir insansın. Seni dinlemek, duymak istemediğiniz halde hep aynı şeyleri söylemektesin. Ben bir peygamberim diyorsun ama sen de bizim gibi bir insansın. Allah’la (c.c.) konuştuğunu iddia etmektesin. Bizim gibi bir insansan nasıl peygamber olabilirsin? Senin peşinden gelenler bu kavmin en aşağılık, en fakir, en sefil tabakasıdır. Bizlerse akıllı, şerefli ve üstün insanlarız. Bu kavmin eşrafı, ulusu ve seyitleriyiz. Eğer gerçekten Sen bir peygamber olsaydın, davanda hak olsaydı bizlerden üstün olurdun da Sana onlar değil, biz inanır, biz tabi olurduk. Bizim aklımız onlarınkinden çok ve daha keskin, görüşümüz daha geniş ve uzundur. Fakat Sen üstün olman bir yana bizlerden daha alt tabakadansın. Sen güçsüz ve zelil olanlardansın. Bu böyleyken biz Sana nasıl tâbi olabiliriz? Allah (c.c.) peygamber yapacak Senden başka kimse bulamadı mı? Diyorlardı. (Hud 28-29) (Şuara 112-113) Nuh (a.s.) ise onlara şöyle cevap veriyordu: -Ey kavmim! Benden önce gelen peygamberlerde birer insandılar. Ben de bir insanım. Çünkü insanlara ancak insan olanlar rehber ve kılavuz olabilirler. Rabbimse bazı mucizeler ihsanıyla peygamberliğimi tasdik ve ilân etmiştir. Ben de onları davamın hak olduğuna dair birer delil olarak sizlere gösteriyorum. Sizlerse bütün bunlara göz ardı ediyor, kulak tıkıyorsunuz. Eğer imana gelmezseniz bana bir zararınız olmaz. Ben imanı zorla size verici değilim. Benim görevim sadece tebliğdir. Duymayanlara duyurmaktır. İman etmezseniz kendinize yazık etmiş, elim bir azaba maruz kalmış olursunuz. Bana ve söylediklerime iman edenlere gelince; onların fakir ve zayıf oluşları davamıza bir zarar vermez. Kaldı ki Allah (c.c.) katında değerli olan; insanların Allah (c.c.) korkusu ve iman dolu kalpleridir. Sizin değer verdiğiniz para, pul, mevki, soy sop gibi şeyler Allah (c.c.) indinde değersizdir. Değer verdiklerinizin değersizliğini bu dünyayı bırakıp gidenlere sorunuz. Onların ibretli hâlleri sizlere en güzel ve en doğru yanıttır. Sizin beğenmedikleriniz, iman edip doğru yolu seçenler ise gerçek kurtuluşa erenlerdir. Sizin, siz de emanet duran mallarınız ise kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör etmiştir. Ne yazık ki mallarınız sizin Hakkı görmenize engel olup, Haktan yüz çevirmenize sebep olmaktadır. Ey kavmim! Hakikat olan budur. Benden size gelen sadece tebliğdir. Bundan sonrasını artık siz bilirsiniz. (Hud 28-29) (Şuara 112-113)
Müşrikler Onun bu sözlerine de itiraz ediyorlar, şöyle diyorlardı. -Sizler fakir, bizler ise zenginiz. Sen getirdiğinle, iddia ettiğinle ancak mallarımızı ellerimizden almayı amaç edinmekte, onları elimizden almak, kendine mal etmek istemektesin. Senin gözlerine mal hırsı bürümüştür. Senin isteğin bu yolla mallarımızı elimizden almaktır. Fakat bizler akıllı ve uyanık kişileriz. Senin bu oyununa gelmeyiz. Nuh (a.s.) ise onların bu dayanaksız iddialarını şöyle yanıtlıyordu. -Ey kavmim! Sizler ne diyorsunuz? Rabbimden sizlere getirdiğim mucizelere rağmen beni inanmıyor, hakkımda kötü zanlarda bulunuyorsunuz. Ben mal düşkünü bir kimse değilim. Niçin düşünmezsiniz? Yaptığım bu tebliğ görevi için sizlerden bir ücret, bir karşılık talep etmiyorum. Bu konuda dünyalık hiç bir menfaatim yoktur. Benim ücretim Allah’a (c.c.) aittir. Benim gayretim sizleri doğru yola ileterek dünya ve ahret menfaatleriniz, kurtuluşunuz içindir. Beni ve getirdiklerimi inkâr ederek hem dünya, hem ahretinizi mahvediyor, cennet nimetlerinden kendinizi mahrum ediyorsunuz. (Şuara 109) Nuh’un (a.s.) müşrik iddialarına karşı verdiği yanıtlar son derece beliğ ve akılcıydı. Onu dinleyenlerden bir kısmı imana geliyorlar, Nuh’a (a.s.) tabi oluyorlardı. Bu durum müşriklerin dikkatini çekmekte gecikmedi. Bu şekilde tartışırlarsa bunun Nuh’un (a.s.) söylediklerinin propagandası olacağı son derece açıktı. Bunu engel olmak için bir çare düşünmeye çalıştılar. Aralarında bir heyet teşkil edip Nuh’un (a.s.) yanına gönderdiler. Bu heyettekiler Nuh’a (a.s.) inanmış, iman etmeye hazır görünüyorlardı. Yalnız bir kaç şartları vardı. Heyet Nuh’un (a.s.) yanına vardıklarında: -Ey Nuh! Sana da, getirdiklerine de iman etmeye, tasdik etmeye hazırız. Yalnız şu pejmürde kılıklı, fakir ve sefil kişileri yanından kov. Bizler onlardan daha zengin, daha asil olduğumuz gibi daha da güçlüyüz. Biz onlarla bir arada bulunmayı, onlarla aynı seviyede tutulmayı, onlarla aynı cemiyeti paylaşmayı zayıflık ve utanç sayarız. Onlarla bir arada bulunmak istemiyoruz. Eğer onları kovarsan sana da, getirdiklerine de iman edeceğiz. Bundan sonra arkadaşın ve yoldaşın bizler olacağız dediler. Müşriklerin niyeti iman etmeden çok Nuh’un (a.s.) yanında toplanmış müminleri ondan ayırmak, aralarını açmak, cemiyetini dağıtmaktı. Fakat Nuh (a.s.) onların bu hâyâsız tekliflerini şiddetle reddetti. Oyunlarına gelmedi. -Ben onları asla kovamam dedi. Onlar Allah’a (c.c.), ahrete, hesap gününe inanan kimselerdir. Onlar Rabbime sığınmışlardır. Allah’a (c.c.), ahrete, hesap gününe inanan kimselerinse şanı çok yücedir. Onlar Allah’ın (c.c.) sevdikleridir. Rableri onlara nice, nice nimetler hazırlamıştır da sizler bunu bilmezsiniz. Halbuki sizler üstünlüğü şu geçici dünyada, malda mülkte, soyda sop da arıyorsunuz. Niçin düşünmezsiniz? Bu dünya ne sizden öncekilere kalmıştır, ne size, ne de sizden sonrakilere kalacaktır. Allah’a (c.c.) ve ahiret gününe inananlarla inanmayanlar bir değildir. İnananlar, inanmayanlardan çok daha üstündürler. Eğer onları hatırınız için hâkir görüp de yanımdan kovarsam Allah’ın (c.c.) azabından Beni kim kurtarır? Bana kim yardım edebilir hiç düşünmez misiniz? Gözlerinizin hor gördüğü şu kimseler hakkında, Allah (c.c.) onlara asla hayır vermeyecektir diyemem. Onların özlerinde olanı muhakkak ki en iyi Allah (c.c.) bilir. Onlar dilleri ve kalpleriyle ikrâr ettiklerinden dolayı Allah’ın (c.c.) makbul kullarındandır. Ey kavmim! Şunu iyi bilin ki, hepiniz malınızla, mülkünüzle, her şeyinizle bir araya gelseniz sizleri onların bir tekinden bile üstün tutmam, sizleri onlara tercih etmem. Nuh’un (a.s.) bu sözleri müşrikleri çileden çıkarmaya yetti. Onu açıkça tehdit ettiler. -Ey Nuh! Doğrusu Sen bizimle uğraşıp durdun. Bizimle uğraşmada aşırıya gittin. Eğer bu davandan vazgeçmezsen Seni taşlayarak öldürmekte asla tereddüt etmeyiz. Bunun içinde beklemeyiz, Sana zaman ve aman vermeyiz dediler. (Şuara 118) Nuh (a.s.) onların bu tehditlerine karşılık: -Ben yalnız Allah’a (c.c.) dayanır, Ona güvenirim dedi. Bu söz müşrikleri daha da kızdırdı, tehditlerini çoğalttı. Fakat Nuh (a.s.) onların bu tehditlerine kulak asmadı ve tebliğ görevine devam etti. Müşrikler ne yaparlarsa yapsınlar Nuh’a (a.s.) engel olamıyorlardı. Müminlerin içinde imanları zayıf olanları arayıp bulmaya; onları kavmiyetçilikle; geçmişe, ataya bağlılıkla, mal mülkle etkilemeye çalıştılar. Putlarını yücelttikçe yücelttiler. (Nuh 23) Bu konuda her türlü gayreti göstermekten geri kalmadılar. Müminlerin Nuh’a (a.s.) olan sevgi, sadakat ve bağlılıklarını kırmaya, koparmaya çalıştılar. Sadece bir kaç imanı zayıf kişi onların bu aldatmacalarına kandı. Bu bir kaç kişi dışında bir başarı sağlayamadılar. Başarısızlık müşrikleri daha da hırslandırdı, müminlere olan düşmanlıklarını çoğalttı. Son çare olarak da müminlere zulmetmeye başladılar. Fakat bu zulüm ve işkenceler müminlerin imanlarını artırmadan, birbirlerine olan bağlılıklarını pekiştirmeden, güçlendirmeden başka bir işe yaramadı. Aralarındaki bu amansız mücadele şiddetlendi. Nuh’u (a.s.) delilikle suçladılar. Onun için: -Şu kendini peygamber zanneden, kendini öyle takdim eden kişi sizin, bizim gibi bir insandan başka bir şey değildir. Onun size, bize karşı bir üstünlüğü yoktur. Eğer geçekten peygamber olsaydı yanında bir kaç melek bulunurdu. Şu Allah (c.c.) birdir, Ondan başka ilâh yoktur sözü de nereden çıktı? Biz atalarımızdan Onun dediği şu birlemeyi hiç duymadık. O üzerinde delilik bulunan kimselerdendir dediler. Müşrikler Nuh’a (a.s.) ve müminlere işkence ve zulümlerini artırdıkça artırdılar. Müminler ise her şeye rağmen imanları üzerinde sabit kalmak için kenetlenirler, birbirlerine destek olurlar, hiç bir fedakârlıktan kaçınmazlardı. (İbrahim 20) Müşriklerin müminlere olan işkence ve eziyetlerinin arttığı, dayanılmaz raddelere ulaştığı sene bir kuraklık başladı. Bu kuraklık kırk sene sürdü. Bu süre içinde müşriklerin pek güvendikleri malları ve hayvanları helak oldu. Bağları, bahçeleri kurudu, kadınları doğum yapmaz oldu, nesilleri kesildi. Müşrikler dehşet içindeydiler, ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Bunlardan bir kısmı bir zamanlar alay ettikleri, işkencelere uğrattıkları Nuh’un (a.s.) yana gelerek Ondan yardım istediler. Nuh (a.s.) onlara şöyle cevap verdi. -Ey kavmim! Başınıza gelen bunca belâlar işlediğiniz günâhlar ve kusurlar nedeniyledir. Allah’ı (c.c.) bırakıp putlara taparak O’nu gazaplandırdınız. Bu yüzden yağmurlar kesildi, rızkınız azaldı. Sizin yüzünüzden masum hayvanlarda zarar gördü. Ama Rabbimiz günâhları çokça affedici, Rahim ve Kerim olandır. Kusur ve günahlarınızın bağışlanmasını isteyin ki sizi affedip, üzerinize rahmet yağmurları göndersin. Mallar ve evlâtlar ihsan ederek sizlere imdat etsin. Sizin için cennet gibi bağlar, bahçeler ve onların arasında şırıldayarak akıp giden, sizlere bereketler getiren nehirler yaratsın. Ey kavmim! Size ne oluyor ki Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü anlamıyorsunuz. O tek Yaratıcıyı bırakıp, hiç bir işe yaramaz putlara tapıyorsunuz. Size dünyada ve ahrette sayısız nimetler bahşedecek olan O’dur. O’nun hak olduğuna delil olan ayetler gözlerinizin önündedir de sizler onları görmez, kör ve sağır olan putlara taparsınız. Yaratılışınızda apaçık duran, O’nun birer ayeti olan mucizeleri neden görmek istemiyorsunuz? O yoktan var eden Allah’tır (c.c.) ki sizleri kan pıhtısından yarattı. Ahsen-i Takvim üzere şekilden şekle soktu, et ve kemiğe büründürdü. Sonrada bir insan suretinde bu dünyaya getirildiniz. Hâlâ O’na inanmıyor, ibâdet etmiyorsunuz. Hâlâ bu ince hakikatleri anlayamıyorsanız başınızı kaldırıp da etrafınıza, gökyüzüne bir bakın. Gören ve bir parça düşünenler için O’nun varlığını kanıtlayan pek çok ayetler, deliller göreceksiniz. Sizleri yaratan, rızk verip besleyen O’dur. Hâlâ inanmıyor musunuz?
Nuh (a.s.) kavmine Allah’ın (c.c.) ve Ahret gününün var olduğunu kanıtlayan pek çok deliller ileri sürdükten sonra şöyle devam etti. -Bir gün ölüp, şu pek sevdiğiniz dünyayı bırakmak zorunda kalacaksınız. Ahretse ebedidir. Orada, yapılanların ve yapılmayanların hesabı görülür. Orası ceza ve mükâfat yeridir. Ey kavmim! Artık insafa gelin. Gönül gözlerinizi açın. Allah’a (c.c.) iman edip, putlara tapmaktan vazgeçin. Sizi bekleyen o dehşetli günden Allah’a (c.c.) sığının. Muhakkak ki O Rahman ve Rahimdir. (Nuh 11-18) Fakat Onun bu sözleri müşrikleri daha da kızdırmaktan başka bir işe yaramadı. Şöyle cevap verdiler. -Senin bizi imana davet etmekten ve gazapla korkutmaktan başka bir şeyin yok mudur? Artık yeter. Bizi tehdit etmekten vazgeç. Yanında bulunup da gizlediklerin varsa ortaya çıkar. Biz ne Sana, ne de getirdiklerine inanıcı değiliz. Eğer doğrulardan isen vaat ettiğin gazabı getir. Eğer getiremezsen davetinden ve tehditlerinden vazgeç. (Hud 32) Nuh (a.s.): -Ey kavmim! Gazap ya da nimet konusunda benim elimden bir şey gelmez. Gazabı da, nimeti de veren yalnız O’dur. O bütün mülklerin sahibidir. Ben yalnız size Onun gazabından korkmanızı tavsiye ederim. (Hud 33-34) Nuh’un (a.s.) kavmine irşada başlayışının dokuz yüzüncü yılında Yüce Allah (c.c.) şöyle vahiy etti. “-Ey Nuh! Sen Hint ardıcı ağacından bir fidan dik, onu her gün sula. Senede bir kere de dallarını budaki çabuk büyüyüp, gelişen bir ağaç olsun.” Nuh (a.s.) emredileni yaptı, Hint ardıcı ağacından bir fidan dikti ve onu her gün suladı, senede bir kerede budadı. Ağaç süratle büyüyüp gelişti. Kırk sene içinde boyu otuz arşını buldu. Bundan sonra Nuh (a.s.) onu budamaktan vazgeçti. Nuh’un (a.s.) kavmini irşadı 950 sene sürdü. Bu müddet içinde sabırla görevini yapmaya çalıştı. Türlü hakaretlere uğradı. Kendisiyle alay edildi. Zaman, zaman şiddete uğradı. Bütün gayretine rağmen kavmi doğru yola gelmemekte, onu yalanlamakta, alay etmekte, hakaretlerde bulunmakta ve şiddet uygulamaktaydılar. Son olarak Allah’ın (c.c.) gazabını açıkça istemeleri bu konuda Nuh’un (a.s.) umutlarını tamamen bitirdi. Onlardan ümidi tamamen kesti ve şöyle dua etmeye başladı. -Ey Rabbim! Onlar Bana isyan ettiler. Malları ve evlâtları kendilerinin hüsranlarından başkasını artırmayan kimselere uydular. Halka, sakın taptıklarınızı bırakmayın dediler. Gerçekten onlar pek çok kişiyi baştan çıkardılar. Artık bu zalim kavme karşı mağlup düştüm. Onlardan ümidimi kestim. Ya Rabbi! Bana vaat ettiğin yardımı yap. (Nuh 24) Artık Sen o zalimlerin dalâlet ve sapıklıklarından başkasını artırma. Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimseyi sağ bırakma. Eğer bırakırsan sana ihlâsla ibadet eden kullarını yoldan çıkarırlar. İnsanlar arasına fesatlar sokarlar, kötü nesiller yetiştirirler. Onlar nankör fâcirlerden başkasını doğurmazlar.(Nuh 27) Ey Rabbim! Kavmim beni kesin olarak yalanladı. Hakkı kabul edecek durumları kalmadı. Benimle onlar arasındaki hükmü Sen ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar. Müminlere mağfiret eyle. Zâlimler için ise, üzerlerine olan gazabından başkasına artırma. (Nuh 28) Onun böyle dua etmesinin bir nedeni de bir oğlu ile bir karısının iman etmeyip müşrikler arasında bulunmasıydı. Onların bu durumu Nuh (a.s.) için büyük bir üzüntü kaynağıydı ve moralinin bozulmasına, ümitlerinin tükenmesine neden oluyordu. Bir peygamber karısıyla oğlunu iknâ edip, imana getirememişse kimi iknâ edip, imana getirecekti? Cenab-ı Hak Nuh’un (a.s.) bu duası üzerine Ona şöyle vahiy etti. “-Ey Nuh! Bundan sonra kavminden hiç kimse iman etmeyecektir. Onların içinde bulunanlardan ve onların durumlarından dolayı üzüntüyle kendini kahretme. Sen diktiğin, şimdi büyümüş olan Hint ardıcı ağacını kes. Sana bildirdiğimiz şekilde bir gemi yap. Dehşetli an gelip çattığında (ola ki merhamet ve şefkat dolu kalbin gördüklerinle yumuşayabilir) o zalimler için Benden af ve mağfiret niyazlarında bulunma. Çünkü bu azabı onlar kendi elleriyle, kendi dilleriyle istediler ve hak ettiler.” (Hud 36-37) Nuh (a.s.) Allah’ın (c.c.) emri üzerine bir gemi inşa etmeye başladı. (Hud 38) Bu gemi tarihteki ilk gemidir ve bir mucizedir. Nuh (a.s.) marangozdu. Önce emredildiği gibi Hint ardıcı ağacını kesti, kuruttu. Sonra ellerini açıp: -Ya Rabbi! Gemiyi nasıl yapayım? diye sordu. Cenab-ı Hak (c.c.) Ona gemiyi tarif etti, Cebrail’i (a.s.) gönderdi. Geminin yapımında Cebrail’de (a.s.) Allah’ın (c.c.) emri üzerine Ona yardım etti. Cebrail (a.s.) tarif ediyor, bu tarif üzerine Nuh (a.s.) gemiyi yapıyordu. (Ankebut 14) Nuh’un (a.s.) yanından ayrılmayan, en sıkıntılı günlerinde bile Onu yalnız bırakmayan, Ona gönülden bağlı müminler de canla, başla çalışıyorlardı. Nuh’un (a.s.) tebliğden vazgeçtiğini ve bir gemi yapmakta olduğunu fark eden müşrikler akın, akın yanlarına geliyorlar, yaptıklarına bakışıyorlar, Onunla ve beraberindekilerle alay ediyorlardı. (Hud 39) -Ey Nuh! Peygamberlikten vazgeçerek dülger mi oldun? Bu; sağında solunda, önünde arkasında deniz ya da göl olmayan yerde gemi yapmakta neyin nesidir? Bu gemi ne işe yarayacaktır? Bu yaptığın akıllı insan işimidir? Diyerek sataşırlar, alay ederler, kahkahalarla gülerlerdi. Müminlerde onlara: -Bu yaptığımızı bize Allah (c.c.) emretmiştir. Şüphesiz ki O en büyük ilim sahibidir, O her şeyi bilir. O büyük ve azaplı gün geldiğinde yerlerden ve göklerden sular fışkıracak, her yeri istilâ edecek, sizler o dehşetli suların içinde kaybolup giderken biz bu geminin içinde emniyette ve selâmette olacağız. Muhakkak ki sizler ve bizler Rabbimizin vaat ettiklerini eksiksiz görüp, bulacağız. Beklediğiniz ve beklediğimiz muhakkak başımıza gelecektir dediler. (Hud 38-39)
= = = =
Nihayet günler geçti ve geminin inşası tamamlandı. Bu iş dört sene gibi uzun bir süre devam etti. Yapılan gemi üç kattı (Kamer 13-14) ve bir horoza ya da kuşa benziyordu. Suya batan kısmı kuş göğsü gibi suyu yaracak şekilde yapılmıştı. Tahtalar kalın, büyük demir çivilerle tutturulmuş, gövde bölüm, bölüm ayrılmıştı. Alt kat vahşi hayvanlara, orta kat insanlara, üst kat ise kuş cinsi hayvanlara tahsis edilmişti. Gemi eksiksiz ve mükemmeldi. İçinde ocakları, kazanları dahi vardı. (Hud 40) Müminler gemiyi kaynamış ziftle iyice kalafatlamışlar, en küçük delikleri dahi tıkayıp, kapatmışlardı. Gemi oldukça büyük, son derece sağlam ve dengeliydi. Bir sandık gibiydi, açıkta hiç bir yeri yoktu. Üst bölümüne lomboz delikleri gibi içten ve dıştan sıkı sıkıya kapatılabilen küçük pencereler açılmıştı. Geminin bitimi, gelen vahye göre tufanın da başlangıcıydı. Allah (c.c.) Nuh’a (a.s.), bu gemiye iman etmiş kişilerle, onların ehillerini ve bütün hayvanlardan bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çiftini almasını emretmişti. (Hud 40-41) Recep ayının onuncu günü gemi hazır olunca, önce hayvanlar gemiye yüklendiler. Önce karınca içeri alındı, en son merkep bindirildi. Âdem’in (a.s.) Ebu Kubeys dağındaki mağarada bulunan tabutu da getirilip gemiye konuldu. Tabut erkeklerle kadınların bulunduğu bölümler arasındaydı. Rivayet edilir ki tufan kopacağını ve helâk olacağını anlayan İblis gemiye binmenin yollarını aramış, en son binen merkebin kuyruğuna tutmuş, binmesine engel olmuş, bunun üzerine Nuh’ta (a.s.) onu gemiye almaya mecbur kalmıştır. Hayvanlardan sonra müminler besmele çekerek gemiye bindiler. (Hud 41) Elli kişi kadardılar. Bunların içinde Nuh’un (a.s.) üç oğlu Ham, Sam ve Yafes ile gelinleri de vardı. 950 senelik uzun bir irşat döneminde ölenler dışında ancak bu kadar kişi imana gelmişti. Bu durum Nuh (a.s.) için bir üzüntü kaynağı değildi. Çünkü onun görevi sadece irşattı, tebliğdi. Görevini hakkıyla yerine getirmeye çalışmıştı. Bundan sonraki ise sadece Allah’a (c.c.) aitti. Gemiye binen müminlerin sayısı hakkında çeşitli rivayetler vardır. Nuh (a.s.) ve beraberindekilerin gemiye bindikleri ve azıklarını aldıkları haberini alan kral Dermesil: -Ben şu Nuh’un aklına şaşarım dedi. Bir gemi yapmıştır ama onu akıtıp götürecek su nerededir? Diye sorduktan sonra askerlerine: -Bir bölük süvari hazırlayınız da şu ovadaki gemiyi yakalım. Yakalım da ondan bir iz bırakmayalım diye emretti. Kral süvarileriyle birlikte gemiyi yakmak üzere yola çıktılar. Aralarında Nuh’un (a.s.) kâfir olan oğlu Yam’da bulunuyordu. Kral gemiye yanaşıp: -Ey Nuh! Bir gemi yaptın ama onu akıtıp götürecek su nerededir? Diye sordu. Nuh (a.s.): -Ey kral! O su bulunduğun yerde, ayaklarının altındadır, o sana doğru gelecektir dedi. Kral ayaklarının altına baktı. Yer kuruydu. Sonra Nuh’a (a.s.) dönerek: -Ey Nuh! Ben senden çok şaşılacak bir söz işitmiş bulunuyorum. Gemini akıtıp götürecek suyun ayaklarımın altında olduğunu söylersin ama orada bir damla bile su yoktur. Sen aklını kaçırmış olmalısın. Sen ve yanındakiler geminizden ininiz, çünkü geminizi yakacağım diye bağırdı. Nuh’ta (a.s.) ona: -Ey kral! Allah’a (c.c.) karşı gururunu artırmadan imana gelmede acele et. Ona eş ve şerik koşma. Bir an önce Müslümanlardan ol. Aksi halde gelmekte olan azabı önünde bulacaksın dedi. Kral cevap vermeye hazırlanırken bir adam koşarak kralın yanına geldi. Telâş ve korku içindeydi. Krala: -Ey kral! Ekmek pişirttiğin tandırından sular fışkırmaya başladı diye haber verdi. Kral şaşırarak haberciye: -Sen aklını oynatmış olmalısın diye bağırdı. Hiç tandırdan su mu fışkırır? Diye çıkıştı. Bunu duyan Nuh (a.s.) krala: -Ey kral! Yazıklar olsun sana. O ilâhi azabın geliş belirtisidir. Rabbim bana bunu vahiy edip, bildirmiştir. Yeryüzü delinip deşilecek, atının altındaki yerden su fışkıracak, o su da inkâr edenleri boğup öldürecek, helâk edecektir dedi. Kralın atı ayaklarını oynatınca oradan bir su fışkırdı. Kral korkarak atını başka yere doğru sürdü. Gittiği yerde atı ayağını oynatınca oradan da bir su fışkırdı. Kral atını her nereye sürerse oradan su fışkırıyordu. Kral Nuh’u (a.s.) olduğu yerde bırakarak geriye döndü. Ülkesinin çeşitli yerlerine adamlar gönderip durumu tahkik ettirdi. Gelen haberler Nuh’u (a.s.) doğruluyordu. Kral, ailesini ve yakın adamlarını, hizmetçilerini alarak babasının dağ başında yaptırdığı konağa, Maakile doğru acele hareket etti. Maakil, yiyecek içecekle doldurulmuştu. Kral oraya giderse tufandan kurtulacağını zannediyordu. Kral Maakile varınca oradan da bir suyun fışkırdığını; taşları, kayaları oynattığını, üzerlerine doğru fırlattığını dehşetle gördü. Fışkıran su çok sıcak ve pis kokuluydu. Kral ve yanındakiler nereye yöneleceklerini, nereye kaçacaklarını bilemediler.
Recep ayının onuncu gününde hayvanlar ve müminler gemiye binip, kapılar kapatıldıktan sonra dört bir yandan kara bulutlar etrafı sardı. Bu bulutlar öylesine kalındılar ki günler boyu güneş kendini gösteremedi. Gündüz olduğu zamanlarda bile etraf zifiri karanlıktı. Ağır yüklü gök bel vermiş, yere biraz daha yaklaşmış, biraz daha eğilmiş, müşriklerin üzerlerine doğru abanmıştı. Ufukları dolduran gazap dolu, asık, kara bir yüze benziyordu. Sık, sık çakan şimşekler düşen yıldırımlar bu hiddetli kara yüzü yer, yer çatlatıyor, korkusuyla yürekleri koparan ifadesini daha da belirginleştiriyordu. Üzerlerine doğru bir afetin, bir belânın geldiğini fark eden hayvanlar panik halindeydiler. Ağlaşır gibi meleşiyorlar, böğürüyorlar, gıdaklıyorlar, sağa sola kaçışıyorlardı. Önce; artarda çakan şimşekler, göğün siyah zeminini çatlatan, birer top mermisi gibi patlayan yıldırımlarla birlikte hafiften bir yağmur başladı ve gittikçe şiddetlendi. Yağmura, uğultularla gelen şiddetli bir rüzgârda karıştı. Yüce Allah (c.c.) göklerin kapısını şarıl, şarıl akan sulara açtı. Gökten gelenlerle yerden fışkıranlar takdir edilmiş bir emir üzerine birleştiler. Dağlardan, tepelerden bölük, bölük safran rengi sular akmaya başladı. Yağmur damlaları biraz daha irileşti, bir parça daha çoğaldı, rüzgârla birlikte daha da şiddetlendi. Adeta göğün dibi delinmişti. Kasırgaya dönüşen rüzgâr gökten geleni bir kamçı gibi sağa sola savuruyor, müşriklerin suratlarında şaklatıyor, ağaçları söküyor, evleri yıkıyordu. Dağlardan, tepelerden kopup gelen ak köpüklü sarı sular dört bir yandan hücum ediyorlar, delice akıyorlar, her yeri sarıyorlar, gitgide yükseliyorlardı. Bunu gören müşrikler nihayet üstlerine çöken belânın farkına varabildiler. Sağa sola kaçışıyorlar, evlerin çatılarına, yüksek yerlere çıkıyorlar; sellerden, kasırgaya dönen rüzgârdan korunmaya, kurtulmaya çalışıyorlardı. Göğün dibi delinmiş gibi çılgınca yağan yağmur yerden fışkıran sulara karıştı. Köpürerek akan sular delice akan nehirlere dönüştü. Sel devâsa irilikteki kayaları sürüklüyor, ağaçları söküyor, önüne ne çıkarsa sürüp götürüyordu. Gümbürdeyerek, taklalar atarak; döne, döne gelen dev kayalar hışımla evlere vurup çökertiyor, üzerine sığınmış insanları attıkları ümitsiz çığlıklarla anaforlanan gömgök sulara karıştırıyordu. Ara sıra ürperen bir canlı gibi şiddetli bir deprem ortalığı sarsıyor, bu dehşet gününe dehşetler katıyordu. (Kamer11-12) Tufan suları put hanenin duvarlarını yıktı. Vedd, Süva, Yağus, Yauk ve Nesr putlarını önüne kattı, sürükleyerek alıp götürdü. Cidde sahiline varınca onları bir çukura attı, üzerleri kalın bir toprakla örtüldü. = = = Nuh’un (a.s.) Vaile ismindeki hanımı iman etmediğinden gemiye binmemişti. Bu kadın iman etmediği gibi kocasının sırlarını müşriklere bildirmekten çekinmez, bundan geri durmaz, Nuh’un (a.s.) yüzüne; mecnun, deli diyecek kadar küstahlaşır, kötülük yönünden elinden geleni ardına koymazdı. Nuh’un (a.s.) bu kadından olan oğlu Yâm Ken’an’da annesi gibi babasına, Nuh’a (a.s.) iman etmemişti ve müşriklerin arasındaydı. Oğlunu müşriklerin arasında gören Nuh (a.s.) babalık şefkatiyle: -Ey oğulcağızım! Gel inat etme. İmana gel ya da gelme. Sen yine gemiye bin, bizimle gel. Allah’ın (c.c.) gazabına uğramışlarl birlikte olma. İşte görüyorsun, sular yükselmeye başladı. Biraz sonra kaçacak yer bulamayacaksın diyerek onu yanına çağırmıştı. (Hud 42) Fakat Yâm Ken’an eski inadında, taassubunda direniyor, babasının sözlerine dinlemiyor, tavsiyesine uymuyordu. Onu böyle davrandıran kara ve kör gururuydu. Biraz ilersindeki yüksek dağı göstererek: -Ey baba! Hayır! Gemine binmem, seninle birlikte olmam diye bağırıp devam etti. -Ben annemin yanında ve onun dinindeyim. Onu bırakmam. Sana ve tavsiyelerine ihtiyacım yok. Gemine bineceğime şu karşıdaki yüksek dağa sığınır, oraya çıkarım. O dağ nasıl olsa beni boğulmaktan kurtarır. (Hud 43) Fakat babalık duyguları Nuh’ta (a.s.) son derece güçlüydü. Huysuz, kendisine fikren ihanet eden karısını bu duyguları nedeniyle boşamamış, yaptığı mezâlimleri, ihânetleri bu nedenle katlanmış, sineye çekmişti. Oğlunun tufanda helâk olup gitmesine yine gönlü dayanamadı, yine evladını korumaya, iknâ etmeye çalıştı. Oğluna: -Ey oğlum! Bu gün iman ve itaatleriyle Allah’ın (c.c.) rahmet ve merhametine mazhar olanlar dışındakilere kurtuluş yoktur. Gel inat edip, kafirlerden olma. Bak sular etrafını sardı bile diye bağırdı. Fakat Yam babasının sözünü dinlemedi. Nuh (a.s.) sözlerini henüz bitirmişti ki aralarına büyükçe bir dalga girerek oğlunu sürükleyip götürdü. (Hud 43)
Yağmur bütün şiddetiyle devam ediyor, sular gitgide yükseliyordu. Gemideki müminler birbirlerine sokulmuşlar, korkuyla titreşiyorlar, durmadan tövbe ve istiğfâr getiriyorlar, dua ediyorlardı. Dışarıda her yeri kırıp döken, yerden yere vuran rüzgârın; önüne gelenleri sürüp götüren selin uğultuları, gümbürtüleri geliyor, gemidekilere dehşet havası veriyordu. Bu dehşet havası hayvanları da etkilemişti. Durmadan böğrüşüyorlar, meleşiyorlar; her hayvan kendine özel sesiyle Allah’a (c.c.) yalvarıyor, O’na sığınıyordu. Her şeye rağmen Nuh’un (a.s.) gemisinde Rablerine güvenmenin, O’na teslim olmanın getirdiği derin bir huzur vardı. (Hud 42) Müşriklerden bir kısmı civardaki tepelere, küçük dağlara kaçışmışlardı. Dehşetle açılmış gözlerle evlerinin yıkılışını, anaforlanan sarı sular içinde kayboluşunu seyrediyorlardı. Bir kısmı altlarına sığındıkları ağaçlara düşen yıldırımlarla yanıp helâk olmuştu. Her şeye rağmen sel sularının bulundukları yere kadar ulaşamayacağı konusunda bazılarının içlerinde sarsılmaz, bu nedenle onları yanıltan, aldatan bir ümit vardı. Büyük bir iyimserlik içindeydiler. Mahşere benzeyen bu günün eninde sonunda biteceğini, rüzgârın ve yağmurun dineceğini, yüksek yerlere kaçma akıllılığını gösteren kendilerinin kurtulacağını zannediyorlardı. Böyle zannedenlerden kimisinin yüzlerinde gördüklerinden zevk alır, haz duyarmış gibi alaycı bir gülümseme, bir tebessüm belirmişti. Onların ruhları kötülükle başkalarının acılarıyla beslendiklerinden bu son derece normaldi. Onlar bencildiler, kör nefislerinden dolayı başkalarını düşünmezlerdi. Başkalarının acıları, ıstırapları, üzüntüleri onlar için ayrı bir haz, ayrı bir zevk kaynağıydı. Defalarca ikâz edilmelerine rağmen bütün bu olanların Allah’ın (c.c.) üzerlerine yönelik bir gazabı olduğunu akıl edemiyorlardı. Adeta gözleri kör, kulakları sağır olmuş, bencillikle zehirlenen ruhları ölmüş, akılları durmuştu. Bir müddet sonra her yeri yıkan, kasıp kavuran rüzgârın, bardaklardan boşalırcasına yağan yağmurun dinmediğini, daha da şiddetlendiğini, azgın suların ak köpükler saçarak etraflarını sardığını, yükseldiğini, üzerlerine saldırdığını dehşetle fark ettiler. Fakat kaçacakları bir yer, yapabilecekleri hiç bir şey yoktu. Yağmur günlerce devam etti. Tufan suları her bir yanı sardı, müşriklerden tek bir kurtulan dahi olmadı. Şanı büyük yüce Allah (c.c.) onlara olan vaadini eksiksiz yerine getirdi. Sularla birlikte içinde bulundukları geminin de yükseldiğini, gıcırtılarla yalpalamaya başladığını hisseden müminler ağlaşarak Allah’a (c.c.) hamt etmeye başlamışlardı. Nuh (a.s.), Allah’ın (c.c.) rahmetiyle müminleri sarıp sarmaladığından, onları koruduğundan, vaadini yerine getirdiğinden dolayı çok mutlu olması gerekiyordu. Bu nedenle sık, sık şükür secdesine gidiyor, Allah’a (c.c.) hamt ediyordu ama her şeye rağmen gönlünde bir eziklik, bir hüzün vardı. Tufan koptuğunda bin yaşının üzerindeydi; saçları, sakalları, kirpikleri pamuk gibi ağarmıştı. Gözpınarlarından iri, iri dökülen gözyaşları ak, uzun sakalını ıslatıyordu. Bunun nedeni Yüce Allah’ın (c.c.) vaadini açıkça yerine getirdiğini, kendini ve müminleri koruduğunu görmenin mutluluğuyla birlikte içini kavuran engel olmadığı bir ıstıraptı. Bu ıstırabın, içini yakan ateşin nedeni de öz oğlunun gözlerinin önünde dalgalara kapılarak boğulup gitmesiydi. Onu içeriye, gemiye almak istemesiyse Allah’ın (c.c.) müminlerin ehillerini de gemiye alma iznini vermesindendi. Bu nedenle Nuh (a.s.) oğlunun gözlerinin önünde boğulup gitmesindeki hikmeti anlayamamış, oğlunu kaybeden bir babanın acısıyla Allah’a (c.c.) şöyle bir niyâzda bulunmuştu. -Ya Rabbi! Oğlum Yâm Ken’an benim ehlimdendir. Sen’se mümin ehillerinin kurtuluşunu vaat etmiştin. Vaadin elbette haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin. Bilirim ki vaadinden asla dönmezsin.(Hud 45) Allah (c.c.) onun bu niyazına karşılık şöyle buyurdu. “-Ey Nuh! Şunu iyi bil ki o senin ehlinden değildir. Zira o kötü amel sahibi kâfirlerden birisiydi. Esasını bilmediğin şeyi sorma.”(Hud 46) Nuh (a.s.) nesep yakınlığının Allah’ın (c.c.) indinde bir değer, bir kıymetinin olmadığını bu vesileyle anladı, mahzun ve mahcup oldu. Bunun üzerine derhal: -Ey Rabbim! İçeriğini iyice bilmediğim bir şeyi Sana sor-maktan yine Sana sığınırım. Eğer Sen beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen beni kim bağışlar ve merhamet eder? Sen beni affedip bağışlamazsan işte o zaman gerçek zarar edenlerden olurum. Sen ki Rahman ve Rahimsin, çokça affedicisin diye dua etti. (Hud 47) Tufan kırk gün, kırk gece devam etti. Bu zaman içinde bir an bile gücünü ve şiddetini azaltmadı. Sular en yüksek dağın zirvesini on beş arşın aşacak kadar yükseldi. Nuh’un (a.s.) gemisi azgın dalgalarla çalkalanıp durdu. Günlerce, aylarca engin denizlerin içinde bilmedikleri yerlere doğru rüzgâr onları sürükledi. Bu altı ay sürdü. Sonunda yüce Allah (c.c.) onları selamete erdirdi. (Ankebut 14-15) İçindeki müminlerin ağızlarından dualar bir an bile ek-silmedi. Nihayet yüce Allah (c.c.): “-Ey arz suyunu yut, ey sema suyunu tut” diye emretti. (Hud 44) Ortalık duruldu, koyu bir sessizlik etrafı sardı. Öyle ki Nuh’un (a.s.) gemisinde tahta gıcırtıları, insanların ve hayvanların soluk alış verişlerinden başka bir şey duyulmuyordu. Bütün canlılar dikkat kesilmişler, etraflarını saran koyu sessizliği dinliyorlardı. Nihayet müminler merakla geminin küçük pencerelerinden birini örten kapakları açtılar ve kendilerini ulu bir ummanın tam ortasında buldular. Her yer günlük güneşlikti, gökte bir tutam bile bulut yoktu, bir nefeslik bile rüzgâr esmiyordu.
Nuh (a.s.) yakınlarında çıkabilecekleri, sığınabilecekleri bir kara parçası var mı diye anlamak için güvercinlerden birini dışarı saldı. Kuş uzun bir müddet sonra geri döndü. Konacak bir yer, bir kara parçası bulamamıştı. Nuh (a.s.) bir kaç gün sonra güvercini yine gönderdi. Fakat kuş yine konacak bir yer bulamadan geri döndü. Güvercin üçüncü gidişinin sonunda ağzında bir zeytin dalı olduğu halde geri gelince suların çekilmekte olduğunu anlayan müminler bayram ettiler. Tahta gemi bu büyük ummanda günlerce salındı durdu. Sular biraz daha çekilince geminin sert bir yere oturduğunu hissettiler. Fakat gemiden çıkmayıp, sabırla beklediler. Önce dağlar, sonra tepeler ortaya çıktı, nehirler yataklarına çekildi. Her yer kalın bir lığ tabakası içindeydi. Bu lığ tabakası öylesine kalındı ki içinde bulunan hayvan leşleriyle insan cesetlerini mezardalar imiş gibi örtüp, bastırmıştı. Bu nedenle en küçük bir koku dahi yoktu. Karalar kuruyup, yaşanacak bir duruma gelinceye kadar gemide beklediler. Bu altı aya yakın bir süre sürdü. Ortalık uygun bir duruma geldiğinde Yüce Allah (c.c.) Nuh’a (a.s.) şöyle vahiy etti. “-Ya Nuh! Sen ve seninle beraber olan müminler ve diğerleri üzerlerinize tarafımızdan ihsan edilen bereket ve selâmetle yeryüzüne inin. Kâfirler helâk olup, müminler kurtuldular da vaadimiz yerine geldi. Lâkin bu böyle devam edip gitmeyecektir. Senden ve beraberlerindekilerden bir zaman için bereketli bir zürriyet gelecektir. Onları yeryüzünde bir müddet yaşatacağız. Sonradan gelenler daha önce olduğu gibi bir müddet sonra yine sapıtacaklar da günahları nedeniyle o günahkârlara tarafımızdan gönderilen elem verici bir azap isabet edecektir”…. (Hud 48) Allah’ın (c.c.) emri üzerine müminlerle gemideki hayvanlar on Muharrem günü gemiden indiler. O gün kurtuluşlarına bir şükran borcu olarak oruç tuttular. Yanlarında kalan yiyeceklerden arta kalanlarını bir araya getirerek aşure denilen yemeği yaptılar. İndikleri yer Cudi dağında Karda diye anılan bir yerdi. Nuh (a.s.) buraya bir köy kurarak adını Semain (en) koydu. Bu isim gemideki müminlerin sayısını gösteriyordu. Nuh (a.s.) orada bir de mescit yaptırdı. Orayı düzledi, üzüm çubuğu dikti. Semain halkı daha sonra vebaya tutuldu. Nuh (a.s.) ve evlatları dışındakiler öldü. = = = Nuh’a (a.s.) iman etmiş ihtiyâr bir kadıncağız vardı. İnsanların oturduğu yerden biraz uzakça bir yerde, bir derenin kenarında bulunan küçük bir kulübe de otururdu. İhtiyarlıktan gözleri görmez, kulakları duymaz olmuştu. El yordamıyla da işlerini kendi görür, kimseye yük olmak istemezdi. İki ineği vardı. Allah’ın (c.c.) bir lütfü olarak inekler sırayla doğurur, ihtiyâr kadını sütsüz bırakmazlar, o da bu sütü içerek yaşar giderdi. Müminlerde ara sıra onu ziyarete gelirler, yakında büyük bir tufanın kopacağını, müminlerin yapılan gemiye sığınarak tufandan kurtulacaklarını söylerlerdi. Kadıncağız da oturduğu yerin biraz uzakça olması nedeniyle unutulmaktan korkar, gemiye binerlerken kendisini unutmamalarını sıkı, sıkı tembih ederdi. Kıyametin kopacağı gün bütün hayvanlar yüklendikten sonra insanlarda gemiye binerlerken o telaş içinde bu ihtiyar kadın unutulmuş, Allah (c.c.) onlara onu unutturmuş, ancak tufan başladıktan, her yeri sular kapladıktan sonra hatırlarına getirmişti. Fakat o an onun için dua etmekten başka yapabilecekleri bir şeyde yoktu. Müminler onun için endişe ve korku içindeydiler. Aşure gününden bir gün sonra, Muharremin on birinci günü Nuh’un (a.s.) kılavuzluğunda geminin üzerine oturduğu dağdan inmeye başladılar. Düzlüklere geldiklerinde Allah’ın (c.c.) bir hikmeti, bir nimeti ve vaadinin tecellisi olarak kurumaya yüz tutmuş kalın lığ, çamur tabakasının içinden önce otlar fışkırmaya başlamış, sonra da ağaçlar çiçeğe durmuştu. Nuh (a.s.) hemen vakit kaybetmeden bir kaç mümini unuttukları ihtiyâr kadının akıbetini öğrenmekle görevlendirdi. Müminler uzun bir yolculuktan sonra kadının yaşadığı kulübenin bulunduğu yere geldiler. Kulübenin sapasağlam durduğunu hayretle gördüler. Hemen koşuşarak içine baktılar. Kadıncağız her zamanki gibi inekleriyle ilgileniyordu. Tufanın olup bittiğinden haberi yoktu. Kendisini gemiye götürmek üzere gelmelerini bekliyordu. Müminleri karşısında görünce sevindi ve tufanın ne zaman kopacağını sordu. Onlarda tufanın koptuğunu, her yerin sular altında kaldığını, altı ay denizlerde dolanıp durduklarını anlattılar. Tufanın koptuğu gün ihtiyar kadının sarı ineğinin kuyruğu hafifçe ıslanmıştı. Onun dışında kadıncağız tufandan bir iz görmemiş, tufanı fark etmemişti. Müminler onu olduğu gibi bırakarak sevinçle Nuh’un (a.s.) yanında döndüler ve olup bitenleri anlattılar. Nuh’ta (a.s.) korku ve endişe içindeydi. Kadının unutulmasından kendini sorumlu tutuyordu.
Müminlerin getirdikleri haber yüreğine su serpti. Defalarca secdeye kapanarak Allah’a (c.c.) hamdüsenalar da bulundu, dualar etti. Kısa bir müddet sonra da müminler ve yanlarındaki hayvanlar bolca nimetlere kavuştular ve sürâtle üreyip, çoğaldılar. Tufan olayı tarihçede sâbittir. Bu gün bazı yüksek dağların zirvelerinde su hayvanlarının fosillerine rastlanmaktadır. Tufan olayının yeri Mezopotamya ve civarıdır. Çünkü o dönemler insanlar en yoğun olarak bu yörelerde yaşıyorlardı ve Nuh (a.s.) onlara gönderilmişti. Geminin üzerine oturduğu dağ ise büyük olasılıkla Cudi veya Ağrı dağıdır. Cudi olma olasılığı daha yüksektir. Bu durumda Cudi dağı peygamberlerden biriyle şereflenmiş üç dağdan biridir. (Bu konu ile ilgili Nuh Tufanı gerçek mi isimli makalemizi okuyunuz.) Gemi Cudi dağının zirvesinde uzun zaman kaldı. İnsanlar bölük, bölük; kafilerle gelirler, onu ibretle temaşa ederlerdi. Gemi ağır, ağır çürüyüp gitti. Kaynaklar geminin çürüyüp yok olduğu yönünde ise de Kamer suresinin 158 ayetinde yüce Allah (c.c.): “Ant olsun ki biz bunu (gemiyi) bir ayet olarak bırakmışızdır” buyurmaktadır. Nuh’un (a.s.) gemisi de Cenab-ı Hak’kın (c.c.) bir ayeti olarak tıpkı firavunun cesedi gibi Cudi dağının bir yerlerinde bulunuyor olmalıdır. Nuh (a.s.) tufandan sonra üç yüz elli yıl daha yaşadı. Vefatının yaklaştığını anlayınca yerine büyük oğlu Sâm’ı vekil bıraktı. Diğer oğullarına bir takım tavsiyelerde bulundu. Yüce Allah’a (c.c.) ibâdet etmelerine devamı emretti. Ayrıca Sâm’a: -Ey oğulcağızım! Kalbinde zerre ağırlığınca şirk olduğu halde kabre gireyim deme. Çünkü Allah’ın (c.c.) huzuruna müşrik olarak gelenlerin kurtuluşu için hiç bir delil yoktur. Ey oğulcağızım! Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunduğu halde kabre gireyim deme, çünkü yalnız yüce Allah (c.c.) Kibriyadır. Ey oğulcağızım! Kalbinde zerre kadar Allah’ın (c.c.) rahmetinden ümit kesmiş olarak kabre gireyim deme. Çünkü Allah’ın (c.c.) rahmetinden ümit kesenler dalâlettedir. Sana vasiyetim olarak söylüyorum ki bu da iki şeyi emir, iki şeyi de nehiydir. Sana Lâ İlâhe İllâllah demeni emrediyorum. Çünkü o bütün amellerden daha ağır basar. Lâ İlâhe İllâllah ve Sübhânallâhi ve Bihamdihi sözü öylesine büyüktür ki onu yerler ve gökler almaz. Bu her şeyin duasıdır. Halk bu sözle rızıklanır. Sana şirki ve kibri yasaklıyorum. Gücün yettiğince kalbini şirk ve kibirden uzak tutmaya çalış dedi. Nuh (a.s.) kamıştan yapılmış bir kulübe de otururdu. Kendisine: -Keşke kendine daha güzel, daha sağlam bir ev yapsaydın denilmişti. Bunun üzerine Nuh (a.s.): -Ne kadar uzun yaşasa da nihayetinde ölecek bir kişi için bu bile çok demiştir. Ölümüne yakın Nuh’a (a.s.) sordular. -Ey Ebul Beşer! Sen ki uzun ömürlü bir kişisin. Söyle bize. Şu dünyayı nasıl buldun? Bu soruya Nuh (a.s.): -Şu dünya mı? O iki kapılı bir evden başka nedir ki? Bir kapısından girdim, diğerinden çıkmak üzereyim. Nuh (a.s.) 1050 sene yaşadıktan sonra Mekke’de vefat ettiğinde geriye Ham, Sam, Yafes isimli oğullar bırakmıştı. Her oğlunun da üçer oğlu vardı. Sam’dan Arap, Fars ve Rum, Yafes’ten Türk, Ham’dan da Sudan ve Berberi ırkları oluşmuştur. Tufanda helak olanların yerine gelenler bu üç oğuldan türemişlerdir. Nuh (a.s.) Allah’ın (c.c.) nimetlerinden faydalandığında: -Elhamdülillâh demeyi alışkanlık etmişti. Bu nedenle Yüce Allah (c.c.) Ona; Abden Şekura (Şükredici Kul) ismini vermişti. (İsra 3) O Âdem’den (a.s.) sonra insanoğlunun ikinci atasıdır. ♦ ♦ ♦ Nuh’un (a.s.) oğlu Sâm akılda, bilgide, kavrayış ve anlayışta diğer kardeşlerine üstündü. Babasından peygamberlik sırlarını, hikmetlerini ve inceliklerini öğrenmişti. Nuh (a.s.) vefat etmeden önce diğer oğullarını Sâm’a itaat etmelerini emretmiş, peygamberlerden, sıdıklardan, salihlerden, sultanlardan, amirlerden bir çoklarının onun soyundan gelmesini Cenab-ı Hak’tan (c.c.) dilemişti. Sâm babasının vefatından sonra yerine geçti. Ona lâyık bir evlât oldu. Her zaman Yüce Allah’a (c.c.) ibâdet ve tâat üzerineydi. Vefat etmesin yakın bir zamanda yerini oğlu Erfahşed’i bıraktı. Vefat ettiğinde altı yüz yaşlarındaydı. Erfahşed dedesinin ve babasının yolundan, izinden gitti. Yüce Allah’a (c.c.) çokça ibâdet ve tâat eden bir kişi oldu. Zaman geçti, devran döndü. Erfahşed vefat edeceğini anlayınca ailesini toplayıp yüce Allah’a (c.c.) ibâdetten geri kalmamaları, günâhlardan ve kötülüklerden sakınmalarını tavsiye ve emretti. Erfahşed vefat ettiğinde dört yüz altmış beş yaşlarındaydı. Yerine oğlu Şalıh geçti. Şalıh’ta atalarının izinden yürüdü. Onlara lâyık bir evlât oldu. Kavmini doğru yolda tutmaya çalıştı. Onlara iyiyi, güzeli emir ile; çirkinliklerden, günahlardan, her türlü kötülüklerden nehiy etti. Vefat ettiğinde dört yüz otuz yaşlarındaydı. Şalıh’ın yerine oğlu Âbir geçti. O da atalarının yolunda yürüdü. Hayırlı bir evlât ve iyi bir kul oldu. Kavmini, atalarının dinlerini değiştiren Ken’an b. Ham oğullarından uzak durmalarını emretti. Âbir vefat edeceği zaman oğlu Fâlığ’ı yanına çağırarak: -Oğulcuğum! Kâbil oğulları günâh işlediği zaman Şis oğullarının yanlarına uğradılar da yollarını, yönlerini sapıttılar.
Allah’ta (c.c.) üzerlerine azabını gönderdi. Sizler bundan dersler çıkarında yollarını sapıtmış olan Ken’an oğullarının içine girmeyin dedi. Âbir vefat ettiğinde üç yüz kırk yaşındaydı.
Yerine oğlu Fâlığ geçti. Fâlığ’da ataları gibiydi. Kavmini Yüce Allah’a (c.c.) itaate davetten geri kalmadı. İki yüz otuz dokuz yaşında vefat edince yerine oğlu Ergu’ya bıraktı. Ergu dönemi Babil’de hüküm sürmeye başlayan Nemrut dönemine rastlar. Ergu’nun yerine oğlu Sarug geçti. Saruğ döneminde cebbar ve zorbalar çoğalmış, putperestlik yaygın bir hâle gelmişti. Halkın kimisi taşa, kimisi ağaca, kimisi suya, kimisi rüzgâra tapmaya başlamıştı. Sarug vefat edeceği zaman oğlu Nahor’u yanına çağırarak: -Ey oğlum! Sen de benim gibi atalarının yolunu bırakma. Allah’a (c.c.) çokça ibâdet edici ol. Her türlü günâhlardan kötülüklerden, çirkinliklerden sakın dedi. Sarug iki yüz otuz yaşında vefat edince yerine oğlu Nahor geçti.
Nahor döneminde müthiş bir deprem oldu. Yüce Allah (c.c.) yeri dehşetli bir şekilde sarstı. Bütün putlar yüz üstü devrildi. Fakat bu ders insanoğlunu yeterince uyandırmadı. Düşen putlarını kaldırdılar ve yerlerine yenilerini diktiler. Cebbar ve zorbalar daha da çoğaldı. Dünyaya koyu bir zulüm kapladı.
Dedim: Çok yalnızım. Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186 Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim. Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205 Dedim: Buda senin yardımını ister Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22 Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim. Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ(Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90 Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım? Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104. Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı. Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3. Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?! Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًاALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53. Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın? Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135. Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum. Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Birden "İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var" dedim. Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ "ALLAH kuluna yetmez mi?" dedin. (Zümer-36) Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim? Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43. Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum