Cinler insanoğlundan önce yaratıldı ve insanoğlundan önce dünyada Allah’ın (c.c.) halifesiydi.
Cenab-ı Hak (c.c.) onları da insanlar gibi Zatını tanımaları, ibâdet ve tâatta bulunmaları için yaratmıştı.
Fakat cinler bu işi gereği gibi yapamadılar. Yaptıkları kötülük ve zulümler iyiliklerinin önüne geçti ve bu şerefli makamdan azledildiler.
Yüce Allah (c.c.) cinlerin yerine geçecek Kendisi’ne halife olacak olan İnsanı yaratmayı murat etti. Bu konuda dünyayı temsil eden meleğe:
“-Ben senin toprağından bir halk yaratacağım. Onlardan bana itaat edenler olduğu gibi itaat etmeyenler, asi olanlar da bulunacaktır. İtaat edenleri Cennetime koyacağım. İsyan edenleri ise Cehenneme sokacağım buyurdu
Sonra da meleklerine:
“-Ben balçıktan bir İnsan yaratıp, Onu yeryüzünde Kendime halife kılacağım. Yaratılışı tamamlanıp, tarafımdan bir nur verildikten, bir ruh üflendikten sonra sizler Ona secde ediniz. Çünkü O sizlerden üstündür diye emretti. (Sa’d 71-72) (Bakara 30)
Allah’ın (c.c.) bu kesin emri melekleri önce şaşırttı.
Yeryüzünü cinlerin yerine kendilerinin mesken tutacaklarını, yurt edineceklerini, Allah’ın (c.c.) halifesi olacaklarını zannediyorlardı.
Çünkü kendileri gece, gündüz ibâdet ve itaat halindeydiler. Cinler gibi Cenab-ı Hakka (c.c.) isyan etmeleri söz konusu değildi. Yeryüzünde Allah’ın (c.c.) halifeliğine kendilerini diğer yaratıklardan daha lâyık görüyorlardı.
Cenab-ı Hak (c.c.) insanoğlunu Arzdan alınacak topraklardan oluşan balçıktan yaratacağını bildirmişti. Bunun için Cebrail’e (a.s.):
“-Ey Cebrail! Dünya’ya in, yaratacağım insanoğlu için toprak getir” buyurdu.
Bu emir üzerine Cebrail (a.s.) dünyaya indi. Dünyayı kontrol eden, yöneten melek Cebrail’in (a.s.) yapmak istediğini öğrenince:
“-Ey Cebrail! Rabbime isyan edici, kan dökücü, fitne fesat çıkarıcı bir yaratık benden mi yaratılacak? Ona benden bir elbise mi dikilip giydirilecek? Ben ki Rabbimin isimlerinden gelen hikmetleri ve güzellikleri üzerimde barındırıyorum.
Toprağımdan bir şeyler alarak beni eksiltme. Şekil ve biçimimi bozarak beni küçük düşürme.
Ben Senin özümden bir şeyler alarak beni yaramaz hâle getirmenden Allah’a (c.c.) sığınırım.
Ben Senin benden bir şeyler alarak beni eksiltmeni istemiyorum.
Çünkü Rabbim benim özümden bir halk yaratacak, bu halkta O’na asi olacaktır.
O’na asi olanlar ise Rabbimin mağfireti dışındadırlar. Onların özümden yaratılmasını istemiyorum.” Deyip ağladı.
Dünya meleğinin bu konuda Allah’a (c.c.) sığınması Cebrail’in (a.s.) elini, kolunu bağladı. Dünyayı temsil eden meleğin bu karşı koyuşu üzerine bir şey almadan geri döndü.
Cenab-ı Hakka (c.c.):
“-Ya Rabbi! Yer meleği kendi özünden günahkâr bir kul yaratılmasını istemedi. Bunun için de İsm-i Şerifine sığındı. Bense Sana sığınanlara güç yetiremem. Bu nedenle görevimi yapamadım” dedi.
Cenab-ı Hak (c.c.) Cebrail’in (a.s) ardından Mikail’i (a.s.), onun ardından da İsrafil’i (a.s.) gönderdi. Fakat onlarda elleri boş döndüler.
Dünya, kendi özünden Allah’a (c.c.) isyân eden bir varlık yaratılmasını istemiyor, buna şiddetle karşı çıkıyor, ağlayıp sızlıyor, bu konuda Allah’a (c.c.) sığınıyordu.
Cenab-ı Hak (c.c.) Azrail’e (a.s.):
“-Ya Azrail! Yaratacağım insanoğlu için dünyadan toprak, balçık getir” diye emretti.
Azrail (a.s.) diğer melekler gibi dünyaya inince dünya, günahkâr ve asi olan insanoğlunun yaratılması için kendisinden bir özün alınmasını istemedi.
İnsanoğlunun asi ve isyankâr olmasının kendisine bir zarar vereceğinden korkuyordu.
Fakat Azrail (a.s.):
-Ey dünya! Bu Rabbimin emridir. Buna gönüllü ya da gönülsüz, isteyerek ya da istemeyerek uy. Emrine itaat et. Ona isyankâr olma. Emrini yerine getirmeden ve toprak almadan huzuruna dönmekten Allah’a (c.c.) sığınırım dedi.
Bunun üzerine dünya:
-Biz Rabbimizin emirlerine uyarız, Ona isyân edenlerden olmayız. Muhakkak ki O büyük bir ilim ve hikmet sahibidir. O’nun adına sığınanlara güç yetiremeyiz. Var sen istediğini al dedi.
Azrail’in (a.s.) Allah’ın (c.c.) emirlerini tavizsiz uyması, bu konularda en küçük bir tereddüde düşmemesi O’na, insanoğluna verilen can emanetini geri alma görevinin verilmesine neden olmuştur.
İnsanlar nefisleri nedeniyle bu emaneti geri vermek istemezler. Fakat Azrail (a.s.) her konuda olduğu gibi bu konuda da tâvizsizdir.
Azrail (a.s.) dünyanın çeşitli yerlerinden ak, kara, kırmızı, sarı topraklardan aldı. Bunları birbirlerine karıştırdı.
İnsanoğlunun yaratılacağı balçığın özünü alarak geri döndü. Allah’ın (c.c.) emriyle karışık toprağı su ile ıslatıp; balçık, cıvık çamur haline getirdi.
Bu balçık, cıvık çamur içindeki maddeler iyice kaynaşıncaya, kokuşuncaya kadar durdu.
Vakti, zamanı elince Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’e (a.s.) bizzat kendi Elleriyle şekil verdi. (Sa’d 75)
Âdem’in (a.s.) henüz can verilmemiş kalıbı yere atılmış bir halde kırk yıl bekletildi.
Âdem’in (a.s.) vücudu yaratıldıktan sonra Onu gören melekler; Onunda fitne, fesat çıkaran, bozgunculuk yapan, cinler gibi denetlenmesi zor bir nefse sahip olduğunu fark edince:
“-Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek kimselere mi kendine halife kılacaksın? Bizlerse gece gündüz Sana ibadet ve takdis etmekteyiz.
Bizim ibâdet ve takdisimiz kâfi gelmiyor mu? Muhakkak ki Senin için bizler; devamlı ibâdet, tespih ve takdis içinde, secde halindeyizdir dediler. (Bakara 9)
Meleklerin bu sözleri ve sorusu Allah’a (c.c.) bir isyan değildi. Bir şüphe ve tereddütte içermiyordu. Âdem’e (a.s.) ve nesline tahkir ve gıybette değildi.
Sadece güçlü nefsinden dolayı her zaman doğru yoldan ayrılabilecek bir varlığın niçin halife seçildiğini öğrenmek istiyorlardı.
Yanıt olarak Cenab-ı Hak (c.c.) onlara:
“-Ey meleklerim! Muhakkak ki sizin bilmediklerinizi Ben bilirim. Hadiselerin hikmetleri sizin bildiklerinizin içinde değildir. Benim insanoğlunu yaratmamda öyle bir hikmet gizlidir ki, bu hikmet onların işleyecekleri bütün fesat ve şerlere üstün gelecektir” buyurdu. (Bakara 30)
Âdem’in (a.s.) kalıbı kurumaya yüz tutunca merak eden İblis yanına gelip Ona bir tekme vurdu.
Âdem’in (a.s.) vücudu içi oyuk bir cisim, bir testi, içi boş kütük gibi ses verdi.
İblis bir kaç kere Âdem’in (a.s.) ağzından girip altından çıktı. Bir kaç kere de altından girip, ağzından çıktıktan sonra Âdem’e (a.s.):
-Sen böyle testi gibi ses çıkarma yerine bir başka gâye için yaratılmış olmalısın. Muhakkak ki Sen yerime geçirilecek olansın. Sen bana musallat olursan ben de Sana isyan ederim. Eğer Sana musallat olacak kudret bana verilirse elbette Seni mahvederim dedi.
Bu kırk yıllık süre içinde İblis gibi bazı meleklerde Âdem’e (a.s.) merak ederler, yanına varırlar fakat Ona dokunmazlar, korku ile bakışırlardı.
İblis’te sık, sık Âdem’in (a.s.) yanına varıyor, Onu tekmeliyor, ağzından girip altından çıkıyor, sonra da:
-Siz şu cesetten korkmayınız. Rabbiniz sağırdır. Şunun içi ise oyuktur, kuru bir ses vermeden başka işe yaramaz derdi.
Böyle derdi ama yine de Âdem’den (a.s.) en çok korkan İblis’ti. Onun yanına vardığında kendi kendine:
-Her halde sen böyle testi gibi ses çıkarmak için yaratılmadın. Muhakkak ki yaratıldığın şey içinsin. Eğer bana sataşırsan ben de Sana sataşırım. Bana musallat kılınırsan ben de isyan eder, Seninle savaşırım derdi.
Âdem’e (a.s.) ruh üflenme zamanı gelince Cenab-ı Hak (c.c.) meleklerine:
“-Ben Âdem’e ruh üfledikten sonra siz Ona secde ediniz” buyurdu.
Ruh üflenince Âdem (a.s.) aksırdı.
Melekler ona:
-Böyle aksırdığında Allah’a (c.c.) hamdolsun de dediler.
Âdem’de (a.s.):
-Elhamdülillah dedi.
Üflenen ruh Âdem’in (a.s.) baş tarafından girdi. Ruhun girdiği yer et ve kanla doldu.
Can önce gözlerine geldi. Âdem (a.s.) önce Cennet’i ve Cennet meyvelerini gördü.
Önce ruh, ardından can karın boşluğuna gelince karnı acıktı.
Cennet meyvelerinden yemek istedi. Bunun içinde acele ederek yerinden sıçradı fakat kalkamadı.
Cesedinin her yerine ruh ve can gelince Âdem (a.s.) eğilip kendine baktı ve vücudunun güzelliğine hayran kaldı.
Bu ara Âdem (a.s.) bir kere daha aksırınca Allah’tan (c.c.) gelen ilhamla:
-Âlemlerin Rabbine hamdolsun dedi.
Meleklerde Ona:
-Ey Âdem! Allah (c.c.) seni esirgesin diye karşılık verdiler.
İlk insan olan Âdem (a.s.) bir Cuma günü, bizzat Cenab-ı Hakkın (c.c.) kudret eliyle yaratıldı.
Bu yaratılma tedricen; ağır, ağır oldu ve uzun zaman aldı.
Onda Allah’ın (c.c.) bilgi ve sanatının bir kısmı yansıtıldı. İnsanoğlu bu yönden de diğer yaratıklardan üstün tutuldu.
Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’i (a.s.) yarattıktan, can denen nefsi verdikten sonra Ona kendi nurundan bir nur zerresi daha ihsan etti.
Bu nur zerresi Âdem’in (a.s.) sırtında zerrecikler, tohumcuklar hâlinde bulunan bütün insanoğlu soyları içindi.
Bu nur mahşere kadar gelecek tüm Adem oğullarında bulunacak, Adem oğulları doğuşlarında bu nurdan kendi paylarını aldıktan sonra eksiltmeden diğer nesillere aktaracaklardı. Bu nur insana özel bilinçli ruhtu.
Ruh bedenin bilinçli iradesidir. Yaratıcıdan gelen, insanoğlunu insanoğlu yapan özel bir nur-u ilimdir. Başka varlıklarda bulunmaz.
Yaratıcıdan geldiğinden yaratıcıya yakınlaştıkça güçlenerek çoğalır, uzaklaştıkça zayıflayıp, azalır.
= = =
Cenab-ı Hak (c.c.) bu nuru ihsan buyurduktan sonra tüm Adem oğullarını parçacıklar, zerrecikler hâlinde yarattı; Âdem’in (a.s.) sırtına koydu.
Cenab-ı Hak (c.c.) bu yaratılıştan sonra Âdem’in (a.s.) sırtını sıvazladı; sıvazlama sonunda tomarlar hâlinde; kıyamete kadar yaratılacak zürriyetinin her canlı kişisi zerrecikler halinde ortaya çıktı. Bazılarının alnında bir parıltı, bir nur vardı.
Âdem (a.s.) onları görünce:
-Ya Rabbi! Bunlar kimdir? Diye sordu.
Yüce Allah (c.c.):
“-Onlar, sırtına koyduğumuz zürriyetindir” buyurdu.
Âdem (a.s.), alınlarının orta yerlerinde birer nur parçası olanları işaret ederek:
-Ya Rabbi! Alnındaki nurları ile diğerlerine üstün gelen şu Kişiler kimlerdir? Diye sordu.
Cenab-ı Hak (c.c.):
“-Ey Adem! Onlar zürriyetinden gelecek peygamberlerdir. Ben şüphesiz ki zürriyetinden geleceklerin tümüne; Beni arayıp bulsunlar, sıfatlarımı bilsinler diye akıl gibi bir nimette ihsan ettim” buyurdu.
Sonra hepsine birden:
“-Ben sizlerin Rabbi değil miyim?” Diye sordu.
Âdem’le (a.s.) birlikte zerreciklerin hepsi de:
-Evet! Ya Rabbi! Sen bizim Rabbimizsin. Sen, Sen’den başka ilâh olmayan yüce Allah’sın (c.c.) dediler.
Cenab-ı Hak (c.c.) onlara:
“-Ben sizlere Bana inanmanızı; emirlerimi uymanızı, yasaklarımdan sakınmanızı emrederim.
Şunu iyi biliniz ki Benden başka Rab yoktur. Benim eşim, şerikimde yoktur.
Bana hiç bir şeyi ortak tutmayınız.
Bana bunun için ahit ve misak veriniz” buyurdu.
Bütün âdem oğulları:
-Ya Rabbi! Bizler şahadet ederiz ki senden başka İlâh yoktur. Senin eşin ve şerikinde yoktur dediler.
Cenab-ı Hak (c.c.) bu kez:
“-Bu şahadetinizi babanız Âdem ve yedi kat gökleri şahit tuttum” buyurdu.
Âdem oğulları yine:
-Evet! Sen bizim Rabbimizsin. Senden başka ilâh olmadığına bizde şahadet ederiz. Birbirimizin şahidiyiz dediler.
Yüce Allah (c.c.):
“-Göndereceğim peygamberler ve kitaplarımla size bu ahit ve misakınızı hatırlatacağım. Artık sizler için bir mazerette yoktur. Ne mutlu bu ahit ve misakını tutanlara, sözlerini unutmayanlara” buyurdu.
Sonra peygamberlerin nurlarına hitap ederek:
“-Ant olsun; sizlere hikmet ve bir kısmınıza hem hik-met, hem de kitap vereceğim. Sonra verdiklerimi tasdik edici bir Peygamber gelecektir. Ona iman ve yardım ediniz.
Geleceğini ümmetlerinize haber veriniz. Bu konuda ahit ve misak veriniz” buyurdu.
Peygamberlerin nurlu ruhları:
-Ya Rabbi! Göndereceğin O Peygamber’e iman ettik. Ona erişirsek iman etmiş yardımcılarından olacağız diye ahit ve misak verdiler.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak (c.c.):
“-İkrar edip, bu ağır yükümü kabul eylediniz mi?” diye sordu.
Onlar da:
-İkrâr ve kabul ettik dediler.
Cenab-ı Hak (c.c.):
“-O zaman birbirlerinize ve ümmetlerinize karşı şahitlerden olunuz. Ben de sizlerle birlikte şahitlerdenim” buyurdu.
Böylece bütün peygamberler, gelecek olan O Peygamber’e iman etme ve vaktine erişirlerse yardımcı olmak üzere ahit ve misak verdiler. Birbirlerinin şahitleri oldular. Allah’ta (c.c.) onların şahitleri oldu.
= = =
Yüce Allah (c.c.) Âdem’i tekrar sıvazlayınca tüm Âdem oğulları sırtına geri girdiler, içinde kayboldular.
Bu; Yüce Allah’ın (c.c.), kıyamet günü; biz bundan habersizdik dememeleri için daha doğmadan, Âdem’in (a.s.) sırtında, özellikleri belirlenmiş zerrecikler halindeyken insanoğlundan aldığı bir onamaydı. Bu tasdik bütün insanoğluna aitti.
İnsanoğlu bazı yaratıklara biçim olarak benziyordu ama diğer yaratıklardan kesin çizgilerle ayrılmıştı.
Yüce Allah (c.c.) Âdem oğullarına varlıkların hususiyetlerini, mahiyetlerini, meziyetlerini ve isimlerini öğretti.
Sonra melekleri çağırdı. Onlara bazı yarattıklarını gösterip:
“-Eğer Âdem’in (a.s.) nasıl halife olacağı konusundaki sorunuzda ısrarcı, bu konuda tereddütte iseniz Bana bunların isimlerini söyleyiniz” buyurdu. (Bakara 31)
Meleklerin bu konularda bilgileri olmadığından yanıtlayamadılar. Bu yüzden Cenab-ı Hakka (c.c.):
-Ya Rabbi! Seni bütün noksanlıklardan tenzih eder, bütün kemal sıfatlara sahip olduğunu tasdik ve ikrâr ederiz. Senin öğrettiklerinden başka biz de bilgi yoktur. Sen öğretirsen ancak biliriz.
Muhakkak ki her şeyi en iyi bilensin. Her şeye hikmet dairesinde liyakatlere göre ilim ve irfan verici, dağıtıcı olan Sensin diyerek özürlerini belirttiler. (Bakara 32)
Meleklerin bu özür beyanından sonra Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’e (a.s.), gösterdiği varlıkların isimlerini bildirmesini, söylemesini emretti. Âdem’de (a.s.) bütün bu varlıkların isimlerini tek, tek saydı.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak (c.c.) meleklerine:
“-Şüphesiz ki yerin ve göklerin gaybını, dışa vurduğunuz ya da içinizde gizlediğiniz her şeyi ancak Ben bilirim. İlmim ve bilgim sonsuzdur” buyurdu. (Bakara 33)
Bu olay ilim öğrenme yönünden insanoğlunun meleklerden daha üstün yaratıldığının bir kanıtıdır.
Cenab-ı Hakkın (c.c.) bu açıklamaları meleklerin insanoğluna daha iyi ve yakından tanımalarına vesile oldu.
Böylece melekler insanoğlunun yaratılışında kendilerinin bilmedikleri bir hikmetin gizli olduğunu öğrendiler ve Allah’ın (c.c.) emrine uyarak önce Cebrail (a.s.) sonra Mikail (a.s.), İsrafil (a.s.) ve Azrail (a.s.) daha sonrada diğer melekler Âdem’e (a.s.) secde ettiler.
Sadece Azazil ismindeki cin-melek bundan sakındı. (Bakara 34) (Araf 11) (Taha 116) (Kehf 50)
Meleklerin bu secdesi ibâdet maksadıyla değildi.
İbâdet sadece Allah’a (c.c.) mahsustu. Bu secde, biri hariç bütün meleklerin Âdem’e (a.s.) olan saygılarını gösteriyordu. Gerçekte Allah’a (c.c.) secde edilmişti. Âdem (a.s.) ise burada kıble konumundaydı.
Daha sonra secde etme kötüye kullanılmaya başlayıp Allah’a (c.c.) şirk koşulmasına neden olunca, Allah’tan (c.c.) başkasına secde etmek haram kılındı.
Allah’ın (c.c.) emrine rağmen cinlerin büyüklerinden ve uzun zamandır meleklerin yanında olan, melekler mesabesinde bulunan Azazil (Kehf 50) Âdem’e (a.s.) secde etmedi. Yüce Allah’ın (c.c.) emrini dinlemedi.(Bakara 34)
Kendini Ondan üstün gördü, bunu onuruna yakıştıramadı. Kendinin de bir yaratık olduğunu unuttu.
Cenab-ı Hak (c.c.):
“-Ey İblis! Emrime rağmen yed-i kudretimle yarattığım Âdem’e secde etmene mani olan nedir? Niçin secde edenlerle beraber olmadın? Kendini ondan daha büyük, daha değerli sayarak mı bu itaatsizliği yaptın?” diye sordu. (Sa’d 75) (A’raf 12)
Bu hitapla Azazil’in ismi İblis oldu.
İblis Cenab-ı Hakkın (c.c.) bu sorusuna karşılık:
-Ya Rabbi! Ben; değersiz bir çamurdan, kokuşmuş bir balçıktan yarattığın şu beşer için secde edeyim diye var olmadım.(İsra 61) Ben Ondan daha hayırlıyım. (A’raf 32)
Onu çamurdan, beni ise dumansız, harareti yüksek ateşten yarattın. (Kehf 50)
Yaşça ondan daha büyüğüm. Sana çokça ibâdet edenlerdenim. Bu nedenle ben Ondan daha üstünüm. Ona secde etmem dedi ve gururlanıp, Âdem’i (a.s.) küçümsedi. (Araf 12) (İsra 61)
Allah’a (c.c.) uzun zamandır çokça ibâdet etmesi İblis’te bir gurur duygusu oluşturmuştu. Allah’a (c.c.) değil de, ibâdetinin çokluğuna güveniyordu.
Âdem’e (a.s.) secde ediniz emri bütün meleklere olduğu gibi İblis’e de bir imtihan mahiyetindeydi. Bu imtihanın hikmeti içlerde olanların dışa vurulmasıydı.
Bu nedenle İblis içinde gizlediği kibir ve gururu açığa vurmuş, bu yüzden Allah’a (c.c.) isyan etmiş, gerçek kimliği açığa çıkmış, ismet sıfatına layık olmadığı anlaşılmış oldu.
İblis; yüce Allah (c.c.) tarafından verilen, kendime halife olacak bir varlık yaratacağım haberinden sonra, yaratıldığı ilk anlardan beri Âdem’i (a.s.) çekemez, melekler arasında dolaşarak; nefis sahibi, fitne ve fesat çıkaracak, kan dökecek birinin nasıl halife olabileceği fikrini yayardı.
Onun bu çabaları sonuç vermiş, melekler Allah’a (c.c.):
-Yeryüzünde kan dökecek, fitne fesat çıkaracak birine mi kendine halife yapacaksın? Diye sormuşlardı.
İblis kendinin dumansız, harareti yüksek bir ateşten, Âdem’inse (a.s.) balçıktan yaratıldığını belirterek, kendinin Âdem’den (a.s.) daha üstün olduğunu iddia etmişse de bu gayet mantıksız ve gerçek dışıydı. Çünkü ateş, balçıktan yani topraktan üstün değildir.
Her ikisinin ayrı şeylerden yaratılmış olması sadece Allah’ın (c.c.) takdiridir.
İblis’e isyana iten kör gururunun körüklediği çekemezlik duygusudur.
Âdem’le (a.s.) İblis ve diğer melekler arasındaki fark sadece yaratılış maddesinden ibaret değildi.
Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’e (a.s.) mahluklarının isimlerini, meziyetlerini, özelliklerini öğretmiş, bu bilginin içine de bir hikmet gizlemişti.
İblis bütün bunları görmezlikten geliyor, kör bir gururla kendisinin Âdem’den (a.s.) daha üstün olduğunu iddia ediyor, bu yüzden Cenab-ı Hakka (c.c.) isyan ediyordu.
İblis’in bu açık isyanı üzerine Cenab-ı Hak (c.c.)
“-Bulunduğun makamdan in. Hemen ayrıl git buradan. Meleklerim arasında büyüklenip, kibirlenmek olmaz.
Rahmetimden çık. Bundan sonra küçülenlerdensin” buyurarak onu huzurundan kovdu. Bu yüzden kendisine Şeytan-ı racim denildi. (A’raf 13) (Hıcr 34)
İblis Cenab-ı Hakkın (c.c.) kendisine yönelik bu hitabından son derece korktu, yok edileceğini sandı.
Son bir gayretle Cenab-ı Haktan (c.c.) şöyle bir istekte bulundu.
-Ya Rabbi! Bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar hayatta bırak, o güne kadar mühlet ver. (Sa’d 79)(Araf 14)
Cenab-ı Hak (c.c.) onun bu isteğine karşılık şöyle yanıt verdi.
“-Şüphelenme ve korkma. Senin ecelin kıyamete kadar tehir edildi, geri atıldı.
O güne kadar azıp, düşebildiğin kadar dalâlete düş. Elinden geleni ardına koma.
O gün geldiğinde her canlı gibi sen de ölümü tadacak, ektiğini biçeceksin.” (A’raf 15)
Kıyamete kadar yaşama izni alan İblis Cenab-ı Hakka (c.c.) şöyle dedi.
-Bu süre içinde azıp, dalâlete düşmeme izin verdin.
Ben de şu yarattığın kişinin neslini azıtıp, dalâlete düşürmek için doğru yolunun önüne oturacağım. Onların mallarına, çocuklarına ortak olacağım.
Onları kötülükle süsleyeceğim. Öyle ki çirkinlikleri güzellikler zannedecekler. Onların iyiye ve güzele gitmelerine engel olacağım.
İnsanları Sana götüren, Sana ulaştıran iman ve sırat-ı müstakîm yolunu kesip, daima pusuda bulunacağım.
Onları önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından, her yönlerinden, her cihetlerinden saldırıp, doğru yoldan çevireceğim.
Onları sapıtıp, dalâlete düşürmek için ellerimden gelen her şeyi yapacağım.
Sen o zaman insanların çoğunu Sana itaatli ve şükredici kulların olarak bulmayacaksın.
Ben ancak onlardan pek azını aldatamam. Onlarda Senin hâlis kullarındır. (A’raf 16-17) (İsra 62) (Hıcr 39-40)
İblis Cenab-ı Hakka (c.c.) açıkça karşı gelip, meydan okurken Âdem’e (a.s.) ve Onun nesline verilmiş olan nefis, şehvet ve gadap duygularından bol, bol istifade edeceğini düşünüyor, bunlara güveniyordu. Sadece Allah’ın (c.c.) bazı hâlis kullarının bu tuzaklara düşmeyeceklerini, doğru yoldan ayrılmayacaklarını biliyordu.
İblis açıkça Cenab-ı Hakka (c.c.) karşı gelip meydan okuyunca Allah (c.c.) tarafından lânetlendi, Cennet’ten ve Huzur-u Kibriyadan kovuldu.
Cenab-ı Hak (c.c.) bu arada İblis’e şöyle buyurdu.
“-Ey İblis! Sen bütün güç ve kuvvetinle Âdem (a.s.) ve zürriyetine musallat ol.
Bütün vesvese, desise ve tuzaklarını kullan.
Muhakkak ki doğru yol benim yolumdur. Senin, azmışları dışında kullarım üzerinde bir hâkimiyetin yoktur.
Yemin ederim ki insanlardan kimler benim yolumu bırakırda sana uyarsa Cehennem’i sen ve sana uyan o kimselerle dolduracağım. Orayı onlara mekân yapacağım. (Hıcr 43)
Aldatamayacağın o hâlis kullarımın üzerinde hiç bir hakimiyet kuramaz; etkileyip, tuzaklarına düşüremezsin. Onlar rızamı kazanma yolunda ibadetten ve sırat-ı müstakîmden kesinlikle ayrılmazlar.” (A’raf 18) (İsra-63-64)
Cenab-ı Hakkın (c.c.) İblis’e böyle bir izin verişi; iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın ayrılmasına yönelik bir hikmetti.
Adem (a.s.) yaratıldıktan, İblis Cennet’ten kovulduktan sonra Cenab-ı Hak (c.c.):
“-Ey Âdem! Cennet’ime gir” buyurdu. Onu Cennetine yerleştirdi.
Âdem (a.s.) yalnız olarak Cennet’te dolaşır, nimetlerinden bol, bol faydalanırdı.
Fakat yalnızdı. Kalbinin ülfet edeceği, bağlanacağı bir eşi yoktu.
Âdem (a.s.) uykuya daldığında Cenab-ı hak (c.c.) Onun eğe kemiğinden, kaburgasından bir kadın yarattı. Bir canlıdan yaratıldığından ona Havva adını koydu.
Cenab-ı Hak (c.c.) Hz. Havva yaratılıncaya kadar Âdem’i (a.s.) uykusundan kaldırılmadı, Onu uyandırmadı. Hz. Havva’nın yaratılışı O uykuda iken gerçekleşti. (Nisa 1)
Cenab- Hak (c.c) Âdem’i (a.s.) yalnızlıktan kurtarmak, Ona hayat arkadaşı ve eş olmak ve insan neslinin üremesini sağlamak için Hz. Havva’yı yaratmıştır.
Onu yaratmak için Âdem’in (a.s.) sol kaburga, eğe kemiğini kullandı. Âdem’de (a.s.) var olan fakat gizli tuttuğu gücü ve meziyetleri ikiye böldü, bir kısmını Hz. Havva’ya verdi.
Hz. Havva’nın yaratılması bitince Âdem’in (a.s.) yanına getirildi. Birbirlerini ilk defa Cennet’te görüp, tanıdılar.
Âdem (a.s.) uyandığından yanı başında oturan Hz. Havva’yı gördü. Ona:
-Sen kimsin? Ben seni şu Cennet’te hiç görmemiştim dedi.
Hz. Havva ona:
-Ben bir kadınım. Rabbim beni; bana ülfet edesin, beni sevesin, ben de sükûnet ve huzur bulasın diye yarattı. Ben sendenim. Ben senin hayatını renk ve anlam katacak, onu dolduracağım dedi.
Âdem’de (a.s.) ona:
-Sen benim kemiğimden kemik, etimden etsindir. O halde sen benim; etim, kanım ve eşim olmalısın dedi.
Her ikisi de Cennet’te altın bir taht üzerine oturtuldular. Her ikisinin üzerlerinde nurdan elbiseler vardı, bu nedenle edep yerleri görünmüyordu.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva Cennet’e girdikten sonra Cenab-ı Hak (c.c.) onlara şöyle buyurdu:
“-Ey Âdem! Sen ve ailen Cennet’e yerleşin. Nimetlerinden bolca yararlanın. Orada sizin için her şey vardır. Orada açlık ve susuzluk çekmezsiniz; açık, çıplak kalmazsınız, hiç bir zahmete girmezsiniz. Orada güneş yakıcı ve şiddetli değildir. (Bakara 35) (Taha 117-119)
Ey Âdem! Şu karşıda bekleşen meleklerimin yanına git ve onlara selâm ver. Verecekleri cevabı iyi dinle ve onu ezberle. Bu senin ve senden sonra gelecek zürriyetinin selâmlaşma şekli olacaktır.”
Cenab-ı Hakkın (c.c.) bu emri üzerine Âdem (a.s.) meleklerin yanına gidip onlara selâm verdi. Onlar da:
-Esselâmü aleyke ve rahmetullâhi diyerek karşılık verdiler.
Müminler arasındaki selâmlaşma şekli budur ve İslâm’ın en önemli şiarlarından biridir.
= = =
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva Cennet’te özgürdüler. İstedikleri gibi Cennet’in nimetlerinden faydalanıyorlardı. Yalnız Cenab-ı Hak (c.c.) bir ağacın meyvesini onlara haram kılmış, o ağaca yaklaşmamalarını emretmişti. Bu onlar için bir imtihandı.
Cenab-ı Hak (c.c.) bu konuda Âdem’e (a.s.) şöyle buyurmuştu.
“-Ey Âdem! Sen ve eşin şu Cennet’i mesken edinip, orada biraz eğleşin. Orada Senin ve eşin için acıkmak, susamak, çıplak kalmak yoktur. Güneşin hararetinden de korunmaktasınız.
Cennet’imde istediğiniz gibi gezip, dolaşın. Nimetlerinden faydalanın.
Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. O ve onun meyvesi size haramdır. İblis’ten sakının. Şüphesiz ki o Senin ve eşin için büyük bir düşmandır. O sizi aldatıp da Cennet’ten çıkmanıza neden olmasın. Sonra çok müşkül durumda kalır, zarar edenlerden olursunuz.” (Araf 19) (Bakara 35) (Taha 117)
Âdem, (a.s.) Cenab-ı Hakkın (c.c.) Cennet’imi mesken edinip orada biraz eğleşin buyurmasından, kendisi ve eşinin cennette sonsuza kadar kalmayacağını anlamıştı. Biraz eğleşin buyruğu belirli bir zamanı gösteriyordu. Fakat çıkarılmalarının neden ve nasıl olacağını bilmiyordu.
Aynı şeyi İblis’te fark etmişti. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’nın sonsuza kadar cennette kalmayacağını o da biliyordu.
İblis Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’ya Cennet’te bir ağaç ve onun meyvesinin haram edildiğini öğrenince onların Cennetten çıkarılma nedeninin bu ağaç olacağını hemen anladı. Onları kandırıp, iğfal etmek için bir plân kurdu.
Her şeyden önce Âdem (a.s.) ve Hz. Havva’nın nefislerinin bu; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalp ve akılların tasavvur edip, düşünemediği kadar güzel olan Cennet’ten ayrılmak istemeyeceklerini, ebediyen burada kalmayı arzu edeceklerini hesapladı.
Bu istek normal olarak son derece güçlüydü. İblis, nefislerinin Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’nın en zayıf yerleri olduğunu da biliyordu.
Onların Cennet’te ebediyen kalma isteklerini körükleyecek, bununda ancak yasak ağacın meyvesinden yemeleri suretiyle mümkün olacağını onlara telkin etmeye çalışacak, onları yasak ağacın meyvesinden yemeyi teşvik edecek, böylece Allah’ın (c.c.) buyruğuna karşı gelmelerini sağlayacaktı.
Âdem’le (a.s.) Hz. Havva gezip dolaşırlarken bazen Cennetin kapısına kadar yaklaşırlardı. Cennet’ten kovulmuş olan İblis ise etraflarında dolaşır durur; bir gaflet anlarını beklerdi. İkisinin de Cennet’in kapısına yaklaşmaları onun için bulunmaz bir fırsat oldu.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva İblis’i iki gözü iki çeşme ağlar, ağıtlar yakar, kendini yerden yere atar, saç sakal yolar bir halde buldular. Bu durum ilgilerini çekti. Hemen yanına yaklaşarak:
-Ey iblis! Sen böyle niye ağlamaktasın? Niye böyle yap-maktasın? Onulmaz bir derdin mi var? Diye sordular.
İblis’te:
-Ben kendim için değil, sizler için ağlamakta, şu gördüklerinizi sizin için yapmaktayım. Çünkü ben sizleri çok seven bir dostunuzum.
Sizler muhakkak ki bir gün şu güzel Cennet’ten çıkarılacak, nimetlerinden mahrum bırakılacaksınız. İşte beni şu hallere düşüren, beni kahreden ve ağlatan budur dedi.
İblis’in bu sözleri Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’yı tasalandırdı, üzülmelerine neden oldu.
Onların bu durumlarını fark eden İblis için, için sevindi. Sonra yüzüne en güzel, en dost ifadelerinden birini vermeye çalışarak:
-Şu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği kalp ve akılların tasavvur edip düşünmekten, hayal etmekten aciz kaldığı güzel yerden sizde benim gibi bir gün çıkarılacaksınız. Bunu biliyorsunuz değil mi? Diye sordu.
Onlar da:
-Evet biliyoruz. Bu Rabbimizin bize olan takdirlerinden biridir dediler.
İblis kalmak isteyeceklerini bile, bile:
-Peki, bu güzel yerde ebediyen kalmak ister miydiniz? Diye sordu.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva:
-Bu güzel yerde ebediyen kim kalmak istemez? Elbette biz de bunu istiyoruz. Fakat bu nasıl mümkün olabilir? Bu Rabbimizin; bozulması, düzeltilmesi mümkün olmayan takdiridir diye cevap verdiler.
Onların bu sözleri İblis’in beklediği ve istediği yanıtlardı.
İblis onlara tekrar:
-Ey Âdem! Bunun yolunu size söylememi, göstermemi, öğretmemi ister misiniz? Diye sordu.
Onlar da bunun değişmez bir takdir olduğunu unutarak, bir bakıma Allah’ın (c.c.) kendileri için olan takdirinin bir gereği olarak:
-Evet isteriz diye yanıtladılar.
İblis bu kere:
-Ey Âdem! Muhakkak ki ben bunun yolunu bilmekteyim dedi.
Sonra da sinsice Âdem’in (a.s.) sağından yanaştı.
-Şu ağaca yaklaşmanızı ve meyvesinden tatmanızı Rabbiniz size yasaklamıştır. Niçin yasakladığını hiç kendinize sordunuz mu? Bunun nedenini aradınız mı? (Araf 20) (Taha120)
Allah (c.c.) sizlere doğruyu eğriden ayıran bir akıl nasip etmiştir. Bu melekenizi kullanarak bu konuyu hiç düşünüp araştırdınız mı? Diye sordu.
İblis’in sözleri Hz. Havva’nın daha çok ilgisini çekmişti. Bu yüzden bu soruya Âdem’in (a.s.) yerine o yanıt verip:
-Hayır! Düşünmedik ve araştırmadık dedi.
İblis Hz. Havva’nın bu konuda Âdem’den (a.s.) daha zayıf, daha meraklı, Cennet’te ebediyen kalma konusunda daha istekli olduğunu fark etmişti.
Ona doğru biraz daha yanaşarak:
-Ey Havva! Sen, eşin Âdem’le sonsuza kadar Cennet’te kalmak istemez misin? İsterseniz ben bunun yolunu size gösterebilirim dedi.
İblis’in Allah (c.c.) sizlere doğru ile eğriyi ayıran bir akıl nasip etmiştir sözü Hz. Havva’nın gururunu okşamış, onu sevindirmişti. Aklın yanılabilir olduğunu henüz bilmiyordu.
Âdem’e (a.s.) yaklaşarak:
-Biz şu İblis’in sözlerini bir dinleyelim. Dediği gibi Yüce Allah (c.c.) bize doğru ile eğriyi ayırma melekesi vermiştir. Eğer sözleri hoşumuza gider, aklımıza da uygun gelirse tutarız. Hoşumuza gitmez ve aklımıza uygun gelmezse tutmayız dedi.
Âdem (a.s.) bu konuda tereddüt içindeydi. Fakat Hz. Havva’nın dedikleri de akla, mantığa uygundu. Bu yüzden İblis’e:
-Ey İblis! Cennet’te sonsuza kadar kalmanın yolu nedir? Bize söyle ve göster dedi.
İblis sevinerek onlara biraz daha yanaşıp:
-Rabbiniz sizi Cennet’inden çıkarmayı murat ettiğinden şu ağacı yaklaşmanızı ve meyvesinden yemenizi yasaklamış, bunu haram kılmıştır. Bunu sizleri Cennet’inden çıkarmak için buyurmuştur.
Halbuki o ağacın meyvesinden yiyenler melekleşirler ve Cennet’te ebediyen kalırlar. Melekleşenlerse Cennet’ten bir daha çıkarılmazlar. Orada ebedi kalırlar. (Araf 20) (Taha120)
Eğer gerçekten Cennet’te ebediyen kalmak isterseniz o ağacın meyvesinden birer tane de olsa yiyin. Burada sonsuza kadar kalmanın tek yolu budur.
Her ne kadar Rabbiniz bunu yasaklamışsa da bir taneden bir zarar gelmez dedi.
Onlara günahı küçük ve değersiz gösterdi.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva İblis’in bu sözlerini önce iltifat etmediler.
-Ey iblis! Sen bize ne kadar kötü bir iş yapmaya teşvik etmektesin. Böyle bir iş nasıl olur? Dediler. Rabbimiz bizi Cennet’inden bir zaman sonra çıkaracağını bildirmiştir ama şu ağaca yaklaşmamamızı, meyvesinden yemememizi de emretmiştir.
Biz muhakkak ki Rabbimizin emir ve yasaklarına uyan, O’nun takdirine boyun eğen, O’ndan korkan muttaki kişileriz.
Sen şüphesiz ki bizim apaçık düşmanımızsın. Gösterdiğin yol doğru yol değildir. Böyle bir yol bize gerekmez. Sen bizden uzaklaş ve bir daha da yaklaşma.
İblis bu sözlerine aldırmadan onlara biraz daha yaklaşarak:
-Muhakkak ki ben sizin dostunuzum ve sizin iyiliğinizi, hayrınızı murat etmekte, başka bir şey düşünmemekteyim dedi.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva onu bir kere daha terslediler.
İblis’i elleriyle iterek:
-Sen yanımıza yaklaşma ve bizimle konuşma dediler.
Fakat İblis peşlerini bırakmıyor, yasak ağacın meyvesinden bir tanecik olsa da yiyin, bir tanenin bir zararı olmaz, bir deneyin diye vesvese verip duruyordu.
Âdem’de (a.s.) Hz. Havva’da Cennet’te ebediyen kalmayı çok arzu etmekteydiler. Bu yüzden İblis’in sözleri nefislerine hoş geliyordu.
İblis ise onlardaki bu çözülmenin farkındaydı ve vesveselerini gitgide çoğaltıyor, güçlendiriyordu. Bütün gücünü tek bir meyve yemenin hiç bir zararının olmayacağı yönüne odaklamıştı. Bu günâhı onlara küçük gösteriyordu.
Özellikle Hz. Havva duygusal olduğundan İblis’ten daha çok etkilenmiş, onun ebedi düşmanları olduğunu unutmuş bir halde, bir tek meyve yemenin bir zararının olmayacağı konusunda Âdem’e (a.s.) iknâ etmeye çalışıyordu.
Hz. Havva’nın Âdem’in (a.s.) üzerinde nefsi eğimleri nedeniyle büyük etkisi vardı.
Eğer Cennet’ten çıkarılırlarsa sınırlı bir ömürlerinin olacağını, er geç ayrılmak zorunda kalacaklarını, çıkarılmazlarsa bu ayrılmanın olmayacağını, ebediyen Cennet’te yaşayıp, çok mutlu olacaklarını söylüyor, bunu vurgulayıp duruyordu.
Çıkarılmalarını Allah (c.c.) murat etmişse kalmalarının Allah’ın (c.c.) muradı yoluyla olmayacağını, bu yüzden Cennet’te ebediyen kalmanın tek yolunun o yasak meyveden yiyerek melekleşmek olduğunu özellikle vurguluyor, Âdem’e (a.s.) bu konuda kandırmaya çalışıyordu.
İblis ise onun en büyük destekçisi idi.
İblis; Âdem (a.s.) ve Hz. Havva’nın yanında onlarla konuşurken Âdem’den gizli olarak yasak ağaçtan bir meyve koparıp ağzına attı ve Havva’ya dönerek:
-Şu ağaca bir bakın. Kokusu, tadı ve rengi ne güzeldir.
Bak ben yedim de bana bir zararı dokunmadı.
Allah aşkına sen de bir tane olsun ye. Allah’a ant olsun ki ben sizlerin iyiliğinizden ve hayrınızdan başkasını düşünmemekteyim dedi. (Araf 21)
Verilen ant çok büyüktü. Bu nedenle Hz. Havva’da ona kandı ve ağaçtan bir meyve koparıp yedi. Meyve İblis’in dediği gibi çok lezizdi. Daha sonra Âdem’e (a.s.) dönerek:
-Ey Âdem! Ben şu ağacın meyvesinden yemiş; onu çok güzel, çok tatlı ve lezzetli bulmuşumdur. Gördüğün gibi bir zararı da olmamıştır. Bir tane olsun sen de ye dedi.
Âdem (a.s.) yeme yememe konusunda tereddüt ediyordu. İblis ve Hz. Havva Ona yemesi için teşvik edip duruyorlardı. Hz. Havva ona baskı için kadınlığını kullanmaktan çekinmedi.
-Ey Âdem! Eğer şu ağacın meyvesinden bir tane olsun yemezsen bana yaklaşmana izin vermem dedi.
Âdem (a.s.) sonunda dayanamadı. İblis’in ve Hz. Havva’nın dedikleri oldu. Âdem (a.s.) yasak ağacın meyvesinden bir tane yemeyi kabul etti.
Âdem (a.s.) ve Hz. Havva yasak ağacın meyvesinden yiyince o zamana kadar nurdan bir elbiseyle kapalı duran edep yerleri açılıverdi. (Araf 20-22) (Taha120) (Bakara36)
O zamana kadar duymadıkları büyük ve küçük abdest ihtiyaçları doğdu. Ne yapacaklarını şaşırdılar. O zaman büyük bir suç ve günâh işlediklerini anladılar, Allah’tan (c.c.) utandılar ve Cennet ağaçlarının yapraklarıyla örtünmeye, büyük abdestlerini gizlemeye çalıştılar.
Fakat iş işten geçmiş, ihtarlara rağmen İblis’in oyununa gelmişler, kandırılmışlar, Allah’a (c.c.) karşı gelerek büyük bir günâh işlemişlerdi. (Araf 22) (Taha 121)
Her şeyi yakından bilen ve takip eden Allah-ü Teâlâ (c.c.):
“-Ey Âdem! Ey Havva! Sizlere Cennet’te bol, bol ihsanda bulunduğum ve oradan istediğiniz gibi yararlanmanızı helâl kıldığım nimetlerim yetmedi mi ki haram kılmış olduğum şeyden tattınız?
Ben size şu ağacı ve onun meyvesini yasaklamış, İblis’in size apaçık bir düşman olduğunu bildirmemiş miydim?” Diye nida etti. (Araf 22- 23)
Âdem (a.s.) ve Hz. Havva derin bir suçluluk duygusu altında ezilmekteydiler. Yaptıklarına çoktan pişman olmuşlardı. Cenab-ı Hakkın (c.c.) bu nidâsı üzerine şöyle dua ettiler.
-Ey Rabbimiz! Biz muhakkak ki kendimizi zulmettik. Adının yalan yere yemin için kullanılacağını bilemedik. Eğer bizi bağışlamaz, merhamet etmezsen hüsrâna uğrayanlardan oluruz. Sen bizi bağışla ve affet.
İblis’in aklına Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’nın yaptıklarından pişmân olup; tövbe, istiğfar edecekleri, bu tövbe ve istiğfarın Allah (c.c.) tarafından kabul edilip, affedilecekleri hiç gelmiyordu.
Yasak ağacın meyvesinden yiyince kendisi gibi her ikisinin de cennetten kovulacaklarını tahmin ediyor ve bunu bekliyordu. Affedilmeleri ihtimali aklına gelince korkuyla içi titredi. Neredeyse kahrından ölüyordu.
Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem (a.s.) ve Hz. Havva’ya eğer şeytana uyup aldandıkları, emirlerine karşı gelip, günah işledikleri takdirde Cennet’ten çıkarılacaklarını daha önce bildirmişti Bu onlar için dönüşü mümkün olmayan ilâhi bir takdirdi. Bu nedenle cennetten çıkarılıp, yeryüzüne indirilmeleri kaçınılmaz oldu.
Âdem (a.s.) ve Hz. Havva Cennet’ten çıkarılıp yeryüzüne indirilirken Cenab-ı Hak (c.c.) onlara ve Şeytan’a:
“-Artık birbirinize düşman olarak yeryüzüne ininiz. Mahşere kadar birbirinizle savaşınız. (Bakara 36) (Araf 24)
Ey Havva! Sen böyle bir günâha önayak olduğun için her ay kanlara bulan, doğum sancıları çek. Bu senden sonrakilere miras olarak kalsın da belki ibret alırlar. Onlara bundan ecirler, hayırlar da vardır.
Ey Âdem! Sen de orada geçimini türlü meşakkatlerle sağlayacaksın” buyurdu.
Bu Âdem oğullarıyla Şeytan-ı racim arasında kıyamete kadar yeryüzünde devam edecek açık bir savaşı da ifade ediyordu.
Çünkü Şeytan’ın Cennet’ten çıkarılma nedeni bir bakıma Âdem (a.s.), Âdem’in (a.s.) Cennet’ten çıkarılma nedeni de Şeytan’dı. İblis bu yüzden Âdem’e (a.s.) ve Adem oğullarına kin bağlamıştı. Bütün gücüyle onları Allah’ın (c.c.) yolundan alıkoymaya çalışacak, bunun içinde elinden gelen her şeyi yapacaktı.
Adem oğullarının ise en zayıf yeri aldanmaya, kanmaya müsait olan nefisleriydi. Nefisleriyle birlikte bazı zaafları da vardı.
Şeytanla yapılan bu amansız savaşta zafer; ancak Allah’ın (c.c.) yaratılış balçığına kendi özünden kattığı nur zerresinin söndürülmemesinden, yapılacak irşat ve çalışmalarla bu nurun daha da güçlendirilmesinden, bir bakıma gösterilen sırat-ı müstakîmden geçiyordu.
= = =
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’nın Cennet’ten çıkarılması kıssasında yılanın İblis’e yardımcı olduğu, onu dişleri arasına alarak gizlice Cennet’e soktuğu gibi bir rivayet vardır.
Fakat, sadece Allah’a (c.c.) hamt ve tespih eden, bunun için yaratılmış; bilinçsiz, iradesiz bir hayvanın bunu yapması mümkün değildir. Yılanlar da diğer hayvanlar, bitkiler, melekler gibi günahlardan masundur.
Allah (c.c.) tarafından meyvesi Âdem (a.s.) ile Hz. Havva’ya haram kılınan ağacın cinsine gelince; çeşitli rivayetlerde onun dünya üzerinde olan ya da olmayan soyut ya da somut pek çok ağaç ya da bitki olduğu, olabileceği bildirilmektedir. En geçerli rivayet ise onun bir incir ağacı olduğudur. Doğrusunu ancak Allah (c.c.) bilir.
= = =
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva yeryüzüne indirilirken Cenab-ı Hak (c.c.) onlara bir teselli vermek amacıyla Âdem’e (a.s.) şöyle vahiy etti.
“-Dünyada insanlara bir hidâyet göndereceğim. O hidâyet ki göndereceğim peygamberler ve onların getirecekleri dinleridir. Göndereceğim hidâyete kim uyarsa onları küfre ve dalâlete düşürmem. Onlar için korku ve mahzunlukta yoktur. Sonunda ebedi Cennetlerime kavuşacaklardır.
Kim ki hidâyetime yüz çevirir, Şeytan’a tabi olursa; onlar hem dünya da, hem de ahrette hüsrana uğrayanlardır.
Onlar; onlar için hazırlanmış, harlatılmış, kızdırılmış cehenneme giricidirler. Onları orada ebediyen bırakacağım”… (Taha 123)
Allah’ın (c.c.) emriyle bir Cuma günü Âdem (a.s.) ile Hz. Havva birbirlerinden habersiz yeryüzünün iki ayrı yerine indirildiler.
Âdem (a.s.) Hindistan’ın güneyinde bulunan Serendip (Seylan) adasındaki Bûz dağına, Hz. Havva ise Cidde’ye indirilmişti ve birbirlerinin nerede olduklarını bilmiyorlardı. İblis ise Meysan ya da Übülle denilen yere indirilmişti.
İndirilme gerçekleştikten sonra Cenab-ı Hak (c.c.) Âdem’in (a.s.) sırtında zerreler halinde bulunan Âdem oğullarına:
-Ey Âdem oğulları! Şeytan ebeveyinleriniz Adem ile Havva’yı aldatarak cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye düşürüp aldatmasın buyurdu. (Araf 27)
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva cennette; ikindiyle güneş batımı arası kadar bir zaman kalmıştır ki bu dünya yıllarıyla yüz otuz yıla eşitti.
= = =
Âdem (a.s.) dünyaya indirildiği zaman hemen ellerini açıp:
-Ya Rabbi! Sen beni kudret elinle yarattın ve bir ruh verdin. Sonrada cennetine yerleştirdin.
Ya Rabbi! Senin rahmetin gazabına geçkindir. Tövbelerimi kabul buyur ve beni Cennet’ine yeniden koy diye dua etti.(Bakara 37)
Cenab-ı Hak’ta (c.c.) Ona:
“-Ey Âdem! Sen orada biraz kal, orada biraz oyalan. Çokça tövbe ve istiğfâr et ve durumunu düzelt. Ben de seni Cennetime koyayım” diye vahiy etti.
Bu vahiy üzerine Âdem (a.s.) tövbe ve istiğfârı dilinden düşürmez oldu.
Âdem’e (a.s.) indirilmeden önce on suhufluk bir kitap verilmiş, günâhlarına nasıl tövbe ve istiğfârda bulunacağı, yeryüzünde bulunduğu sırada rızkını nasıl temin edeceği öğretilmişti. Her şeye rağmen O ilk insan ve ilk peygamber olma şerefine erişmişti. (Al-i İmran 33)
Âdem (a.s.) yeryüzüne indirildiğinde derin bir şaşkınlık ve pişmanlık duyguları içindeydi. Bu şaşkınlık daha sonra bir parça korku ve derin bir meraka dönüştü. Korkusu nefsini korumaya yönelikti.
Yeryüzü saf ve bâkir güzelliğiyle çıkarıldığı cennete benziyordu. Cenab-ı Hak (c.c.) dünyayı cennet nimetlerine benzeyen nimetleriyle doldurmuş, cennet güzelliklerine benzeyen güzelliklerle bezemişti.
Dünya cennete benziyordu ama Âdem (a.s.) aralarında iki büyük farkın olduğunu anlamakta gecikmedi.
Cennette iken rızkını arayıp, bulmasına gerek yoktu. Bunun için istemesi ve elini uzatması yetiyordu. Burada ise arayıp bulması, bunun için çalışması, mücâdele etmesi gerekiyordu.
İkinci fark ise cennette ölümün olmaması, dünyadaysa olmasıydı.
Bu dünyada canlılar bir müddet yaşamakta, sonra da ölüp gitmekteydiler. Bu geçici hayatları içinde canlılar kurulan eşsiz ve muhteşem bir düzen içinde bu düzeni bozmadan, farkında olmadan yardımlaşarak, birbirlerini tamamlayarak müthiş bir hayat mücâdelesi içindeydiler.
Âdem (a.s.) ölümün cennete açılan bir yol, Allah’ın (c.c.) kendilerine yönelik bir rahmeti, bir nimeti olduğunu bu aralarda fark etti.
Defalarca gözyaşları içinde secdeye kapandı ve şükretti.
Her şeyden önce bu dünyadaki geçici hayatında Rabbinin emirlerine uyması, buna göre yaşaması gerektiğini biliyordu. Bu nedenle bütün dikkatini geldiği bu garip fakat güzel dünyaya çevirdi.
Âdem’de (a.s.) ilk anlarda oluşan korkuyla karışık derin merak bulunduğu bu dünyayı incelemeye, onu öğrenmeye itti.
Her gün saatler boyu bulunduğu ortamı geziyor, etrafı büyük bir merak ve şaşkınlıkla bakıyor, gözlüyor, bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu.
Âdem’in (a.s.) bu dünyada öğrendiği ilk şey, kurulan bu eşsiz düzen içindeki doğanın iyi bir öğretmen olduğuydu. Rabbinin sonsuz ilminden bir kısmı doğa içinde gizliydi. Cevherler gibi sağa, sola bolca serpiştirilmişlerdi. Bu ilmi sabırlı bir çalışmayla arayıp, bulması gerekiyordu.
Çok geçmeden doğadan çok şeyler öğrendi, öğrendiklerini kendine verilenle-re kattı ve hayatı bir parça daha kolaylaştı.
Âdem (a.s.) kendisine öğretilen günlük ibâdetlerini hiç aksatmıyor; sık, sık tövbe ve istiğfârlarda bulunuyor, Allah’tan (c.c.) kendisini affetmesini, hayırları nasip etmesini diliyordu.
Âdem (a.s.) müthiş bir hayat mücadelesi içindeydi. Dünya çıkarıldığı cennet kadar olmasa bile yine de çok güzeldi.
Çeşit, çeşit ağaçların, bu ağaçlardaki mis kokulu meyvelerin, bin bir renkli çiçeklerin; çeşit, çeşit kuşların, hayvanların, buz gibi berrak suların aktığı derelerin, çavlanların, şelâlelerin aralarında yemyeşil yerlerde dolaşıyor, Allah’ın (c.c.) kendisine rızk olarak verdiklerini arayıp buluyor, onlardan faydalanıyordu.
Âdem’in (a.s.) bu geçici dünyadaki hayatı fena sayılmazdı.
Fakat öyle bir şey vardı ki içinde, ruhunda ağır bir yüktü. Yalnızlıktan çok bunalmıştı ve eşi Hz. Havva’yı çok özlüyordu. Sık, sık ellerini duaların kıblesi olan semaya açıyor; şöyle dua edip, yalvarıyordu.
-Yüce Rabbim! Muhakkak ki Sen her şeyi en iyi bilensin. Gönlümde olanları da bilmektesin. Ben günahkâr kulunu affet. Havva’yı bana bağışla. Sırtımdaki yalnızlığın yükünü kaldır. Gönlümü huzurla doldur.
Âdem’in (a.s.) yeryüzündeki bu yalnızlığı çok uzun sürdü. Aradan yıllar geçti. Fakat Âdem (a.s.) hiç bir zaman Allah’tan (c.c.) ümidini kesmedi, Ona isyan etmedi.
Sık, sık ellerini açıp, Rabbinden af ve mağfiret dileyip, hâlini arz ediyordu.
Bu dualarının sonunda:
-Ya Rabbi! Muhammed (a.s.v) hakkı için Senden bağışlanma dilerim demeye başladı.
Bunun üzerine Cenab-ı Hak (c.c.):
-Ey Âdem! Henüz yaratılmadığı halde sen Muhammed’in katımızdaki değerini nereden ve nasıl bildin? Diye sordu.
Bu soruya Âdem (a.s.):
-Ya Rabbi! Muhakkak ki her şeyi en iyi bilensin. Yaratıldığımın ilk günü başımı kaldırdığımda Levh-i Mahfuzda, La İlahe İllallah Muhammeden Resulallah yazısını gördüm de Muhammed’in katındaki değerini oradan anladım diye cevap verdi.
Nihayet Muharrem ayının onuncu aşure ve bir Cuma günü Yüce Allah (c.c.) Âdem’in dualarını kabul buyurdu (Bakara 37) ve Ona şöyle vahiy etti.
“-Ey Âdem! Havva Cidde’dedir. Cidde ise güneşin battığı yerdedir. Sen git onu bul. O geçici dünyada varın birlikte eğleşin.”
Bu vahiy üzerine Âdem (a.s.) Rabbine şükürlerini sundu ve hiç vakit kaybetmeden güneşin battığı yöne doğru hareket etti.
Cebrail’in (a.s.) kılavuzluğunda uzun ve meşâkkatli bir yolculuktan sonra Hz. Havva’yı vahiy edildiği gibi; batıda, Cidde’de, Arafat’ta; yalnızlıktan bunalmış, ağlarken buldu.
Her ikisi de yalnızlıkla geçen bu uzun yılların getirdiği meşâkkat ve sıkıntıyla yaptıkları günahın bir kısım kefaretini ödediler.
Âdem (a.s.) ile Hz. Havva Cidde’de, Müzdelife’de oturdular, orada yaşadılar.
Cuma çok mübârek bir gündür. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva cennetten bir Cuma günü çıkarıldı, bir Cuma günü tövbesi kabul edildi, bir Cuma günü vefat etti ve bir Cuma günüde kıyamet kopacaktır.
Yüce Allah (c.c.) sonsuz ilmiyle Âdem’le (a.s.) Hz. Havva’nın böyle bir günah işleyeceklerini ve cennetten çıkarılacaklarını evveliyattan biliyordu. Bunu böyle takdir etmişti. Bunun için Fazl-ı Keremiyle onların yaşayabilecekleri özel bir dünya yaratmış ve içine cennet nimetlerine benzeyen nimetlerle doldurmuştu.
= = = =
Âdem’le (a.s.) Hz. Havva’nın cennetteki yaşayışlarıyla dünyadaki yaşayışları arasında iki büyük fark vardı.
Cennetteki ömürleri sınırsız, rızkları yanı başlarındaydı. Rızklarını ulaşmaları için istemeleri ve ellerini uzatmaları yetiyordu.
Dünyadaki ömürleri ise sınırlıydı. Burada ölüm vardı. Bu kısacık ömürleri sırasında bu nimetleri bahşeden Allah’ı (c.c.) unutmamaları, emirlerine uymaları ve rızklarını arayıp bulmaları, bunun için çalışmaları, mücâdele etmeleri gerekiyordu.
Gerek Âdem (a.s.) gerekse Hz. Havva yaratılanların en güzellerinden, en mükemmellerindendi.
Âdem (a.s.) altmış arşına yakın; hurma ağacı gibi upuzun boyluydu.
Saçları siyah, gür ve kıvırcık, iki bölük halinde örgülüydü.
Teni ak pembe karışımı tatlı bir renkteydi.
Gözleri kara ve büyük, baldırları kalındı. Sakalsızdı.
Vücutça, simaca çok güzeldi. Onun güzelliği Yusuf’un (a.s.) güzelliğine denkti.
O, her yönüyle mükemmeldi.
= = =
Yüce Allah (c.c.) diğer canlıları da mükemmel yaratılmıştı ama Âdem’e (a.s.) ve zürriyetine, özünden bir zerre nur ihsan buyurarak yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, en şereflisi yapmış; buna karşılıkta hareketlerine, davranışlarına bir sorumluluk vermiş, Zat’ını tanıyıp ibadet etmelerini, emirlerini uymalarını, kulluk yapmalarını emretmişti.
O ve Ondan gelenler Allah’ın (c.c.) yeryüzündeki vekilleri, halifeleri olacaktı. Onlar buna gerçekten layıktılar.
Hz. Havva’da Ona benzemekteydi. Ona kadın olmanın meziyetleri bahşedilip Âdem’e (a.s.) yardımcı olması, Onu desteklemesi emredilmişti.
Hz. Havva’nın sırtında da, Âdem’in (a.s.) sırtındaki sorumluluk ve yükümlülükleri vardı.
O da Rabbini tanıyıp bilecek, emirlerini uyacak, Ona kulluk yapacaktı.
Diğer canlılara verilen özellikler ne kadar güzel ve mükemmel olsa da bir kafese kapatılmış gibi değişemeyen, gelişemeyen özellikler, niteliklerdi.
Fakat Âdem’le (a.s.) Hz. Havva ve onlardan gelen nesiller bunun dışında tutulmuş; düşünebilme, öğrenebilme ve öğrendiklerini bir sonraki nesillerine aktarabilme yetenekleriyle donatılmışlardı.
Ve karşılarında doğa gibi bulunmaz bir öğretmenleri de vardı.
Tıpkı ağır, ağır dolan barajlar gibi her nesil bilgi birikimlerini kendinden sonraki nesillere aktarıp çoğaltmış, bu sayede Âdem oğulları bütün yaratılanların en güçlüsü, en şereflisi ve efendisi olmuşlardır.
= = =
Âdem (a.s.) Cidde’ye gelip Hz. Havva’yı bulduktan sonra Allah (c.c.) Ona Kâbe’yi yapmasını emretti. Âdem’e (c.c.) şöyle vahiy etti.
“-Ey Âdem! Arşımın alt hizasında Benim bir Hâremim vardır. Orası adımın zikredildiği, duaların kabul edildiği yerdir.
Sen orada Benim için bir Ev, bir Beyt yap. Meleklerin arşımı tavaf ettikleri gibi Sen de oraya tavaf et.
Sonrada mahşere kadar soyundan gelenler oraya haccetsinler. Orası Rahman ve Rahim sıfatlarımın tecelligâhı olsun.
Oraya gelenler kul hakkı dışında bütün günâhlarından temizlensinler, annelerinden doğdukları günkü gibi tertemiz olsunlar.”
Bu vahyi alan Âdem (a.s.):
-Ya Rabbi! Ben bunu yapmaya nasıl yol bulabilirim? Benim buna gücüm yetmez dedi.
Cenab-ı Hak (c.c.):
“-Ey Âdem! Sen Adımı anarak başla. Elbette biz yardım ediciyiz” buyurdu.
Âdem (a.s.) gösterilen yere Beyti, Kâbe’yi yapmaya başladı. Melekler de Ona yardım ediyordu.
Temel taşları Hira dağından getirildi. Duvar taşlarını ise Sina, Zeyta ve Cudi dağlarından geldi.
Duvarın tavaf başlangıç yerine ise Cennetten gelme ak bir taş koydu. Her şey bitince Cebrail (a.s.) Âdem’e (a.s.) nasıl haccedileceğini gösterdi.
Âdem (a.s.) Kâbe’yi tavaf ederken meleklerle karşılaştı. Melekler Onun haccını tebrik ettiler.
Ona:
-Ey Âdem! Biz şu Beyti Senden iki bin yıl önce tavaf ve hac etmişizdir dediler.
Âdem’de (a.s.) onlara:
-Sizler tavaf ederken ne derdiniz? diye sordu.
Meleklerde:
-Sübhânallâhi Velhamdü Lillâhi Velâ İlâhe İllallâhu Vallâhu ekber derdik dediler.
Âdem (a.s.) meleklerin bu sözlerine; Velâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâh cümlesini ekledi. Meleklerde Ona uydular, Onun söylediği gibi söylemeye başladılar.
Âdem (a.s.) hac âmellerini yerli yerince yaptıktan sonra:
-Ya Rabbi! Emrettiklerini aynen yerine getirdim. Her âmel sahibinin bir ecri olduğunu biliyorum. Bu âmelin ecri nedir? diye sordu.
Cenab-ı Hak’ta (c.c.) Ona:
“-Ey Âdem! Ben Seni bu âmelinle af edip, yarlıgadım. Zürriyetinden buraya hac niyetiyle gelecek olanların günâhlarını da affettim” buyurdu.
= = =
Âdem (a.s) Hz. Havva’yı bulduktan sonra onunla evlenmişti. Hz. Havva çok geçmeden hâmile kaldı. Fakat kendinden bir çocuk çıkacağını, bir çocuk doğuracağını bilmiyordu.
Bir gün Hz. Havva uykuda iken İblis ihtiyâr bir adam kılığında yanına gelerek:
-Ey Havva! Ben seni değişmiş buldum. Şu karnında olan nedir? Diye sordu.
Hz. Havva’da:
-Onun ne olduğunu henüz bilmiyorum. O Rabbimin içime koyduğu kıpırdayıp duran bir canlıdır diye cevap verdi.
İblis bu kez:
-Ey Havva! İçindeki canlı nereden çıkacaktır? Gözünden mi, burnundan mı, yoksa kulağından mı? Diye sordu.
Hz. Havva’da bu soruya:
-Bilmiyorum. Fakat o bana ağırlık, sıkıntı ve sancı vermektedir diye karşılık verdi.
Bunun üzerine İblis:
-Ben sana bu konu da yardımcı olabilirim. Senin içinde bir çocuk vardır. Sen onu bin bir sıkıntı ve acıyla dünyaya getireceksin. Eğer çocuğunu sağ salim doğurmana yardım edersem bana itaat eder misin? Diye sordu.
Hz. Havva korktu. Bu yüzden:
-Eğer sen beni şu yükümden sağ salim kurtulmama yardım edersen ben de sana bunun karşılığında itaat eder, istediğini yaparım dedi.
İblis:
-O halde çocuğun doğduğunda ona Abdülharis adını ver. Bu benim adımdır. Bu benim senden tek isteğimdir. Eğer bunu yapmazsan kaldırmaya güç yetiştiremeyeceğin acı ve sıkıntılar verir, sonra da çocuğunu öldürürüm dedi.
Allah (c.c.) tarafından lânetlenip, cennetten kovulduktan sonra İblis, Hâris adıyla anılmaktaydı. Abdülhâris ise Hâris’in kulu anlamınadır.
Hz. Havva uyanınca doğruca Âdem’in (a.s.) yanına gitti ve İblis’in uykudayken kendisine söylediklerini Ona anlattı.
Âdem (a.s.):
-Uykudayken gördüğün kişi İblis’tir. O bizim can düşmanımızdır. Onun yüzünden Cennet’ten çıkarıldık. Sen onun şerrinden sakın, ona itaat etme dedi.
Bir kaç gün sonra Hz. Havva yine uykudayken İblis yanına gelerek:
-Ey Havva! Ben senin yükünü daha da ağırlaşmış görüyorum. Eğer yardım eder, yükünü kaldırırsam daha önce bildirdiğimi yapar mısın? Diye sordu.
Hz. Havva İblis’in bu teklifini şiddetle reddetti.
-Hayır! Diye bağırdı. Sen bizim can düşmanımızsın. Sen bizi cennetten çıkardın. Eğer bir oğlum olursa adı Abdurrahman olacaktır dedi.
Hz. Havva bir oğlan çocuğu doğurdu. Adını Abdurrahman koydu. İblis ise bu çocuğa musallat olarak onu öldürdü.
Bir müddet sonra Hz. Havva yine hâmile kaldı. İblis aynı teklifi bu çocuk için de yaptı, Hz. Havva bunu da reddetti. Doğan oğluna Salih adını verdi. Fakat İblis bu çocuğu da öldürdü.
Hz. Havva üçüncü kez hâmile kalınca İblis yanına gelerek:
-Ey Havva! Eğer çocuğuna Abdülhâris adını koymazsan onu da öldüreceğim. Eğer çocuğunuzun yaşamasını istiyorsanız ona Abdülhâris adını koy dedi.
Hz. Havva bu kez korktu ve İblis’in dediğini yaptı. Doğan çocuğuna Abdülhâris adını koydu. Çocuk yaşadı ve bu adla anıldı.
Cahiliye devrinde Araplar yaşasın diye çocuklarına Hâris, Abdülhâris adını vermeyi kötü bir âdet haline getirmişlerdir.
Yukarı da zikredilen kıssa bazı kaynaklarda geçmesine rağmen bir israilliyat örneğidir.
İslamî ölçülere göre bir değeri yoktur. Çünkü mümin, üstelik peygamber eşi olan bir kadının çocuğuna İblis’in kulu anlamına gelen bir isim vermesi açık bir şirktir.
Bir peygamber olan Âdem’in (a.s.) bunu kabul etmesi, onaylamasıysa mümkün değildir.
Böyle bir iş olduğunda doğrudan Allah’a (c.c.) sığınırdı. Nitekim Cenab-ı Hak (c.c.) A’raf suresi 189/190 âyetlerinde böyle davrananların açık bir şirk içinde olduklarını bildirmektedir.
HABİL VE KABİL KISSASI
Hz. Havva yirmi batında otuz dokuz çocuk doğurdu. Biri dışında her batında ikiz olmak üzere otuz dokuz evlât verdi. Bu ikizlerden biri erkek, diğeri kız oluyordu. Yalnız Şit (a.s.) tek doğmuştu.
İlk batında Kâbil, kız kardeşi Aklima ile ikiz olarak doğdu.
İkinci batında Hâbil, kız kardeşi Lübüz ile doğdu.
Yüce Allah (c.c.), birinci batında doğan erkekle ikinci batında doğan kızı, ikinci batında doğan erkekle birinci batında doğan kızı evlendirmesini Âdem’e (a.s.) emretti. Bunun nedeni Hz. Havva’nın doğurdukları dışında kız ve erkeğin olmamasıydı.
Âdem (a.s.); oğlu Kâbil’e Hâbil ile doğan kız Lübüz ile, Hâbile’de Kâbil ile doğan kız Aklima ile evlenmesini emretti.
Hâbil, Aklima ile evlenmeyi kabul etti. Kâbil ise Lübüz’le evlenmekten kaçındı.
-Ben, benimle beraber doğan kızla evlenmek isterim. Çünkü o diğerinden daha güzeldir. Ben onunla evlenmeye daha lâyık ve uygunum dedi.
Gerçekten de Aklima Lübüz’den daha güzeldi.
Bunun üzerine Âdem (a.s.) Hz. Havva’ya:
-Ey Havva! Rabbim bana doğan çocuklarımı çapraz olarak evlendirmemi emretmiştir. Sen Kâbil’e emret, Hâbil’in ikizi olan kızla evlensin. Habil’e de emret, o da Kabil’in ikizi olan kızla evlensin dedi.
Hz. Havva bunu oğullarına söyledi. Habil razı olduysa da Kâbil razı olmadı, onlara kızdı.
-Bu muhakkak ki Allah’ın (c.c.) değil, babamın reyidir. Ben bunu kabul etmem dedi.
Âdem (a.s.) Kâbil’e:
-Ey Kâbil! Sen Allah’ın (c.c.) emrini uy da kız kardeşini Hâbil ile evlendir dedi.
Kâbil bunu kabul etmedi.
-Hayır! Diye bağırdı. Aklima ile Hâbil değil ben evleneceğim. O benimle birlikte doğmuştur, onunla evlenmeye ben daha layığımdır. Onu Hâbil’le evlendirmem.
Bunu üzerine Adem (a.s.):
-Ey Kâbil! Aklima senin ikiz kardeşindir. O sana haram-dır. Sen Allah’ın (c.c.) emrini tut da kız kardeşini Hâbil’le evlendir dedi.
Fakat Kâbil kız kardeşiyle evlenmekte ısrar ediyor, onu Hâbil’le evlendirmeye yanaşmıyordu.
Bu konu da söz çoğalınca Âdem (a.s.):
-Siz ikiniz Allah’a (c.c.) birer kurban takdim ediniz. Allah’ın (c.c.) huzurunda muhakeme olunuz. Hanginiz ona lâyıksa Allah (c.c.) size bildirsin dedi.
İkisi de bu teklifi kabul ettiler.
Hâbil çobandı. Pek çok davarı vardı. Davarlarından elde ettiği sütlerden, kaymaklardan nefis bir yemek hazırladı. Yanına koyunlarından, davarlarından en güzellerini kattı. Bunları seve, seve gönlünden koparıp vererek yaptı.
Kâbil’se çiftçiydi. Bir kucak dolusu buğday başağı getirmişti. Başakların iyilerini getirirken yemiş, geriye bir avuç kadar; en kötülerini, en cılızlarını, en karamuklusunu bırakmıştı.
Allah (c.c.) için verdiği bu kurbanda da gönülsüz davranmıştı.
Her ikisi de Allah’a (c.c.) olan kurbanlarını kurban verme yerine bıraktılar. (Maide 27)
Yolda giderken Kâbil Hâbil’e:
-Ben senden daha büyüğüm. Bir yere gittiğinde babam beni üzerinize vekil bırakmaktadır. Aklima ise benimle doğmuş kız kardeşimdir. Ben onunla evlenmekte senden daha lâyığım. Onu sana bırakmam. Sen onunla evlenmekten vazgeç dedi.
Hâbil de:
-Muhakkak en iyiyi, en doğruyu Rabbim bilir. Ben onun emrine uyar, ne emretmişse onu yaparım dedi.
Kurbanlar kurban bırakma yerine bırakılınca Âdem (a.s.) dua etti.
Hâbil Allah’ın (c.c.) takdirine razıydı. Kâbil’se içinden:
-Kurbanım ister kabul olsun, isterse olmasın umurumda değildir. Hâbil hiç bir zaman kız kardeşimle evlenemeyecektir. Buna izin vermeyeceğim derdi.
O dönemde Âdet-i İlâhi kabul edilen kurbana bir ateş gönderilmesi ve onu yaktırması şeklindeydi.
Kabul edilmeyen kurban ise öylece kalır, çürür gider, kurbanın kabul edilmediği bu şekilde anlaşılırdı.
Daha sonra bu, Allah (c.c.) tarafından kaldırıldı ve kurbanların kabul edilip, edilmediği gizli bırakıldı.
Yüce Allah (c.c.) bu değişiklikle kurbanın kabul edilip, edilmediğini kimsenin bilmemesini, bu bilginin Zatında kalmasını murat etmişti.
Cenab-ı Hak (c.c.) o zamanki ilâhi âdet gereğince bir ateş gönderip Hâbil’in kurbanını yaktı ve kurbanının kabul edildiğini bildirdi.
Kâbil’in kurbanını ise uzaklaştırdı. Kabul etmedi.
= = =
Kurbanının kabul edilmemesi Kâbil’in Hâbil’e olan kin ve düşmanlığını kabartıp artırdı. Kardeşine diş bilemeye başladı.
Bu arada Âdem (a.s.) bir iş için uzak bir yere gitti. Giderken ailesini her zaman olduğu gibi Kâbil’e emanet etti.
Kâbil babasına:
-Babacığım! Sen giderken merak etme. Dönünce aileni seni sevindirecek bir hâlde bulacaksın dedi.
Babasının olmaması, giderken ailesini kendisine emanet bırakması Kâbil üzerinde olumsuz bir etki yaptı. Büyüklenmesine neden oldu. Bir bakıma meydanı boş buldu.
Bunu bir fırsat olarak algıladı. Hâbil’i daha küçük, daha değersiz görmeye başladı. Bu ise ona olan kıskançlığını kabarttı.
Onun gözünün önünde, ya da yakınında olduğunu bilmesi gıcığına gidiyor, ona olan nefretini artırıyordu. Sonunda kardeşine düşman oldu.
Onu ortadan kaldırılması gereken bir râkip olarak görmeye başladı. Sonunda Kâbil kardeşi Hâbil’i öldürmeye karar verdi.
Hâbil davarların başındaydı.
Yanına gelerek:
-Ey Hâbil! Ben seni muhakkak öldüreceğim dedi.
Hâbil:
-Ey kardeşim! Ben sana ne yaptım ki sen beni öldüreceksin? Öldürme nedenin Rabbimin benim kurbanımı kabul etmesi, senin kurbanını kabul etmemesi ise muhakkak ki bu Rabbim takdiridir dedi.
Kâbil kardeşine nefretle bakarak:
-Ey Habil! Seni öldüreceğim. Çünkü Allah (c.c.) senin kurbanını kabul etti, benimkiniyse kabul etmeyip geri çevirdi.
Demek sen benim güzel kız kardeşimle evleneceksin ha!
Sonra da herkes; senin benden daha üstün, daha hayırlı olduğunu söyleyecek ha!
Bu yüzden senin çocukların, benim çocuklarım karşısında öğünecek ha!
Sen halkın arasına gidip Kâbil’in kurbanı kabul görmedi, benimki ise kabul gördü diyecek, bununla gururlanacak, beni küçük düşüreceksin ha!
Hayır! Vallâhi halk senin benden daha hayırlı olduğunu görmeyecek, duymayacaktır. Ben seni muhakkak öldüreceğim diye bağırdı.
Hâbil:
-Ey kardeşim! Muhakkak ki kıskançlık senin gözlerini kör, ne dediğini, ne yaptığını bilmez etmiştir. Sen bilmez misin? Allah (c.c.) ancak kendisinden korkanların kurbanını kabul eder dedi.
Bu sözler Kâbil’in daha da kızmasını neden oldu. Yumruklarını sıktı; Hâbil’in yüzüne kötü, kötü baktı.
Hâbil, Kâbil’in kendini öldüreceğini, buna iyice niyetlendiğini anlayınca ona:
-Ey kardeşim! Sen muhakkak ki çok kötü bir işe niyetlenmişsin. Böyle bir işten ben Allah’a (c.c.) sığınırım. Sen böyle bir işe kalkışırsan ben mukabele edicilerden değilim.
Ant olsun ki beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (c.c.) korkan, Ona boyun eğen kullarından biriyim. (Maide 27)
Ey Kâbil! Eğer beni öldürürsen kendi günâhlarınla birlikte benim günâhlarımı da yüklenesin, o harlı Ateşin yârânından olasın.
Kardeşim, gel sen de Cenab-ı Hakkın (c.c.) hakkında olan hükmünü boyun ey. O’na isyân edici, karşı gelicilerden olma. Allah’tan (c.c.) kork.
Hem benim, hem de kendi günâhlarını boynuna yükleme. Eğer bu şer kapısını açarsan mahşere kadar bu kapıdan girenlerin günâhlarından da sana açık bir pay vardır.
Eğer düşündüğün günâhı işlersen bunun cezası cehennemde ebediyen kalmaktır dedi. (Maide 27-29)
Fakat Kâbil’in gözlerine kin ve haset bürümüştü. Kardeşinin bu söz ve nasihâtlerini dinlemedi.
Hâbil kardeşinin kendisini öldürmek üzere üzerine yürüdüğünü görünce korkup kaçtı. Fakat Hâbil’in kaçıp gitmesi Kâbil’in kinini, düşmanlığını söndürmedi. Ondan ölesiye, öldüresiye nefret ediyordu. Onu bulup, öldürmek için bir fırsat kollamaya başladı.
Bir kaç gün sonra Kâbil Hâbil’in koyunlarını otlattığı yere geldi. Bu sırada Hâbil başını bir taşa koymuş uyuyordu.
Kâbil kardeşinin başını bir taşla ezip öldürdü. Böyle vahim bir olayın nedeni de bir kadın oldu.
Kâbil, Hâbil’i öldürdüğünde akşam olmak üzereydi. Kâbil yirmi beş, Hâbil ise yirmi yaşlarındaydı.
Kâbil kardeşi Hâbil’i öldürünce gökten bir nidâ duydu. Bu nidâ şöyle diyordu.
“-Ey Kabil! Kardeşin nerededir? Toprak onun kanı gibi kokar. Sen onun kanını toprağa mı karıştırdın?”
Kâbil nidâyı duyunca korkarak evine kaçtı.
Sabah olunca Kâbil, Hâbil’in yanına geldi. Ona; ne oldu, ne yapıyor diye baktı. Onun hareketsiz kalakaldığını, donup sertleştiğini bu aralarda fark etti. Ne yapacağını bilemedi.
Kâbil yaptığı büyük günâhın farkına bu aralar da varabildi. Yaptığına pişman olmuştu ama artık iş işten geçmişti.
Gökten gelen bir nidâ ona şöyle dedi.
“-Ey Kâbil! Sen masum bir canı kıyanların ilkisin. Kardeşin Hâbil’se masum olarak öldürülenlerin ilkidir.
Böyle kötü bir işin kapısını açtığın için mahşere kadar masum cana kıyanların günâhlarından sana bir pay vardır.
Kardeşinse masum olarak öldürüldüğünden şehittir. Ona da mahşere kadar şehitlerin sevaplarından pay vardır.” (Maide 30)
Kâbil Hâbil’in cesedinin yanında ne yapacağını bilemez bir durumda kalakalmıştı.
Önce cesedi boş bir alana götürüp bıraktı. Kan kokusunu almış yırtıcı hayvanlar, vahşi kuşlar etrafında dönmeye başlayınca kardeşinin cesedini parçalayıp yemelerinden korktu, hemen geri döndü.
Cesedi sırtına aldı, kokuncaya kadar sırtında taşıdı. Her nereye giderse yırtıcı hayvanlar, vahşi kuşlar onu takip ederler; etrafında dönerler, dönüşürler, cesedi yemek için bırakmasını, terk etmesini beklerlerdi.
Kâbil o zaman kadar ölümü görmemişti ve defin işlemini bilmiyordu.
Allah (c.c.) ona defin işini öğretmek için birbirleriyle kardeş iki karga gönderdi. Bu iki kardeş karga Kâbil’in gözü önünde dövüştüler ve birisi diğerini öldürdü, sonra da ayaklarıyla bir çukur eşti, öldürdüğü kardeşini oraya koydu, üzerine toprakla örtüp, kapattı. (Maide 31)
Onu gören Kâbil:
-Yazıklar olsun bana! Bir karga kadarda mı olamadım? Şu karga bile kardeşinin cesedini örtmekte, ortada bırakmamaktadır. Ben bundan da mı aciz kaldım? Dedi.
Sonra da Hâbil için bir mezar kazdı, onu oraya gömdü.
Kâbil Hâbil’i öldürünce ak olan teni simsiyah oldu.
Âdem (a.s.) işi bitip geri dönünce Kâbil’i o şekilde, simsiyah buldu. Ailesinin üzerinde kara bulutların dolaştığını hemen anladı.
Kâbil’e:
-Ey Kâbil! Şu gördüğüm şey nedir? Kardeşin Hâbil’i de göremiyorum. Hâbil nerededir? Diye sordu.
Kâbil:
-Bilmiyorum, neredeyse nerededir. Ben onun çobanı değilim dedi.
Âdem (a.s.) Hâbil’i çok aradı fakat bulamadı. Nihayet onu Kâbil’in öldürdüğünü anladı. Buna çok üzüldü. Kendi kendine şöyle dedi.
-Şu yer yüzü ve üzerinde yaşayan insanlar ne kadar değişti. Eskiden her şey ne kadar güzeldi. Şimdi ise hem karanlık, hem de çirkindir. Rengi ve tadı bozulmuştur.
Keder güzel yüzlerdeki sevinci alıp götürmüştür. Onlar benim gibi gülmeyi unuttular.
Şunu iyi biliniz ki haksız yere birbirlerini öldürenlerden sağ kalanda ölüdür.
Kâbil’in Hâbil’i öldürdüğü anlaşılınca Âdem (a.s.) ona:
-Ey Kâbil! Yanımdan git, buralarda durma. Artık sen hiç bir zaman korkutulmaktan uzak kalmayacak, gördüğün kimselerden de güvenlikte ve selâmette olmayacaksın. Ömrün korku içinde geçecek, bu korku sana yoldaş olacaktır deyip, onu yanından kovdu.
Âdem (a.s.) ve Hz. Havva Hâbil için uzun, uzun ağladılar. Yüz sene boyunca yüzleri hiç gülmedi.
Kâbil yanına Aklima’yı alarak Yemen’e, Aden taraflarına gitti.
Şeytan karşısına ihtiyar bir adam kılığında çıkıp ona:
-Ey Kâbil! Sevdiğin kadını niye başkasına bırakacaktın? Sen yaptığında haklısın. Sen Rabbimin kurbanını kabul etmemesini de üzülme. Hâbil ateşe tapanlardandı da onun için ateş onun kurbanını kabul etti, kurbanını yakıp, yedi. Sen de ateşe tapanlardan olursan bütün arzularına ulaşırsın dedi.
Şeytan’ın söyledikleri Kabil’e güzel geldi, gururunu okşadı. Ateş yakmaya mahsus bir ev yaptı. Bu evde ateş devamlı yanar, Kabil’de gelir ona tapardı. Böylece o ateşe tapanların ilki oldu.
Kabil’in Aklima’dan birçok çocukları oldu. Fakat bu çocukların hepsi de özürlüydü.
Çocukları işlediği o büyük günâhı öğrenince onu taşa tuttular. Kâbil oğullarından olup da ona rastlayınca taşa tutmayan kimse yoktu.
Kâbil’in oğullarından birisi âmâydı. Onunda bir oğlu olmuştu. Bir gün oğluyla birlikte Kâbil’in yanına geldi. Oğlu âmâ babasına:
-Ey baba! Baban Kâbil karşındadır dedi.
Âmâ oğul kinini hâkim olamayarak bir taş attı. Taş Kâbil’in başına gelip onu öldürdü.
Bu kez kendi oğlu babasına:
-Ey baba! Sen babanı, Kâbil’i öldürdün diye bağırdı.
Bunun üzerine âmâ elini kaldırıp oğluna bir şamar indirdi. Bu şamarla da oğlu ölüverdi.
Bunun üzerine âmâ:
-Yazıklar olsun bana! Attığım taşla babamı, vurduğum şamarla oğlumu öldürdüm diyerek kendi kendine acındı.
Kâbil Âdem oğulları içinde ilk kan döken, cana kıyan, Allah’ın (c.c.) emirleri olan şeriata karşı çıkan, bu kötü âdeti başlatan, Şeytan’ı sevindiren kişidir.
Bu yüzden o; masum bir cana kıymanın günâhına, diğer günâhlarına ek olarak; bu büyük günâhın ilk işleyicisi ve önderi olduğundan mahşere kadar bu günâhları işleyenlerin günâhlarına da ortak olacaktır.
Mazlum olarak öldürülen her kişinin günâhından ona bir pay ayrılmaktadır. Hâbil’de mazlum olarak canı kıyılan, şehit edilen ilk kişidir. (Maide 30)
Âdem (a.s.) çocuklarına peygamber olarak gönderildi. O peygamberlerin ilkidir.
Kendisine on Sahife indirildi. Sahifeleri getiren Cebrail (a.s) Ona yazı yazmasını da öğretti. Sahifeleri Âdem (a.s.) el yazısıyla yazdı.
Adem (a.s.) bir gün zürriyetinden gelecek peygamberleri merak ederek:
-Ya Rabbi! Zürriyetimden gelecek peygamberleri görmek ve tanımak istemekteyim.
Ya Rabbi! Bana onların en azından bir kısmını tanıt diye dua etmiş, Cenab-ı Hak’ta (c.c.) Ona bazı büyük peygamberlerin suretlerini cennet ipeklerinden yapılmış bir kumaşa nakşettirip göndermişti.
Âdem (a.s.) onları kaldığı mağaranın yanındaki bir mahzende saklıyordu.
Bu resimler Âdem oğullarından nesilden nesle geçerek Zülkarneyn’e (a.s.) ulaştı.
Zülkarneyn (a.s.) onları mahzenden çıkarıp Danyal’a (a.s.) verdi. Danyal’da (a.s.) ipek kumaşlara çizdirdi.
Bu resimler nesilden nesle, kraldan krala geçerek Kayser Heraklius’a kadar geldi.
Kayser; Hz. Ebu Bekir’in İstanbul’a gönderdiği elçilerine bu resimleri sandıklarından çıkarıp; birer, birer gösterdi.
Elçiler resimlerin arasında peygamberimizin resmini görünce ağlaştılar.
= = =
Âdem (a.s.) ölüm döşeğine düşünce oğullarına:
-Çocuklarım benim canım cennet meyvelerinden yemeyi özlüyordur dedi.
Adem’in (a.s.) bu sözleri gerçekte ölümün yaklaştığını haber vermekteydi.
Fakat çocukları yanlış anladılar, babaları için cennet meyveleri aramaya çıktılar. Yolda bazı meleklerle karşılaştılar. İçlerinde Azrail’de (a.s.) vardı.
Meleklerin ellerinde; kefen, çeşitli kokular, kazma, kürek birde zenbil bulunuyordu. Bunları Adem (a.s.) için getirmişlerdi.
Melekler Âdem oğullarının bir şeyler arandıklarını fark edince onlara:
-Ey Âdem oğulları! Nereye gidiyorsunuz? Telaşla ne aramaktasınız? Diye sordular.
Onlar da:
-Babamız çok hastadır. Cennet meyvelerini yemeyi özlediğini söylemektedir. Bizler cennet meyvelerini bulup, toplayacak; ona götüreceğiz dediler.
Meleklerde onlara:
-Sizler geri dönünüz. Babanız bu sözleriyle vefat etmek üzere olduğunu söylemiştir. Onun eceli geldi dediler.
Bunun üzerine Âdem oğulları meleklerle birlikte geri döndüler. Melekler oldukça kalabalık bir gruptu. Onlar içeri girince Hz. Havva korkup Âdem’in (a.s.) koluna yapıştı.
Âdem (a.s.) ona:
-Onlar yüce Rabbimin gönderdiği meleklerdir. Sen knuklarımla aramdan çekil dedi.
Azrail (a.s.) yanaşarak Âdem’in (a.s.) ruhunu kabzetti. Meleklerde Onu yıkadılar, kefenlediler, koku sürdüler, bir tabuta koydular. Ardından bir mezar kazdılar.
Melekler tabutun ardına dizildiler. İçlerinden birisi öne geçti ve cenaze namazını kıldırdı. Namaz bitince meleklerden bir kaçı kabre girdiler, tabutu indirip yerleştirdiler.
Üzerini kerpiçle kapattıktan sonra toprakla örttüler.
Her şey bitince:
-Ey Ademoğulları! İşte ölüleriniz hakkında tutacağınız yol budur dediler.
Âdem (a.s.) bir Cuma günü dokuz yüz kırk yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
Defnedildiği yer Ebu Kubeys dağında, içinde bir zaman oturduğu, yaşadığı mağaradır.
= = =
Âdem’in (a.s.) vefatından iki sene sonra da Hz. Havva vefat etti. Onu da Adem’in (a.s.) yanına gömdüler.
Âdem (a.s.) vefat ettiğinde, geride kırk bin kişiye yakın bir nesil, Tek Bir Allah’ın (c.c.) varlığı, O’nun emirlerine uyulması, O’na kulluk edilmesi bilgilerini içeren ve Allah (c.c.) tarafından kendisine bahşedilmiş on sayfalık bir suhuf bırakmıştı.
Bu yüzden Ademoğullarına gönderilen ilk peygamber, ilk resul Âdem (a.s.) oldu.
= = =
Âdem (a.s.) vefat ettikten uzun bir müddet sonra ruhlar âleminde gezinirken kendi neslinden gelen Musa (a.s.) ile karşılaştı. Musa (a.s.) Âdem’i (a.s.) hemen tanıdı. Ona şöyle dedi.
-Ey Âdem! Sen bizim babamızsın. Bizler o geçici, meşâkkatli, imtihan dünyasına senin zürriyetinden geldik. O büyük günâhı işleyerek bizi Cennet’ten çıkarıp, mahrum ve perişan ettin diyerek serzenişte bulundu.
Âdem’de (a.s.) Ona:
-Ey Musa ! Ey oğlum! Sen ki Musa’sın. Yüce Allah (c.c.) Seni kelâmına muhatap edip, önceki gelenlerden üstün kıldı. Kendi eli ile Sana kitap yazdı.
Allah (c.c.) beni yaratmadan kırk yıl önce üzerime olan takdirini belli etmişti. O takdir benim kaderimdir. O takdirin içinde o zaman Ben de bulunan sizlerde vardınız.
Sen bilmez misin ki her şey Onun takdiri, Onun bilgisi, Onun ilmi dahilindedir,
Sen; ben yaratılmadan önce yapılan bu takdirden, kaderimden dolayı beni kınama. Çünkü bu O’nun muradıdır.
O’nun bu muradının tecellisi içinde sizin bilmediğiniz pek çok hayırlar, hikmetler gizlidir. Muhakkak ki O Rabbimin hikmet-i ilâhiyesi ve izniyle sizler için açılan bir rahmet kapısıdır.
Musa’da (a.s.) Onun bu sözleri sonunda susmak zorunda kaldı.
= = =
Âdem (a.s.) ömrü boyunca Allah’ın (c.c.) emir ve buyruklarını evlâtlarına öğretmeye çalışmıştı.
O, bunu kendisine verilen en büyük görev kabul eder, titizlikle uygulamaya çalışırdı.
Onun öğretisi semâvi dinlerin ortak öğretisidir. O Adem oğullarının hem babası, hem de ilk peygamberidir.
♦ ♦ ♦
Âdem (a.s) yeryüzüne indiğinde önce büyük bir şaşkınlık ve korku içindeydi. Sonra bu şaşkınlık ve korku; güçlü, derin ve atak bir meraka dönüşmüştü.
Onun bu özelliği evlatlarına geçti. O günden beride bütün Adem oğulları kanılmayan bir susuzluğa benzeyen bu derin ve güçlü merak duygusu içindedirler.
Şüphesiz ki onları devamlı öğrenmeye, bilmeye, araştırmaya iten, onları diğer yaratılanlardan üstün yapan bilgileri elde etmenin en büyük vesilesi, Allah (c.c.) tarafından yüce Cetlerine ihsan buyrulmuş ve Ondan miras kalmış olan bu güçlü merak duygusudur.
Adem oğulları babalarından öğrendiklerinin yanı sıra yine ondan kalan bu derin merak ve öğrenme duygusuyla doğayı gözlediler, onu taklit ettiler.
Bazı hayvanların diğerlerini yakalayıp öldürdüklerini sonra da yediklerini görünce kendileri de hayvanlar yakaladılar. Zamanla onları ehlileştirdiler.
Bazı hayvanların ağaçlardaki bazı meyveleri, bazı bitkileri yiyip bazılarını yemediklerini görünce bunlardan dersler çıkardılar.
Sadece hayvanların yedikleri meyveleri, bitkileri yediler. Böylece meyvelerin, bitkilerin zararsızlarını zararlılarından ayırmayı öğrendiler.
Bu bitkileri, meyve veren ağaçları yetiştirmenin yollarını aradılar ve buldular. Çiftçilik bilgileri gün güne gelişti.
Doğada mükemmel bir nizam vardı. Onlara çok yararlı olacak bilgilerle doluydu. Doğayı araştırıp taklit ederek pek çok bilgilere sahip oldular ve bu bilgilerini çoğalttılar.
Adem oğullarının bilgi kaynağı ve ilk öğretmeni doğaydı.
Bazı hayvanların pençeleriyle diğer hayvanları kolayca yakalayıp parçaladıklarını görünce keskin çakmak taşlarından, ağaçlardan ve diğerlerinden kendilerine pençeler, silahlar yaptılar.
Öğrendiklerini çocuklarına ve diğer nesillere aktardılar. Böylece fen bilgileri de gelişip, çoğaldı.
Babalarından kendilerine kalan basit bir dil vardı. İlk dönemlerde bu dil onlara yetiyordu. Fakat bilgi birikimleri arttıkça bu dil yetmez oldu. Yeni kelimelere ihtiyaç duydular. Yeni kelimeler türetip geliştirerek amaçlarını, ihtiyâçlarını birbirlerine daha kolay ifade etmenin, anlatmanın yollarını buldular.
Böylece Adem oğulları arasında gerçek mânâ da ilk dil doğmuş oldu.