Her biri otuz üç yerinden kırık yüz küsür kemiğimle, kupkuru kesilmiş iliğimin sızısı boynumda, yolumu kaybetmiş vaziyette yürürken rastladım sana. Tabanları yarılmış ayaklarım, yumruğumu sıkmaktan su toplamış avuçlarım, susmaktan kırdığım dişlerimle, kalbimin etrafını saran ustura dikeni tellerle rastladım sana.
Ne tutulacak, ne toplanacak yanım kalmamış halde, nasırlı göz kapaklarımdan sızan tuzlu suyun bulanık denizine daldırdığın elin, denizimden çektiğin uskumrunun aynalı göz bebeğinde gösterdin umudun akıbetini bana. Dövüle dövüle içinde damla su bırakılmamış çelik bağrıma buz gibi yağ olup serilince sesin, usulca serinledi içim. Zorlar kolaylaştıkça, sözlerinin arasına saklanmış kaygılar bile saklanır oldu ateş çemberi göz bebeklerimden. Müjdeleri selesinde gezdirip bize göstermeyen kader de eğmeyecek mi sandın boynunu gök gürültüsü sesime? Nefes almak, kaderden, dünyadan bir bir umut parçaları koparmaktır. Biz tırnakları çiviye dönmüş gizli çocuklarıyız dünya tepsisinin. Terazi ters tartıyor diye, susmak, eğilmek, vazgeçmek yaraşır mı bize? Taşları, kayaları ve tunç dağlarını eriten de bir parça ateş değil mi yanan inatla?
Zor olduğunda anlıyorsun gerçek olduğunu verilen ödülün. Ulaşması imkansız görünen kara parçalarını dönüştüren “O” değil mi bir çırpıda birer adaya? Ne evvel, ne ebet, bir sırlı mukaddes mükafat üzerime örtünen sıcaklığın. Mıh gibi çakılı duruyor adın alnımda! Görünmüyor olsa da aynalarda, baht atının nallarında yazılı o gün! Geleceğine adımdan daha çok inandığım bıçak kesiği huzurun kokusu şimdiden burnumda. Ne yangınlar, ne debdebeler aşabilir sırtlarını ruhunun önüne serdiğim gövdemden dağların. İstesem de gidemem bir adım uzağına, sanki kollarımdan tutmuş, umuda sarmış beni ağların..
Okudum haberini onlarca defa en deli çağlarımda. Vakti gelmeden gelmiyor en hası bile belanın. Şimdi sıra, okyanusları kurutan kor ellerimin sana taşımasında en güzel çiçeklerini tabiatın. Ant olsun;
Adı şimdiden belli, ikimizi anlatan, büyümeye gelecek o küçük parçanın..
BAYBA