zamanı aşınan şehirli olma halimi Behramkale’nin bayırlarına yelkovan getirmeye bıraktım ve Çanakkale’ye tanış olmaya geldim. Şehir merkezine taze taşınmış Mısırlı arkadaşımın daveti üzerine bir seyahat fikri yolunu buldu ve beni de peşinden götürdü. Gidiş-gelişi otostopla hallederek masraflarımı yeterince asgariye de indirdiğim düşünülürse gayet gayrimeşru bir tanışma oldu. Başka bir şehre gidince onun daha da eski şehirlerini görmek gibi bir hoşlantım var. Yine öyle yaptım ve Assos’a gittim. Şehrin girişindeki işaretleri otostop için bindiğimiz aracın arka koltuğunda görmediğimizden antik kentin asıl şehri meydanını bulmakta epey zorluk çektik. Bizi, o saati bulduğum Behramkale köyünün tepesinin orda bırakan abiye teşekkürümüzü ettik ve köye indiğimiz gibi Yörük bir teyzenin yanına çömelip hoşbeş ettik. Ondan bir şeyler öğrenmek ve gül yüzünü görmek, hoştu bunlar. Lâkin maddeye ilgisini maneviyat-harici pratik etmeyen biri olarak yoluma çıkan diğer teyzelerinde kekiklerini veya cıncıklarını alma konusunda ilgisiz kaldım. Beni anlamadılar. Onlar için bir anda kendim için bile yeni biri olmuştum. Madde’nin ne demek olduğunu bilen, kolay satın alıp-veren ticari pratiği olan bir şehirli mi? Benim şehirde göçebe yaşadığımı nerden bilsin teyzem, 7 liralık kekikçiği bile alamadım günün sonunda.
Neyse dostlar. Bizim olduğumuz yere en yakın ve antik kentin olduğunu sanrıladığımız yer içinde Athena Tapınağı’nın olduğu müzekartı/ücretle girilen alandı. Lakin orada görülesi derece de kalıntı arıyorsanız tapınaktan gayrısını bulmak biraz güç. Neticesinde bu alan antik kent değil sadece tapınağın olduğu yerdi. Karşılaştırmalı Edebiyat derslerimden de çağrışım yaptığım üzere Antik Yunan’da tapınaklar şehirlerin en yüksek yerine, insanların günlük yaşamlarını sürdürdükleri şehrin de yükseğine yapılıyordu. Tapınağın orada beni iki defadır orta yaşlı kadın ziyaretçiler durdurdu ve arkeoloji veya tarih öğrencisi olduğumu ve rehberlik yaptığımı düşünüp sorularını yapıştırdılar. Onları mahcup etmeyip bu sefer bu yeni kimliğimi üstüme alıp hikaye-anlatıcılığı yapmanın zevkinde dolaştım. Buradan çıkıp ayak yordamıyla asıl antik şehri bulduk. Buranın girişi kapalıydı ama tırmanabilinecek derece de kapalıydı. Bize malum olanı yaptık ve kendimizi gerçek bir şehrin içinde bulduk. Burası gerçekten tekrar yaşamak, düşünmek ve içinden geçirmek için güzel bir yerdi. Hedefimiz tiyatroyu bulmaktı ama hiçbir güzergah ve ya patikada neredeyse izine hiç rastlamadık. Adeta şehrin dağına taşına sinmiş, gizlenmiş gibi tepeleri indiğimizde karşımıza çıktı. Hiç bulunmamış bir yer keşfetmişe döndüm, arkadaşıma seslendim ‘bulduk, burada, bak!’. Onu boşuna yürüttüm çünkü burası tiyatroyu sadece kuşbakışı görebileceğimiz bir yerdi. Sonra yolu bulduk ve tiyatroya vardık. Orada hayali bir konuşma yaptıktan sonra izleyici oturaklarının olduğu yerde bir asa buldum. Adeta asaydı o küçük ağaç parçası. Geçmişi kendi manevi gücümle somutlandırabildiğim bir asıllık.
Sonracığıma parmaklıklardan geri tırmanıp bu sefer eski limana yürüdük. Eski liman bir güzel. Geldiğim gibi kalma istencimi kontrol etmem gerektiği ortaya çıktı. Sanırım oraya yine gideceğim, belki birilerini de dünya ahiret şahit yapmaya yanımda götürüp. Oradan iki farklı araca bine bine Ayvacık’a geldik. Aracına bindiğimiz güzel abiler 1 saat sonra merkeze gideceklerini ve bizimde onlarla gelebileceğimizi söylediler. Biz de o süre fasılında rastlantısal olarak yemek yemek için 1980′lerde kurulmuş olan Gül Lokantası’nı bulduk. Öyle dolu, öyle çok diyeceği olan, antikalar-kurdu sıcacık bir lokantaydı ki, orada bulunmanın kendisi bana çok iyi geldi ve mutlaka Ayvacık’a yolu düşmüşlerin uğrak yeri olmalı diye düşledim. Merkez de bazı yerler buldum tek başıma. Bunu tek başına yapmak beni sevindirik yapıyor ama bir yandan da paylaşacak biri aramadan da edemiyorum. Selam post-bireysel genç! Aynalı Çarşı civarında içlerde Cumhuriyet Meydanı vardır. Taşlarını bilmem ama bu meydanın eskice bir meydan olduğunu ve uzun bir süre değiştirilmediğini anlamak zor değil. Böyle yerler bulabilmek beni çok sevindiriyor. Çanakkale merkezde geleneksel işlevini yitirmiş bir Ermeni Kilisesi olduğunu orada öğreniyorum. Dördüncü fotoğrafta en ortada bulunan soluk sarı bina kilisenin girişi oluyor. Oradayken tam olarak öğrenemedim ama ilginç kültürel işbirliklerine örnekler barındırdığı söylenebilir. Kilisenin kapısının önünde 18 Mart Üniversitesi amblemi görüyorsunuz. Kilise, üniversiteye bağlanmış ve içeri girdiğinizde sağ yanda mevlevilikle ilgili bazı eşyaların sergilendiği minik camlı bir vitrin var. Her cuma tasavvuf konseri ve sema organize ediliyor. Sanırım üniversite’nin birde kiliseyi kullanmak için mevlevi bir dernekle işbirliği de söz konusu. Arkadaşımın turist ilgisinden istifade bende bir bakayım dedim. O sıkıldığı için sonuna kadar durmadık. Ama Mevlana’nın kitabından kıssalar okuyup sohbet yapan bir adam ve onun etrafında oturmuş mevlevi kıyafetleriyle oğlanlar vardı. Sohbet dinlenesi idi ve kiliseye toplananlarda yaşlısından gencine kadını erkeğiyle karma bir gruptu. Semah ve sema gibi zatlarınca ibadet olarak yapılan ve seyir için yapılmayan pratiklerin bu şekilde farklı yordamlarla sergilenmesi üzerine başka bir tartışma ve yazı düzenlemeli belki. Buradaki durum Sultanahmet’te turistler için hazırlanmış açık cafelerin otantik addedilen ‘sema gösterileri’nden nispeten daha iyi, zira bir ilişkilenme ve saygı çerçevesi ve onun düşünsel ve duyumsal değerine dair çemberler çiziliyor ve insanlar müdahil oluyor. Gönül isterdi ki bu üniversite-mevleviler-kilise üçlemesinin derinliklerini daha bir araştırıp öğreneyim ama benim de vakit kısıtlı idi. Bir cuma giderseniz sizde dünya ahiret şahit olabilirsiniz elbet.
Aynalı Çarşı olur da havra olmaz mı dememeli ya. Elbet Çarşı’yı Yahudi bir ailenin zanaatkarlarının yapıp inşa etmesi şehirde bir Yahudi cemaatinin varlığına delalet ediyor. İçeri girilebiliyor mu merak etmiyor değilim doğrusu. Ama bana çok izole ve dışardan tamamen arındırılmış, korunan, tekinsiz bir görünüm sezdirdi. Öyle ki olası nefret saldırılarına karşı giriş kapısının üzerine binanın nasıl ne şekilde korunduğuna dair çelik bir plak asılmış ve göz korkutmaya devam ediyor. Giriş kapısı bu korunaklı imajla bir hapishaneye benziyor doğrusu. Birde Fatih Camii var ki, Çanakkale’nin en eski camii’si şimdi restorasyonda. Maalesef etrafında çok dolaşma ve gözlem yapma fırsatım olmadı. Bir sonraki sefere diyelim. Unutmadan belirtmekte lazımdır ki Ermeni Kilisesinin yanında sessizce soluyan bir kütüphane var: M. Osman Korfman Kütüphanesi. Kütüphane uzun tavanı, merdivenleri ve geniş odalarıyla bana batı mimarisini çağrıştırıyordu. Böyle bir kütüphane bulacağım hiç aklıma gelmemişti. Birçok coğrafyanın tarih ve kültürüne dair kitapların -çoğunlukla almanca- bulunduğu bu loş kütüphane belki de hayal ettiğiniz o derin keşfedişlerinizi yaptığınız mekan olabilir. Yaşanmışlığımın seviyelerini zıplatan bu güzel birikim alanında bir süre dolaştıktan sonra tekrar yoluma düştüm kimse çelme takmadan. Bu birkaç ufak tefek pusula da yol göstersin nice yoldaşlara..
Bilmeden Zafer Meydanı’nın geçmişte Ermeni Mahallesi oluşu, Ermeni okulunun kütüphaneye dönüştürülüşününün izini sürmüşüm meğerse. Fotoğrafını paylaştığım Gregoryanlara ait Surp Kevork Kilisesi 1669′da inşa edilmiş. 1691′de Türkler tarafından yakılmış. 1718′de III. Ahmed’in fermanıyla yeniden inşa edilmiş. Ermeniler Çanakkale ve çevresine, Ermeni kilise arşivlerinde bahis edildiğine göre, 16. yy’ın ilk yarısında 83 aile olarak İran’dan gelmişler. Gelibolu’ya ise Kemah, Amaduni, Agn (Günümüzde Erzincan)’dan gelen Ermeni aileler olmuş. Ne sebeplerden göç etmeye karar verdiklerini merak ettim doğrusu. Belki bir sonraki araştırmamda bu konuya eğilirim. Bu arada Gelibolu, İstanbul’un fethinden evvel, 1356′da Osmanlı egemenliğine girmiş.
Agos’un sayfasında okuduğum makalenin söylediğine göre, günümüzde Çanakkale’de Ermeni yaşamıyormuş. Lakin Zafer Meydanı adı konulan meydan viraneye dönmüş evleri, ticarethaneleri, Çanakkale Üniversitesi’ne tahsis edilen Surp Kevork Ermeni Kilisesi’ni, bitişiğinde rahip evini, kilisenin hemen sol yanındaki kütüphaneye dönüştürülen Ermeni okulunu görmek hala mümkün.