Dünyada bir rüzgar esti. Her yerde olduğu gibi küresel ekonominin neo-liberal kasırgası Türkiye’yi de dönüştürdü.
Ama yeterince dönüştürememiş anlaşılan. Annelerimiz babalarımızdan dinlediğimiz 12 Eylül’ün acı anılarını onlar bile dillendirmeye çekinirken aç gözlülük ve bireysellik altın çağını yaşadı Türkiye’de. Toplumsal hafızasını silip atmak isteyen bir neslin çocukları, belki bu kültürün bir ürünü olarak dünyaya geldiler ama içlerinde devrim ateşinin tohumları vardı bir kere. Yok edilemezdi.
Sağ hükümetler Türkiye’yi iş adamları ve çok uluslu sermayeye dost bir ülke hale getirirken, işçi emekçi dindar halkın hassasiyetlerini sömürmekten geri durmadılar.
Gezi Parkı direnişi İstanbul'un kalbinde kalan son yeşil alanı aç gözlü AVM kültürüne kurban vermemek için başlayan, sabah saatlerinde polisin çadırları yakmasıyla tüm Türkiye'yi saran bir "yeter artık" hareketi oldu.
Halkın, sivil toplumun, neredeyse kendi milletvekillerinin görüşünü almadan hareket eden bir Başbakan profiline karşı bir başkaldırı hareketine dönüştü.
Ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi ya da faiz lobisiyle ilişkilendirilmeye çalışılsa da, doğru olan tek şey o sokakta insanların birbirine sarılıp "ekmeğimizi bölüşelim, yeter ki faşizme son verelim" iradesiydi.
Haksızlık nerede ve kime yapılırsa yapılsın ezilenin yanında olan Türkiye'nin demokrat aydın insanları, birleşelim. Yeter ki faşizme geçit vermeyelim. Saygı, sevgi ve kardeşlik çerçevesinde Türkiye'yi hep birlikte yönetelim.













