“Cahit Sıtkı Tarancı“ anısına...
(2 Ekim 1910, Diyarbakır - 13 Ekim 1956, Viyana, Avusturya)
* * *
Cahit Sıtkı Tarancı ile ne zaman, nerede, nasıl tanıştığımı anımsamıyorum. 1947’den sonra yakınlığımızın başladığını, giderek dostluğa dönüştüğünü iyice biliyorum.
O sıralar Cahit bekârdı. Onu görmek isteyenler, akşamları -Ankara’nın Yenişehir semtinde, Sakarya caddesinden Bayındır sokağa sapınca sağda, bahçe içinde, yeşillikli- Missuri Lokantası’nda bir iki kadeh atıp yemeğini yerken, ya da -Ziya Gökalp’ten Selanik caddesine dönünce orada, yine bahçe içinde- Buket Lokantası’nda düşünür, bir yandan demlenir, bir yandan da şiir yazarken bulurlardı. Biz daha çok Ulus’ta, Posta caddesine girerken solda ‘Kürdün Meyhanesi’nde, kimi de, arası bir apartman kapısı ile ayrılan ‘Şükran Lokantası’nda toplanırdık. Sonraları Cahit Sıtkı da buraya sürekli gelmeye başladı. O, Şükran Lokantası’nın kapısından içeri girince, solda camın önünde bir masa edinmişti kendine. Hep orada oturur, tül perdenin arkasından Posta caddesini seyrederdi sanki!.. Çoğu zaman onu elinle koymuş gibi yerinde bulurdun.
Bir akşam, çok sıkışık bir duruma düştüğüm bir sırada, onu orada bulmam beni zor durumdan kurtardı. Hızır gibi imdadıma yetişti. O gün, yayınlamakta olduğum Seçilmiş Hikâyeler dergisinin matbaa hesabını kapatmıştım. Şimdilerde gülünç gibi görünen, o tarihte önemli bir para sayılan ikiyüz, belki de üçyüz lira ödemiştim. Sonradan farkına vardım ki cebimde bir otobüs bileti alacak para bile kalmamıştı. Kendi kendime, ‘Nasıl olsa bir arkadaşı görür, ondan bir günlüğüne ödünç para alırım.’ diye düşünmüştüm. ‘Kürdün Meyhanesi’ne gittim, aksiliğe bakın kimsecikler yoktu, oturmadım. ‘Şükran’a bakayım,’ dedim. Daha içeriye girmeden Cahit’in camın önünde, tül perdenin arkasında bir masada oturduğunu gördüm. Her zamanki yerinde, güleç bir yüzle sarmaş dolaştı. Yeni dizeler düşünüyor olmalıydı. Onu görünce birdenbire ferahladım. Rahat bir soluk aldım. Dışarıdan camı tıklattım. Beni görünce, ‘Ne var’ anlamında baktı. İşaret ettim, ‘Dışarıya gel’ diye. Merak içinde kalkıp geldi. Kısaca durumu anlattım, onyedibuçuk kuruş otobüs parası ödünç istedim. Cahit rahatlar gibi oldu:
“Ben de bir şey oldu sandım, merak ettim, gel, bir kadeh atarsın.” diyerek gülümsedi.
“Sağ ol, gitmem gerek.” dedim.
Bunun üzerine hemen çıkarıp birkaç lira vermek istedi: “Hayır,” dedim, “bana onyedibuçuk kuruş ver, yeter. Evde param var.”
*
Gecelerden birinde ‘Kürdün Meyhanesi’nde toplanmıştık. Orhan Veli, Cahit Sıtkı, İlhan Tarus, Şahap Sıtkı, Fethi Giray. Sanırım Mehmed Kemal ile Suphi Taşhan da vardı. Yedi sekiz kişiydik. Orhan Veli, Cahit Sıtkı, İlhan Tarus, üçü sosyal güvenlik konusunu tartışıyor, biz de dinliyorduk. Konunun iyice kızıştığı bir sıra, meyhanenin sahibi Kürt Mehmet, bizim masanın bir ucunda, kapkara saçları, diş fırçasını andıran kaşları, iyice morarmış yüzüyle belirdi. Ondan hiç beklenmeyen yavaş, yumuşak bir sesle:
“Orhan Veli Bey, Cahit Bey, biraz dolaşın, bütün masaları polisler tuttu. Yer yokluğundan gidiyor müşteriler.” dedi.
Birdenbire zehirlenmişe döndüm. Bedenimin her yanını ateşler bastı. Şakaklarım zonkluyordu. Şaşırdım kaldım. Polis bizi neden izliyordu? Suçumuz neydi? Sol yanıma, meyhanenin derinliğine doğru baktığımda, ilk önce masaların altındaki çizmeler, sonra da gri kilot pantolonlar gözüme çarptı. Bakışlarımı şaşkınlıkla biraz daha yukarıya kaldırınca, beş altı masanın çevresinde, birer ikişer, lacivert ya da gri ceketli, şapka veya kasketli kişilerin oturduğunu gördüm. Masalarında boş bira şişeleri ile bardaklar duruyordu. Bir şey yiyip içmediklerine göre, Kürt Mehmet’in polis dediği bunlar olmalıydı. Bir kâbus görmüş gibiydim. Onların bizi izlemeleri ağırıma gitmişti. Ne satacak önemli bilgiler vardı elimizde, ne de ülkemizin çıkarlarıyla ilgili önemli yerlerde görevliydik. Hepimiz birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Edebiyatı sevmekten, onunla uğraşmaktan başka bir suçumuz yoktu. Eğer bu suç ise...
Hesaplarımızı ödedik, kalktık. Ne var ki, konuşma en heyecanlı yerinde kalmıştı. Kürdün Meyhanesi’nin bir üstündeki ‘Şükran Lokantası’na girelim’ denildi. Camın kenarında bir masaya oturduk. Konuşma bırakıldığı yerden başladı. Benim aklım polislere takılıydı. Konuşmayla hiç ilgilenmiyordum. Polisler bizim arkamızdan -çakılır düşüncesiyle- hemen dışarı çıkamadıklarından, izimizi yitirmiş olacaklar ki Posta caddesinin bir yukarısına, bir aşağısına koşmaya başladılar. Buraya girebileceğimizi bir türlü akıl edemediler anlaşılan. Tül perdenin arkasından onları izliyordum. Gecenin sessizliği içinde, Posta caddesinde çizme sesleri yankılanıyordu.
*
Cahit Sıtkı, ince yapılı, kısa boyluydu. Duygulu, sessiz, çekingendi. Böyle olmasına böyleydi ama, şiir ya da sanat konularındaki tartışmalarda acımasız olduğunu çok görmüşümdür. İyi Fransızca bilirdi. Dünya edebiyatını, özellikle Fransız sanatını yakından izlerdi.
Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü Etüd ve Organizasyon Kurulu’nda birlikte çalıştık. O çevirmendi. Uzun çuha kaplı bir masanın çevresinde otururduk. Cahit de bu masanın bir ucunda çeviri yapar, boş zamanlarında yeni dizeler üzerinde çalışırdı. O dönemde Seçilmiş Hikâyeler’e gelen şiirleri Cahit okur, yayınlanacak olanları seçerdi. Öykülere ise, derginin ilk yayınlandığı 1947 yılından beri Esendal’la birlikte bakardık. Bunu Cahit de bilirdi. Sonra O, Çalışma Bakanlığı’na geçti. Şimdiki Dışişleri’nin bir bölümündeydi çalıştığı yer. Sık sık ona uğrardım, görüşürdük. Orada bir kızla ilişkisi oldu. Bunu uzun zaman bizlerden gizledi. O, her ne kadar aklıyla, çirkin bir adam olmanın burukluğundan kendini kurtarmış olsa da, zaman zaman bu acının içine düştüğü olmuştur. Kızla ilişkisini saklayışı da bu yüzden olabilirdi. Oysa Cahit’in altın gibi bir yüreği vardı.
Onun ince, küçük yapısı alkole pek dayanıklı değildi. Bunu bildiği için de fazla içmezdi. Ama ender de olsa, ölçüyü kaçırdığı olurdu. Ankara’da Tandoğan Meydanı’ndan sonra gelen, o zamanki adıyla Mebus Evleri’nde otururdu. Böyle ölçüyü kaçırdığı gecelerde onu evine ya Sunullah Arısoy, ya da ben götürürdük. İkimiz de Bahçelievler’de oturuyorduk. Başka geceler evlerimize dönerken ya otobüsle ya da dolmuşla giderdik. Ama Cahit olunca bunu uygulamak olanaksızdı. Üstelik, biz taksiyle gidecek olsak ikibuçuk lira yazardı. Ama Cahit olunca bu, üçbuçuğa, kimi de daha çoğuna patlardı. İyi ki bu sık sık olmazdı. Yoksa buna bizim bütçe dayanamazdı. Mebus Evleri denilen mahallede tüm yapılar birbirine benzerdi. Üç sokağı vardı ki, onların da ayrılıklarını seçmek çok güçtü. Cahit’i evine götürdüğüm geceler, sokağın birinde rastgele taksiyi durdurturum, O, arabanın camından uykulu bir bakışla bakar, sonra: ‘Sava!..’ der. Bu sözcük bazen ‘Evet.’, bazen de ‘Hayır.’ anlamına gelir. Cahit’i tanıyorsan nerede ne anlamda kullandığını bileceksin. Bu bir yerde de zorunludur, delik olan bütçeni kurtarmak için... Yoksa, ha bu sokak, ha şu sokak, bu ev miydi, şu ev miydi derken sabaha dek Mebus Evleri’nde turlar durursun boş yere, Tarancı’nın evini bulacağım diye... Üç sokağı turladıktan sonra, ilk geldiğimiz yerde mi, biraz ötesinde mi, yoksa başka bir evin önünde mi, Cahit gene ‘Sava!..’yı çeker. Dikleşmesi arabadan inmeye hazırlanması demektir.
Geceleri hep geç saatlerde, düzensiz aralıklarla yinelenir bu gelişler... Sokakların, evlerin birbirine benzemesi yanıltır insanı. Hangi sokaktı, hangi evdi belleyemezsin. Bu yüzden, getiren taksiye bir, birbuçuk lira fazladan ödemek zorunda kalırsın.
*
Evlendikten sonra Cahit, artık akşamları çıkamaz, sürekli geldiği yerlere gelemez olmuştu. O’nun yeri boş kaldı oralarda. Sevgiyle beklendi, arandı. Bu duruma mutluluğu için belki eyvallah demişti. Demişti ama bir süre sonra, kırkaltı yılının yarısından çoğunu geçirdiği bu yerler, daha çekici gelir olmuştu ona. Yaşama biçimini bozmak pahasına, konulan yasaklara karşı gelecek bir yapıda değildi Cahit Sıtkı. Boyun eğdi. Akşamüstleri, Bakanlıklar’da O’nu, akpak, tombulca eşinin kolunda asılı giderken gördüğüm çok olmuştur. Göz göze geldiğimizde sıkılırdı. Mahcup olmuş gibi kaçamak bir selam verdiğini anımsarım. Evliliğin zorlamalarıyla, mutlu da olsa, ev ev komşuluklar kuracak bir yaradılışta değildi. Sonunda ters de olsa, bütün bu olan bitenden öç almak istercesine, sabahları erkenden evden çıkar, ‘Çeviri yapacağım.’ diyerek, ‘Şükran’da iki kadeh atıp öyle işine gider olmuştu. Sanırım ki Cahit’in sağlığını bozan da bu davranışı oldu.
Bir sefer, gündüz gözüyle Mebus Evleri’ndeki evini gördüm. O da hastalandığı sırada oldu. Sunullah Arısoy’la beraber yoklamaya gittik. Sonra Cebeci’deki bir hastaneye kaldırıldı. Oraya sık sık uğrardık. Bir türlü iyileşemiyor, hastalığı günbegün ağırlaşıyordu.
Uzun süre hastanede yattı. Sonra, Samet Ağaoğlu’nun da ilgilenmesiyle, Viyana’da bir hastaneye gönderilmesine karar verildi. O gün havaalanında onu çiçeklerle uğurladık. Oldukça kalabalık bir sanatçı topluluğu, sevenleri vardı. Kim bilebilirdi ki bu gidişin dönüşü olmayacak. 13 Ekim 1956 günü, henüz genç denebilecek, kırkaltı yaşında Viyana’da yaşama gözlerini kapadı Cahit Sıtkı. Edebiyatımız ve Türk ulusu ünlü bir ozanını yitirdi böylece.
- Salim Şengil, Cahit Sıtkı Tarancı (1)
(Anılarda Kalan Portreler)
* * *
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
- Cahit Sıtkı Tarancı, Otuz Beş Yaş Şiiri
* * *
- Görsel: Hakan Arslan (Cahit Sıtkı Tarancı)