türk resminde modern bir atılımı gerçekleştirmek amacıyla 1933 yılının eylül ayında, 5 ressam; zeki faik ier, nurullah berk, elif naci, cemal tollu, abidin dino ve 1 heykeltıraş; zühtü müridoğlu, “D” grubu’nu kurmuştu.

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Brazil
seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from Israel
seen from China
seen from United States
seen from Sweden
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States
türk resminde modern bir atılımı gerçekleştirmek amacıyla 1933 yılının eylül ayında, 5 ressam; zeki faik ier, nurullah berk, elif naci, cemal tollu, abidin dino ve 1 heykeltıraş; zühtü müridoğlu, “D” grubu’nu kurmuştu.
Sosyokültürel açıdan 'şifozrenik' bir çağda yaşıyoruz. Bir yandan teknolojinin ve bilimin ilerlemesiyle hayatlarımız çok daha kolaylaştı, öte yandan da doğadan gittikçe koptuk, mekanikleştik, robotlaştık, bedenimiz, zihnimiz ve ruhumuz birbirinden uzaklaştı. Bağımlılıklar, yeme bozuklukları, anksiyete, depresyon, melankoli... Çoğumuz hayatımızın bir döneminde bunlardan biri ya da birkaçıyla baş etmek durumunda kalıyoruz. Küreselleştikçe 'köy'leşen dünyamızda dijitalleşme ve sosyal medyayla birlikte hem herkesin birbirinden haberi var hem de herkes hiç olmadığı kadar yalnız. Global ölçekte gittikçe artan gelir dağılımı eşitsizliği, 21. YYa hiç yakışmayan bir konservatifleşme ve faşistleşme, gelecek kaygısı, çevre felaketleri, geçtiğimiz yüzyılda kalmış olması gereken savaşlar ve bireysellikle toplumsallık arasında bir türlü kuramadığımız denge mavi küreyi kocaman bir açık akıl hastanesine çevirdi.
— Zeynep Aksoy, “Her yönüyle baştan sona akıyor”, Milliyet Sanat Dergisi, Temmuz 2025, Sayı 795, sayfa: 56.
İnsanın varoluşundan beri gündeminde olan dostluk kavramı felsefe tarihinde derinlemesine incelenmiş; sadece duygusal bir bağ değil; etik, politik ve metafizik boyutları olan bir ilişki biçimi olarak ele alınmış. Dostluk iki insanın kurduğu duygusal yakınlığın ötesinde zamanla ve mekânla örülen ortak bir hafıza alanı, birlikte oluşun estetiği âdeta. Aristoteles'in erdemle yoğrulmuş dostlugu Cicero'da karşılıksız sadakatle anlam bulur. Nietzsche içinse dost insanın kendini sınadığı aynayla eşdeğerdir. Dostluk salt bir his değil; düşüncenin, mesafenin, çatışmanın ve birlikte düşünme pratiğinin ince bir koreografisidir.
— Ayça Okay, "Dostluk, Sanatsal ifade ve ilişkisellik", Milliyet Sanat Dergisi, Temmuz 2025, Sayı 795, sayfa: 38.
"Oradan buraya gitmeyi severim. Bir şeyi söyleyip sonra tersini söylemeyi de severim. Bu beni kapana kısılmış gibi hissetmekten kurtarıyor çünkü hayatın tek bir versiyonunu seçmemi engelliyor." Agnès Varda
— Irmak Özer, Varda'nın gözünden başka bir Paris, Milliyet Sanat Dergisi, Temmuz 2025, Sayı 795, sayfa: 36.
theistanbulpost.com'a "Contemporary Istanbul'un lansman gecesi yapıldı" konulu haber eklenmiştir. Detaylar için ziyaret ediniz. http://theistanbulpost.com/contemporary-istanbulun-lansman-gecesi-yapildi/
theistanbulpost.com'a "Erdoğan Demirören koleksiyonu Contemporary İstanbul'da" konulu haber eklenmiştir. Detaylar için ziyaret ediniz. http://theistanbulpost.com/erdogan-demiroren-koleksiyonu-contemporary-istanbulda/
Bugün hava güzel diye bağırdı Bugün hava güzel dedi adam Kadın hemen onayladı: Bugün hava güzel İki adam tavla oynuyordu. Bugün hava güzel dedi çocuk Ablası hemen onayladı onu Kırmızı Bugün hava güzel dedi çocuk Ablası hemen onayladı onu: bugün hava güzel Piyango bileti satıcısı şapkasını çıkardı Bugün hava güzel! Bugün hava güzel! Postacı her evin önüne kağıtlar bırakıyordu Şoför dirseğini arabanın kapısının üstünde gererek Bugün hava güzel Anılar dedi ihtiyar, anılar Anılar düş değeri kazanıyor Bugün hava güzel Anılar dedi ihtiyar anılar Bugün Anılar düş değeri kazanıyor Bugün hava güzel.
( Yarım Kalanlar)
Cemal Süreya, Sevda Sözleri ( 1931 - 1990 )
“çok eskiden rastlaşacaktık…”
Yeşilçam’dan bugüne, perdedeki aşk ne gibi badireler atlattı, kadın ve erkeği nereye taşıdı, neleri kabul ettirdi, nelerden ödün verdi? İlksen Başarır’ın son filmi “Bir Varmış Bir Yokmuş” kendi aşk öyküsünü beğeninize sunarken, bu soruların cevaplarını arıyoruz.
Bir dönem sinemada yerli aşk filmi izlemek demek, içiniz çıkarcasına ağlamak demekti. Acıyla beslenen toplum, elbet “acıklı”ya kucak açıyordu. Aşk olumlanmıyor, sıradaki film hep “tüm sevip de kavuşamayanlara” geliyordu. Aynı ay içinde üç ayrı aşk melodramının setine koşturan bir kadın oyuncu, birinde aşk acısından ölüm döşeğine düşüyor, diğerinde sevdiği adamı aldattığı sanıldığı için ölene kadar hep aynı adamın hayaliyle yaşıyor, bir diğerinde ise pavyon sahnesinde ona artık aynı gözle bakmayan ilk ve tek aşkıyla yıllar sonra göz göze geliyordu. Çünkü kadın izleyicilerin favorisi olan aşk melodramlarını ayakta tutanlardan biri seyircinin gözyaşı ise, diğeri de bilhassa kadın karakterin yüksek acı eşiğiydi. Türün temelinde, tümü kadının üzerine çöreklenmiş iftira, keder, ölüm, ayrılık, gurur, namus meselesi ve nedensiz suçluluk duygusu yatarken, numune niyetine serpiştirilmiş mutluluk anları arkadan gelecek büyük felaketlerin beklentisiyle diken üstünde izlenirdi. Bütün bunlar çok mu uzak geliyor? Evet, Yeşilçam soslu bir aşk öyküsünü olduğu gibi günümüze taşıma fikri, bugün daha çok TV ekranında karşılığını buluyor belki. Eğer 40-50 yıl öncesinin toplum, aile ve ikili ilişkiler anlayışını olduğu gibi 2015’in sinemasına şutlamak istiyorsanız, modern sinema seyircisi için o anlayışı revize etmek zorundasınız. Etmezseniz, örneğin “Aşk Sana Benzer” gibi, Yeşilçam’ın ruhunu olduğu gibi sırtlamış da gelmiş ve üzerine hiçbir şey ekleme zahmetine girmemiş bir filmle çıkagelirsiniz. Evet, doğru oyuncular ve doğru pazarlama stratejileriyle izlenirsiniz de. Ancak yerli aşk filmi seyircisi bundan daha iyisini hak etmiyor mu?
Hazır, yerli sinemada aşk filmleri furyası doludizgin devam eder ve her ay karşımıza farklı formlarda aşk filmleri çıkarken, türde nelerin değişip nelerin aynı kaldığını irdeleme zamanı geldi. Yukarıda bahsi geçen aşk mağduru kadın ile namus kumkuması erkek bugün ne halde? Seyirci göz yaşartıcı aşk melodramlarını hangi şartlarla kabul ediyor? Bir aşk filmi, hıncından çatlayan kötü adamlar / kadınlar olmadan da kendini var edebilir mi? Diğer yandan perdedeki aşk, romantik komedi tadında ve pamuk şeker kıvamında olduğunda da seyirciyi tatmin eder mi? Bu yazının vesilesi olan İlksen Başarır’ın son filmi “Bir Varmış Bir Yokmuş”; yedi yıl önce “Issız Adam”ın, romantik dram türünü dönemine göre, daha önce görmediği kadar yüksek bir seyirci rakamıyla taçlandırması sonucu açılan yoldan ilerliyor. Öyle ya da böyle, romantik dram, 2010’larda geçirdiği verimli dönemi, bir nevi “Issız Adam”a borçlu. Aşk filmlerinin acı çeken ve çektiren tarafına daha yakın olan bu melez tür, Yeşilçam’ın aşk melodramlarının günümüz süzgecinden geçirilmiş hali olarak kabul edilebilir. “Bir Varmış Bir Yokmuş”ta birbirlerine taban tabana zıt özellikler taşıyan kadın ve erkek aşka düştüğünde, kopan gürültünün yansımalarını izleyeceğiz. Masallara inanan bir yuva öğretmeni ile serseri ruhlu bir rockçının düellosu bu. Kadın şefkatli ve kontrolcü, erkek asi ve özgür.
Kadın ile erkek arasındaki zıtlık, türün dayanak noktalarından biri. Bu zıtlık “Bir Varmış Bir Yokmuş”ta olduğu gibi sadece kişilik farkları üzerine de kurulabilir; “Su ve Ateş” ve “Sev Beni”de olduğu gibi kelimenin gerçek anlamıyla “farklı dünyaların insanları” olma halinden de beslenebilir. Zıt konumdaki kadın ve erkeğin aşkında, genelde kadını daha kırılgan, güçsüz, erkeğin aşkına muhtaç ve onu mutlaka değiştirmek isterken buluruz. Erkek ise kadın olmadan da yapabileceğini türlü yollarla kanıtlar, acı çeker çekmesine, ama belli etmez. Erkekliğin “onurunu” ayaklar altına alacak bir zayıflıkta da bulunmaz. En büyük zayıflığı, ilan-ı aşk etmek olur. O kadarı da aşk filminin gereğidir. Ama ara sıra bu durumun tersiyle de karşılaştığımız oluyor. Örneğin “Bi Küçük Eylül Meselesi”nde erkek, gerçek aşkın gücüne o kadar güvenir ki, kadına göre daha zayıf konumdadır. Üstelik zayıflığında, sosyal sınıfının ve konumunun da etkisi hissedilir. Aynı şekilde erkeğin daha zayıf konumda olduğu filmlerden “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”da, ilişkilerde hep güçlü olagelmiş bir erkek, bir kadınla karşılaşır ve bu kez baltayı taşa vurduğunu anlar. Onunkisi daha çok duygusal bir zayıflıktır. Evet, kadın daha güçlü görünür, erkeği her an terk edebilecek güçtedir, ama sonunda verdiği bir kararla, kadının erkekten çok daha zayıf olduğunu anlarız. Bu anlamda, “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” ile “Issız Adam” birbirinin eşidir. Sadece birinin ıssız adamı, diğerinin ıssız kadını olmuştur.
Zıtlıklar, ezelden beri romantik komediler için de can simidi görevi görüyor. Sadece Türk sinemasının değil, dünya sinemasının da tüm romantik komedi potansiyeli, kadın ile erkeğin birbirinden “ne kadar da farklı” oluşundan alıyor gücünü. Zaten yerli sinemada, romantik komedi türü bir nebze kendini var edebildiyse, bunu yabancı örneklerden öğrendiklerine borçlu. Yerli “Sex and the City” olmak için yola çıkan “Romantik Komedi” serisinden tutun da, bir “Bridget Jones” türevi sayılabilecek “Hadi İnşallah”a kadar tüm popüler yerli örnekler, zıt kutupları birleştirirken, yabancı türdeşlerinin çizdiği yolu takip ediyor. Bu yolda, esas kızın rekabet etmek zorunda olduğu kadını güzel, ama soğuk ve sevimsiz bir mahluk olarak çizmek de makbul; erkeğin esas kızı tanıdıkça sevmesi ve değerini sonradan anlaması gibi klişeler de. Bu açıdan bakıldığında, yerli romantik komedilerin romantik dramlardan çok daha gelenekçi olduğunu iddia etmek mümkün. Sinemamızda, henüz türün kodlarını tersine çeviren “Aşkın (500) Günü / 500 Days of Summer” gibi yenilikçi bir romantik komedi örneği çıkmadı. Yerli aşk filmlerinin bir başka kolu daha var ki, Yeşilçam’dan çıkan aşk melodramlarının mirası asıl orada özenle korunuyor: Özellikle kadının hastalığıyla paramparça olan, yarım kalan aşkların öyküleri. Ölümün nefesini ensesinde hisseden bu tür aşk filmlerinin etkisi, toplumun yüzü ne kadar değişirse değişsin her daim güçlü, her daim taptaze. Seyircinin gözünde, araya giren ölüm, aşkı ölümsüz kılıyor. Ama bir de ölen kadınsa -ki çoğunlukla öyle-, keyfimize diyecek yok doğrusu. Zevkten değil ama, onunla aynı şiddette bir duygudan, kederden dört köşe oluyoruz sanki. “İncir Reçeli”, “Evim Sensin” ve “Beni Unutma” bu filmlerden. Başta sorduğumuz sorulara döndüğümüzde görüyoruz ki, modern romantik dramlarda seyircinin gözyaşı hala kadının mağduriyetine, erkeğin pişmanlığına endeksli. Ancak aşkın önündeki engeller, toplum dayatmalarının değil çoğunlukla bireysel sancıların ürünü. Kötü adam ve kadınlara, kara kedilere, ölümcül hastalıklara her zaman ihtiyaç var. İyi haber, namus takıntısından sıyrılmışız, cinselliği günlük hayatın bir parçası olarak kabul etmeye daha yakınız. Kötü haber, en çok izlenen aşk filmlerinde hala kırılgan kadınlar maço erkeklerin dünyasını değiştirmeye çalışıyor. Hal böyleyken, Türk sinemasında aynı cinsten iki insanın aşkına tanık olmak için bir ömür daha beklemek gerek.
Selin Gürel
(Mart 2015, Milliyet Sanat)