Kutsal Şehrin Ayrı Dünyaları
Altın Kapı'dan ayrılarak şehir içine geçiyoruz ve ben hatıralık hediyelerimi aldıktan sonra yemek yemeye gidiyoruz. Günther de ben de iyice yorulmuşuz. Yemek bittiğinde sabahleyin bizi Tel Aviv'den getiren şoförün verdiği numarayı arıyoruz. Kudüs'te tanıdığı taksicinin telefonumuzu beklediğini ve bizi bulunduğumuz yerden alıp Tel Aviv'e götüreceğini söylüyor ve gerçekten de konuşmadan 40 dakika sonra arabada oturuyoruz.
Arka koltukta Günther yorulduğunu ve kestirirse kusura bakmamamı rica ediyor. Kudüs'ün merkezinden çıkalı bayağı olmasına rağmen hâlâ trafiği ile boğuşurken, şöföre yol kenarında bulunan büyük duvarı soruyorum.
"Karşı taraf Ramallah" diyor şoför. "Pasaportlarınız yanınızdaysa geçebiliriz görmek isterseniz, ama kontrolü geçmek biraz sürer."
Günther arkadan gözlerini açmadan uykulu bir sesle, "Bugünlük bu kadar yeter bence, ama sen bilirsin." diyor.
Hem vaktin geç olması hem de kontrolde kaybedeceğimiz zamanı düşünerek Batı Şeriya'ya gitmekten vaz geçiyoruz.
Koskoca bir gün sadece en önemli yerleri görebildiğimizi düşünüyorum. Daha teferruatlı gezip, bilgi edinmek için çok daha fazla zaman harcamak gerekirdi. Görülecek yerler tabii ki bu kadar değil;
Ne Bethlehem'i gördük, ne Masada Kalesi'ni, ne de Ölü Deniz diye bilinen Lut Gölü’nü.
Şoförümüz çok konuşkan olmadığı için, Tel Aviv'e dönüşümüz gayet sakin geçiyor.
Yolda İsrail ve toplumu hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşünüyorum. Özellikle toplumunun bir genellemede bulunulamayacak kadar karışık olduğunu, kısmen birbirine tamamen zıt anlayışların en dar alanda beraber yaşadıklarını fark ediyorum.