Sezarizm Bağlamında Faşizm Olgusunun Glokal Yansımaları Üzerine
“Sezarizm deyiminin, çatışan kuvvetlerin felaketli bir şekilde denge halinde bulunduğu bir durumu ifade ettiği söylenebilir; yani bu kuvvetler arasında öyle bir denge kurulur ki, çatışma iki tarafın da birbirini mahvetmesiyle sonuçlanır.”
Antonio Gramsci
Recep Tayyip Erdoğan şahsında cisimleşen “yeni rejim” bir tür “sezarizm” olarak tanımlanabilir mi? Böylesi bir tanımlamanın içeriğini tartışabilmek için, öncelikli olarak sezarizm olarak tarif edilen yönetim tarzının temelini teşkil eden “hakemlik” ilişkisinin ne olduğunu ya da olmadığını çok kısaca ele almak gerekir. Keza; sezarizmin muhtevazını oluşturan hakemlik ilişkisi her şeyden önce belirli kurallara/kuvvetlere dayanan bir “toplumsal anlaşma/sözleşme” ilişkisine de dayanmak zorundadır. Lakin; günümüz minimal oyun kurallarına/kuvvetlerine kıyasla glokal oyun kurallarının/kuvvetlerinin farklı olması, Erdoğan rejimi için yapılmak istenen sezarizm tanımlamasını kolayca boşa düşermektedir. Kaldı ki; Erdoğan rejimi için yapılan “faşizm” ve “bonapartizm” tanımlamaları bile epey eski kavramlar olup, bu kavramlar kısmen günümüz koşullarını açıklamak için kullanılan yardımcı-kavramlar olsalar da, gerçekte faşizm tanımı bile kendi içinde kategorik olarak üç temel biçime, yani “klasik-faşizm”, “minimal-faşizm” ve “glokal-faşizm” biçimlerine ayrıştırılmaksızın, bilimsel bir faşizm tanımlamasının yapılması da mümkün gözükmemektedir.
Herşeyden önce minimal-faşizm ile glokal-faşizm birbirinden farklı niteliklere sahip iken, klasik-faşizm olarak ele alınan faşizm türü ise gerçekte bonapartizmin bir alt türevinden başka da bir şey değildir. Keza; devletin yönetimi noktasında uzlaşamayan klikler, devlet aygıtının tabiatı gereği devletin yönetim şekli ve aygıtları noktasında da uzlaşamadıklarından dolayı, sezarizm günümüz glokal-kapitalist yapılarını temsil edebilecek yetkinlikte ve yeterlilikte bir kavram değildir. Bu kavram olsa olsa kimi dönemlerde açıklayıcı bir yan-kavram olarak kullanılabilir.
Klasik-faşizm biçimindeki bonapartizm ve geleneksel-faşizm biçimindeki minimal-faşizm, günümüz modern glokal-faşizminden farklı olduğu gibi, sezarizm kavramı da bu üçünden ayrı olarak ele alınması gereken bir kavramdır. Minoktokratik yapılanmaların merkezden merkez-çevreye ve merkez-karşıtına yayılım süreçleri açısından ele alındığında; prusyatik memur kapitalizminin ve devlet yapılarının olmazsa olmaz yönetim şekillerinin burjuvazinin iktidarının bıçak sırtında ve güvende olmadığı feodal koşullarda ortaya çıkmış olması, o dönem için nesnel temeli zayıf olan kapitalist gelişme açısından da zorunlu bir durum oluşturmuştur. Sezarizm ise; bu geçerli durumdan başka bir geçerli gelişme modeline geçiş esnasında ancak geçici ve tali bir durum olarak tarif edilebilir ki, bu durum siyasal statü kazanmamışlık halinin de (yeni bir rejimin doğum yapamadığı koşulların da) bir ifadesi olmak zorundadır. Örneğin, fazlasıyla modern görünümlü bir kapitalist devlet aygıtında dahi; yasama, yargı ve yürütme eksenli kuvvetler ayrılığı etki gücünü, tek bir kişinin elinde toplanmış bir “demokratik krallığa” ya da “şef cumhuriyeti”ne geçici bir süreliğine devredebilir. Kuşkusuz böylesi bir sezarizm somut tarihsel koşulların bir ürünüdür. Dolayısıyla; Erdoğan rejimini de ancak bu ölçekte bir “sezarizm” olarak değerlendirilebilir.
Günümüzde minoktokratik rejimlerden gloktokratik rejimlere geçiş süreci elbette ki düz bir çizgi olarak gelişmemektedir. Keza; emek güçlerindeki gelişkinlik koordinatları; minimal-glokal-global (M-V-G) konumlanışlardan da asla bağımsız ele alınamaz. Geçmişte (daha önceki tarihsel-toplumsal sistemlerde) olduğu gibi bugünde emek güçlerinin gelişkinlik koordinatları M-V-G konumlanışları ile birlikte belirgin bir hale gelmektedir. Ve yine tüm iktidar ve devlet yapılarının olası yapısal zor ve ikna metodları arasındaki yöntemsel farklılıklar da, (bu devlet ve iktidar yapılarının başında olan kişilerin/örneğin Recep Tayyip Erdoğan’ın öznel istemlerinden bağımsız olarak) yine bu koordinatlar tarafından belirlenmektedir. İşte bu koordinatları (dolayısıyla emeğin yayılım grafiğini ve mekanizmalarını) anlamayan (ve hatta bu olgulara “kaba determinizm” eleştirisi getiren) burjuva liberalleri ve dahası her türden teocu ve postçu “sol” akım, bonapartizm ve sezarizm örneklerinde de görüldüğü gibi, bu eski püskü kavramları kendi tarihselliklerinden kopararak temcit pilavı gibi emekçi sınıfların önüne koymayı büyük bir maharet sanmaktadır.
Halbuki; en basitinden bonapartizm adı altında süslenip püslenip “teori katına yükseltilen” şey, gerçekte klasik-faşizmin kendinsinden başka da bir şey olmadığı gibi, aslında bonapartizm de (kökü köleci sisteme/Platon’un tek bacaklı yürütme asker-devletine kadar giden) klasik-faşizmin varyasyonlarından yalnızca bir tanesidir. Bunun aksini iddia etmek; burjuvaziden kaynaklı her türden baskı ve terörü bonapartizm sanmak kadar saçma ve anlamsız bir çıkarım olmaktan öteye de geçemez.
Herşeyden önce faşizm olgusu kapitalizm için hiçbir zaman tek bir yönetim biçimi haline de gelmemiştir. Keza; faşizm kapitalizm ve egemen sınıflar ona ihtiyaç duydukça yer yer ortaya çıkan bir politik-pratiktir. Özellikle de kapitalizmin ve burjuva sınıf egemenliklerinin kendisine olan güveninin zayıfladığı ve yoğun devrimci kitle hareketlerinin hayat bulduğu dönemlerde faşizm ve faşist idare tarzları kapitalizm için öncelikli bir yönetim şekli ve tercihi halini almaktadır. Dahası; kendi içinde farklılaşan faşizmden yine farklı olarak; minoktokratik-faşizm dünya genelinde “genel” bir sömürgeci/emperyalist uygulama şekli ola gelmiştir. Lakin; klasik-faşizm, yani bonapartizm başta yaygın bir uygulama olarak ortaya çıkmamış, klasik-faşizmin yaygın bir uygulamaya dönüşebilmesi için minoktokratik/prusyatik memur kapitalizminin ve devlet yapılarının merkez-çevre ve merkez-karşıtı konumlanışlara doğru sömürgecilik ve emperyalizm biçiminde yaygınlık kazanması (özellikle de sanayi emeğinin ve pazarlarının feodal güçleri tasfiye ederek tüm dünyayı istila etmesi) gerekmiştir.
Uzunca bir zamandır (özellikle de 1960’lı yıllardan itibaren) emperyalist politikalar eşiliğinden gloktokratik-faşizm uygulaması devreye sokularak prusyatik memur kapitalizmi ve devlet yapıları adım adım dönüştürülmek ve tasfiye edilmek istenmektedir. Eskiden bu “kurtulma” çabası; yani minoktokratik ve gloktokratik klikler arasındaki uzlaşma ve savaşım halleri bir biçimiyle “sezarizm”e benzese ya da benzetilse bile, bu durum çok grif ve geçici bir stratejik konjektürel durumdan öte bir anlam da taşımamaktadır. Yani Sezarizm; kesinlikle glokal yapıya geçişte dünya genelinde yaygın bir uygulama olmamıştır, olamaz. Lakin; etkisi görece zayıflamış olsa da minimal-faşizm ve etkisi artarak devam eden glokal-faşizm yaygın bir emperyalist uygulama olma özelliğini hala sürdürmektedir. Dahası; burjuva diktatörlükleri zor kılıcını bir an olsun ellerinden bırakıp rehavete kapılırlarsa, bu durum ya (C-7 ve C-8 biçimindeki) feodalizmin kalıntılarının güçlenmesine ya da (E-2 ve E-3 biçimindeki) sosyalizmin yeniden yükselişe geçmesine neden olabilir ki; bu durum emperyalist bir uygulama olarak, hem feodal kalıntıların basıncına karşı hem de sosyalizmin gündeme gelmesi tehlikesine karşı başta minoktokratik-faşizmi çoğu zaman “zorunlu” hale getirirken, hızla gelişen teknik emeğin ve protekyanın varlığı da burjuvaziyi (özellikle de teknoburgları) sosyalizmin gelişme dinamiklerine karşı gloktokratik-faşizmi daha da fazla devreye sokmaya itmektedir.
Gloktokratik-faşizm kendisinden önceki faşizm tipolojileri ile kıyaslandığı zaman teknolojik denetim ve gözetim mekanizmalarının tarihte eşi benzeri görüşmemiş bir ölçüde genişletildiği bir özerk aşamaya tekabül etmektedir. Elektronik cipli kimlikler, yüz tarama sistemleri, uydularla yapılan gözlemler vs. bütün bunlar glokal-faşizmin yeni nesil kontrol mekanizmalarının yalnızca bir kaçıdır. Hem klasik-faşizm’den, hem minoktokratik-faşizmden farklı olarak; bir yanıyla nitel sanayi sömürgeciliğine, bir yanıyla da nicel teknik sömürgeciliğe dayanan gloktokratik-emperyalizm, kapitalizmin merkez, merkez-çevre ve merkez-karşıtı konumlanışlarda yaşadığı krizler ve tehlikeler ölçüsünde bütün bu koordinatlarda glokal-faşizmin en ileri tekno-emek biçimlerini devreye sokma yoluna gitmektedir ki; bu uygulamaları hayata geçirme noktasında glokal-emperyalizm tekno-sermayenin tüm ikna ve zora dayalı biçimlerini de kullanmaktan çekinmemektedir. Bu imkanların emekçi sınıflara karşı kullanılması noktasında kuşkusuz hem sanayiburglar hem de teknoburglar şimdilik daha avantajlı bir konumdadır. Lakin; bu dengesizliğin başta bir denge durumuna, daha sonrasında da protekyanın lehine (karşı hegemonyaya/kamusal güce) çevrilebilmesi ise her şeyden önce sınıflar mücadelesinin alacağı politik, ideolojik ve örgütsel biçimlere bağlıdır. [1].
Glokal-faşizme ve glokal-emperyalizme göre yeniden şekillenen burjuva devlet yapılanmaları hala da ulus-üstü bir konsesyum yapılanmasına dönüşemediğinden, sürecin bütün bu devletler açısından da zor ve çetin geçeceği anlaşılmaktadır. Örneğin; Türk Devleti’nin minoktokratik-kapitalist yapıdan gloktokratik-kapitalist yapıya geçişte yaşadığı inişli çıkışlı süreçler ve bu süreçlere damgasını vuran siyasal ve toplumsal çalkantılar (kurgusal darbeler, hileli seçimler, mali krizler vs.) düşünüldüğünde, sürecin diğer ülke hakim sınıfları gibi Türk hakim sınıfları açısından da ne derece kırılgan bir zeminde ilerlediği görülebilir. Dünya genelinde glokal-kapitalizmin ihtiyaçları temelinde gloktokratik ulus-üstü bir konsesyum yapılanmasına doğru tarihsel bir eğilim ve ivme olsa da, bu süreç kendi içinde bir çok handikapı da barındıran bir süreç olma özelliğini sahiptir. Ama kesin olan bir şey var ki; er ya da geç minoktokratik memur kapitalizmi ve devlet yapıları sönümlenerek yerini gloktokratik rejimlere bırakmak zorunda kalacaktır ki; bu da eski tip prusyatik modelin ve memur kastlarının/çetelerinin tasfiyesi anlamına geleceği için, glokal-emperyalist uygulamalar her ülkede kendine has yeni demokratik ve devrimci dinamiklerin ve toplumsal hareketlenmelerin de maddi zeminini hazırlayacaktır. Keza; her etkinin bir tepki yaratması gerçeği en az bir “fizik yasası” kadar da maddi ve sosyal bir olgudur.
Dünya genelindeki tekno-üretim ilişkileri farklı oranlarda prusyatik memur kapitalisti devletlerinin nesnel temelini zayıflatırken, bu zayıflama karşısından öznel olarak başta protekya olmak üzere tüm emekçi sınıf ve katmanlarda siyasal ve toplumsal dalgalanmaların olmaması düşünülemez. İşte bu nedenledir ki; glokal-emperyalist uygulamalar kendi demokratik vitrinini en azından “yenilemek” adına; çok daha konfedaralist, bölgesel ve yerel devletler ya da “devletçikler” dönemine girmektedir ki; görece taban denetiminin en azından emekçi kitleler tarafından daha yüksek sesle dile getirileceği bu koşullar altında; doğrudan vatandaş denetimini, denetlenen cumhuriyet ve devlet fikrini savunan demokratik ve devrimci güçler açısından bu genel şiar, salt bir slogan olarak değil, pratik-politik bir mücadele olgusu/hattı olarak da somut bir biçim almaya başlayacaktır. Ve dahası; glokal-kapitalist uygulamalara bir alternatif olarak, prusyatik memur kapitalizminin temellerini glokal-emperyalizmden bile daha iyi dinamitleyebilecek olan ve sosyalizmin toplumsal zemini için güç ve mevzi biriktirebilecek olan demokratik ve devrimci bir stratejinin ilk öncü protek uygulamaları da yine bu dönemde tarih sahnesine çıkmaya başlayacaktır.
Bugün gelinen noktada; dünün minoktokratik emperyalizmi ve faşizmi hızla gloktokratik emperyalizm ve faşizm biçimini almaktadır. İster teocu kanattan olsun, ister postçu kanattan olsun çeşitli türden “sollların” son yıllarda faşizm üzerine yaptığı her türden “neo-faşizm”, “post-faşizm”, “ultra-faşizm” vs. gibi tanımlamalar da doğrudan doğruya kapitalizmin işleyişinde yaşanan bu yapı-bozumsal dönüşümün bir dışavurumudur. Minimalist güçlerin her geçen gün daha da zayıfladığı bir glokal kapitalist restorasyon sürecinde, elbette ki minimalist-faşist güçlerin içe kapanmacı, ulusal-korumacı, ırkçı-şoven vs. eğilimleri de artış göstermektedir ki, minimalist güçlerle rekabet halinde olan glokalist güçlerinde bu politikalara kendi bulundukları konumdan destek vermesi de, yine kapitalist sistemin karşı karşıya kaldığı krizleri aşmakta ki basiretsizliği ve yetersizliği ile bağlantılıdır. Dahası; bahsi geçen bu yetersizlikler ve basiretsizlikler doğal olarak bütün burjuva devletleri korkutmakta ve tüm “demokratik” görüntülerine karşın bütün bu devletler kendilerini daha da fazla emekçi sınıflara karşı bir “iç savaş aygıtı” biçiminde örgütlemeye çalışmaktadır. Başka bir deyişle, glokal-devlet kendi işleyiş mekanizmaları gereğince her daim olası iç-sınıf-savaşlarına hazır bir devlet biçimidir. [2].
Ulusal-korumacılığın karşısında bölgesel-korumacılığa dayalı glokal politikaların hayat bulması neticesinde, etkinlik alanı iyice daralan minimal faşist güçlerin kendi içinde ayrışma yaşaması da kaçınılmazdır. Bu nedenle; kimi minimalistler kendi ulusal-korumacılıklarını bölgesel-korumacılığın altında alt bir seçenek olarak var etme yoluna giderken, diğer taraftan eski tarz minimal faşist politikaları devam ettirmeye çalışan “kafatasçı” güçler ise her geçen gün daha da fazla parçalanma ve erime sürecine girmektedir. Türkiye örneğinde de görüldüğü gibi; kimi minimalist güçler yeni hakim sınıf bloğuna intikal ederken ve bu ittifak içinde kendi “alt konumlarını” güçlendirmeye çalışırken, kimi minimalciler ise eski yapıdan kalma kazanımlarını muhafaza etme noktasında bir varoluş ve yokoluş mücadelesi/ikilemi sürdürmektedir. Recep Tayyip Erdoğan şahsında kemikleşen yeni yönetici burjuva elitlerin bir “başarısı” da gloktokratik sistemin yeniden yapılandırılması noktasında, daha önceki dönemden kalma kimi minimalist faşist güçlerin sivil ve askeri bürokrasi içerisinden yeni ön-sistem için “devşirilmiş” olmasıdır. Kuşkusuz bu devşirme işleminin nesnel koşulları olduğu gibi, devşirilenlerin gönüllü devşirilme isteğinin arka planında yatan bir neden de; hiç kuşkusuz güç ilişkilerine ulaşma, ondan pay alma ve onu muhafaza etme isteğidir. Örneğin, kurgusal ve kontrollü bir “darbe” olduğu anlaşılan 15 Temmuz 2016 olayları; bu sistem içi tasfiye ve devşirme operasyonlarının belkide en “planlı” olanıdır.
Merkez-kapitalist ülkelerde glokal faşist rejimlere geçme noktasında tereddüttü ve çekimser bir politika şimdilik hakim olsa da, merkez-çevre ve merkez-karşıtı ülkelerde glokal faşist rejimlere geçme yönünde kimi “pilot uygulamalar” güncelliğini korumaya devam etmektedir. Keza; merkez-kapitalist ülkelerde var olan “oturmuş” burjuva parlamenterizmi ve demokratizmi (burjuva sivil/siyasal toplum algısı) geniş emekçi kitleler nezlinde belirli bir “meşruiyete”, “kabule” ve “rızaya” dayandığı içindir ki, bu ülkelerde özel kriz koşullarının oluşmaması ve sistemi doğrudan doğruya tehdit eden devrimci hareketlerin var olmadığı koşullar da, bu ülke hakim sınıflarının glokal faşist rejimlere doğrudan geçme noktasındaki isteksizliği de tümüyle var olan kapitalist koşulların/statükonun stabil kalması ile bağlantılıdır. Kuşkusuz bu koşulların alt üst olması ve kapitalist sistemin bekaasını tehdit edecek durumlar karşısında, tıpkı merkez-çevre ve merkez-karşıtı ülkelerde olduğu gibi glokal faşist rejimlere geçiş yönünde her türden, içe kapanmacı, bölgesel-korumacı ve ırkçı-şoven eğilimlerin nüksetmemesi ve emekçi sınıflara dönük yaygın bir saldırganlık politikasının ve hatta yeni bölgesel savaşların gelişmemesi içinde her hangi bir engel yoktur.
Dolayısıyla; merkez-çevre ve merkez-karşıtı düzlemlerdeki glokal-faşizm örnekleri, bunların birer “pilot uygulama” olması sebebiyle ve bu uygulamalar neticesinde kontrolün zaman zaman merkez-kapitalizm aleyhine kontrolden çıkma tehlikesi yaratması nedeniyle, gelişmelerin sadece minoktokratik yapılanmaları değil, gloktokratik yapılanmaları da “korkutması” ve “endişeye sevk etmesi” de şaşırtıcı bir durum olamaz. Keza; ara bir evre olarak daha glokal-yapı ile glokal-faşizm arasında bir korelasyon ilişkisi kurulamadığı (buna uygun zor ve ikna araçları tam manasıyla inşa edilemediği) için, başka bir deyişle yapısal dönüşüm tamamlanamadığı için, korelasyonel-güvenlik-zafiyeti nedeniyle kapitalist sistem açısından sürecin çok çetin geçeceğini ve dahası sistem karşıtı güçler açısından ise bu sürecin şayet akıllı davranırlarsa yeni demokratik ve devrimci olanakları da beraberinde getireceğini söylemek abartılı bir yorum olmayacaktır.
Başta emeğin en ileri biçimi temsil eden protekya olmak üzere tüm emekçi sınıflar için yeni olanaklara gebe olan bu sürece (glokalizme) uygun stratejilerin ve taktiklerin geliştirilmesi, en önemlisi de komünist program ve mücadele perspektifleri açısından beliren fırsatları değerlendirebilecek bir önderliğin ve her türden kadro yapılanmalarının her alanda inşa edilmesi, dünya haklarının kapitalist ve emperyalist barbarlıktan kurtulması için gerekli olan imkanların da yaratılması anlamına gelmektedir.
Dipnotlar
[1] Özellikle teknoburgların/tekno-sermayenin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir biçimde geliştirilen yeni nesil kontrol ve izleme teknolojilerine örnek olarak; İngiltere’de kimi kurumsal şirketlerin çalışanlarına deri altı mikroişlemciler/cipler takmaya başlaması gösterilebilir. Kuşkusuz şimdilik çok yaygın olmayan ve en başta proteklere karşı alınan bu “önlemler”, asıl olarak bu sınıfın icatçı rolünün burjuva mülkiyet ilişkilerini yıkabilecek bir potansiyele dönüşmesi tehlikesine karşı alınmaktadır. Keza; tekno-sermayenin ve tekno-karın asıl yaratıcısı olan proteklerin kendi icat ettikleri ve geliştirdikleri tekno-ürünler üzerinde zamanla bireysel ve toplumsal mülkiyet ilişkileri talep etmesi korkusu özellikle egemen sınıflar açısından kaygı uyandırıcı bir gelişmedir. Daha önceki tarihsel-toplumsal sistemlerde de görüldüğü gibi, icatçı-sınıfın (günümüzde protekyanın) zamanla o sistemin yönetici sınıf formasyonu haline gelmesi, burjuvazinin kendisinin “doğal bir hak” olarak gördüğü iktidar ve mülkiyet ilişkilerini sarsacak bir devrimci potansiyel içermektedir. Keza; iktidar ve mülkiyet ilişkileri de tarih boyunca emek araçları ve emek ürünleri karşısındaki bu icatçı ve kullanıcı konumlanışları ve bu konumlanışların varyantları tarafından şekillendirilmiştir.
Alarm over talks to implant UK employees with microchips
https://www.theguardian.com/technology/2018/nov/11/alarm-over-talks-to-implant-uk-employees-with-microchips?CMP=twt_gu
[2] Kabaca 1980’lerde temelleri atılan ve 2000’li yılları takiben tüm dünyada tekno sömürgeciliğin/emperyalizmin somut bir uygulaması olarak karşımıza çıkmaya başlayan “düşük yoğunluklu ya da kontrollü iç savaş” modeli yeni bir kapitalist savaş modeli olarak karşımızda durmaktadır. Eski tip minoktokratik ulus devlet yapılanmalarına dayalı konvansiyonel cephe savaşları günümüzde yerini hızla bölgesel temelli asimetrik iç savaşlara bırakmaktadır. Özellikle de Afganistan, Irak, Suriye, Libya vs. gibi ülkelerde uygulamaya konulan bu savaş modeli, salt açık işgal aracılığıyla değil, ekseriyetle o cografyaların kendi “iç dinamiklerine” dayalı “vekiller” aracılığıyla yürütülmektedir. Ve yine benzer bir şekilde; Türkiye’de de 15 Temmuz 2016 olaylarında gözlemlendiği gibi dönem dönem “iç savaş provaları” yapılmaya çalışılmaktadır. Minimal döneme özgü klasik savaş modellerinin aksine, genellikle etnik, dinsel, mezhepsel vs. fay hatları kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışılan bu model daha önceki dönemlere kıyasla çok daha değişken ve karmaşık güç kombinasyonları içermektedir. Örneğin, 15 Temmuz’da gerçekleştirilen “kontrollü askeri darbe” hem darbeyi “gerçekleştirdiği” söylenen güçler hem de darbeyi “durdurduğu” söylenen güçler arasındaki “denge durumunun” hem her iki taraf açısından hem de bütün bir toplum açısından ne derece büyük bir yıkım potansiyeli taşınığına da işaret etmektedir. Başka bir deyişle, devletin çatısının çözülme ve dağılma sürecine girdiği bu evrede; bariz bir biçimde “yönetim krizi” iyiden iyiye ayyuka çıkmışken, bu yönetsel krize müdahale edebilecek yetkinlikle bir devrimci öznenin olmaması; dahası tüm kokuşmuşluğa ve yozlaşmaya rağmen sistemin kitle tabanını oluşturan emekçi sınıflar arasında tarihte eşi benzeri görüşmemiş bir kendiliğindeciliğin ve örgütsüzlüğün de kol gezdiği düşünülürse; çatışan kuvvetler arasındaki bu dengesiz-denge durumunun, iki tarafında birbirini felakete sürüklemesinin ötesinde, bütün bir toplumu kanlı bir felakete sürüklemesi olasılığı da hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Bu durumda geriye iki seçenek kalmaktadır: ya var olan devrimci toplumsal güçler ilk hamlede olmasa da sistemin dönüştürülmesi koşullarını adım adım oluşturacaklardır ya da sistem içi kuvvetler arası muhtemel bir çatışma da filin altında kalan çimlerden farksız olacaklardır. Birincisini yapacak gücünüz yoksa; ikincisine dahil olmak tam manasıyla bir intihardır. Birbirini felakete sürükleyen kuvvetlerin esiri olmaktansa; var olan mevzileri korumak, geliştirmek ve daha sonraki hamleler/gelecek için güç toplamak en akla yatkın seçenek olacaktır.
25.11.2018
Serhat Nigiz








