Temsiliyetist Devlet Modeli Üzerine Kısa Değinmeler
Proletaryan-temsiliyetist-memuriyetizm asla kapitalizmi aşamadı, aşamazdı da! Peki neden? Çünkü tarih boyunca tüm temsiliyetist devlet modelleri özü itibariyle sınıflı toplumsal sistemlere ait modellerdir. Bu durumun kökenlerini bazı temel saikler üzerinden maddeler halinde açmak gerekirse:
1. Lenin Çarlık Rusya’sında zayıf Rus burjuvazisini “sollayıp” önüne geçerek Bolşevik Devrimi’ni başardığında, ilk işi Çarlık döneminden kalma bürokratik memur kadrolarını kovmak oldu. Ama maalesef Lenin ve Bolşeviklerin devlet aygıtını yönetecek devrimci kadroları olmadığından dolayı iktidardan kovulan bürokratik kadrolar tekrar göreve çağrıldı. İç savaş koşullarında Sovyet organlarının tasfiye edilmesi, savaş sovyetlerinin faal hale getirilmesi, tabandan tavana doğru işçi ve halk denetiminin çok cılız kalması, partinin devlete öncelik vermesi vs. gibi nedenlerden kaynaklı olarak hem devlet hem de parti zaman içerisinde temsiliyetist-memuriyetist bürokratik kadrolar tarafından ele geçirildi. Bu gidişatın farkında olan Lenin ölümünden kısa süre önce yayınladığı özeleştiri makalelerinde genç Sovyet devleti için “dejenere işçi devleti” tanımını yapmıştır. Dahası Lenin iktidardan kovduğu ama tekrar göreve getirmek zorunda kaldığı temsiliyetist-memuriyetist bürokratik kadrolar için “getirin yağlı urganları önce bizim boynumuza geçirin!” diyebilecek kadar da cesur ve alçak gönüllü bir lider olduğunu kanıtlamıştır.
2. Lenin’den sonra iktidara gelen Stalin bile bu temsiliyetist-memuriyetist bürokratik devlet kadrolarından ve kastlarından o kadar bunalmıştır ki, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne (SBKP) “kendisini görevden azletmeleri için birkaç kere yazılı talep de” bulunmuştur. Stalin’in bu azledilme istekleri temsiliyetist-memuriyetist devlet kadrolarının ve kastlarının işine gelmediği için devamlı ret edilmiştir. Deyim yerindeyse bu temsiliyetist-memuriyetist kastlar ölene kadar Stalin’in ölüsünü sürmüşlerdir. Stalin’in her şeye hakim, mutlak ve dokunulmaz lider imajı bilakis proletaryan-temsiliyetist-memuriyetizmin özenle inşa ettiği bir algıdır. Zaten bu algı tarihsel temsiliyetist lider kültünün algısıdır. Bu algı anti-komünist burjuvayan-kapitalist-temsiliyetist-memuriyetizmin de işine geldiği için tüm “Soğuk Savaş” dönemi boyunca bu imaj iki taraf eliyle de büyütülerek devasa bir kişi kültü haline getirilmiştir. Bu kültü yaratan tek başına Stalin değil, Stalin üzerinden kendi temsiliyetist-memuriyetist kast aygıtlarını ve kurumlarını her fırsatta güçlendirmeyi tercih eden bürokratik amir/memur sınıflarıdır. 1991’de SSCB’nin fişini çekenlerde yine bu amir/memur sınıflarıdır.
3. Lenin, Stalin ve hatta Sovyetlerde “bürokratik karşı devrimden” bahseden Troçki bile temsiliyetist-memuriyetist bürokratizme karşı çözümsüz kalmış liderlerdir. Mao ise Sovyet Rusya’ya bakarak temsiliyetist-memuriyetist bürokratizmi yüzeysel olarak idrak edip, bu tehlikeye karşı soyut bir “Proleter Kültür Devrimi” (PKD) programı ileri sürmüş olsa da, (ve hatta bu süreçte Mao kendi partisinde yalnız kalarak kendi partisine bile söz geçiremez bir hale gelmişken) nihayetinde Mao’nun PKD’sı da temsiliyetizm sorunu karşısında çözümsüz kalmıştır. Mao başlattığı PKD sürecinin sonucunda devlet aygıtı ve toplum içerisindeki kaostan dolayı Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na kontrolü yeniden sağlayabilmesi için tam yetki vermek zorunda kalmıştır. Başka bir deyişle, Mao’nun kendisinin başlattığı ama başından beri temsiliyetist-memuriyetist kliklere aykırı olan bu PKD devrimi bilakis Mao’nun kendisi tarafından bastırılmak zorunda kalmıştır. Mao mecburen temsiliyetizm-memuriyetizm karşısında geri adım atmıştır. Bu “geri adım” sayesinde ve bu geri adımın politik yansımaları nedeniyle günümüz Çin’i glokal-emperyalist dünyada kapitalist-sömürgeci bir güç haline gelebilmiştir.
4. Ne yazık ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti vs. temsiliyetist-memuriyetist bürokratizm tarafından kuşatılarak içerden ele geçirilmiş ve zamanla ayrıcalıklı devletlü memur kastlarına dayanan aygıtlara dönüşmekten de kurtulamamışlardır. İşin trajik olan kısmı ise büyük bedeller ve acılar çekilerek devrimler ile kurulan bu yapılar kapitalist temsiliyetist-memuriyetist bürokratizme kendi niyetlerinden ve iradesinden bağımsız olarak teslim olmak zorunda kalmışlardır. Zira tarihin her döneminde olduğu gibi temsiliyetizm yine temsiliyetizm yaratarak kendi kendisini yaratmaktan, kendi kendisini üretmekten başka da bir sonuç doğurmamıştır. Bir alt temsiliyetist modelden (global-feodalizmden) bir üst temsiliyetist modele (minoktokratik-kapitalizme) geçen bu sistemler tarihsel serüvenlerinin doruğuna çıkarak artık glokal-emperyalizm çağıyla birlikte sönümlenme ve aşağıya doğru inme evresine girmişlerdir. İster burjuvayan-temsiliyetist sistemler olsun ister proletaryan-temsiliyetist sistemler olsun temsiliyetizmin tarihsel yürüyüşü sona doğru yaklaşmış, tükenme dönemine girmiş bulunmaktadır. Dünya ölçeğinde devletlere ve temsiliyetist-memuriyetist kurum ve kuruluşlara olan güvenin tarihin en düşük seviyesinde olması elbette ki rastlantı değil, aksine yapısal bir bozulma ve çürüme sürecinin halkasıdır.
5. Sovyet Rusya’nın ve Mao’nun Çin’inin içinde bulunduğu temsiliyetist-bürokratik durumlar Tito’yu Yugoslavya özelinde daha da bağımsız bir revizyonist politikaya iterken, başta Maocu çizgi ile aynı kulvarda yürüyen Enver Hoca’yı da bu durum daha “özgün” bir politika yapmaya zorlamıştır. Her ne kadar Arnavutluk Komünist Partisi ve Hocacı çizgi temsiliyetist-bürokratik duruma karşı ilk bakışta daha idmanlı ve uyanık gibi gözükse de, ne Titocu çizgi ne de Hocacı çizgi temsiliyetizm-memuriyetizm tehlikesine karşı son kertede bir çözüm getirememiştir. Enver Hoca nerdeyse yarısı bataklık olan Arnavutluğu modern bir ülke yoluna sokmuşsa da, pek çok doğal kaynaktan yoksun bu ülke ne kadar modernleşme yolunda ilerlemeler kaydetmiş olsa da, Enver hoca ve benzerleri tüm diğer proletaryanist devrimci liderlerin başına geldiği gibi “tarihsel temsiliyetizm” karşısında yenilmekten kurtulamamışlardır.
6. İlkel devletten modern kapitalist devlete kadar gelişerek tarihsel bir doku haline gelmiş temsiliyetist-memuriyetist devlet yapısına karşı ne yapılması gerektiğine yönelik, temsiliyetizmin-memuriyetizmin nasıl etkisizleştirileceğine yönelik, tek bir fikir, tek bir cümle bile ileri sürmeyenlerin ne bilimsellikle ne de komünizm felsefesi ile zerre kadar alakası yoktur. Temsiliyetizme karşı nasıl bir bürokratik devrimci mücadele yürütüleceğine dair tek bir fikir, tek bir cümle bile kurmaktan ısrarla kaçınanlar asla sürdürülebilir bir komünizm yolunun inşasına dönük adımlarda atamazlar, bugüne kadar da atamamışlardır. Onca devrimci liderin, örgütün, partinin vs. çözümsüz kaldığı, yenilip başarısız olduğu bir konuda bilimsel düşünce üretimi yoksa orada devrimci teoriden de bahsedilemez. Sovyetlerin, Çin’in, Yugoslavya’nın, Arnavutluğun burada sayamayacağımız kadar deneyimin geçmiş dönemde yapmış olduğu güzel işlerin arkasına sığınıp “miras yedi bebeler” gibi miras kavgası yapanların bilimsel komünizmin yolunda yürüdüğü de söylenemez.
7. Proletaryan-temsiliyetizm yolunun bunca yenilgi ve başarısızlığa rağmen (kısmi başarılardan bağımsız olarak) hala komünizm yolu olduğundan emin misiniz? Bunca deney ve birikime rağmen, Lenin’in Stalin’in Troçki’nin Mao’nun Tito’nun Enver Hoca’nın vs. onca özeleştirilerine karşın siz hala temsiliyetizm ile sosyalizme ve komünizme gidilebileceğine inanıyor musunuz? Sosyalizmin bir avuç proletaryanist temsiliyetist öncü devrimci memuriyetizm tarafından insanlığa sunulan bir lütuf olduğunu neye göre iddia edebiliyorsunuz? Yasama, yargı ve yürütmeye dayalı üç bacaklı temsiliyetist devlet modelinin özünde sosyalist bir devlet modeli olmadığını hala idrak edemiyor musunuz? Temsiliyetist yasama, yargı ve yürütme kurumlarını alttan ve üstten kuşatmış 4 bacaklı toplumsal denetim devletlerinin sosyalist devlet modeli olduğunu, bunca deney ve birikime rağmen göremeyenlere ancak “yuh size!” denebilir.
8. Glokal-emperyalizm çağında Marx dönemindeki D-3 proletaryası (nitel değişmiş kullanıcı-sınıf emeği) yok, Lenin ve Stalin dönemindeki D-4 proletaryası (nitel gelişmiş kullanıcı-sınıf emeği) yok, D-5 proletaryası (nitel dönüşmüş kullanıcı-sınıf emeği) üretim bandının başını tutuyor. D-5 proletaryasının tepesinde ise E-2 (nitel gelişmiş icatçı-sınıf emeği) protekyası var. Teknik üretim bandının başında elektronik emekçi sınıflar var. Ne yazık ki temsiliyetist sollar hala D-2, D-3 ve D-4 proletaryasının elde etmiş olduğu kısmi başarılar ile kendilerini avutuyorlar. Çağa uygun bir düşünsel konseptleri yok, hala temsiliyetist-memuriyetist bürokratizm duvarına toslayarak felç olmuş, hurdaya çıkmış proletaryanizm arabasının şaha kalkarak fırtına gibi eseceği yanılsamasına kapılmışlar ki, bu durum devrimci mücadelenin geleceği ve selameti açısından üzücü bir durum. Ne yazık ki bu kesimler fırtınaya karşı kürek çeken çaresiz denizcilere benzemektedir. Eski arabasının hurdalıkta çürüdüğünün farkında olmayan bu bakış açısı, arabası sınıf mücadelesi tarafından trafikten çoktan men edilmiş olmasına rağmen, bunu bile idrak etmekten uzak olan bir zihniyettir. Nostaljik anlatılar ve idealist hayallerden beslenen bu zihniyet ile protekya devrimcilerinin uzlaşması mümkünde değildir. İdeolojik devrim olmadan örgütsel ve politik bir devrimin gerçekleşmesini beklemek ham bir hayalcilikten başka da bir şey değildir.
9. Emekoloji’nin “sınıflar devleti yarattı” şeklindeki yanılsamalı burjuva tarih tezini eleştirmesine proletaryalist-temsiliyetist sollar fazlasıyla içerliyor. Halbuki Marx ve Engels kendi aralarındaki yazışmalarda/mektuplaşmalarda yol ve yöntem sorununu çözemediklerini ve bu sorunun çözümünü gelecek kuşaklara miras ve ödev olarak bıraktıklarını itiraf etmişlerdir. Proletaryalist-temsiliyetist sollarının işine gelmediği için Marx ve Engels’e dair bu gerçeklerden asla söz edilmez. Bunun yerine proletaryanist-ardılizm Marx ve Engels’i kutsayarak ve onların hiçte böyle bir iddiası yok iken, Marx ve Engels’in ön-fikirlerini bitmiş ve tamamlanmış bir proje gibi sunarlar. Marx ve Engels tarihi açıklamak için yola çıktı. Bunun için yoğun bir bilimsel faaliyetin içine girdiler. Lakin bilimsel yol ve yöntemi inşa edemeden çalışmaları yarım kaldı. Bunu da açık ve seçik olarak yazdılar. Marx ve Engels’in asıl gayesi insanlığın toplumsal ve bireysel kurtuluşu noktasında nasıl bir yol ve yöntem izlenmesi gerektiğine dair bilimsel bir perspektif inşa etme gayesi idi. Çalışmalarının, emeklerinin nihai amacı da buydu. Lakin Marx ve Engels’ten sonra Marx’tan ve Engels’ten çok Marksçı kesilenler bugün olduğu gibi Marx ve Engels döneminde de vardı. Dönem değişse de aynı temsiliyetist zihniyet bugün olduğu gibi dünde vardı. Çünkü bu düşüncenin varlık zemini başından beri temsiliyetist-memuriyetist bürokratizm eğilimden beslenmektedir. Sadece 20. Yüzyıl’da kurulan sayısız örgüt, parti, sendika vs. gibi yapılara bakıldığında her türden temsiliyetist-memuriyetist bürokratik insan tiplemesi gırla bulunabilir. Bu insan tiplemesinden yaratıcı ve üretken devrimci insan profili çıkmasını beklemek bir erkeğin çocuk doğurmasını beklemek kadar saçmadır!
10. Marx ve Engels’in arkasına saklanarak düşünceyi tutuculaştıran, sabit ve donuk hale getiren temsiliyetist-proletaryanist düşünce yapısı, Marx ve Engels kendi düşüncelerinin değişmez olduğunu iddia etmediği halde, Marksizm’i ve sonrasında Leninizm’i bir doğma haline getirmekten ne yazık ki kurtulamamıştır. Temsiliyetizmin önce dini, sonra devleti ve sonrasında da toplumsal sınıfları yarattığı gerçeğini bir türlü kavrayamayan proletaryanizm pek çok konuda olduğu gibi devlet ve “üst yapı” sorununda da çuvallamaktan geri kalmadı. Devrimlerle iktidarın ele geçirildiği tüm ülkelerde proletaryanizm temsiliyetizm karşısında tek kurşun atmadan teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı. Hem de bunu kendi arzusu ve kendi iradesinden bağımsız olarak kendiliğinden bir karşı devrim hareketine dönüşerek yaptı. Bir yerde devlet varsa, o devleti işler hale getirecek bir memur kastı elbette olacaktır. Toplumsal sınıfların oluşabilmesi için ilk önce temsiliyetist-memuriyetist kastların oluşması gerekir. Devlet oluşamaz ise orada ezen/egemen sınıflarda oluşamaz. Son kertede; tarihte (zorunlu ve doğalojik komünal toplum hariç) önce devlet ortaya çıkmıştır, daha sonrasında ise sınıflar ve sosyal katmanlar temsiliyetist-memuriyetist kastlar sayesinde varlık bulmuştur. Bunda anlaşılmayacak ne var!
11. Ne yazık ki “değişim, değişim deyip değişmemek için her haltı yiyen!” proletaryanist-temsiliyetist sollar bu tavırları ile Marx sonrası Marx’tan başka hiç kimsenin bilim yapamayacağını iddia etmiş oluyorlar. Bu yaklaşıma sahip olanlar Marx’ın düşünsel felsefesini hiç kavrayamamış olanlardır. Marx kesinlikle aşılmaz değildir. Marx’ın böyle bir iddiası da yoktur. Tam tersine Marx gelecek kuşakların kendisini aşacağını savunmuş ve öyle ummuştur! Ama ne yazık ki piyasaya “Marksist din adamları” çıkıp Marksizm’i bir din gibi sunarak ve kendilerini bu dinin nebisi (temsilcisi) ilan ederek Marx’ın eleştirel teorik ve felsefi mirasını da reddi inkara yönelmişlerdir. Lakin emekolojistler bu teomarksologlara ya da neomarksologlara karşı şerbetli ve idmanlı oldukları için, bu kesimler emekoloji’nin yol ve yöntemi ile açık ideolojik tartışmaya girmekten bilerek kaçınarak sözüm ona kendilerini “koruduklarını” sanma yanılsaması içine girselerde, emekolojik ideolojik devrimin gelişmesi ve ilerlemesi durdurulamaz bir süreçtir.
12. Lafa gelince “değişmeyen tek şey değişimdir” deyip, sonrasında Marksizm’de bir çakıl taşını bile değiştirmemek için direnen gerici ve tutuculara karşı antrenmanlıyız. Dahası, neomarksizm ya da postmarksizm ayağına yatıp Marx ve Engels’in teorik ve felsefi mirasına/emeğine kan doğrayıp “geçmiş bağlarımızdan özgürleşiyoruz” oyunu çevirip burjuvazinin kanatları altına sığınan, yelken açan liberal tasfiyeciliğe karşıda antrenmanlıyız. Devleti bir işletme, amir memuru bir burjuva olarak göremeyenler, ne sınıflı toplum sistemlerini ne de kapitalizmi anlayamazlar. Anlayamadıkları bir toplumsal sistemi “yıkıp” yerine yeni bir toplumsal sistem de kuramazlar. Zira bu zihniyetin yeni bir sistemin hangi kurumlar ve felsefe üzerine kurulması gerektiğine dair en küçük fikri dahi yoktur, bulunmamaktadır. Dahası, bu zihniyetin yeni sistemin hangi sınıf dinamikleri üzerine kurulması gerektiğine dair de her hangi bir somut fikri yoktur. Temsiliyetist-proletaryanist bürokratizmin elinde sadece “soyut bir komünizm ideali ve ütopyası” var. O’da ne yazık ki idealist bir “şey”, ötesi değil.
13. Devletin sınıfları yarattığı gerçeğini görmek bu kadar mı zor? Devlet taban ve tavan fiyatlarını, faizleri belirleyerek, toplumsal artı-değerden artı-değer çekerek, temsiliyetist-memuriyetist sermaye yaratmıyor mu? Devlet ihaleler ve diğer düzenlemeler yoluyla kamusal sermayeyi özel sermayeye çevirmiyor mu? Devlet genişletilmiş “yeniden kamusal üretim” yapmıyor mu? Devlet, kamusal üretimi ve kamusal artı-değeri, üretim, dolaşım ve tüketim değerlerinden ayrı ayrı artı-değer biçimlerini de katarak sermaye yaratmıyor mu? Sermayeyi genişletmiyor mu? Her defasında bu yolla kamusal sermaye büyümüyor mu? Marx ve Engels döneminde dünyanın ezici çoğunluğunda feodalizm hakim idi, sadece birkaç ülkede “ulusal” düzeyde kapitalizm adacıkları vardı. Marx’ın Kapital’deki analizini o dönem için en gelişmiş kapitalizm olan “İngiliz kapitalizmi” ile başlatması da kuşkusuz bir rastlantı değildi. Günümüz dünyasında ise tüm dünya kapitalist, feodal sistemle yönetilen tek bir yer kalmadı. Bu süreçte devlet denilen aygıt 100 bin kat daha gelişmiş bir kapitalist işletmeye dönüştü. Şayet devlet olmasa burjuva sistem bir ay bile dayanamaz, çöker gider!
14. Gerçek bir “Marksist” (ki bilakis Marx’ın kendisi “ben Marksist” değilim demişti) önce Marx gibi dünyayı soyutlar! Emme basma tulumba gibi papağan gibi sürekli aynı beylik lafları tekrarlamaz. Marx’ın radikal felsefesinden de mi hiçbir şey öğrenmediniz? Ayıp size! Böylelerini Marksist saymak bir kere Marx’a hakarettir. Marksizm’i (ön-emekoloji’yi) idrak edememiş ve özümsememiş hiç kimse ne bugünle ne de gelecekle bağ kurabilir, dahası ön-emekoloji’yi doğru şekillerde idrak edememiş ve özümsememiş kimseler ne yeni kavramlar ne yeni kategoriler ne de yeni ayraçlar üretebilir, bunlardan olsa olsa en fazla din adamı çıkabilir bunlardan devrimci bir profilin çıkması ise kesinlikle mümkün değildir. Somuta yaklaşmak ve somuta somut çözümler üretebilmek ancak bilimsel yol ve yöntemler ile mümkündür. İdeolojide, örgütsel duruşta, kişisel yaşamda örnek bir insan olabilmenin yolu somutu somut ile soyutlayarak somutlaştırmak ile mümkündür. Ancak bu şekilde ütopist soyutluk ve kendi gerçekliğine “yabancılaşma” sorunsalı aşılabilir!
9.11.2025
Serhat Nigiz















