Demli film (ya da çifte kavrulmuş): Le Mepris
Hayatta hep çok şanslı olduğuma inandım. Öyle ki, başıma geldiğine lanet ettiğim şeylere bile gün geldi, şükrettim. Herhangi bir şeyi iki kez yapmaktan hoşlanmadığım gibi, filmleri de iki kez izlemekten kaçınırım; herkesin okyanustan alacağı tesitisi kadar ve “an” zihnimizdeki varlığından mütevellit olduğundan hep. Ama Sevin Okyay ve Pera ve şüphesiz ki Sinamatek hatrına, ikinci kez izledim Godard’ın belki de tek “ticari” filmini. Hatta Sevin Okyay da anlatmış heyecanını. O da buradan okunabilir.
Evet, ticari. Godard’dan özel istek bu film. Piyasa yapsın, bol para getirsin diye; hatta Brigitte Bardot başrollerdendir de soyunur bile. Ama sevişmez. Sekssiz bir gişe filmi. İlginç bak bu.
Sevin Okyay ve Jak Şalom sunumunda (ve soru-cevaplarında), Sinematek’e yetişemediğimden duyduğum üzüntüyü bilmem hangi kelime anlatır. Engin birikimleri ve alçakgönüllülükleri ile gözyaşlarına boğan ikili. Ancak o sunum esnasında gözyaşlarına belki de asıl boğması gereken, iki izleyici sorusu idi; ikisi de 30 yaşın altında (hatta biri 92 doğumlu olduğunu da dillendirdi) iki ademoğlunun sorduğu sorulardı; biri “Bizim kuşağımızın Sinematek’i olmadı, biz eksik kaldık ama bizim kuşağımızdan yarınlara Türk filmi kalır mı sizce?” ve diğeri, “Çiftin evinde hiç perde olmaması, az eşya kullanılması, koltuğun ve Bardot’nun üzerine sardığı örtünün kırmızı olmasının birbirleri ile ilişkisi var mı; var ise nasıl yorumlanmalı?” Bunları soranlar “çocuklar”.
Le Mepris, kelime anlamı olarak aslında “küçümseme” demek ama filmin adı Türkçe’ye “Nefret” olarak çevrilmiş. Kocaman bir fiyasko; ne ki; tek değil, hatta benzer durumlara kıyasla iyi bile sayılır. Filmde çok kez duyuyoruz aslında, “Seni küçümsüyorum, adam bile değilsin gözümde” diyor Brigitte Bardot, cümlenin gelişine yakışmıyor bile nefret.
Film, Moravia’nın öykülerinden biri (Il Disprezzo - “beş para etmez, fiyatsız” denebilir; ki küçümseme yolu bir anlamda nefretten ziyade) aslında - ki sinema çok sever Moravia’yı. Başka öyküleri de var sinemaya akan; mesela “Il Conformista” sinemaya uyarlanan bir öyküsü ve nicesi esin kaynağı olmuş filmlere. Fellini’nin onu nasıl sevdiğini pek iyi biliyoruz en azından.
Bir kadın, iki adam, gözü kör olasıca parasızlık, satılmak üzere yazılan senaryo. Film bu kadar aslında. Ama Godard olmak, hissettirmeden zenginleştirmek demektir ve Ulysses girer işin içine, Odyssea girer, Brecht havalarda uçuşur, hatta bizzat Fritz Lang gelir konuşlanır ekranın baş köşesine. Bir yanda “yapımcı” sıfatı ile bir “Amerikan anlayışı” temsilcisi, bir yanda “yönetmen” sıfatı ile bir “Alman disiplini ve inadı” durur. Politika girer işin içine, edebiyat, sanat, toplumsal hususlar, hassasiyetler, dönemin sıkıntıları konuşulur bir yandan; Camille (Brigitte Bardot) göz süzerken bize kenardan köşeden. Paul (Michel Piccoli) çaresiz, silahını bile çeker - ama patlamaz o silah; zira “ilahi adalet” yerini bulur.
Filmde ben ne gördüm; Paul’ün Camille’e kızamayışını- zira aynı insan; nasıl ki Jeremy’nin (Jack Palance - Amerikalı yapımcı) isteği üzerine Fritz Lang’ın filmine yeni senaryo yazmayı kabul etmek üzere olan, ideali yerine parayı tercih eden Paul mü kızacaktı Jeremy’nin arabasına tav olan Camille’e? Ya da Jeremy ile Camille’in, Camille’in basit bir daktilocu olduğunu anlatmaya çabaladığı andaki (filmin sonlarına doğru, benzin istasyonunda Jeremy ile bir türlü anlaşamazlar dil farkı nedeni ile) kifayetsizliği mi şaşırtır çekilmek istenen filmin gidişatı söz konusu olduğunda? Jeremy’nin çekilmesini istediği film ile kadın tercihi birebir örtüşür - Francesca’nın Brecht ve Mao göndermeleri (Jeremy’nin cebinden çıkardığı küçük kırmızı kitabın Mao’nun aforizmalarını içerdiğine dair spekülasyonlar mevcut - ki bir yerde de Camille, Paul’ün cebinde komünist parti kartı bulduğunda durumu sorgular) yerine Camille’in donukluğu ve cehaletini tercih eder.
Bardot ve heykelin simetrisi, Paul’ün ayakkabılarını bağlamak için dahi olsa bir anlamda boyun eğmesi/secdesi bu filmi izletir. Zira Kieslowski de aynı fikirde, belli; zira açılışta Camille’in bedeninde dolaşırken Godard’ın renk seçimleri ve konu eşlemesi bence Kieslowski’yi ziyadesiyle etkilemiş - ki ‘93 ve ‘94′’te filmlerini bile çekmiş.