Sumatra'da zor günler
Gün 53: Orada Bir Medan Var Uzakta Deja vu yaşıyor gibiyim; sadece 4-5 gün önce Boracay için hazırlanıp, iskeleye gidip gerisin geri dönmek zorunda kalmıştım. Tricycle'ın yanında iskeleye vardığımda hava hâlâ karanlık. Afganlar da aynı saniyelerde mükemmel bir zamanlamayla iskeledeler. Şanslıyız; aynı anda hem birbirimizi hem Cebu'ya giden klimalı otobüsü yakalıyoruz.
Feribot kalkarken pembe ve mavilerin arasından gün yükselmeye başlıyor, gökyüzüyle birlikte bilincim de yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Yol için akşamdan yaptırdığım sandiviçi ve Duygu'ya ayırdığım romu buzdolabında unuttuğumu fark ediyorum.
Esneyerek birkaç kare çekip feribotun boyumdan kısa koltuklarına büzüşüyorum. Gün uzun olacak, bir saat daha uyusam yanıma kâr.
Cebu'nun merkezine gelene kadar her şey yolundaydı ama hem festival hem de kalabalık nedeniyle şehir içinde epey trafiğe girdik. İnip hızlı bir yemeğin ardından taksiyle havalimanına geçiyoruz. Elimde 750 liralık peso var, havaalanında bunu rupiah'a çevirmeye çalışıyorum. Tam uçak boarding olurken bana vermesi gerekenin 3'te 2'sini verdiğini fark ediyorum. Sanırım çok sık olan bir durum, "döviz bürosu beni dolandırdı" diyerek pasaport kontrollerinden geri çıkarken zorlanmıyorum. Parayı geri alıyorum ama peso olarak kalıyor. Uçuşumuz Cebu'dan Kuala Lumpur'a. Kapıda beklerken CNN birkaç hafta önce düşen Air Asia uçağıyla ilgili haberi veriyor, hiç moral verici değil...
4 saat sonra neredeyse 2 ay sonra başladığım yerdeyim, garip bir duygu. Uçuşumuz aktarmalı ancak ancak kağıt üstünde öyle gözükmediği için tekrar pasaporttan geçip tekrar bagaj verme ve check-in işlemi yapmak zorundayız. KL'e 19:30'da indik 1 saat sonraysa bineceğimiz Medan uçağı boarding olacak. KLIA2 içinde ayrı bir AVM'si bulunacak kadar büyük bir havaalanı, bu bir saati koşarak geçiriyoruz ve ne yazık ki yine bir öğünü Burger King ile geçiştirmek zorundayım. Ben daha patatesleri bitiremeden uçağa biniyoruz, tekrar merhaba Air Asia.
Bu sefer yolumuz daha kısa, neredeyse 1 saatte Medan'a varıyoruz. Endonezya'yla ilgili ilk izlenimleri bu uçak üzerinden yapmak gerekirse pek parlak değil. Zaten indikten sonra olanlar da bunu kanıtlıyor. Endonezya kapıda para karşılığında vize veriyor ancak sadece dolar kabul ediyor. Elimdeki pesoları burada bozdurmak istediğimdeyse çok daha büyük bir dolandırıcılıkla karşılaşıyorum, verdikleri para 3'te 1'e düşüyor. Hiçbir kural, hiçbir denetim yok, "İstemezsen bozdurma" diyor. Bu şekilde dolandırılmaktansa ATM'den para çekip Garanti tarafından dolandırılmayı* tercih ediyorum.
Afganlar'ın couchsurfing host'ları onları alandan alırken ben otobüsle şehir merkezine gitmeye çalışıyorum. Yarım saatte bir farklı semtlere otobüsler kalkıyor. Ancak kimse tek kelime İngilizce bilmediği için otobüste giderken bile hâlâ doğru yönde olduğuma emin değilim. Neyse ki bir İngilizce öğretmenliği öğrencisiyle tanışıyoruz, doğru otobüste olduğumu onaylıyor. Defalarca durup kalkarak ve ara yollara girip yolu uzatarak 12 kilometreyi 75 dakikada geçiriyoruz. İneceğim yeri önceden harita uygulamasında işaretlemem işe yarıyor, Birkaç yüz metre yakınından geçerken inip yürüyorum. Baktığım otellerin hepsi birbirinden kötü, o yüzden kötü olanlar arasında en ucuzunu seçiyorum. 2 aydır gördüğüm en tekinsiz yer burası. İlk defa sokakta yürürken ya da kaldığım otelde başıma bir şey gelir mi endişesi yaşıyorum. Medan, Endonezya'nın en büyük üçüncü şehri; Dolapdere'nin boydan boya bir şehir olduğunu düşünün, öyle bir şehir.
1 tricycle, 1 gemi, 2 otobüs, 2 uçak, 1 taksi ve 20 saat sonra tam gece yarısı odaya giriyorum. Endonezya sen beni yoracaksın, biliyorum... Gün 54: Endonezya'da Ünlü Olmak
Şehrin eski merkezinde kalıyorum, hatta buranın en bilinen iki üç turistik yerinden biri olan Mesjid Raya'nın hemen yanı. Gezilecek yerlere yürüme mesafesinde olmak güzel ancak sabah 6:30'da sonsuz korna ve motor gürültüsüyle uyanmak, üstelik dünkü gibi bir başlangıcın üzerine keyifli değil. Afganlar'ın kaldığı evde internet olmadığı için birbirimizden haberimiz yok.
Kahvaltının ardından ilk iş olarak peso'ları normal bir kurdan rupiah'a çevirmek için döviz bürosu aramaya başlıyorum. Asıl sürprizi de burada yaşıyorum; gittiğim hiçbir döviz bürosu hiçbir banka peso almıyor. Peso sürekli değer kaybettiği için başka hiçbir yerde de bozduramayacağımı söylüyorlar. Hırslı biri değilim ama böyle durumlarda genelde inatçı bir insanım, yapamayacağım bir şey söylendiğinde onu yapmam gerekiyor. 2 saat boyunca aramamı sürdürüyorum. Tabii bu arada yine kimse İngilizce bilmiyor. "Left/right", "Yes/no" seviyesinde dahi yok.
Tur şirketlerine falan gidiyorum, peso alacağı söylenen yerlerden de elim boş çıkıyorum. Tam geri dönmeye karar verirken son bir büro görüyorum, daha önce onlarca kez söylediğim "Elimde peso var rupiah'a çevirmek istiyorum" cümlesini bir kez daha tekrar ediyorum umutsuzca, "tamam" diyor, şaşırıyorum. Ama sonrası pek şaşırtıcı değil tabii, 281 rupiah değerindeki 1 peso'ya 200 veriyor. Ben de aradaki farka uçakla Boracay'a gidip geleceğimi söylüyorum, uzun bir pazarlık sonunda 260'a anlaşıyoruz. 30-40 lira zararım var ama en azından elimde geçmeyecek bir para taşımaktan iyi...
Arada Afgan internete ulaşıyor öğlen yemeği için sözleşiyoruz. Yanlarında aynı evde kaldıkları bir Filipinli ve bir Polonyalı'yla beliriyorlar. Şehrin görmeye değer 2-3 yeri var, amacımız onları görmek. Öncesindeyse kronik internet sorunumuzu halletmemiz gerekiyor, 1.5 gb'lik hazır paketlerden almaya çalışıyoruz. Şartları öğrenemediğimiz için yine dil kökenli sorunlarla uzun bir vakti bu işe harcıyoruz. Tüm bunlar olurken bir yandan da liseli öğrenci grupları etrafımızı çevirip bizimle röportaj yapmak istiyor ve ardından fotoğraf çektirmek...
Maimoon Sarayı (Istana Maimun) buranın en ünlü turistik mekanı. Dışarıdan yine çok kötü gözükmüyor ancak içinde hiçbir şey yok. 19'uncu yüzyılın sonlarında yapılmış, 30 odalı 3 dönüme yakın bir yer. Hem bizim yeni saray bile 100 odalı, lafı mı olur buranın? İstanbul'dan geliyor olmanın dezavantajı, buralarda gördüğümüz şeylere "tarihi" demek imkansız. Ancak Amerikalı, Avustralyalı falan olmak lazım...
Benim otelin yanındaki Büyük Cami (Mesjid Raya) için de aynı şeyi söylemek mümkün. Biraz Arap biraz İspanyol mimarisi. Dışarıdan fark edilen bir yapı ama estetikten, sanattan öyle yoksun ki. Başta Mimar Sinan'ınkiler olmak üzere hepsi birbirinin kopyası olan Osmanlı camilerinin yanına yaklaşabilmesi dahi mümkün değil.
Medan'da gördüğüm en güzel yer (çıkış tabelasını saymazsak), merkezden 10 km ötedeki Marian Shrine of Annai Velangkanni. Afganlar bir saatlik tricycle yolculuğunu gözlerine yediremeyince Filipinli Sil ile yola düşüyoruz. 2005'te inşa edilen bu mabedin tarihi bir değeri olmasa da Hinduizm, İslam ve Hristiyanlık temaları ile Asya, Kuzey Afrika ve Batı mimarisini bir araya getirmesi ilginç. Ana bina görüntüsünün aksine sadece bir Katolik kilisesi fakat tapınakta herkesin kendi dininin ritüellerini gerçekleştirebileceği alanlar düşünülmüş. Hem bir cami, hem bir kilise hem bir Hindu tapınağı...
Çıkarken bu fikrin sahibi vaizi de bizimle tanışmak istiyor ve mekanın öyküsünü anlatıyor. Motosikletin yanında sıkış tıkış bir saatin ardından çok şükür şehirdeyiz.
Akşam yemeği için bizim ekiple buluşuyoruz, gittiğimiz kafede neredeyse 20 kişilik bir gruba dönüşüyoruz. Şerefimize düzenlenen bir meet up'ın** içindeyiz. Buralara kadar gelmemizin hikayesini dinlemek istiyorlar ve kendi geldiğimiz yeri anlatmamızı. Hepsi çok sıcakkanlı, 20-30 yaş arası gençler. Ben İstanbul'u gösteriyorum, Boğaz'ı görünce gözleri parlıyor. Afgan; Kapadokya, Pamukkale ve Nemrut'u...
Facebook hesapları, e-mailler alınıyor, yine fotoğraflar çekiliyor, dağılıyoruz. Yarın Duygu'yu büyük bir sürpriz bekliyor. Gün 55: +1
Duygu birkaç saat sonra havaalanında karşılamayı beklediğinden çok farklı birini görecek; abisini. Ne yazık ki o saatlerde ben diğer işlerimi hallediyor olacağım ama umarım o anı kameraya alırlar. Çünkü abisini ne kadar sevdiğini ve ne kadar özlediğini konuşmalarımızdan biliyorum.
Resepsiyona çantamı bırakırken nereden geldiğimi soruyor, "Türkiye" deyince ikinci ve cevaplaması imkansız o devasa soru dökülüyor dudaklarından: "Türkiye Avrupa'da mı Asya'da mı?".
Medan ayrılmaktan ve çanta toplamaktan zevk aldığım nadir yerlerden biri. Otelden çıkıp karşıdan karşıya geçmeyi başarırsam bir öğlen yemeği yiyip ardından terminalde Afgan, Duygu ve artık kavuştuğu abisi Umut'la buluşacağım. Karşıdan karşıya geçmek öyle kolay değil. Şehirde neredeyse herkesin bir motosikleti ya da scooter'ı var ancak sorun motosikletlerde değil motosikletlilerde...
Hiçbiri kırmızıda durmadığı gibi, birden ters yönden gelebiliyor ya da 10'lu 20'li gruplar halinde kaldırımda makineleri üstünüze sürebiliyorlar. Cebu da korkunç bir şehirdi ama en azından trafik ışıklarında karşıdan karşıya geçmek mümkündü. Normal bir canlının yaşayamayacağı kadar kirli, gürültülü ve kaotik...
Yemek için girdiğim AVM'de üç belki dört öğrenci grubu daha benimle röportaj yapıyor. Röportajların videosu çekiliyor, sonra da fotoğraf çekimine geçiliyor. Toplu fotoğraf yetmiyor, sonra da tek tek fotoğraf çektirmek istiyorlar. Gülhane Parkı'nda zürafa olmak gibi bir şey. İnsanın hiç çaba sarfetmediği bir özelliğinden dolayı bu kadar ilgi görmesi çok tuhaf. Yemek yerken markette alışveriş yaparken dahi röportaj yapıyorum. Hayır ben bu kadar zorlanıyorsam, hakikaten Tarkan ya da Kıvanç Tatlıtuğ nasıl yaşıyor? Saat 4:00'e yaklaşırken dörtlüyü tamamlıyoruz. Planımız dünyanın en büyük krater gölü olan Toba'ya ve ortasındaki Samosir Adası'na gitmek. Bu arada dört derken beş kişi olacağız çünkü meet-up'ta tanıştığımız Anissa da bizimle geliyor. Filipinler'den alıştığımız 5 sıralı ama en azından kör topal klimalı dantelli bir otobüs yolculuğuna başlarken saat 5:00 oluyor. 5 saat de yolculuk sürecek akşam saat 10:00 gibi göl kıyısındaki Parapat'ta hostel aramaya başlarız. Belki bir şeyler yeriz, açık yer varsa...
Gün 56: "Size Bu Ada Hakkında Bir Hikaye Anlatacağım"
Akşamki yemek o kadar kötüydü ki hâlâ ağzımızın tadı bir daha yerine gelmedi. Köfte severim deyince Endonezyalıların bana "benziyor" diye tavsiye ettiği bakso sanırım kedi kusmuğundan falan yapılan yerel bir yemekti. Yoksa organik başka bir şey bu tada sahip olamaz.
Afgan erkenden kalkıp aldığı 15 yumurtayla benim için günün kahramanı... Üç haşlanmış yumurtanın ardından Toba Gölü'ndeki Samosir adasına gitmeye hazırız. Parapat göl kıyısında oldukça vasat bir kasaba olsa da volkanik göl ve etrafını saran uçsuz bucaksız yeşil dağlar oldukça huzur verici.
Tekneyle kıyıdan uzaklaşıp Samosir'in merkezi Tuk Tuk'a doğru yol aldıkça manzara daha da güzelleşiyor. Endonezya'ya gelmek için en ideal mevsimde değiliz o yüzden sis ve bulutlar şaşırtıcı değil. Tuk Tuk bu ülkeye geldiğimden beri gördüğüm en turistik yer. Sahil boyunca oteller ve onların restoranları sıralanıyor. Zaten her şey sahile paralel bu sokaktan ibaret. Mütevazı, salaş ve sıcak...
Buraya daha önce iki kez gelen Anissa ne yapabileceğimizi soruyoruz ne yazık ki fazla bir şey bilmiyor. Plaj falan da yok, girenler iskeleleri kullanıyor. Medan bizi çabuk yordu sanırım, pek bir şeyler yapma heveslisi değiliz. Tam bu sırada yolun kenarında gerinerek oturmuş orta yaşlı bir teyze bize sesleniyor: " Gelin. Size bu ada hakkında bir şey anlatacağım." Bir anda gözümüzden Lost'tan sahneler akmaya başlıyor, gidiyoruz. Ne yapmak istediğimizi soruyor. Volkanik taşlardan yapılma 300 yıllık Stone Chairs'ı ve Tele adı verilen ve panoromik manzaranın izlendiği tepeyi görmek istediğimizi söylüyoruz. "Tepeye çıkamazsınız" diyor, "Neden?" diye soruyoruz. Yürüyerek 1 gün süreceğini söylüyor, bir fıkranın içine düşmüş gibiyiz, nereyi söylesek yürüyerek gideceğimizi düşünüp cevap veriyor. Hepsi de 1 gün sürüyor. Derdi motosiklet kiralamak, ancak sadece gidiş ve dönüşü 4 saat sürecek bu sürüş için hazırlıksızız. Son kalan hevesimizi en az J.J. Abrams kadar gizemli ablanın yanına bırakıyoruz.
Güneşin altında amaçsızca kavrulurken kalbimizi Orari's adlı restoran çalıyor. Göl kıyısında, temiz ve en önemlisi yerel mutfak dışında yemekleri olan bir yer. Yemekler gurme değil ancak Endonezya'ya geldiğimizden beri kaçan ağız tadımızı yerine getirmeye yetiyor. Pizzalar, makarnalar arasında gidip gelirken Toba Gölü'ne özgü balığının ızgarasına karar veriyorum. Kesinlikle doğru tercih.
Tatlı su balığı olmasına rağmen pişirilirken bulandığı sosu sayesinde oldukça lezzetli. Fiyatlar oldukça ucuz, balık yanındaki çorba ve salatayla birlikte 12 lira. Yemeklerin ortalaması ise 8 lira civarında. Burada kalmanın da ucuz olacağı aşikar.
Tüm sakinliğine rağmen burada kalmak aklıma yatıyor ancak Afganların ertesi gün için rafting planları var. Sumatra'yı yavaş yavaş geçerek güneye önce Java'ya ardından da Bali'ye gitmek istiyorlar. Bense Sumatra hakkında (sonra çok haklı çıkacağım üzere) biraz önyargılıyım, Sumatra'da buradan daha iyi bir yere denk geleceğimi pek sanmıyorum. Rafting içinse tüm ilginçliğine rağmen yeterince enerjik değilim.
Son tekne 4:30'da olduğu için yemekten sonra biraz daha yürüyüp Parapat'a geri dönmek zorunda kalıyoruz. Ben kararımı verdim galiba ertesi gün bizimkiler raftinge giderken ben çantamı alıp burada bir hafta geçirebilirim.
Gün 57: Tuk Tuk'ta ilk gün
Sabah 6:00'da uyandık. Kahvaltının ardından bizimkiler terminale, ben iskeleye doğru yola çıktım. Planlarımız kesin değil ama ülkenin içinde bir yerlerde birbirimizi yakalamak üzere ayrıldık. İskelenin kıyısında ilk tekneyi beklerken gölde çamaşır yıkayanlara denk geliyorum. Kadınlar bellerine kadar soğuk suda dakikalarca çamaşır yıkıyor.
Yine Endonezce pop eşliğinde bir saat süren tekne yolculuğunun ardından Tuk Tuk'tayım. 9 liraya bile kalacak oda var, havuzlu otelin fiyatı ise 16 lira. Bütün bunların arasında gidip gelirken tanıdık bir sima yolumu çeviriyor; dün yediğimiz restorana adını veren sahibi Orari. Restoranın altında iki oda var. Gölün hemen yanında bahçe içinde, odada internet, duşta sıcak su ve en önemlisi 3 aydır varlığını unuttuğum bide aklımı başımdan alıyor. Bana restoranda da yüzde 10 indirim verince 13 liraya anlaşıyoruz. Bantayan'daki Annie's ile birlikte kaldığım en iyi iki yerden biri.
Yerleşir yerleşmez yaptığım ilk şey; kendimi göle atmak. İskeleye çok yakın olduğu için girdiğim yer pek temiz değil ama nefsi köreltiyor. Ortalama derinliği 500 metreyi bulan Toba dünyanın en derin göllerinden biri. Hiç akıntı yok. Suyun içinde bu kadar kolay hareket edebilmek garip geliyor.
Adayla ilgili broşürler ve internetten gördüğüm kadarıyla görecek birçok şey var ancak bunları tek başına yapmak pek kolay değil. Klasik Batak (buradaki yerel halkın adı) evleri, Tomok'taki pirinç terasları, dün bahsi geçen Tele tepesi ve Ambarita'daki volkanik taşlardan yapılmış Stone Chairs listemde başlarda...
Adada motosiklet dışında hiçbir ulaşım olmadığı için bütün bunları görmek için motosiklet kiralamak gerekiyor ancak kira günlük olduğu için ilk gün Tuk Tuk'a yürüyerek 1 saat mesafedeki Stone Chairs'a gidiyorum. Bir zaman insanların kurban edildiği ayinler yapılan bu taşlar şimdilerde sahipsiz ve masum.
Hava 6:00'da kararmaya başlıyor, ben de 5:00 gibi geri dönmek için yürümeye başlıyorum. Batak evleri ya da kilise şeklinde mezar taşları, kurutulmaya bırakılmış mısır taneleri, kahve çekirdekleri, muskatlar, başıboş tavuklar...
Böyle küçük ve sakin yerleri seviyorum. İstanbul'da doğup büyüsem de böyle sakin ve korunmuş yerler bana güven veriyor. Sanki 10 yıl sonra gelsem burada yine her şey aynı kalırmış gibi geliyor. Her günün aynı olmasından kaçtığımı düşünüyordum ama galiba haz etmediğim her günün aynı olması değil, tekrar eden günün kendisiymiş...
Gün 58: Plan Yaparken Yukarıdan Bakıp Gülen Tanrı
Saat kurmasam da 7:00'yi fazla geçmeden Orari'nin çocuklarının gürültüsüyle uyandım. Zaten erkenden uyuduğum için daha fazla yatmak gibi bir isteğim de yok. Bir an önce kahvaltımı yapıp motosiklet kiralayıp Tele'ye çıkmak istiyorum. Güneş kremini önceden sürdüm, rüzgara ve güneşe karşı yağmurluğum yanımda, epeydir ilk defa pantolon giyiyorum. Deposu dolu bir motosiklet için 70000 rupiah'a (yaklaşık 14 lira) anlaştım.
Daha önce hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım, ilk kez scooter kullanacağım. Biraz korkutucu, biraz heyecanlı... Kiralayan kız da benim çömezliğimin farkında kask veriyor. Bisikleti çok sevdiğim için çok zorlanmayacağımı düşünüyorum. Dün Stone Chairs için geçtiğim yolları bu kez hızlıca motorla geçiyorum. Yol gittikçe kötüleşiyor ama Tele'ye çıkabilmek için 2 saat daha bu yola katlanmam gerekiyor. Özellikle tepelerden aşağı inerken manzara muhteşem.
Ne yazık ki fotoğraf doğru sırada... Endonezya'da trafik soldan akıyor, bunu bilmeyen bir turist benim çıktığım virajdan inmeye çalışınca sonuç bu. Neyse ki ortada bir çarpışma yok, hemen durdum ancak ani durma sonucu düşünce avuçlarımda ve dizlerimde sıyrıklar oluştu. Ve ne yazık ki sağ dizime bakınca kemiğimi görebiliyorum.
Misina gibi kalın bir ip ve olta kadar kalın bir iğneyle atılan üç dikişten sonra "Hiçbir şey yapma, sadece dinlen" diyen doktorun tavsiyesini pek dinlemeyerek yeniden yoldayım. Dağın tepesine çıkacak gücüm yok ancak motosikleti teslim etmem ve her halükarda otele dönmek için motosiklete binmek zorunda olduğum için birinin arkasında sakat dizlerimi bükmektense kendim kullanmam daha rahat. Üstelik bir daire çizerek dönüyorum. Bu sayede Tomok'u da göreceğim.
Arada durup resim çekmeye çalışıyorum. Ancak dikiş sırasındaki lokal anestezinin etkisi geçmeye başladıkça vücudum neden gidip dinlenmem gerektiğini bana hatırlatıyor. Gölün farklı açılardan manzaraları, Batak Müzesi derken tekrar Tuk Tuk'tayım. Neyse ki motorda bir zarar yok, sekerek teslim ediyorum.
Diz kapakları insan vücudunda oldukça önemli bir fonksiyon teşkil ediyormuş. Bunu dümdüz yatmakta bile zorlanırken fark ediyorum. Dinlenmekten başka yapacak hiçbir şey yok artık. Bir an önce iyileşip yola devam etmem gerekiyor ama bu süreç ne yazık ki sandığımdan uzun sürecek.
Gün 59: Galiba Şanslıyım
İstirahatin daha ikinci gününde tablo şu: Bilgisayarda İlber Ortaylı'nın konuk olduğu Tarihin Arka Odası'nın 4'er saatlik bölümleri dönerken, elimde telefon ve telefonda 2048. 2048'i 2 ay önce Borneo'da 4 saat süren dövmemi yaptırırken yüklemiştim ancak yatalaklığa kısmetmiş. İki diz kapağı ve iki avuçta yaralarla tam bir hilkat garibesiyim.
Garip ve salakça belki ama kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Çünkü böyle bir kaza geçirip odada hapis kalmak için muhtemelen en iyi yerlerden birindeyim. Yatağımın baktığı pencereden göle bakıyorum. İnternet var ve yemekler güzel. Bir de yemek için restorana çıkmam gereken 15-20 tahta merdiven olmasa...
Gün 60: Motosikletle Pansumana Gitmek
Hayatım Orari's'ten ibaret ve burada en az bir hafta bu şekilde hiçbir şey yapmadan yatmak zorundayım. Tabii bu arada pansuman var, klinik 10 kilometre ötede olduğu için bütün pansumanlara da motosikletle gitmek zorundayım.
Yanlış anlaşılmasın kendimi acındırmaya çalışmıyorum, burada motosikletin arkasına yan oturmuş giden 80 yaşında hasta teyzeler var. Onlara bu durum hiç garip gelmiyor. Kadınlar en şık yerel kıyafetlerini giyip düğüne de aynı şekilde gidiyor.
İlk pansuman sonrası haberler iyi, yara iyileşiyor. İlber Ortaylı ile olan dostluğumuz sürüyor. Günde 12 saat onu dinliyorum...
Gün 61: Seni Yendim 2048!
Sadece yatakta geçen bir gün daha. 2048'de hedefe ulaştıktan sonra telefondan kaldırıp SimCity Buildit yükledim. SimCity 3000 ve 4000'e yıllarımı vermiş biri olarak yeni çileler beni bekliyor. Kürek, çekiç üretip tohum biçmekten, bu nankör Simleri mutlu etmeye çalışmaktan bitap düşmek üzereyim. Günde ortalama 4 kere telefon şarj ediyorum.
Bu bloga başlarken demiştim; askerliğini yapmış, özel sektörde çalışmış ve devlet okullarında okumuş bir Türk (ya da Türkiyeli -her nasıl tercih ederseniz-) olarak öğrenilmiş çaresizliğe öyle alışığım ki kendimi böyle eğlemek pek zor gelmiyor. Tarihin Arka Odası'nın İlber Ortaylı bölümleri bitti, şimdi yola çıktığım 1 Aralık'tan bu yana yayınlanan bölümlere başladım. Murat Bardakçı'ya bir garip sevgim var, adamdan nefret ediyorum ama yaşlanınca da ona benzeyeceğimi düşündüğüm için bir sempati duyuyorum. Sonraki günler için hazırlıklı olun; her an "okumayın efendim", "gidin başka bloglara bakın" demeye başlayabilirim.
Gün 62: ♥ Batak
Sabah kahvaltısının ardından tekrar pansumana gittim. Uzun yola çıkacak kadar iyileşmemin bir haftayı bulacağını söylediler. Burada kalışım iki haftaya uzayacak gibi görünüyor. Pansumanlar sayesinde sürüşüm de gelişti. Üstelik yol engebeli olsa da gördüğüm manzaralar keyifli buranın yerlileri Bataklar, kendine özgü evleri, hayatları hatta mezarlarıyla bile öyle farklılar ki bu anlara şahit olmak beni mutlu ediyor. Ülkenin çoğunluğunun aksine kibar, candan ve iyi niyetli insanlar. Müziğe karşı doğal bir yatkınlıkları var.
Gün 63: Yemek İçin Yaşamak
Orari'nin yemekleri yaşama amacım. Geri kalan tüm gün yattığım için günü yemek üzerine kuruyorum. Özellikle Bolonez sosu kendisinden fazla olan spagetti beni resmen hayata bağlıyor.
Şu an kaçırdığıma en çok üzüldüğüm şeyi çocuklar benim yerime yapıyor, yağmurda göle giriyorlar. Ben onları ve kahkahalarını camdan izliyorum.
Gün 64: Bir Belediye Başkanı Yetişiyor
YouTube'da İlber Ortaylı'nın konuk olduğu diğer programları izlemeye başladım. Madem yatalağım, en azından cahil kalmayayım.
Simcity'de de 29'uncu aşamaya geldim, nüfusum 140 bini geçti. Sanırım dönüşte kariyerime belediye başkanı olarak devam edeceğim. Zaten inşaat mühendisi unvanım da var. Neden olmasın?
Gün 65: Sağlık Olsun!
Yaranın beklediğim hızda iyileşmemesi moralimi bozuyor. Gittiğim yer ıssız adanın ıssız yerinde bir sağlık ocağı, hiçbir sağlık güvencemin olmadığı hiç bilmediğim bir yerdeyim. Endişemi anlıyor ve sürecin normal olduğunu söylüyorlar. Biraz sakinleşiyorum ama sağlık sorunu gerçekten yolculukta insanı en çok zorlayan şeymiş. Büyük bir şehre ve büyük bir hastaneye gitmeyi denesem ulaşım o kadar zor ki sakat bacaklarımla 6 saati kötü otobüslerde geçirmek daha büyük bir risk. Üstelik ameliyat yarası değil kaza sonucu açılan kirli bir yara olduğu için iyileşmenin biraz daha uzun sürmesi de olağan bir süreçmiş. Artık uyurken bacaklarımı bükebiliyorum, gelişme var en azından... Gün 66: Fosforlu, Renkli, Patlayan Şekerler
Simcity yeterli gelmiyor. Ürün bantlarını beklediğim aralar için Candy Crush indirdim. YouTube'da izleyecek İlber Ortaylı'nın konuk olduğu program da kalmadı ama Bloomberg'de yaptığı Zaman Kaybolmaz diye bir programını buldum. Günde 8 bölüm falan onu izliyorum.
"Osmanlı aslında Roma İmparatorluğu'dur" diyor. Simler ev, hastane ve atık su yönetimi bekliyor, Candy Crush'ta ise Limonata Gölü'nü geziyorum. Organik yoldan LSD kafası; fosforlu, renkli, patlayan şekerler...
Gün 67: Biri Gitti, İkisi Kaldı
Dikişlerimi topluca almak yerine tek tek almaya karar verdiler. Bugün ilk dikiş alındı, sanırım biraz iyileştiğime ikna olmaya başladım. Orari's'ten ve odamdan çıkıp birkaç metre ötedeki restoranlara ve dükkanlara gidip abur cubur alışverişi yapabiliyorum.
Çok uzun zamandır tek başıma yaşadığım için hastalıkları tek başıma geçirmeye alışığım ama başta kendi evin dahil bütün düzeninden uzakta daha farklıymış. Özellikle böyle anlarda yaşlanmaktan korkuyor insan. Kendine yetemeyeceğin zamanların gelebileceğinden...
Gün 68: 5/10
Medan'da harcadığımız üç gereksiz güne burada uzayan kalışım eklenince 30 günlük vizeden geriye bir şey kalmadı. Burada üç gece daha kalacağım, Endonezya'dan çıkış tarihimiz 20 Şubat. Arada ülkeyi gezmek için kalan net gün sayısı: Sekiz. Sumatra'nın kalanını çoktan gözden çıkarmıştım, kaosu ve kalabalığıyla ünlü başkent Jakarta'yı da atlayarak Java'da sadece volkanların ve tapınakların olduğu bölgeyi görüp oradan hızlıca Bali'ye geçip orada da 2-3 gün geçirip çıkış yapmayı planlıyorum.
Afganlar çoktan Bali'ye vardılar ama ne yazık ki onlarınki de çileli bir yolculuk olmuş. Hem aksilikler hem Afgan'ın da ayağından rahatsızlanması nedeniyle pek bir şey yapamayıp Bali'de inzivaya çekilmişler. Daha önce de demiştim, yol böyle. 10 şey planlıyor ve 5'ini yapıyorsan şanslısın...
Gün 69: Plan Seyyahın Ekmeği
Bugün bir dikişten daha kurtuldum. Kendimi iyi hissediyorum yalnız yürümemde hâlâ sorun var. Son dikiş 3 gün sonra alınacak ve aynı gün Tuk Tuk'tan tekneyle Parapat'a, oradan 4-5 saat sürecek bir minivan yolculuğuyla Medan'a geçeceğim ve o gece yarısı da Yogyakarta'ya uçacağım. Sırt çantalarının yüküyle birlikte daha da zorlanmam umarım ama en azından artık gitmeyi denemek zorundayım. Endonezya'da vize yenilemek üç gün sürdüğü için onunla uğraşmak yerine bir haftalık seri gezi planını denemek şu an daha mantıklı gözüküyor.
Gün 70: Benimle Oynar Mısın?
Harika bir belediye başkanı olmaya devam ediyorum; hastaneler, nükleer santraller... Sürekli kentsel dönüşüm yapıyorum, sanırım AKP etkisi altına girdim. 42 bölümlük Zaman Kaybolmaz'da da 21'inci bölümdeyim. Arada saatler süren elektrik kesintileri olmasa daha hızlı bile ilerleyebilirim ama olmuyor işte.
Gün 71: "Do You Know Bob Marley?"
Bu kadar boş vaktim varken yine bir duşta çamaşır serüvenine girmemek olmazdı. Gerçi artık bunları yıkamak yerine yakmayı düşünmüyor da değilim. Yanımda yeni olarak getirdiğim her şey defalarca giyilmekten yıprandı. Kullandığım taşıdığım her şey elimde kalıyor. Üstelik nasıl denk geliyor bilmiyorum ancak fotoğraflarda hep aynı tişört-şort kombinasyonlarıyla çıkmayı başarıyorum. Sanırım eskiyen parçaları atıp yeni bir iki tişört almanın vakti geldi.Üstelik çantamdaki tek pantolonumda skinny olduğu için kaza sonrası üstümden kesilerek çıkarıldı. Sanırım bir de pantolona ihtiyacım var.
Kımıldayabilirken çok uzaklaşmadan Tuk Tuk'ta dolaşıyorum. Tabelalar, özellikle uyuşturucu satmayı bırakın kullanmanın cezasının bile idam olduğu bir yer için oldukça iddialı. Tüm dükkan ve restoranlarda satılan magic mushroom'un*** yanında kasabanın gençlerinden de "Do you know Bob Marley?" soruları geliyor; "Tanışmadık ama adını çok duydum" diyorum...
Gün 72: Hoşçakal Tuk Tuk, Hoşçakal Sumatra
Bugün büyük gün. Son dikişim alındı. Hâlâ tam iyi değilim ama canım acısa da yürüyebiliyorum. Öğlen 3'te Parapat'tan kalkacak van'e yetişmek için Orari's'te son yemeğimi yiyip Orari, odam ve şirin Tuk Tuk'la vedalaştım. Yola çıktığım son 3 ayda 15 gün geçirerek rekor kırdığım bu küçük kasabayı asla unutamayacağım. Güler yüzü ve üstünden asla çıkarmadığı pembe tişörtüyle bana herkese burayı anlatmamı tembih ederek vedalaşan Orari'yi de...
Tuhaf. İlk defa bir yerden içim burkularak ayrılıyorum, sanırım geçirdiğim o amaçsız zaman bir şekilde beni buraya bağladı, adeta 6 senedir yaşadığım evimin kapısından çıkarken hissettiğim psikolojiyi yaşar gibiyim.
Minivan'e binmek şu ana kadar bu ülkede aldığım en doğru karar oldu. Durmadan, bir yerlere uğramadan ve indi-bindi yapmadan 4 saatte Medan'ın Kuala Namu Havaalanı'na geldim. Uzun zamandır yolda uyuma keyfini de ilk kez bu sayede yaşadım. Uçağın kalkmasına neredeyse yarım gün var. Ancak Medan'ın merkezine, tüm o kalabalık ve gürültüye girip gece 3'te kalkıp gelmektense priz yakınında bir bank bulup bu satırları yazıyor olmayı tercih ediyorum.
Terminalleri ve havaalanlarını seviyorum. Otelde kalıp sabaha karşı kalkmak yerine havaalanında saatlerce beklemek bana çok daha huzurlu geliyor. Tabii çok korkunç rötarlar olmadığı sürece ki umarım bu sabah da olmaz... (yaşamışlığımız var)
Meraklısına Notlar
*Garanti aldığı komisyon yetmiyormuş gibi, bu civardaki parası değersiz ülkelerin dövizlerini de kafasına göre kurlarla çevirerek 1000 TL'de 50 TL gibi gizli ücretler alıyor ve buna dair hiçbir açıklama yapmıyor.
**Çoğu birbirini tanımayan insanların internet üzerinden bir araya gelerek toplanması.
***Tuk Tuk büyük çoğunluğu Batak adı verilen azınlığın yaşadığı bir kasaba. Sanırım mantarla ilgili bu rahatlık onlara tanınan haklarla ya da defakto bir göz yumma ile ilgili.















