Responding to compliments

Kiana Khansmith
Xuebing Du

★

Kaledo Art

Discoholic 🪩
h
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
dirt enthusiast
No title available

Origami Around
Alisa U Zemlji Chuda
will byers stan first human second
he wasn't even looking at me and he found me
taylor price
Show & Tell

pixel skylines
No title available
Sade Olutola
Not today Justin
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
seen from Spain
seen from United States

seen from Italy
seen from United States
seen from Switzerland
seen from United States
seen from United States
seen from France
seen from T1
seen from Canada

seen from Malaysia

seen from Peru
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from Canada
seen from United States
@tess-agnes
Responding to compliments
"Okay, you, yeah, you! Come here i need you for this one.
NEW VIRUS FOUND!!
Someone submitted a link but it’s actually a virus. I clicked it because I thought it was something Photoshop related as it was submitted to YeahPs. It sent me to a page saying:
WHAT EVER YOU DO DON’T CLICK IT OR LOG IN BECAUSE IT DELETES YOUR BLOG! MY FRIEND OPENED IT AND LOGGED BACK IN!
The person who is spreading this is someone called ”lastinganime”.
REBLOG THIS AND SPREAD AWARENESS!
SEND ME A FACE
(๏_๏) - I stalk your blog
(¬_¬) - You should go away
(∩ -∩ ) - I really like you(r blog)
(° o °) - you shock me
(^ 3 ^) - I want to kiss you
(>^ ▽^) > - I want to hug you
(°Д°) - You scare me
( T_T ) - You annoy me
(~_~;) - I’m too shy to talk to…
(・・;) - How did I end up here?
(UnU) - you never talk to me
(>∇<) - we should rp!
(≧∇≦) - WE NEED RP SMUT ME YOU NAO
(^///^) - Something too naughty to say
(X ~ X) - Delete your blog
snapchat;; thot
damian: are you doing anything? damian: wanna go get high or something?
teresa:nope, i'm just playing with my necklace teresa: sounds damn good
Listen veeeeery carefully
You want to RP with me
You want to message me about starting a thread
Faith, tek bir hamlesinde olacak şeylerden korktuğundan dolayı, orada öylece durmayı sürdürdü. Ancak etraftaki kırmızı ışık, dikkatini dağıtan etkenlerden biri olmuştu. Gözlerini kıstı daha net görmek için. Bazen bunu yapması, görüşünü bulanıklaştırabiliyordu, ama bazen de -tıpkı şu an da ki gibi- küçük şeylere daha rahat odaklanmasını sağlıyordu. Bir… Kertenkeleye benziyordu. Bir çeşit böcek. Bıçak böcek… Faith bunu nereden bildiğini kestirememişti. Daha dün gelmişti, kimse ona bunlardan bahsetmemişti. Ama biliyordu işte. Sanki… Küçük parçacıklar gibiydi beyninde. Toparladığında, bir kelime oluşuyordu. Ya da bir anı. Ve buydu işte. Bıçak böcek. Ama ne işe yaradığı hakkında tek bir fikri bile yoktu. Dikkatini böcekten çeken, karşısındaki hareket oldu. Izdırap Veren dönüp ilerlemeye başlamıştı. Makineye benzeyen kolları, ve salyangoz gibi gövdesiyle gerçekten de korkutucu bir görüntüye sahipti. Ve sonunda Faith, tuttuğunu bile fark etmediği nefesini vererek yere çöktü, ve sırtını duvara yasladı. Başında, bacaklarında, her yerinde feci bir ağrı vardı. Bu yüzden öne eğilip, biraz dinlenmeye çalıştı. Sadece birazcık… Ama Thomas’ın sesi ona engel oldu. “O şeyi takip etmeliyiz.” demişti, yarı soru sorar bir biçimde. Ama daha çok kendinden emin görünüyordu. Ve bu Faith için bir anlamda kötüydü. Çünkü… Dayanamayacaktı. Koşmak, onun için zordu gerçekten. Öyle ki, onu burada bırakmalarını isteyecekti az kalsın. Ama bu korkaklık olmaz mıydı? Bilmiyordu. Sadece başının alev gibi yandığını, ve bütün kaslarının üzerilerine iğneler batırılmış gibi ağrıdığını biliyordu, o kadar.
Thomas, tepki vermemek için tüm sinirlerini zorluyordu. Arkadaşları tehlikedeydi. Ama herhangi bir hareketinde, bütün her şeyi riske atardı. Bu yüzden sadece bekledi. Ve sonunda, istediği şey oldu. Izdırap Veren yağlı gövdesini, ve o korkunç suratını çevirmiş, ilerlemeye başlamıştı. Bir rahatlık hissi gelip hızla geçti. Aklında bir plan vardı. Ancak, acele etmeliydi. Ve arkadaşlarının onaylarını almalıydı. Gözü Faith’e kaydı. Rengi solmuştu, gözlerinin altında hafif morluklar oluşmuştu. Onun için üzüldü, daha dün gelmişti ve ne kadar da olay yaşamıştı. Kendi ilk gelişini düşünmeden edemedi. Teresa’ya döndüğünde, o hayran olduğu duruşunu yakaladı. Kararlıydı, bu her halinden belli oluyordu. Teresa hep böyleydi. Güçlüydü, özeldi. Ama yorulmuştu. Herkes gibi. Elinde olsa onu taşır, ve rahatlatırdı. Ama yapabileceği bir şey yoktu. Bu hem koşmasını engeller, hem de onu yavaşlatırdı. Kaygılı gözlerle ona baktıktan sonra, bakışları Newt’e geçti. Bacağı ne haldeydi bilmiyordu. Ama.. dayanmalıydı. Dayanacağını umuyordu. Ve sonunda, düşündüğünü söyledi. Bu sayede iki yıldır çözmeye uğraştıkları labirentle ilgili bir ipucu bulacaklarını umuyordu. İki yıl. Kimse karanlıkta sağ kalamadı. Derin bir nefes aldı, ve yarı soru sorar, ama daha çok kendinden emin bir şekilde konuştu. “O şeyi takip etmeliyiz.”
Teresa, arkasına hiç bakmıyordu bile. Sadece gözlerini dikip, Izdırap Veren'in sinir bozucu ışığına bakıyordu. Bir işe yaradığı yoktu belki, evet, ama... kapılara bakası yoktu.Bu sebeple, görüş açısındaki tek şey, Izdırap Veren'di. Bakışmaları, çok uzunda sürmedi. Izdırap Veren, sanki bakışmalarından, onların öyle orada durmalarından sinir olmuş gibi bir halde, geri dönüp, ardına bakmadan onlardan kaçmaya başlamıştı. Kaşlarını istemsiz olarak çatmıştı Teresa. Nereye gidiyor olabilirdi ki? Onların tek amacı öldürmek değil miydi? Aklı süper-karışmış bir biçimde diğerlerine baktı. Faith, kapının dibinde oturmuş, dinleniyordu. En mantıklısı da oydu aslında. Ama ister istemez ona üzülmüştü. Gelir gelmez labirente düşmüştü... Teresa da yıllardır burada değildi elbette, ama yine de merakını kıracak kadar şey öğrenmişti. Teresa da bir an Faith gibi oturmayı düşünmüştü, ama oturursa bir daha hiç kalkamayacak olmasından korktu, ayakta kalmayı sürdürdü o da. Newt'se, bakışlarını Faith'ten çekemiyor gibi görünüyordu. Thomas... Thomas her zamanki gibi düşünceli ve güçlü duruyordu. Aklından binbir türü plan geçtiğine, adı gibi emindi. Adı gibi demese daha doğru olurdu aslında, adının doğruluğundan da şüpheliydi çünkü. Bakışları Thomas'tayken, sesi kulağına ilişti. Haklıydı, bu Izdırap Veren'de bir şeyler vardı. Tanrı bilir, buradan çıkmalarına yardımcı bile olabilirdi. "Thomas haklı. İzini kaybetmeden gitsek bir an önce iyi olur." dedi sesli bir şekilde. Newt'ün bacağı ağır gibi, Faith'se... eh, en iyi zamanında değil gibi görünüyor. Dayanabilirler mi sence? Bazen, böyle gibi durumlarda şu telepatik güçlerini verenlere teşekkür ediyordu.
Newt, bakışarını Faith'ten çekemiyordu bir türlü. Elinde değildi ki, onun için endişeleniyordu. Geleli kaç saat olmuştu? Yirmi dört saati bie doldurmamıştı burada bulunduğu vakit. Kendi ilk geldiği gün, ciddi anlamda kafayı yemiş gibiydi. Kafasında bir sürü yanıtsız soru vardı ve cevabını alabilmek için ölüyordu. Kim bilir o burası, WCKD ve onlar hakkında neler düşünüyordu... Thomas'ın sesini duyunca, kafasını otomatikman oraya çevirdi. Izdırap Veren'i takip etmek. Ne kadar sağlıklı bir düşünceydi bu? Onları direkt Izdırap Veren'lerin yuvasına götürebilirlerdi. Ama aynı zamanda, bu takip, onları direkt çıkış bileti de olabilirdi. Anlaşılan, gitmeden bilemeyeceklerdi bunu. Tartışmaları için vakitleride yoktu zaten. Başını onaylayan bir biçimde salladı ve Faith'in ayağa kalkması için elini uzattı.
We can’t leave. They won’t let us.
Umarım doğru şeyi yapıyorumdur, diye düşünüyordu koşmaya devam ederken. Ama sanki fazla yavaşlardı. Özellikle de Newt. O an, ne kadar aptal olduğunu düşündü. Newt’ün topalladığını tamamen unutmuştu! Zihninden, ona odaklanmaya çalıştı. Bunu her yaptığında hafif bir baş ağrısına maruz kalıyordu, fakat pek de umursanacak bir şey değildi. Newt? Newt İyi misin? Onunla konuşma denemesi, neredeyse bir sarmaşığa takılıp düşmesine sebep olacaktı. Fakat son anda kurtulsa da, yavaşlamamalıydı. Hele kapı -en azından bu şekilde adlandırıyorlardı- o kadar yakın görünürken. Etrafta duyulan ani ses… İşte bu bir anlığına yavaşlamasına sebep oldu.
Kapılar kapanıyordu. Giderek daralan mesafe, bacaklarının ağrısını ve umutsuzluğunu ön plana çıkarıyordu adeta. Hayır, dedi kendi kendine. Hayır yapabilirsin. O sırada Izdırap Verenler’in tarif bile edemeyeceği vahşi haykırışları, daha da yaklaşıyordu. Arkasına bakmaması gerekiyordu, bakmayacaktı. Fakat kapıların arasındaki mesafe giderek daralıyor, ve geçemeyecekleri bir noktaya yaklaşıyordu. Yaklaştı. Üç metre. İki metre. Kapılar depremi andıran bir sesle birleşti. Faith o sırada, Thomas ve diğerlerinin durduğunu hissedebilmişti. Kendisi de durmuş, ne yapacağını şaşırmıştı adeta. Daha hızlı olmalıydık, diyordu içinden bir ses. Bir diğeriyse aptal olduğunu söylüyordu. Kendisiyle birlikte Newt’ü de tehlikeye atmıştı. O sırada arkasında duyduğu sesler, hızla dönmesine ve başını sertçe duvara yaslamasına sebep oldu. Izdırap Veren iki metreye yakın boyutu ve ıslaklığını buradan görebildiği, böcekle sürüngenin birleşimini andıran bedeniyle tam karşısındaydı. Faith derin derin nefesler almakla yetindi. Silah olarak kullanabileceği hiç bir şey yoktu. Ama… Izdırap Veren’in saldırdığı da yoktu. Sanki orada durup, bir komut bekliyor gibiydi. Evet, görüntü kesinlikle böyle bir şeyi andırıyordu. Etrafına saniyelik bir bakış atma cesaretini gösterince, diğer Izdırap Verenler’i göremedi. Nereye… Gitmişlerdi? Peki ya bu neden doğruca ona bakıyordu? Ama sebepsizce, ilk andaki gibi korkmuyordu. Sanki ona zarar vermeyeceğini biliyor gibiydi. Thomas koşturmaya devam ederken, vakitlerinin azaldığının farkındaydı. Artık saniye saymaya başlamışlardı. Otuz saniye. Son otuz saniye. Şu an tek düşündüğünün Teresa olduğunu fark edince, kendine kızdı. Newt topallıyordu, Faith çaresiz bir durumdaydı.. Ve kapılar kapandı. Ayaklarını acıtacak bir şekilde durdu, ve şaşkınlıkla etrafına baktı. Faith’e bağırmak istiyordu. Ona bağırmak, böyle bir planı daha dikkatli düşünmesi gerektiğini, hepsini tehlikeye attığını söylemek istiyordu. Ama şu da vardı ki, o da bir an bu plana inanmıştı. Umutsuz bakışlarını kapıdan çektiğinde, gözü etrafta dolaştı. Izdırap Verenler burada değildi. Biri dışında. İleri atılmayı düşündü, ancak kendini tuttu. Izdırap Veren hareket halinde değildi. Ve eğer saldırmaya kalkarsa, kendisiyle birlikte, Teresa ile Newt’ü de tehlikeye sokabilirdi. Eliyle hızla ekibin hareket haline geçmesine karşılık durmaları için bir işaret verdi. Ekip… Gerçekten de bir ekibe benzemişlerdi. Kollarını Teresa’ya sarmak, onu bütün bunlardan uzaklaştırmak gibi isteklerini zar zor bastırıyordu adeta. Izdırap Veren, hala oradaydı. Kolları her an harekete geçecek gibi tetikteydi. Faith ise irice açılmış gözlerle bakıyordu. Sadece bu. Herkesin nefes alış verişleri dışında, tek bir ses yoktu. Ve Thomas tehlikeye girmemek için, herhangi bir harekette bulunmamakta kararlıydı. Onlar, bir hareket gözlemleyene kadar en azından.
Koşmasını sürdürürken Teresa, en sonunda kapıların o duyulmaması imkansız olan sesi, kulaklarına ilişmişti. Hayır, hayır, bu olamazdı. Kapılar kapanıyor olamazdı. Başaracaklardı. Yetişeceklerdi. Kayran'a ulaşacaklardı. Yavaşlamışlardı, kapı yakın göründüğü kadar, bir o kadar da uzak görünüyordu şu an. Her adımlarında yavaşlıyorlardı resmen. Ama ne onları, ne de kendisini suçlayabilirdi. Kapıya ulaştıklarında, kapı kapanmıştı. Bu gerçekten yaşanıyor olamazdı... Bir anda bütün sinirleri adeta zıplamıştı. Kimseye sinirlenmemişti, tek sinirlendiği kişi, kendisiydi. Sinirinden, farkında olmadan kapalı olan kapıya elinin yan dış tarafı kapıya gelecek şekilde yumruk atmıştı. Bunu yaptığını fark etmemişti bile, ta ki eli acıyana kadar. Ama şu an dizlerinin acısı düşünülürse, elinin acısı, hiçbir şeydi. Diğerleri gibi, o da sırtını kapıya verdi. Izdırap Verenler... Neredeydiler? Sadece bir tanesi orada duruyordu. Öyle hiçbir şey yapmadan. Sanki... onların bir boşluğunu bekliyordu da, o zaman saldıracaktı. Avını izleyen bir avcı gibi. Ne yapacaklarını, ne yapacağını bilmiyordu. Herhangi bir yanlış hareketi, onların ölümleriyle sonuçlanabilirdi. Önüne gelen saçlarını tek eliyle gifteki gibi önünden çekti. Ne yapacağını bilmeyen bir ifade ile, diğerlerine baktı teker teker. Hepsi, karşılarında duran Izdıran Veren'e bakıyordu. Bir şeyler düşünmeye çalışıyordu, ancak o hiçbir zaman planlama da iyi olmamıştı ki! Kaçabilecekleri hiçbir yer yoktu. Yanları boştu, evet, ama o taraflara gittikleri anda Izdırap Veren'in kıskaçlarıyla buluşurlardı. Bunları düşünürken, dünya Teresa'nın etrafında dönmeye başlamıştı. Neler oluyordu? Gözlerini beş-on saniyeliğine kapalı tutup hem bu hissin geçmesini, hem de aklına bir plan gelmesini umdu. Ama ikisi de gerçekleşmemişti tabii ki de. Yapabileceği tek şey, diğerlerinin aklına bir plan gelmesini ummaktı.
Newt, artık bacağının acısını hissetmiyordu. Ya da aışmıştı bu acıya, artık ona doğal geliyordu. Hangisnin doğru olduğunu kestiremiyordu şu an için, tek umudu, onları yavaşlatmayıp kapıya zamanda yetişebilmeleriydi. Arkalarındaki üç Izdırap Veren, hayatında duymadığı kadar vahşice sesler çıkarıyorlardı. Izdırap Veren'ler hep böyle vahşi davranırlardı, evet, ama bu... Çok daha farklı bir şeydi. Sanki vahşilikte seviye atmalış gibilerdi, ya da bu Izdırap Veren'lerin bir üst modeli gibiydi. Tabii öyle bir şey varsa. Becerebildiği kadar hızlı koşmaya devam etmişti, etmişti ama, kapıya yetişmelerine yetecek kadar hızlı değillerdi. Düzeltiyordu, değildi. Onun yüzünden kapıya yetişememişlerdi. Onları yavaşlatmıştı. Eğer şu aptal bacağı sakat olmasaydı... Çok daha iyi, çok daha hızlı ve çok daha güçlü olabilirdi. Eğer bacağı sakat olmasaydı, onlar burada tıkılı kalmazdılar. Faith burada tıkılı kalmazdı. Artık bu vakitten sonra tek önemli olan şey, hayatta kalmalarıydı. Daha da önemlisi, Faith'in hayatta kalmasını sağlamaktı. Kapıdan onun yüzünden geçememişti, ama ölmesine izin vermeyecekti. Bugün olmayacaktı. Arkasına döndü ve Izdırap Verenler... Yoksa Izdırap Veren mi demeliydi? Diğerleri neredeydi? Nereye kaybolmuşlardı? Ölemezlerdi onlar, ölmezlerdi. Kayblmuş olmalarına imkan yoktu... Peki, neredeydiler? Ne yapmalılardı? Izdırap Veren neden sadece öyle boş boş bakıp, saldırmıyordu? Planları neydi? Daha doğrusu, bir planları var mıydı? Konuşsalar, elbette bir şey bulabilirlerdi. Ama aynı zamanda Izdırap Veren'in konuştuklarını duyması... ne kadar sağlıklı bir davranış olurdu, bilemiyordu. Kaçmaları lazımdı, orası kesindi. Dikkatini bir şekilde dağıtmalılardı. Ama nasıl yapacaktılar ki? Bacakları, sarılmak için fazla uzundu, tutulamazlardı. Diğerlerinin tepkilerini merak edip, bakışlarını onlara doğru çevirdi. Tabii ki de ilk durağı Faith olmuştu. Böyle bir lüle çukurundayken bile, güzelliğiyle kendini fark ettirebiliyordu. Ve hele saçlarından gelen kırmızı ışık... Bir dakika, Faith kızıldı, evet, ama saçlarından kırmızı ışık gelmezdi. O kırmızı ışık, farklı bir şeydi. Başını öbür tarafına çevirdiğinde, aynı kırmızı ışığı gördü. Neydi bu kırmızı ışık? Tekrardan diğerlerine bakınca, kırmızı ışığı fark edenin tek o olmadığını anlamıştı.
teresa: yeah i'm that beautiful teresa: can u beat that teresa: i don't think so, hah
Newt’ün veya başka birinin onu korumasından nefret ediyordu. Kendi başının çaresine bakamamaktan nefret ediyordu. Kesinlikle nefret.ediyordu. Fakat düşüncelerini buna yönlendirmenin ne yeri, ne de zamanıydı. Thomas ve Newt’ün ne düşündüğünü bilmek isterdi. Koşucuları sadece dün, dışarı çıkarken görmüştü. Bu yüzden ne yapması gerektiğini, nerelere bakabileceğini, nasıl bir şeyler üretebileceğini bir türlü bilemiyordu. Sadece arkasına bakmadan, bütün gücüyle koşuyordu. Ancak o an, yavaşça kolunu kaldırdı. Koşarken ki dikkatinin dağınıklığı, ve hız yüzünden görmekte zorlansa da biraz odaklanmak işe yarayabiliyordu. Kapıların kapanacağı saati öğrenmişti. Ve… Konuşmak veya diğerlerine haber vermek için durmadı. Sadece hızla yönünü değiştirdi, ve asıl alana giren kapılara doğru koşmaya başladı. Onu takip edeceklerini umuyordu. Takip etmelilerdi. Lütfen, lütfen, lütfen. Planı gayet açıktı. Duvarlar. Bütün kemikleri -tabii o yaratıklarda bu tür şeyler varsa- kırabilecek, bütün bedeni parçalayabilecek duvarlar. Arkasından duyduğu seslere aldırmadan, koşmaya devam etti. İki dakika vardı. İki dakikada oraya varırsa…
Koşucu olmak… Bambaşka bir şeydi. Bütün kontrol sizin elinizdeydi. Bütün yük sizin elinizdeydi. Thomas herkes için endişeleniyordu. Newt için, Teresa için, hatta buraya geldiğinden beri Newt dışında kimseyle konuşmayan Faith için bile. Ama en çok… En çok Teresa için endişeleniyordu; onda özel bir şey vardı. Ne bilmiyordu. Ama hissediyordu. Yüzünün kızarıklığının, koşuştan kaynaklandığını düşüneceklerini umdu. Bu anda böyle şeyler düşünmesi bile saçmaydı. Ama sürekli ona dikkat ediyordu. Arkasına bakmasına gerek yoktu. Onu hissediyordu. Ancak bütün bu düşüncelerini, karşısında duran kızın ani yön değişikliği bozdu. Bir an yavaşlamak zorunda kaldı bu sebeple. Nereye gidiyor? diye düşünürken, bunu Teresa’ya sorduğunun farkında bile değildi. “Faith!” diye bağırdı ama kız ona bakmıyordu bile. Ve o anda.. Teresa? Teresa! Galiba anladım. Anladım! Son kelimesini, bağırarak söze döktü. “Koşun!” derken, saatine göz attığında tamamen emin olmuştu. Ve yönünü değiştirerek Faith’in arkasından ilerlemeye başladı. İşe yarasın, lütfen işe yarasın…
Teresa tıpkı diğerleri gibi son gücüyle koşuyordu. Arkalarından gelen seslere bakılırsa, Izdırap Veren Kulübü, üç kişi olmuştu. Eh, belki onlara gerek kalmadan, kendilerini koşarkaen birbirlerine çarparak öldürürer diye düşündü bir anlığına. Tabii ölmeleri mümkün müydü, işte ondan pek emin değildi ya, neyse. Nereye kadar koşabilirlerdi, kapıların kapanmasına yetişebilirler miydi, bilmiyordu. Ama yetişmek zorundaydılar. Bütün bir geceyi dördü burada geçiremezdi, içlerinden en az birisi aralarından ayrılmak zorunda kalırdı. Hep öyle olurdu. Nasıl olduğunu bilmese de, biliyordu işte. Ne Faith'i, ne Thomas'ı, ne de Newt'ü kaybetmek istemezdi. Özellikle de Thomas'ı. Ona anlatamayacağı garip bir şekilde ddeğer veriyordu, vermesi gerektiğinden çok daha fazla. Evet, çok tanımıyordu belki onları, belki eski hayatlarında oldukça yakındılar, ya da birbirlerinden nefret ediyorlardı...ama önemli değildi. Hiçbiri önemli değildi, çünkü 'bu hayatında' daha kendisini bile doğru düzgün tanıyamıyordu ki! O sırada kafasının içinde Thomas'ın sesini duyunca, bütün düşünceleri uçup gitti. Hiçbir fikrim yok. Ne yapmaya çalışıyorsa artık, umarım yapmaya çalıştığı şey bizim ölümümüz ile sonlanmaz. O andan itibaren tek yaptığı şey, Thomas'ı izlemek oldu. Gerçi, zaten hep öyle yapmıyor muydu? Başının içinde Thomas'ın anladığını duyunca, onların döndüğü gibi, o da o yönden döndü. Şu an kafası oldukça karışmıştı, ancak yine de onlara güveniyordu.
Newt, ne düşünüp labirente gelmişti, anlamıyordu. Geçirdiği sakatlık yüzünden, bacağı koşmasını pek rahatlatmıyordu. Attığı her adımda, resmen cehennem acısı çekiyordu. Ama bir şekilde onları orada öylece bırakamazdı. Onları, Faith'i labirentte bırakamazdı. Tek düşünebildiği, o olmuştu. Garipti, hatta diğerlerini bu kadar düşünmezken onu ve onun ateş kızılı saçlarını bu kadar çok düşünmesi, garipti. Değişik bir duyguydu. Ama yine de, Kayran'da poposunu ağrıtacağına oturarak, onlarla, Faith'le burada olmak, çok daha iyi hissettiriyordu. Olması gerektiği yerdeydi Newt. Olaylara anlam verememişti, ilk başta Faith sert dönüş yapmıştı, ardından Thomas, onun ardından da Teresa... Ne olduğuna anlam veremiyordu, ama belli ki bir şeyler planlıyorlardı. Hem onlar o tarafa doğru giderken o aksi yöne gidemezdi. Hele de başta Faith varken. Bacağının sızısını unutup, eskisi gibi hızlı bir şekilde onlara yetişip, koşmaya devam etti Newt.
Muse A and Muse B work together in a corporate environment. One day at a work lunch during a loud group discussion Muse A confesses they love kissing over collarbones. Muse B confesses they have a weakness for that. When they get back from lunch their work emails quickly become flirty and soon move beyond simple flirting. Over the coming days the tension between them grows until one afternoon in the filing area Muse A cannot hold back any more and kisses Muse B passionately. Do they stop there or let go with their newly found desire for each other.
Plot Twist: They both have significant others outside the office
Plot Twist: One muse is the boss of the other
Plot Twist: They get caught by another employee who threatens to spill the beans to management and get them both fired.
More plots
YES THIS PLEASE
↖ Sucks at RPing but does it anyway
Reblog if you want one of these in your askbox:
A compliment
A story
Why you follow me
If you met me what would you do
A cute message
One thing you want to tell me
One thing you want to know about me
Let's Cut to the Chase. I wanna RP. Let's Do It:
Let’s cut to the chase. I wanna RP. You wanna RP. Let’s do it. Don’t be shy. Send in one or more of the following symbols to my ask:
☮ - For me to post a starter.
☼ - If you’d like our characters to be friends.
✿ - If you want to try a romantic relationship with my character.
❅ - If you’d like our characters to be enemies or rivals.
♥ - If you just want to RP, and see where it goes.
Faith, koşarken aklından bir çeşit plan üretmeye çalışıyordu. Ama ne yazık ki bu konuda berbattı. Acaba hafıza kaybı bu tür huylarını etkilemiş miydi? Acaba eskiden… Bundan daha da mı zekiydi? Şu anda aptal olduğunu düşünmüyordu elbette, sadece elinden bir iş gelmesini dilerdi. Teresa kendini çektiğinde, ona izin verdi ve sırtını hızla duvara yasladı. Ses çıkarmaması gerekiyordu. İşte bunu bilecek kadar akıllıydı. Ancak, sesler daha farklı geliyordu. Sanki iki tane… ses var gibiydi. Ve Faith o an, anlık bir dürtüyle hareket edip sol tarafına döndü hafifçe. O anda gözlerinde ki korkuya elinden geldiğince engel olmaya çalışıyordu. Korkmamalıydı. Fakat gördüğü şey. Etrafına bakacak vakti yoktu. Silah yerine kullanacak bir şeyi yoktu. Bir tekme atmayı düşündü ama… Izdırap Veren’den çıkan ani sesle, kapattığının farkında bile olmadığı gözlerini açtı. Thomas orada durmuş, bir palayı üzerine saplamıştı. Palayı da nereden bulmuştu? Ve Faith onun pala olduğunu nereden biliyordu? Belki de… Daha önce görmüştü. Başını kaldırdığında, Thomas’ın tek bir şeye odaklandığını gördü. Izdırap Veren’e palayı sürekli ama sürekli sapladı, ancak kollarını sallamaya ve hareket etmeye devam ediyordu Onlar öldürülemezlerdi. En azından Faith’e öyle söylenmişti. Peki ya… Thomas’ın korumacı, hayal bile edemeyeceği bir tavırla Teresa’yı kavradığını, ve onu kendine çektiğini gördü. Saniyelik bir sarılmaydı, fakat ardından bağırdı. "Koşun!" Ve Faith, varlığını bile hissetmediği bir elin kolundan tuttuğunu hissetti. O anda sadece Thomas’ın Teresa’ya bakışına odaklanmış olmalıydı. Böyle bir anda onlara imrenmesi kendinden utanmasına sebep oldu.
Tabii ki de Teresa'nın planı işe yaramamıştı, öldürülemeyen ve sadece öldürmeyi bilen canlıların ondan daha zeki olabileceğini, hiç mi hiç düşünmemişti. Bu yüzden kaybediyordu ya zaten? Aklı donmuş gibiydi. Düşünemiyordu. Ne yapacaklardı? Düşün, düşün, düşün! Eğer bir şeyler bulamazsa burada ölüp gideceklerdi. Bir şeyler düşünme konusuna o kadar dalmıştı ki, etrafında neler olup bittiğini bile geç kavrayabilmişti. Thomas, Izdırap Veren'e pala ie tüm gücüye vurmuştu, elbette ölmemişti, ama afallayarak oradan kurtulmalarına yetecek kadar zaman vermişti onlara. Thomas'ın boşta olan elinin belini kavradığını hissedince, Teresa da Thomas'a aynı hızda ve sıkıca sarılmıştı. Aslında... oldukça garipti bu. Böyle sarılmayı becerebilen Thomas'tan başka birinin olmadığını düşünüyordu. Geri çekilip, başını Faith'e doğru çevirdiğindeyse, Newt'ün çoktan onun yanına gelip, Izdırap Veren'in kıskacından korumak amacı ile kendisine doğru çektiğini görmüştü. Orada daha fazla kalmamışlardı, Thomas'ın bağırışı ile dördü birden ellerinden geldiği kadar son hız koşmaya başlamışlardı. Bu sefer plan kurmak zorunda olmaması güzel bir histi. Başkalarının sizi kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atmalarını bilmek, güzel bir histi.