Miskinliğin kutsallığı...
Yıllar öncesi, sanırım 14-15 sene kadar var.
Cumartesi akşamı, miskin miskin evde oturuyorum. Aylardan Aralık ama dışarda inanılmaz güzel bir hava var. Gece yarısını geçmesine rağmen hala odanın penceresi açık düşünün ne kadar güzel bir hava var.
Pazar günü için kendi çapımda program yapıyorum ama pazarları bırak dışarı çıkmayı evin içinde dahi bir şey yapmak istemem çünkü pazar günleri benim için harbiden kutsaldır.
Miskinliğin kutsallığıdır bu.
Ama inatla plan yapıyorum.
Aklıma birden Milli Park geldi nedense. Yazın tamam da kışın?
Milli Parka şimdiye kadar hep yazın ve arabayla gittim. Halka açık 4 koyu vardır ve her biri bir birinden güzeldir. Arkan orman önün deniz. Arada sadece on metrelik taşlı plaj ve yazın sıcağında insanı serinleten masmavi deniz.
Pazar sabahı hedef Milli Park.
Sabah 06:00 da kalkar, hafif bir kahvaltı yapar, 06:30 da yola çıkarım. Kahvaltı şart çünkü arabayla 35-40 dakikalık yolculuk ve hemen peşinden 3 belki de 4 saatlik bir yürüyüş yapacağım.
Milli Parkın girişinden Kanyon sapağına kadar yaklaşık 16 km bir yol var. Yürümek için çok da uzun bir mesafe değil ama parkur öyle hiç de kolay bir parkur değil. Tamam, araba yolu ama inişi çıkışı, hatta öyle bir tırmanış var ki dönüş yolunda, ben ona “Eşek Öldüren Yokuşu” derim.
Giderken sıkıntı yok çünkü iniyorsun o yokuşu.
Dedim ya hep arabayla gittim diye.
Gene bir Milli Park dönüşünde o yokuşta tanık olduğum olay yüzünden “Eşek öldüren yokuşu” dedim oraya. Yokuşun yarısında mopetle tırmanmaya çalışan iki kişi vardı, biri itiyor diğeri ise gaz veriyordu. İkisi birden motorun üstünde çıkamamıştı o yokuşu, düşünün işte nasıl bir yokuş.
Plan yaptıkça heyecan sarıyordu beni.
16 km yürüyeceğim, güzellik çeşmesinde elimi yüzümü yıkayıp güzelleşeceğim, kana kana su içip gençleşeceğim, kısa bir mola ve sonrasında kısa bir yürüyüşle üçüncü koya, deniz kıyısına inip, ormanla denizin birleştiği yerde banka oturup yanımda getirdiğim nevalemi atıştırırken termostan sıcak kahvemi yudumlayacağım.
Akşamdan her şeyi hazırladım ki sabah vakit kaybetmeyim. Saati sabah altıya kurdum ve saat onbir gibi yattım.
Derinden gelen ve kulağı tırmalayan bir ses.
“Pazar Pazar kim bu densiz? Nedir bu ses? İnsanlarda hiç utanma yok mu?
Ses giderek artıyor ve artık tahammül sınırı geçmeye başladı. Yavaş yavaş gözlerimi açtım sesin kaynağını bulmaya çalışıyorum.
Sadece hassiktir diyebildim.
Akşama kadar hiçbir bok yapmadan yattığın, arada kitap okuduğun, sıkılınca uyuduğun, sonra biraz daha kitap okuduğun, televizyon bile seyretmediğin haftanın en güzel en kutsal günü.
Ve sen kalkıp saati sabahın altısına, kargaların bile bokunu yemeğe fırsat bulamadığı bir saate kuruyorsun.
Aradan geçen onca seneye rağmen hala nedenini bilmem ama birçok şeyin sebebini o Pazar sabahı yataktan çıkmamaya bağlarım.
Eğer o Pazar üşenmeseydim, kıçımı kaldırıp planladıklarımı yapmış olsaydım, çok daha farklı bir hayatım olurdu gibi geliyor.
Sadece öyle olacağına inandığım içindir belki de.
Hayatımda birçok şey değişti ama Pazarın kutsallığı hep baki kaldı.