Dağılır gider kara bir bulut, dokununca bir dost eli.
seen from China
seen from United States
seen from Uzbekistan

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Canada

seen from Pakistan
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Poland
seen from United States

seen from Taiwan
seen from Indonesia
seen from Malaysia

seen from Singapore
seen from Taiwan
seen from Taiwan

seen from Mexico
seen from Taiwan
Dağılır gider kara bir bulut, dokununca bir dost eli.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı Yok böyle bir sevgilim benim Ama dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla dolu Olunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.
Ülkü Tamer - Bir Garip Öğretmen Öğretmenlik Serüveni Başlıyor Askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım. İstanbul’da, Okmeydanı’nda İstiklal İlkokulu’na verdiler beni. 1960’ların ikinci yarısı. Okmeydanı şimdiki Okmeydanı değildi o zamanlar. Ne çevre yolu, ne koca koca yapılar... Darülaceze’yi geçince bir iki gecekondu. Şark Kahvesi. İki katlı İstiklal İlkokulu. Okula gidip müdüre “teslim oldum”. “Seni dördüncü sınıfa verelim” dedi Hikmet Bey. Aldı beni, sınıfıma götürdü. Kırk dört çocuğa, “İşte öğretmeniniz” dedi. Bana döndü, güldü. “Hepsinin eti de senin, kemiği de senin.” Çıktı gitti. Bir süre öğrencilerimle bakıştık. Nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Adımı söyledim. Onların da kendilerini tanıtmasını istedim. Hepsi sırayla adını söyledi. Sonra yine sessizlik. Sonunda sessizliği Azmi bozdu: “Bugün küme çalışması yapacak mıyız, öğretmenim? Ünitemiz...” Küme, ünite... Ne ola ki bunlar? Bizim zamanımızda böyle şeyler ne gezer! Kurs falan da görmedik. Askerlik Şubesi’ne, oradan Milli Eğitim Müdürlüğü’ne, oradan da okula! Öğretmenliğin ABC’sini değil, A’sını bile bilmiyoruz! “Bugün ders yok” dedim. “Birbirimizi tanıyacağız.” & Yazılarının nasıl olduğunu görmek istedim. “Okulun adını yazın” dedim. Yazdılar. Kırk dört kişiden sadece altısı “İstiklal İlkokulu”nu doğru yazabildi. Ben de kalkmış, yazıları güzel mi diye bakacağım! Dördüncü sınıf öğrencisi bunlar. İkinci sınıfta bile bu yanlışlar yapılmaz. İşim hiç de kolay olmayacaktı. Her şeyden önce çocukların güvenini kazanmalıydım. Bana güvenmeleri için hiçbir neden yoktu şimdilik. Öyle ya, “ünite” deyince, “küme” deyince boş boş bakıyordum. Bu güveni “ders dışı” bir yolla sağlamalıydım. “Söyleyin bakalım” dedim. “En sevdiğiniz sinema oyuncusu kim? Artist?” Sınıfın yarısı Cüneyt Arkın, yarısı Yılmaz Güney dedi. Yaşasın! Güvenlerini kazanacak bir yol bulmuştum. Cüneyt de, Yılmaz da arkadaşımdı. Onları getirecektim okula. Getirdim de. Malkoçoğlu Okmeydanı’nda Cüneyt Arkın’ı Fahrettin Cüreklibatur olduğu, öykü yazdığı günlerden tanıyordum. Annemin memleketlisiydi. Eskişehirliydi. Tıp Fakültesi’ne gidiyordu o sıralarda. Şiir yazmayı bırakmasına üzüldüğüm, üzülmekten öte içerlediğim, Cengiz Çelikten’le dolaşırlardı hep. (Sahi, Cengiz acaba nerelerde şimdi?) O gün okuldan çıkar çıkmaz Cüneyt’i buldum. “Yarın çekimin var mı?” diye sordum. “Hayır” dedi. “Hazırlan öyleyse, benim okula gidiyoruz.” “Peki” dedi hemen. “Ama önce Cağaloğlu’na gidip kırk dört öğrenciye bir şeyler alacaksın” dedim. Herkese üçer defter, üçer kalem, birer cetvel, birer sulu boya takımı, vb. Ertesi gün nerede buluşacağımızı kararlaştırdık. Buluştuğumuzda Noel Baba gibiydi Cüneyt. Arabasının bagajını armağanlarla doldurmuştu. Okula vardığımızda ilk ders başlamış, öğrenciler sınıflarına girmişti. Müdürün odasına gittik. Hikmet Bey, Cüneyt’i görünce gözlerine inanamadı. Benim çocuklar da. Sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra çığlıklar yükseldi: “Cüneyt Arkın! Cüneyt Akın!”
Herkese armağanları dağıtıldı. Sonra yine sessizlik. “Hadi” dedim çocuklara. “Cüneyt Bey’e bir şeyler sorun bakalım.” Nihat adlı bir öğrencim vardı. Parmağını kaldırdı. Ayağa kalktı. Sorusunu patlattı: “Dünyamızın güneşten uzaklığı kaç kilometredir?” Cüneyt şaşkınlıkla bana baktı. Sanki tahtaya kaldırmışım onu, bilemezse sıfır vereceğim. Neyse, Azmi yetişti imdada: “İlk filminizi ne zaman çevirdiniz?” Bu arada kapı açıldı. Öğretmenlerden biri. Başka bir sınıfta okuyan oğlunu içeri itiyor: “Hocam, bu da istifade etsin...” & Ders arasında okul birbirine girdi. Cüneyt’i müdürün odasına zor attım. Bütün öğretmenler orada toplanmış. Çaylar içildi. Sonra ünlü oyuncumuzu alkışlar arasında yolcu ettik. Kadın öğretmenlerden biri yanıma yaklaştı. “Aşkolsun, hocam” dedi. “İnsan bir gün önceden söyler... Saçımızı yaptırırdık.” Sınıfa girmek üzere koridordan geçerken benim öğrencilerden birinin sesini duydum. Bir başka çocuğa caka satıyordu: “Sen ne diyorsun be! Bizim öğretmen Cüneyt Arkın’ın arkadaşı!” Tamam! Öğrencilerin güvenlerini ders dışı yollarla sağlamak yolunda önemli bir adım atılmış, “operasyon”un ilk bölümü başarıyla tamamlanmıştı! Sıra Yılmaz Güney’deydi.
Sınıfa Yılmaz Güney Geldi Yılmaz Güney’i aradım. Epeydir birbirimizi görmemiştik. En yoğun çalışma dönemini yaşıyordu. Setten sete koşturuyordu. “Bir gününü bana ayıracaksın” dedim. “Yarın buluşalım” dedi. “Yarın işin yok mu?” “Var ama boş ver. Ne yapacağız?” “Seni Okmeydanı’na götüreceğim” dedim. “Hayrola...” “Benim sınıfa geleceksin.” Ertesi gün Yılmaz’la okula gittik. Kıyamet koptu. Değil sınıf, değil okul, mahalle birbirine girdi. Yılmaz Güney’in geldiği duyulmuş. Biz sınıfta öğrencilerle sohbet ediyoruz, bütün Okmeydanı okulun bahçesine toplanmış, “Ya ya ya, şa şa şa, Yılmaz Güney çok yaşa!” diye bağırıyor. Yılmaz pencereden halkı selamlıyor. Dersler tatil edildi. Öğretmenler bizim sınıfa doluştu. Benim çocukların keyiflerinden yanlarına varılmıyor. Öyle ya, bir efsane ayaklarına kadar gelmiş, kendileriyle tek tek ilgileniyor, konuşuyor. Yılmaz gittikten sonra ortalık biraz yatıştı. Sınıfta benim öğrencilerle baş başa kaldık. Artık hepsi bir başka bakıyordu bana. Karşılarında “küme”yi, “ünite”yi bilmeyen bir öğretmen değil, Cüneyt Arkın’ın, Yılmaz Güney’in arkadaşı vardı. Kafalarında, yüreklerinde beni de o kata yerleştirmişlerdi. Güvenlerini, “ders dışı” bir yolla da olsa, kazanmıştım. Öğrenciyken bile yaşamadığım yoğun bir çalışmaya girdim hemen. Önce “küme” nedir, “ünite” nedir, öğrendim. Şiiri, çeviriyi bir yana bıraktım, ders kitaplarını, yardımcı kitapları “hatmetmeye” koyuldum. Yılmaz’ın gelişinden yaklaşık bir hafta sonra, dersin ortasında kapı vuruldu. “Girin” dedim. Gireni görünce de şaşkınlıktan donakaldım. Münir Ağabey! Münir Özkul! Beni arıyormuş. Kâmran Yüce’ye sormuş. Kâmran, “Okmeydanı’nda öğretmen” demiş. Münir Ağabey de kalkıp okulu bulmuş, gelmiş. Benden çok öğrenciler şaşırdılar tabii. Cüneyt Arkın’dan, Yılmaz Güney’den sonra Münir Özkul! Öğretmenlerini ziyarete geliyor! Münir Ağabey’in geldiğini müdüre de haber vermişler. Kapı güm diye açıldı. Hikmet Bey, bir süre sessizce baktı Münir Ağabey’e. Sonra yanına koştu. “Allah Allah?” dedi. “Şu sanatkârlar da ne kadar mütevazı oluyorlar. Kalkıp kalkıp okulumuza geliyorlar!” & “Sanatkâr”ların ziyaretleri daha sonraki aylarda da kesilmeyecekti. Edita Morris bile gelecekti sınıfa. Bazı müzik derslerini ise “konuk öğretmen” olarak Cenan Akın’la Cem Karaca verecekti. -Ülkü Tamer, Bir Garip Öğretmen (Yaşamak Hatırlamaktır, Anılar Kitabı) -Görsel (yapay zekâ): Ülkü Tamer, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney
Gönül Coşkusunun Masalı
Aşkı alamadığını inkar edip aslında aşıklara imrenerek bakanlar bilirim. Bunu gereksiz bulanları, aşkın bir ömrü yediğini söyleyenleri bilirim. Oysa aşkın bir vatan olduğunu bilirim. Peki ben hangisiyim? Aşk nedir benim için?
Aşk, her Türk gibi benim içimde de ilk önce ucu bucağı olmayan kutsal bir vatandır. Gökyüzünde süzülen Al Bayraktır; hürriyetin kokusunu taşıyan. Mustafa Kemal’dir; karanlıkları delen bir çift mavi bakışın kararlılığıdır. Muhammed Mustafa’dır; alemlere rahmet olan o sonsuz şefkattir. Kur’an-ı Kerim’dir benim için ilk aşk; her harfinde hakikatin saklı olduğu o eşsiz rehberdir. Gönlümün bu manevi kaleleri, ruhumun toprağına kök salmış dev çınarlar gibidir; sarsılmaz, yıkılmaz ve her daim gölgesinde huzur bulduğum.
Ancak bu görkemli çınarın dalları arasında, kimselerin kolayca göremediği saklı bir bahçe daha vardır. Orada aşk, dünyanın tüm ağırlığını kapının eşiğinde bırakıp içeriye bir çocuk adımıyla girmektir. Hayatın o gri ve ciddi maskesini çıkarıp bir tebessümün sıcaklığında erimek, sevdiğinin yanında bir masal kahramanı gibi çocuklaşmaktır. Aşk, ruhun en savunmasız, en çıplak halidir ama o savunmasızlıkta koca bir dünyaya kafa tutacak cesareti kuşanmaktır.
Aşk bir güvendir; hırçın bir denizin ortasında, gizli bir elin seni daima yıldızlara bakarak kıyıya çekeceğinden emin olmaktır. Düşünülmektir; üşüdüğünde ruhuna sarılan görünmez bir hırka, karanlıkta fısıldanan bir dua gibidir. Bir başarıdır aşk; ama bir tahtı ele geçirmek değil, bir kalbin en mutena, en saklı odasında kendine bir yer bulabilmektir. Bir kibarlıktır; incinmesin diye üzerine titrenen bir kristal, kırılmasın diye sesin ayarının kısıldığı o eşsiz zarafettir.
Peki, bunca kelamın, bunca hayalin sonunda ben neredeyim? Gökkuşağının altından geçebileceğine inanan o küçük kız çocuğunun heyecanıyla bekliyorum hala. Kendi yazdığım bu masalın içinde kalbim, elinde eski bir fenerle ormanda yolunu arayan bir gezgin gibi... Acaba bir gün o "vatan" bildiğim kutsallıkla, "çocuk" kaldığım o saf mutluluğu aynı limanda buluşturabilecek miyim? Yoksa ben, kıyıya vurmak için sabırsızlanan bir dalganın, hiçbir zaman kavuşamayacağı o uzak ufka duyduğu sonsuz ve masalsı bir merak mıyım?
Baba bana artık biraz iyi davransan olur mu ben uzun zamandır mutlu değilim de
Sohbet etmeye ağlarken başlayıp, gülümseyerek ayrılıyorsanız o kişinin kıymetini bilin. ❤