“Otomatik Portakalın orijinal ismi “clockwork orange” ; İngilizce’deki “queer as a clockwork orange” deyiminden gelir, Görülebilecek en tuhaf davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi anlamında kullanılmaktadır.”
“İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik avıyla oynama yetisidir”
Doğanın aldığı bir çeşit intikam mıdır, “modernlik”, yoksa insanın kendi yarattığı yolda yürümeyi tercih etmesi sebebiyle eninde sonunda bulaşacağı kıyametin ta kendisi mi? Tam da bu karmaşanın ortasında hayatta kalmaya çalışan insan, anlamaya çalışıyor tabii, en sonunda vardığı bu metalik durağı. Bu durak pek sabit değil, daha çok akışkan ve hatta süblimleşen bir kaosun ta kendisi bile olabilir. Böyle bir durakta insanın durabilme savaşını anlamaya çalışıyor belki de insanın ta kendisi. Gerçi bulunduğu her ana bir anlam katmaya çabalarken ne denli doğruya ulaşabilir, hayat zaten bir anlamak kavgası değil midir her türlü, ve işte modernlik de artık insanoğlunun anlamlandırma kapasitesinin bulanmaya başladığı, beyninin ‘buharlaşıp uçtuğu dönem’ değil midir? Balıklar içinde bulunduğu denizin ne kadar farkında olabilirdi ki, insanoğlu dalgalarında boğuştuğu modern zamanları da tam manasıyla anlayabilsin. Fakat, balıklardan ziyade insana bahşedilen “düşünme” yetisidir işte onu zehirleyen, anlamaya, anlamlandırmaya iten ve hayatta kalma savaşında en yüksek ama en ağır basamağa getiren. İşte bütün bunların sonucunda, başından sonuna insanlığın varoluşuna baktığımızda bu düşünen hayvanların kendilerine neden bir sosyal toplum yapısı oluşturduğu, üzerinde durulmuş ve kısmen de olsa cevabı verilmiş bir sorudur; kendi sonsuz bireysel özgürlüklerinden feda ederek karşılıklı sosyal ilişkiler çatısı altında doğanın vahşiliğinden korunabilmektir asıl amaç. Bu tıpkı bir ördeğin, martı gibi sonsuz gökyüzünde tek başına rastgele uçmasındansa, önündeki gruba uyarak belirli bir çizgide uçmayı daha çok tercih etmesine benzer. Grubuyla birlikte daha güvenli fakat bir o kadar da sınırlı bir şekildeki uçuşu, özgürce ama tehlikeye açık bireysel bir uçuşa yeğler. İnsanoğlunun ilk başta korunma amaçlı oluşturduğu bu sistem her ne kadar onun hayatta kalma savaşını bir hayli uzun sürdürebilmesine yarar sağlamış olsa da, modern zamanlara ulaşıp, doğaya hükmetmeye başlamasıyla inşa ettiği sosyal olgularında kırılmalar yaşamaya başlar. Artık doğanın vahşiliğinden, sürprizlerinden ve felaketlerinden o denli korkmasına gerek yoktur, çünkü uygarlıklar kurmuş, teknolojisiyle doğal unsurları kontrol etmeye başlamış ve dünyanın dört bir yanına açgözlü bir hırsla yayılıp doğa anaya bile semer vurabilmeyi başarmış bir canlıdır. Artık, güvenle yaşamak için kurduğu sosyal topluma ve sırf bu topluma ayak uydurmak için yaptığı “rollere” ihtiyaç kalmayacaktır. Bastırdığı bütün o ilkel duygular, hükmedebilmenin verdiği güven ve rahatlıkla, sudaki zeytinyağı gibi yüzeye çıkar, doğaya karşı kendini savunma amaçlı oluşturduğu “şiddet” dürtüsünü ya da toplum içinde “ahlak yasalarıyla” kilit altında tutmak zorunda olduğu cinselliğini gizlemesine pek gerek kalmaz. İçinde bulunduğu toplum tarafından kendine dayatılan “yapaylaştırılmış ahlak olgusununun” zincirlerini tek tek kıracaktır. Ahlak kuralları adını verdiği her şey toplum tarafından bireye zorla aşılanmış yapay davranışlardır. Böylelikle, insanın ilkel zamanlarda atalarından kalmış, fakat modernleşme sürecinde kara bir kutuya kapatıp kilitlediği temel içgüdüleri, modernliğin gelmesiyle - insan türünün kendi kendine yetebilmesi ve doğaya hükmedebilmesiyle birlikte- açığa çıkmaya hazırdır. Bir toplum ne denli modern ve tamamen ahlak yasalarıyla örülmüş olursa olsun, bireyin kendi içinde var olan şiddet isteği her daim onun karşısına çıkacaktır. Şiddet en az nefes almak kadar içgüdüsel bir olgudur ve toplumsal ahlaki yasalar adı altında bastırılmış, evcilleştirilmiş ve söndürülmeye çalışılmıştır. Nasıl insanlık bunca yüzyıldır, nefesini tuttuysa, artık sınıra dayanmak üzeredir. İnsanoğlu modernliğe kadar yüzüne takmak zorunda olduğu ahlak maskesini çıkardığı vakit, altında vahşilik akan bir suret ortaya çıkmış olacaktır.
İşte, “roman yazan bir müzisyen” olarak anılmak isteyen Anthony Burgess, bu düşünceyi destekler nitelikte çığır açacak bir eser yazmıştır; aslında 1959 yılında beyin tümörü teşhisi konunca para kazanmak amacıyla yazmaya başlamıştır ve bir sene içinde beş kitap yazar, bu kitaplardan en ünlüsü 1962’de yazdığı; şiddet bağımlısı genç bir çete liderinin toplumla ve baskıcı değerleriyle yaşadığı uyuşmazlığı anlatan Otomatik Portakal’dır. 1971’de ise Stanley Kubrick isimli ‘mükemmelci’ bir yönetmenin yorumuyla beyaz perdeye aktarılır ve böylelikle eser yıllarca tartışılacak bir tartışmanın da kaynağı olur; şiddet sadece sapkınların değil, normal insanların ve hatta şiddeti kökünden kazımaya karar veren bilimin bile yakasından düşmeyen, şekil değiştirse de, her zaman insanoğlunun karşısına dikileceği bir dürtü müdür yoksa insanlığın ilkel zamanlarından miras aldığı, tamamen silip atabilmesi mümkün olan zorlu bir leke mi?
Genel yapısına bakıldığında film, gelecekteki İngiltere’de, daha doğrusu post-endüstriyel bir distopyada geçer. Toplumun bembeyaz, her şeyin aseptikten geçirilip hijyen kazandırılmış “sağlıklı” yapısına rağmen, ahlakı bozuk, hiçbir kurala ve inanca bağı kalmamış gençlerin geceleri ortaya çıkıp birbirleri arasındaki vahşi rekabetten ötürü yıkım, şehvet, zarar verme yarışına girmiş olmaları nedeniyle filme distopik bir hava hakimdir denilebilir. İlk sahne neredeyse Kafka’nın Dönüşüm’deki ilk cümlesi kadar kendine has, çarpıcı ve özgündür, eserin kendisiyle bütünleşmiştir: Çıplak, bembeyaz kadın bedenlerinin masa ve süs eşyası olarak kullanılmasıyla oldukça dikkat çeken “Korova” adlı ilginç bir barda, sağ gözündeki uzun kirpikleri, hafif pudralı yüzü, siyah fötr şapkası ve adeta 19. yy burjuvalarının parodisini andıran kıyafetleriyle Alex, çetesindeki diğer arkadaşlarıyla “sütünü” şeytani gülümsemesiyle yudumlamaktadır. İşte şiddetin ve kuralsızlığın kutsal kitabından uyarlanmış film, bu sahneyle başlamaktadır. Bir kaç saniyelik bu başlangıçla bile, film içeriğinde ne olacağını güçlü bir biçimde hissettirir. İnsanın eşya olarak kullanılmasıyla değerlerin sıfıra düştüğü, cinselliğin en az bir masa kadar sıradanlaştığı, en masum, en doğal, en saf suyun, yeni doğan bir bebeğin ilk içtiği o kutsal sıvının, yani sütün bile artık üzerine “başka bir beyaz olan” uyuşturucu katılarak hazırlanmış bir içki olarak yeraltı barlarında satılmaya başlandığı, ve üstelik bu içkinin kendilerini aşırı şiddet ve azgınlığa hazırladığını vurgulanması, oldukça çarpıcı bir distopya sunar izleyicilere. Ardından gelen yaşlı ayyaşın yer aldığı sahne ise o dönemin toplumuyla ilgili daha geniş bilgi içerir, artık ne kanun ne de nizam vardır, dünya gençlerin taze enerjileri, hırsları, nefretleri ve istekleriyle şiddet dolu bir biçimde sokakları ele geçirdiği bir dünyadır ve böyle bir dünyada yaşlı bir adama yer yoktur. Sıradan toplumun ahlak olgusuna değinilirse, yaşlı insanlar her zaman en erdemli ve en akıllı olanlardır, gençlerin onlara izinsiz dokunması bile büyük bir saygısızlık olarak görülür. Yaşlı bir insan, tecrübeli, erdemli ve bilgedir bu nedenle genç bir insandan ahlaksal açıdan daha üstündür. Fakat, modern toplumdaki ahlak olgusunun çatlamasıyla birlikte dengeler alt üst olmaya başlayacaktır, çünkü bir yaşlı ne denli bilge ya da tecrübeli olursa olsun, genç bir insanın damarlarında şahlanan şiddet isteğinden daha güçlü değildir. Çünkü soyut düzlemde ahlak ve erdem her ne kadar köklü ve sağlam görünseler dahi, öfke ve hiddetle aniden geliveren fiziksel bir yumruğa, şiddete karşı en az bir vazo kadar dayanıksızdır. Otomatik Portakal’daki ikinci sahne de bunun vurgusunu yapmaktadır, yaşlı adam tecrübeli ya da bilge de olsa, bu gözü dönmüş ve öfkeli gençlerin arasından sağ kurtulamayacaktır; fiziksellik maneviyatı yenmektedir. Gençler, kaburgalarında patlayan şiddetin kutsal gücüyle, artık yaşlılardan daha üstündür.
Nesiller arasındaki bu çatışmanın yanında, müziğin kendi içinde taşıdığı çatışma da şiddet sahnelerinde işlenmiş, böylece kuralsız gençlik ve müzik arasında bir bağ kurulmuştur. Müzik gençlerin isyanlarında atamadıkları çığlıkların bir sembolü gibidir adeta. Klasik müzik ise her ne kadar rock müziğin ağırbaşlı büyük babası gibi görünse de, Otomatik Portakal özellikle üçüncü sahnesiyle, sakin ve uysal klasik müziğin aslında vahşete, azgınlığa ve şiddete ironik bir biçimde uyumlu olduğunu göstermiştir. Yıkık dökük harap bir tiyatro, fonda özgürlük,eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin savunucusu olan Ludwig Beethoven’ın uysal bir eseri, ardından birden çok erkeğin savunmasız bir kadına en vahşi içgüdüleriyle tecavüz edişi ve sonrasında Alex ve Çetesinin devreye girmesiyle şiddetin harfi harfine hissedildiği bir dövüş sahnesi. Slow motion tekniği ve müzikteki ahengin görüntüyle uyumu, şiddetin içerdiği estetiği çarpıcı bir biçimde göz önüne sunmaktadır. İzleyicinin kulağındaki müzik, kendisini güzel bir günbatımını ya da narin bir papatyanın yaz melteminde naifçe süzülüşünü izlediğini hissettirmeye zorluyor olsa da, gözlerden geçen görüntü bir tecavüz ve cinayet sahnesidir. Buradaki iki ironik durum, apaçık bir şekilde şiddet, zevk ve estetik arasındaki ilişkiye bir göndermedir, sahnedeki karakterler ve hatta izleyici de dahil olmak üzere olaya şahit olan herkes şiddeti izlerken zevk almaktadır, bütün o yumruklarda, tekmelerde, boğuşmalarda imalı bir estetik vardır ve bunda klasik müziğin yarattığı etki de yadsınamaz. Sanatı ve düşünceleriyle bugünkü modern değerlerin bir simgesi haline gelmiş Beethoven, aslında modern insanın karanlık yanını simgeleyen Alex’in yaşantısındaki çelişkilere ilişkin bir ipucu sayılabilir çünkü neredeyse Beethoven ve Alex birbirlerini tamamlayan zıt kutuplar gibi birbirlerini tamamlamaktadır. Bir yanda çağdaş düşünce ve fikirleri, sakin ve eşitlikçi yapısıyla Beethoven, diğer yanda ise vahşi ve ilkel dürtüleriyle Alex. Bu karşıtlık bir bakıma her insanın kendi içinde bulduğu ikilemi de büyük oranda yansıtmaktadır, Alex bireyin içindeki saf şiddeti sembolize eder ve Beethoven da yoğun, tutkulu zevki. Kendini tamamen hümaniteden, kurallardan soyutlayan ve “iyiden” dışlayan Alex’in Beethoven’ı tutkuyla dinlemesi, onu dinlerken kendinden geçmesi ve gözlerini kapatıp kanlı dövüşmelerin, ırza geçişlerin, kıyımların koyu karanlık fantezilerini kurması, Beethoven’ın Alex’in elinde fantastik bir sadizme övgü aracına dönüşmesine sebep olmaktadır… 9. Senfoni’nin giriş bölümünün melodisinin duyulmasıyla beraber Alex, şiddet ve zevkin içiçeliğine gönderme yaparcasına şu sözleri tekrar etmektedir, “ Ah! Gökyüzünün betimlenemezliği. İhtişamdı bu ve ihtişam ete dönüştü. Evrenin değerli madeninden örülmüş bir kuş gibi, bir uzay gemisi içinde süzülen bir gümüş şarap gibi: burada yer çekimi saçmalaşır. Ve kulak verdiğimde, öylesine sevimli resimler gördüm.” Tam da bu sahnede Alex’in monologunun desteğiyle şiddetin ve zevkin içiçe geçmesi, birbirinden zıt ögelerin aynı sahne içerisinde kullanılması hem izleyiciyi olaydan yabancılaştırmakta hem de cinsellik,şiddet gibi insanın varoluşundan beri sahip olduğu temel içgüdüleri ironik bir biçimde sorgulayarak filmin örgüsünü sağlamlaştırmaktadır.
Bu tür bir şiddet-zevk ilişkisi bağlamında bir diğer çarpıcı sahne ise, “Otomatik Portakal’ı” yazmakta olan bir yazarın evine yaptıkları baskın ve karısına tecavüz ettiği sahnedir. Bu sahneye doruk noktası denilebilir çünkü Alex’in şiddeti en üst seviyeye ulaşarak kendi grup arkadaşlarına kadar baskı ve zor kullanmaya kadar ilerlemiştir, üstelik Alex’in davranışları daha da hareketli, yaptığı her şeyden daha da zevk almaktadır, kendinden geçer, bizzat içinde bir karakter olduğu “Otomatik Portakal’ın” yazarına bile şiddet uygulayarak, karısına tecavüz edip evini yağmalayarak kendi yaratıcısına dahi gücünü ispatlayacak bir dereceye ulaştığını ispatlar. Alex’in gücü en üst sınıra ulaşmakla kalmamış, artık yalnızca bir karakter değil, kendisini var eden olguya dahi istediğini yapabilecek denli büyük, güçlü ve neredeyse kutsal birine dönüştüğünün göstergesi olmuştur. Onu bu kutsallığa ulaştıran gene kendi içindeki şiddet isteğidir, ne yazık ki bu istek, sahip olduğu bu güç yakalanıp devletin şiddet tedavisi uygulamasına kadar devam edebilecektir.
Tam da bu noktada, devletin bireyler üzerindeki hükmünün ne olduğu, mükemmel ahlak arayışının absürd bir uğraş olup olmadığı soruları karşımıza çıkar, şiddet tamamen yok edilebilir mi yoksa sinsi bir virus gibi insanın içgüdülerine yapışıp sonsuza kadar orada devam mı eder ? Burgess, Alex’in bütün o işkence yöntemleriyle şiddetten iğrendirilmesi yöntemiyle, aslında şiddeti yok etmek için bile şiddetin uygulanması gerektiğini söyler, böylelikle şiddet asla tamamen yok edilebilir bir olgu olmayacaktır çünkü Alex’e uygulanan tedavide bile devlet tarafından Alex’e yapılanların bizzat kendisi şiddettir, işkencedir, vahşettir. Bu nedenden ötürü şiddeti ancak şiddet yok edebilecekse, şiddeti tamamen ortadan kaldırmak için daha büyük bir şiddet gerekli olacaktır, bu durumda şiddetsiz, tamamen mükemmel ahlaka sahip insan düşünülemez. Eğer bir şekilde bir birey o ya da bu yöntemle şiddet içgüdüsünden temizlenmişse, işte o an o insan “Otomatik Portakal’laşacaktır.” Yani bir birey veya bir insan olmaktan çıkacak, devletin, iktidarın ya da toplumun dayatma ve baskısıyla değişmiş, yapaylaşmış, kısaca ‘makineleşip tektipleşmiş’ bir olgu haline gelecektir. Bu nedenle, Otomatik Portakal filmi bir distopyadan çok daha gerçekçidir, çünkü asıl distopya toplumun ya da iktidarın dayatmak istediği mükemmel ahlağın ta kendisidir. Her ne kadar uygar ve çağdaş bir toplum adı altında “ahlaklı ve iyi değerli” bir sosyalite kurulmaya çalışılsa da, sanayi sonrasının gelişmiş toplumunda şiddet herkesin içine işlemiştir. Bu yargı filmde, Alex’in eski çetesinden ve sokakta yürürken rastladığı kurbanlarından dayak yemeye başlaması olarak gösterilmiş, böylelikle sokakta yürüyen adama kadar sıradan bir bireyin aslında fırsatı olduğunda şiddeti uygulamaya çekinmeyeceğini belirtilmiştir. İnsanlığın kayda alınmış ilk yıllarından bugüne bakılacak olursa da, devletin sürekli toplumu “dizginlemeye” ya da “dize getirmeye” çabaladığı görülür. Bu nedenle filmde anarşizm de büyük önem taşıyan bir kavramdır, Alex’in davranışlarına bakıldığında büyük oranda bireyci anarşizm ideolojisine bağlı olduğu görülmektedir, ki adı bile latince kurala karşıtlık anlamına gelir, A- olumsuzluk eki ve lex de kural demektir. A-lex. Devlet onun için hiçbir şey ifade etmez ve kendi özgürlüğüne karşı olan her şeyi yok etmek eğiliminde bulunur. Anarşizm mutlak anlamda tamamen şiddet içermese de, gene de stratejik olarak şiddete en yakın ideoloji denilebilir. Alex’in bu anarşist yaklaşımı ve devletle girdiği çatışma onun yakalanıp cezalandırılmasına sebep olmuştur. Bu tutum açısından bakılacak olunursa, devletin kontrol etme arzusunun en büyük örneği hapishanelerdir, bireyi ıslah etme amacıyla inşa edilen karanlık şatolar, “suçlu’nun” toplumun ahlaklı sosyal yapısına tekrar kazandırılması için varlığını sürdürmektedir. Otomatik portakal, şiddetin bu denli bir kapatma, kısıtlama ve zorlamayla silinemeyeceğini savunur, buna en iyi örnek gene Alex’tir. Hapsedilmek, Alex gibiler için kesinlikle bir ‘normalleşme’ yeri değildir, genelde böyle insanlar hapis hayatından sonra daha da vahşi bir şekilde sokaklara döner, bu nedenle böyle bir baskının zoruyla “otomatik portakallaşma” pek işe yaramamaktadır. Bu ıslah yönteminin işe yaramayacağını devlet de farketmiştir, çünkü şiddet dürtüsü bireyi yıllarca bir yere kapatarak sönecek bir yangın değildir. Böylelikle, şiddeti ancak daha büyük bir şiddetin yok edebileceğini anlamışlardır, çıkmaz bir paradoks gibidir bu, şiddete aç olan bireyi doyurmanın tek yolu, onu acı ve vahşetle tıka basa doyurmak olacaktır. Böylelikle yeni bir yöntem için denek olarak seçilen Alex’in işkence günleri başlar. Sorun, en temelinden çözülecek, bir yere kapatıp orada bekletilmektense, onun beynine kadar işlenerek şiddet denen o kirliliği kökünden söküp kazımak tek çözüm olacaktır. İlk başta Alex’in bunları izleyecek olmasından ötürü mutlu olması, gerçek işkencenin başlamasıyla sona erer, gözünü bile kırpmasına izin verilmeden, ağrı ve uyuşturucu verilerek deneye devam edilir. Kubrick buradaki sahnelerde, izleyici de ihmal etmemektedir, şiddet dolu görüntüleri ve rahatsız edici sesleri bizzat izleyicinin kendisi o koltuktaymış gibi gözlerinin önüne sunarak, Alex’e karşı bir empati oluşturur, bu empatinin amacı izleyen her bireyin içinde saklı vahşiliği uyandırmaktır aslında, şiddetin yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğunu ve o sanal görüntüleri izlerken bile, izleyicinin, içinde bir yerde mumsu bir alevin giderek titreştiğini, büyüdüğünü hissettirmek istemektedir. Bu işkence görüntüleriyle birlikte, Alex’in avcıdan ava dönüştüğünü, şiddetin devletin tekeline geçtiğini ve artık işkenceyi silmek için de dahi olsa zulümden vazgeçmeyecek ikiyüzlü bir yapısı olduğu anlaşılabilir, böylelikle devlet artık “ahlak” maskesini indirmiş, düzeni sağlamak uğruna dahi olsa şiddete başvurmasıyla, asıl yüzünü bütün kanlı gerçekliğiyle göstermiştir. Filmde ve kitapta devlete verilen bu rol, modern devletin veyahut toplum yapısının ağır bir eleştirisini de içermektedir böylece, her ne kadar toplum mükemmel ahlak ütopyası peşinde koşsa da, o hayale ulaşmak için kendisine “uymayanları” vahşi dişleriyle parçalamakta, onu yok etmektedir.
Alex artık bütün hislerini kaybetmiş, içindeki şiddet olgusu, devlet şiddetinin mutlak gücüyle parçalanmış, kısacası artık tam bir “otomatik portakal” olmuştur. Yapay bir organizma olarak devletin ya da daha doğrusu toplumun isteğiyle mükemmel ahlaka ulaşmış bir birey olmuştur. En ufak kötü düşüncede midesi bulanır, şiddetten ölesiye tiksinir. Tam da bu noktada bir diğer ironi daha yaklaşmaktadır, artık tamamen uysallaşmış Alex, dışarıdaki hayatın şiddetine karşı nasıl ayakta kalacaktır? Kendisini bile savunamayacak bir durumda kalan Alex, kaçırılmasından sonra bu duruma dayanamayarak intihara kalkışır. Böylece film, altın vuruşunu da yapmış olur, yaşam şartları ne kadar modern ne kadar iyi durumda olursa olsun var olmak için “şiddet” kaçınılması imkansız bir durumdur. Şiddet, bireyin kendini savunmasındaki ana silahtır, şiddetsizlik çıplaklıktır, şiddetsizlik ölümdür. Şiddet, her hayvanın içindeki temel dürtüdür ve özellikle bir hayvan zekayı, düşünebilme yeteneğini ya da dünyayı anlamdırma çabasını kazanmış dahi olsa, bu dürtüyü asla engelleyemeyecektir. Kurduğu sosyal düzen ya da oluşturduğu devlet olgusu bile ne kadar gelişmiş, güçlü ya da bir şekilde totaliter bir yolla mükemmel ahlak uğrunda ağır yöntemler uygulayacak olursa olsun, bu şiddetin “varlığına” karşı bir tehlike oluşturamaz. Her sistem kendi şiddet yöntemlerini geliştirir çünkü sistemler insanlar tarafından yaratılmış yapay olgulardır ve böylelikle insanlar varolduğu sürece şiddetin de var olacağı kuşkusuz bariz ve açıktır. Şiddet, insanın içindeki en ilkel duygu ve temel bir içgüdüdür varsayılabilir böylelikle. Film, insanın özgürlüğünü yitirmesi uğruna, şiddetin genlerine işlemiş bir kod, vazgeçemediği bir zevk olduğunu vurgulamaktadır. İspanyol sürrealist yönetmen Louis Bunuel’in filme dair şu sözleri de es geçilmemelidir: “Otomatik Portakal yeni favorim. Hakkında olumsuz çok şey duymuştum. Ama izledikten sonra fark ettim ki, modern dünyanın gerçekte ne olduğunu gösteren tek film bu..”