30 Kasım 2015 Pazartesi tarihinden itibaren Zen Danışmanlık olarak çalışmalarımıza yeni adresimizde devam edeceğiz. Merkez Mahallesi, Perihan Sokak, Ömür Palas Apartmanı No:116, Kat: 3, Daire: 10 Şişli / İstanbul
Tura bu kitabında konversiyon histerisini başlangıç noktası olarak işaretleyerek bilinç kavramını incelemiş. Bilincin teorik ve bilimsel olarak maddi alanda nasıl ele alınabileceği üzerine çeşitli olasılıklar öne sürmüş. Bunu yaparken temel fizyolojik verilerden yola çıkmış, konuyla ilgili deneyleri anlatmış ve kuantum teorisinin süzgecinden geçerek “bir doğa olayı olarak fenomenal bilinç” tanımına varmış. Kitap bir açıdan bilinç kavramının bilimsel tarihinin bir dökümü olmuş. Beynin evrimsel gelişimi, çalışma biçimi, işlevleri ve hala soru işaretleri barındıran bilincin “ne”liğine ilişkin oldukça ilgi çekici bu fikirler hem histeri hem de diğer bilinç / bilinçdışına dayalı birçok durum üzerine düşünmek için önemli bir kaynak oluşturmuş.
Yaygın tanımına göre, psikoterapi – konuşma; telkin; algılama, düşünce ve davranış biçiminin değiştirilmesi ile tedavi anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, psikoterapi – insanların psikolojik açıdan sağaltımı için kullanılan psikolojik telkin sistemidir.
Psikoterapi – hastanın ruhsal kökenli sorunlarının çözümünde profesyonel psikolojik yardımın kullanıldığı özel bir kişilerarası ilişki biçimidir.
Psikoterapinin amacı kabaca, kişinin kendisine, durumuna ve çevresine olan tutumunda değişiklik yaratmak olarak tanımlanabilir.
İnsan ruh sağlığına telkinle etki etme durumu eskiden beri biliniyordu. Bilimsel müdahalenin formülasyonu İngiliz doktor James Braid’in psişik telkinin etkinliğini insanın sinir sisteminin fonksiyonel özellikleri ile açıklamasından sonra 1840’lı yıllarda ortaya çıkmıştır.
Psikoterapi terimi ilk kez 1872 yılında yayımlanan 'Aklın bedene etkisinin illüstrasyonu' isimli kitabının başlıklarından birinde D.H. Tuke tarafından kullanılmıştır.
Her ne kadar psikolojik rahatsızlıkların doğasını anlamak için irrasyonel yaklaşımı benimsemiş olduğu yönünde eleştirilse de, insanın içsel kaygılarına ve bu kaygıların hastalıkların ortaya çıkmasına ve gelişmesine gösterdiği etkiye dikkat çeken psikanaliz, kuşkusuz psikoterapinin gelişmesine en önemli katkıyı sağlayan ekol olmuştur.
Psikolojik tedavi anlamında psikoterapi tıbbi müdahaleden farklıdır. Tıbbi müdahalede doktor tanı koyar, ilaç verir, hasta ise ilaç kullanarak iyileşmeye çalışır. Psikoterapi sürecinde de doktorun tanılamasına benzer şekilde psikoterapist danışanın durumunu formüle edebilir ancak hastaya tıbbi müdahalede bulunmaz. Psikoterapist, danışana sorununu anlatmaya olanak tanır; problemleri onun yerine çözmez veya danışanın yerine karar vermez ancak iç huzurunu bulmasına dolaylı olarak katkıda bulunur.
Her bireyin gerçek problemleri vardır; dostlar arasında bile bunların çok azından söz edilir ancak bu sorunlardan bazıları insanları hayatları boyunca rahatsız edebilir. İnsanların çoğu fazla kiloları, yüzdeki kırışıklıkları ya da yağlı ciltleri hakkında rahatça konuşurlarken nedensiz korkuları, cinsel sorunları, aile sıkıntıları ile ilgili olarak nadiren söz ederler. Bir psikoterapi seansı sırasında ise bireyler bu sorunlarından baskı hissetmeden bahsetme fırsatı bulurlar.
Toplumun ruh sağlığına yaklaşımı olumluya doğru değişmektedir. (Belki de ruh sağlığımız olumsuza gittiği içindir) Psikolojik konsültasyon ve psikoterapötik yardıma günümüzde daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Bu hizmetler genellikle ücretlidir, bu nedenle toplumun her kesimi faydalanamamaktadır. Bununla birlikte psikoloji literatürüne ilgi artmakta; psikanaliz ve psikoterapi ile ilgili kitaplar gittikçe daha çok talep görmektedir.
Süreç odaklı psikoloji; kişisel gelişimden danışmanlığa, psikoterapiden grup çalışmalarına kadar geniş bir alana yayılan teorik ve pratik yaklaşımlardan biridir. Amerika'da süreç çalışması olarak bilinen yaklaşım, Avrupa ve Asya'da süreç odaklı psikoloji olarak adlandırılmaktadır.
Süreç odaklı psikoloji, 1970'li yılların sonunda o sıralar Jung analizi üzerine çalışan Arnold Mindell tarafından oluşturulmuştur. Bu yaklaşımın temelleri; Mindell'e başvuran danışanların gece görülen rüyalarının somatik ağrılarına, özellikle fiziksel belirtilerine yansımasının gözlemlenmesine dayanmaktadır.
Mindell'in fizik eğitimi almış olması "bilinçdışı" kavramını hem fenomenolojik hem de sembolik açıdan formüle etmesine, dolayısıyla danışanlarının davranışlarını gözlemlerken enformasyon teorisi kavramları ile yaklaşmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda "bilinçdışı" kavramı genişletilerek bir taraftan kasıtsız sözel ve sözel olmayan sinyallere; diğer taraftan bireyin özdeşleşmediği algılar, yargılar ve inançlara kadar geniş yelpazede ele alınmıştır.
Mindell, danışanlarının bilinçdışı oluşum formlarını bütünleştirmelerine yardımcı olabilmek için aktif hayal kurma ve rüya yorumlama gibi Jung tekniklerini genişleterek sözel olmayan, bedensel deneyim ile çalışma yöntemleri de eklemiştir.
Mindell, taoculuk ve şamanizmden modern fizik bilimine kadar çeşitli kaynaklardan yararlanarak aydınlanma örüntülerine dayalı ve dönüştürme (unfolding) diye adlandırdığı süreç vasıtasıyla danışanların kendilerini bilinçdışı deneyimleri ile özdeşleştirmesine olanak tanıyan bir sistem oluşturmuştur. Dönüştürme süreci, danışanın sadece sözel malzeme ve hayal kurmaya odaklanmamakta; hareketlere, derin somatik endişelere, kişilerarası ilişkilere ve sosyal bağlama da dayanan deneyimlerinin yeniden yapılandırılmasını da içermektedir.
1980'li yılların başında Mindell bireyler, çiftler ve ailelerle yaptığı çalışmalarda çalışma arkadaşları ile beraber yararlandıkları kavramsal çerçeveyi büyük gruplarda sorunların çözümünü kolaylaştırmak için kullanmaya başlamıştır.
1990'lı yılların sonlarına doğru Mindell tekrar fizikle ilgilenmeye başlayarak bir taraftan psikoloji, diğer taraftan görelilik kuramı ve kuantum fiziğinin temellendiği insan yaşamının temel taşlarının anlaşılmasına yardımcı olacak bir sistem geliştirme çalışmalarıyla ilgilenmiştir.
Süreç Odaklı Çalışmanın Temel Varsayımları
Mindell'in tanımlamasına göre; süreç odaklı çalışma, karma kültürlü ve çok aşamalı farkındalık pratiğidir. Süreç odaklı çalışma; kişisel, kişilerarası, grup ve kitlesel çaplı sorunları açığa çıkaran ve çözen "gerçek" ve "pseudo" psikolojik süreçlerin farkındalığına odaklanmaktadır. Her ne kadar süreç odaklı çalışma psikoterapötik durumlar kadar terapötik sayılmayan durumlara da (örneğin, çatışma çözümü gibi) uygulansa da süreç odaklı psikolojinin temel sayıltılarını psikoterapötik bakış açısından anlamlandırmak bu yaklaşımı daha anlaşılır kılmaktadır.
Süreç odaklı çalışma, hem danışan hem de psikoterapist açısından farkındalığın önemine dikkat çekiyor. Süreç odaklı çalışmada "süreç" terimi birkaç kaynaktan besleniyor. Bunlardan biri, Jung'un bireyleşme süreci ile ilgili kavramsallaştırmasıdır. Burada danışan, rüya, fantezi ve eşzamanlı aktarım yoluyla ortaya çıkan bilinçdışı malzemeyi birleştiriyor. Terimin bir diğer kaynağı ise; fizik biliminde ve David Bohm'un bütün olayların temelinde yattığını varsaydığı akım formulasyonunda bulabiliriz. Süreç terimi, komünikasyon ve terapist ile danışan arasındaki sinyal akımına referans veriyor.
Süreç odaklı psikolojiye göre, deneyim olgusunu kabaca ikiye ayırabiliriz; danışanın kendisini özdeşleştirdiği deneyim ve danışanın "kendisine yabancı" olarak tanımladığı deneyim. Kendisini özdeşleştirdiği yaşantılar "birincil süreçler" olarak adlandırılıyor; çünkü danışanın farkında olduğu düzeyde gerçekleşiyor. Danışan tarafından "yabancı" olarak değerlendirilen yaşantılar ise farkındalık düzeyinde gerçekleşmediği için "ikincil süreçler" olarak adlandırılıyor. Hatta danışan ikincil süreç yaşantıları ile özdeşleşmesi için teşvik edildiğinde bile, bunu zorlanarak kabul ediyor ya da sanki birincil süreçler ile ikincil süreçler arasında bir ayrım varmış gibi kabul edemiyor. Bu iki süreç arasındaki ayrım, süreç odaklı çalışma terminolojisinde insan kimliğinin sınırı (edge) olarak adlandırılıyor.
Sınırları, belirledikleri özdeşleşme kaynaklarına göre sınıflamak mümkündür.
Kişisel: Sınır, kişinin entelektüel seviyesi ile ilintili olabilir. Bu durum diğer insanların zekâsını yüceltme ve kendisini sınırlı entellektüel kapasitede biri olarak algılamaya yol açabilir. Kişisel sınırların temeli erken dönem aile yaşantısı veya okul tecrübelerinde yatabilir.
Ailesel: Aile sisteminde, o aileye üye olan birinin kural olarak mutlaka kaçınması gerektiği belirli deneyime ilişkin bir önyargı olabilir. Örneğin; kendisini sakin ve uyumlu olarak algılayan bir aile, aile üyesinin saldırgan ya da rekabetçi davranışını aşırı bulabilir veya cezalandırabilir. Böyle bir yaşantı, bireyin saldırgan ve rekabetçi davranışları ile ilgili sınır geliştirmesine ve bu sınırını diğer kişilere de yansıtarak benzer durumlarda rahatsız olmasına sebep olabilir.
Sosyal: Cinsiyete dayalı, dini, etnik ya da diğer sosyal kimlikler çoğu zaman davranışsal ve yaşamsal normları belirler ki, bu da birey için çelişkili yaşantılarını ifade etme imkânını kısıtlamaktadır. Örneğin; olmazsa olmaz erkeksi özellikler olarak algılanan "güçlülük ve duygusuzluk" imajının prim tanıdığı kültürden gelen bir erkek, karakterinin duygusal yönlerinden dolayı ciddi rahatsızlık hissedebilir. Bu yaşantısını "güçsüz" ya da "homoseksüel" olarak etiketlediği diğer kişilere yansıtabilir. Homofobi, bu mekanizmaya örnektir.
İnsani: "İnsan doğasına uygun" olarak refere edilen belirli deneyim spektrumu mevcuttur. Bu spektrum dışında kalan yaşantılar "dünyevi olmayan", "insani olmayan" olarak belirtilmektedir. Ciddi farklılık gösteren bilinç durumlarına ve ruhsal yaşantılara meyil gösteren insanların çoğu zaman insani olmayan şeklinde tanımladıkları deneyimden ayıran bir sınırları oluyor. Bu bakış açıları, aynı zamanda sosyal gerçeklik konsensüsü ya da genel-geçer gerçeklik algısı ile de destekleniyor.
Süreç odaklı çalışmada, danışanın birincil ve ikincil süreçlerinin yanı sıra, onları ayıran sınırlar da belirlenmeye çalışılıyor. Daha sonra bilinç düzeyinde algıladığı dünyanın bir parçası olabilmesi için ikincil süreçlerinin bilişsel ve bedensel olarak bilinçli farkındalık seviyesine dönüşmesi ve güçlenmesi yoluyla danışanın kimliğinin zenginleştirilmesine olanak tanınıyor.
Yaşantı düzeyleri
Yaşantıların birincil ve ikincil süreçlerle kategorize edilmesi, danışanın bütün kişiliğine değil, deneyimlerindeki kontrastla ilgilidir. Süreç odaklı çalışmada "rüya görme" olarak adlandırılan bu düzeyde, ikincil süreçler birincil süreçlerle etkileşime girerek çözülmesi zorunlu bir problem olarak birincil süreçlerin bütünlüğünü tehdit ediyor. Danışan deneyimlerinin bu yöntemle araştırılması, rüya görme düzeyinde çatışan yaşantıları içeren daha derin "sözel ve kavramsal öncesi" düzeyin kapılarını da açıyor. Bu deneyim düzeyi Arnold Mindell tarafından "hisseden öz" (sentient essense) olarak tarif edilmiştir. Mindell’e göre, "hisseden öz"lerle çalışma uzun yıllardır uç rüya görme süreçlerinden ve problemlerin çözülememesinden kaynaklı gerginliğe bağlı içsel çatışmalardan muzdarip danışanlar için oldukça yararlı olabilir.
Uygulama alanları
İlerleyen yıllarda Arnold Mindell, eşi Amy Mindell ve diğer çalışma arkadaşları ile süreç odaklı psikolojinin kavram ve yöntemlerini psikoterapi dışında da uygulama olasılığını araştırmışlar.
Narratif (öyküsel, anlatısal) yaklaşım (İngilizce - narrative); insan hayatının ve kişilerarası ilişkilerinin, sosyal etkileşim süreci sonucu şekillendiği varsayımına dayanarak ortaya çıkan, danışmanlık ve sosyal ilişkiler alanlarında etkin olan akımdır.
Psikoterapide narratif yaklaşımın temelleri Avustralyalı Michael White ve Yeni Zelandalı David Epstone tarafından ortaya atılmıştır. Okyanus ötesinden bu iki aile terapistinin birlikte çalışması sonucu, 1989 yılında "Literate Means to Therapeutic Ends" ve 1990 yılında "Narrative Means to Therapeutic Ends" isimli kitaplarının yayınlanmasından kısa süre sonra öyküsel yaklaşım dünyanın birçok ülkesinden psikoterapistler tarafından tanınmıştır.
Hayatımızda olayları anlamamız, kendimize ve birbirimize anlattığımız hikâyelerle şekilleniyor. Farklı bakış açılarından anlatılan aynı hikâye, nasıl hikâyeleştirdiğine bağlı olarak farklı algılanacak, farklı değerlendirilecek ve kişinin sonraki davranışlarını da farklı etkileyecektir.
Her kültürde insanların hayatını etkileyecek düzeyde gerçek, genel, yaygın gerçeklik algısı mevcuttur. Bu tarz geniş kabul gören inanışlar "söylem" [İngilizce – discourse] olarak adlandırılıyor.
Söylem; kelimelerin, eylemlerin, kuralların, inanışların ve genel-geçer değerlerin sistemidir. Her söylem iyi-kötü belirli bir dünya görüşü yaratır.
Söylem'in sürekli değişen bir dünya görüşü olduğu söylenebilir. Örneğin; ABD' nin bağımsızlık deklarasyonunda yer alan "bütün insanlar eşit haklara sahiptir" cümlesindeki "insanlar" kelimesinin anlamı, belirli zamanda yaygın olan inanışlarla birlikte sürekli değişime uğramıştır. "Bağımsızlık deklarasyonu" ilk ortaya atıldığında insan kelimesinden kastedilen "beyaz, erkek, toprak sahibi, seçim hakkı olan" iken günümüzde "insan" kelimesi iyelik durumu, ırkı, cinsiyeti, deri renginden bağımsız olarak herhangi bir yetişkin ABD vatandaşı anlamında algılanmaktadır. Çoğu zaman "söylem"ler fark edilmiyor. Bu nedenle bizler bazı bilgileri "-meli-,malı" olarak kabul ediyor, bazı gerçeklikleri ise "objektif" ve "kesin doğru" olarak algılıyoruz.
Narratif terapide, hayatımıza negatif etki eden ve kişiliğimizin ve ilişkimizin sorunlu hikâyelerini destekleyen gerçeklik anlayışımız ile ilgili sistemler tespit ediliyor. Sorunları belirli bir sapmaya indirgemek insanları yaşadıkları problemlerden ayrışmış olarak kabul etmemizi sağlıyor. Örneğin; "çok kızgın ve kaba bir insan" yerine "kızgın olduğu için kaba kelimeler kullanıyor" cümleleri arasındaki fark gibi.
Bazı teoriler, problemi ya kişisel ya da kişiler arası sistemin içinde görüyorlar. Narratif terapide problem belirli toplumun söylem'inde görülüyor. Bu kavramsal değişiklik söylem'in etkisini görünür kılıyor. Problemin mevcudiyetini destekleyen söylem'ler görünür hale gelince değerlendirme ve daha uygun alternatiflerle değiştirme şansı doğuyor.
Narratif model diğer tüm modeller gibi ruh sağlığı uzmanlarına başvuran insanlarla çalışabilmek için geliştirilmiş yönlendirici metafor olarak düşünülmelidir.
Özetlersek; Narratif terapi, tüm dünyada dinamik bir şekilde gelişen ve yayılan post-modern danışmanlık akımıdır. Bu yaklaşım, hayatımızı bizlerin birbirimize ve kendimize anlattığımız hikâyeler temelinde yaşadığımız ve anlamlandırdığımız varsayımı üzerine kurulmuştur. Kişisel hikâyeler kültürümüzün yaygın hikâye bağlamına dâhil oluyor. Terapiye başlayan insanlar çoğu zaman problemlerin ortaya çıkış nedeni olan sosyal stereotiplerin hâkimiyeti altında kalarak karar verme olanaklarını kapatmış oluyorlar.
Tercih edilen kişisel hikâyenin yeniden yapılandırılması, bunu yapabilmesi için insana gerekli olan bilgi, beceri ve yetenekleri ortaya çıkarıcı ve destekleyici tepkisel emirler dizisinin formüle edilip uygulanması ile mümkün oluyor.
Klinik psikoloji, psikoloji biliminin psikiyatriyle sınırında yer alarak bireysel özellikleri, ilgili tıbbi olgular ışığında incelemektedir. Klinik psikologlar bireysel olarak yetişkinler ve çocuklarla, çiftlerle ve ailelerle, ayrıca gruplarla çalışabilmektedirler.
Klinik psikolojinin alanı, ruh sağlığının değerlendirilmesi, psikolojik problemlerin anlaşılmasına yönelik bilimsel araştırmaların gerçekleştirilmesi, psikoterapiye uygunluk değerlendirilmesinin yapılması ve psikolojik destek hizmeti vermesi vb. çalışmaları içermektedir. Klinik psikolojinin psikoterapötik yöntemleri arasında danışmanlık, bireysel psikoterapi, aile psikoterapisi, aile danışmanlığı ve uyum sorunu yaşayan insanlara yönelik çeşitli destek türleri (psikolojik destek, danışmanlık, psikoeğitim vb.) sayılabilir.
Klinik psikoloji terimi ilk kez Amerikalı psikolog Lightner Witmer (1867-1956) tarafından kullanılmıştır. Witmer, klinik psikolojiyi “bireylerde değişiklik yapılması amacıyla onların gözlem ve deneyler vasıtasıyla incelenmesi” olarak tanımlamıştır.
Klinik psikolojinin çalışma alanı
Disiplinler arası özelliğe sahip klinik psikoloji; sağlık sistemi, eğitim sistemi ve sosyal yardım sistemindeki sorunların çözümünde yer alan geniş bir profil uzmanlığıdır. Klinik psikologun çalışmaları; insanın psikolojik dayanıklılık sınırlarının ve uyum becerilerinin güçlenmesi, ruh sağlığının uygun gelişiminin ve genel sağlığının korunması, rahatsızlıklarının önlenmesi ve aşılması gibi konuları kapsıyor.
Uluslararası alanda sağlık psikolojisi; doktor ya da terapist ile hasta ya da danışan arasındaki iletişim ve ilişki gibi psikolojinin dar alt alanları veya diğer dar alan uzmanlığı gerektiren konularla ilgili iken klinik psikoloji; bütünsel, bilimsel ve deneysel psikoloji disiplinidir.
Bir bilimsel disiplin olarak klinik psikolojinin çalışma konuları;
Çeşitli rahatsızlıkların psikolojik belirtileri ve ruh sağlığına etkisi,
Rahatsızlıkların ortaya çıkışı, gidişi ve önlenmesinde ruh sağlığının rolü,
Ruh sağlığı gelişiminin bozulması,
Araştırma ilke ve yöntemlerinin geliştirilmesi,
Psikoterapi uygulaması,
Tedavi ve önleme amacıyla insan psikolojisine etki eden yöntemlerin oluşturulması, vb.dir.
Klinik psikologlar, genel psikolojik problemlerin araştırılması, normların ve patolojilerin tanımlanması, insanın sosyal ve biyolojik yönleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi, bilinç ve bilinçdışının rolünün anlaşılması, ruh sağlığı gelişimi ve bozulması sorunlarının çözümü ve benzeri konularda çalışıyorlar.
Klinik psikolojinin alt alanları;
Patopsikoloji
Patopsikoloji, ruh sağlığı bozuklukları; merkezi sinir sisteminin zarar görmesi sonucu dış dünyanın uygun algılanmaması gibi sorunlarla ilgileniyor.
Patopsikoloji çeşitli rahatsızlıklar ile psikolojik süreçlerin zarar görmesi arasında deterministik bir bağın olup olmadığını; ayrıca etkin tedavi yöntemlerinin oluşturulmasında rol alan faktörlerin neler olduğunu inceliyor. Patopsikolojinin pratik konularına, psikolojik bozuklukların yapısal analizi, psikolojik işlevsellikte azalmanın ne düzeyde olduğunun tespit edilmesi, ayırıcı tanı konması, kişilik özelliklerinin incelenmesi ve terapötik müdahalelerin etkinliğinin araştırılması gibi konular dâhildir.
Psikoloji yöntemleriyle insanın ruh sağlığının gözlemlenmesini içeren patopsikoloji ile insanın ruh sağlığının nörolojik ve psikiyatrik bakış açısıyla inceleyen psikopatoloji arasında fark vardır. Klinik psikopatoloji, bozuk psikolojik fonksiyonların ortaya çıkışını araştırıyor, tespit ediyor ve sınıflandırıyor. Patopsikoloji ise, klinikte gözlenen bozukluklara yol açan psikolojik süreçlerin yapısal özelliklerini ve rahatsızlığın gelişimini psikolojik yöntemlerle ortaya çıkarıyor.
Psikolojinin klinik psikoloji ile ilişkili diğer alt dalları;
Nöropsikoloji: Nöropsikoloji, ruh sağlığı ile ilgili süreçlerde beynin ve merkezi sinir sisteminin rolünü araştıran çok yönlü bilimsel disiplindir. Nöropsikoloji, psikiyatri ve nörolojinin dışında düşünsel felsefe, bilişsel bilimler ve yapay nöral ağlarla ilgili sorunlarla da ilgilenmektedir.
Nöropsikoloji, esasen beyin travmaları ve beyindeki lokalizasyonu ile psikolojik temelli bozukluklar arasındaki neden-sonuç ilişkilerinin incelenmesiyle ilgilenmektedir. Nöropsikolojinin çalışma alanına beyin zedelenmeleri sonucu bozulan psikolojik işlevselliğin incelenmesinin yanı sıra genel ve klinik psikolojinin teorik ve metodolojik problemlerinin gözden geçirilmesi de dâhildir.
Psikosomatik: Psikolojik kökenli olan fiziksel hastalıklara psikosomatik denir. Psikosomatik, hastalıklarının ortaya çıkması ve ilerlemesinde psikolojik faktörlerin önemli rol oynadığı bedensel rahatsızlıklardan muzdarip hastaların problemlerini inceleyen bir alt daldır. Psikosomatiğin çalışma alanında onkolojik ve benzeri ağır hastalıklarla ilgili sorunlar (teşhisin bildirilmesi, psikolojik destek, ameliyata hazırlık, rehabilitasyon vb.) kadar direkt psikosomatik bozukluklar da (ağır ve kronik ruhsal travma sonucu ülser, hipotoni, nörodermit, astım vs.) yer almaktadır.
Psikolojik müdahale: Psikolojik müdahale, hasta olan kişiye yardım çeşitleri ve özellikleri ile ilgilidir. Bu alanın çalışma çerçevesi, psikoterapide psikolojik temellerin oluşturulması; çeşitli tıbbi, psikolojik, sosyal ve eğitimsel faaliyetlerle bireyin sosyal statüsünün geri kazanılması amacıyla sistemik medikal-psikolojik yaklaşım içerisinde psikolojik rehabilitasyon; ruh sağlığının korunması ve desteklenmesi bilimi olarak psikohijyen; psikoprofilaktik ya da ruh sağlığı bozukluğunun önlenmesine yönelik eşgüdümlü faaliyetler; tıbbi-psikolojik ekspertiz (örn. işe uygunluk, adli-psikolojik, askeri-psikolojik ekspertiz değerlendirmeleri vb.) içerecek kadar geniştir.
Klinik psikoloji ve psikiyatri;
Her ne kadar klinik psikologlar ve psikiyatrlar ortak temel amaçlar - ruhsal bozuklukların tedavisi - taşısalar da aldıkları eğitimler, yaklaşımları ve metodolojileri çoğu zaman oldukça farklıdır. Psikiyatrlar son yıllara kadar temel olarak medikal modeli benimsiyorlardı. Her ne kadar birçok psikiyatr psikoterapiden faydalanıyor olsa da etkin sağaltım için kullandıkları ana yöntem psikotrop ilaçlardır. Bu anlamda, psikiyatrların tıbbi ardalana sahip olmaları çok yönlü değerlendirme yapabilmeleri için onlara önemli bir avantaj sağlamaktadır. Genellikle klinik psikologlar psikoterapinin yanı sıra ilaç tedavisine de gerekli gördükleri durumda bir psikiyatri uzmanı ile işbirliği içinde çalışıyorlar. Her ne kadar ABD-nin bazı eyaletlerinde son yıllarda psikologların sınırlı da olsa bazı psikotrop ilaçları yazabilmelerine olanak tanınsa da klinik psikologlar kural olarak ilaç yazamazlar.
Klinik psikolojinin yöntemleri
Klinik psikolojide çeşitli normları ve patoloji türlerini nesnelleştirmeye, ayırt etmeye ve sınıflamaya olanak tanıyan birçok yöntem kullanılmaktadır. Yöntem seçimini psikologun çözmesi gereken sorundan danışanın psikolojik durumuna, danışanın eğitim düzeyinden psikolojik bozukluğun zorluk derecesine kadar birçok faktör etkiliyor.
Dünyada kullanılan yöntemlerden bazıları şunlardır:
Gözlem
Sohbet
Psikofizyolojik yöntemler
Biyografik yöntem
Sanatsal çalışmaların incelenmesi
Anamnez yöntemi (tedavi, gidişat ve hastalık nedenleri hakkında bilgilerin toplanması)
Deneysel-psikolojik yöntem (standart ve standart olmayan metotlar)
Psikoterapi: Psikoterapi, klinik psikolog tarafından gerçekleştirilen en önemli psikolojik müdahale yöntemidir. Genel anlamda psikoterapi, bireyin psiko-emosyonel durumunun, davranışlarının, iletişim ve topluma uyum becerilerinin iyileşmesini, kendini daha iyi hissetmesini sağlamak için psikoterapist tarafından uygulanan teknik ve yöntemler toplamıdır. Psikoterapi, bireylerle olduğu gibi gruplarla da yapılabilir.
Birçok farklı psikoterapi akımı mevcuttur; psikodinamik psikoterapi, bilişsel psikoterapi, hümanistik psikoterapi, sistemik psikoterapi, diyalektik psikoterapi, pozitif psikoterapi, vs.
Ruh sağlığı normları ve patoloji problemleri;
Klinik psikoloji, ruh sağlığı normları ve patolojilerinin ne olduğunun belirlenmesi problemi ile de ilgileniyor. Nozolojik yaklaşım çerçevesinde insanın iki durumdan birinde olabileceği kabul ediliyor; “sağlıklı ve hasta”. Sağlıklı olmanın tipik belirtileri arasında bireyin sinir sisteminin ve yaşamsal organların yapısal ve fiziksel bütünlüğünün olması; fiziksel ve sosyal çevreye bireysel olarak uyum sağlayabilmesi, duygu durumunda aşırı ve keskin iniş-çıkışların olmaması gibi belirtiler sayılabilir.
Hastalık ise, işlevselliğin ve uyumun genel anlamda veya belirli bir alanda azalması ile karakterize ediliyor. Hastalığın olası sonuçları, tamamen sağalma, kısmi sağalma, hastalıktan kaynaklı sakat kalma ve ölümdür. Bunların dışında, sürecin etiyolojisi ile ilintili patolojik ruhsal durum, yukarıda sayılan olası sonuçlu hastalık tanımları dışında tutuluyor.
Normların ve patolojik durumların belirlenmesi ve tanımlanması ile ilgili soruları cevaplamak oldukça zordur ve tıp, psikoloji, felsefe, sosyoloji vb. gibi disiplinlerle de ilgilidir. İnsanların yaşına uygun duygusal olgunluğu, uygun gerçeklik algısı; olayları algılama ve onlara verilen duygusal tepkiler arasındaki uyumu; kendisi ve sosyal çevresi ile uyum sağlayabilmesi; eylemlerindeki esnekliği, hayat koşullarına eleştirel yaklaşımı, oturmuş kimlik duygusu, planlama yapması ve yaşamla ilgili perspektifleri değerlendirmesi gibi özellikleri içeren ruh sağlığı normları kriterlerinin oluşturulması için uzun yıllar boyunca çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Genellikle ruh sağlığı normları olarak, örneğin; sosyal çevrede yaşama ne kadar uyum sağladığı, hayatında ne kadar üretken ve eleştirel olabildiği gibi kriterler belirlenmiştir.
Bozukluklar ile ilgili tanılama yaparken psikiyatrlar ve klinik psikologlar, kişisel tecrübeleri ve genel geçer öneriler dışında, ICF ve DSM gibi uluslararası sınıflama kriterlerini de yaygın olarak kullanmaktadırlar.
1973’te Amerikalı psikolog David L. Rosenhan, sonraki yıllarda Birleşik Devletlerde psikiyatrik tanılamaya olan güvenin sarsılmasına sebep olacak bir deney yapıyor. Rosenhan’ın Science dergisinde yayınlanan “On Being Sane InInsane Places” adlı makalesi psikiyatrik tanılama konusunda en önemli eleştirimakalelerinden biri olarak halen kabul görüyor.
Rosenhan deneyinin ilk aşamasında, 8 “hasta” (psikoloji yüksek lisansöğrencisi, pediatrist, psikiyatr, ressam, ev hanımı ve 3 psikolog) uydurmaisim-soy isim kullanarak A.B.D.’deki 5 ayrı eyalette bulunan 12 farklı akıl hastalıklarıhastanesine “bazı sesler duydukları” nedeniyle başvuruda bulunmuşlar. Başvurudabulunan “yalancı hasta”ların tamamı çeşitli psikiyatrik bozukluk tanılarıylahastanelere yatırılmışlar. Hastaneye yatış sonrası hastaların tamamı normal davranışlar sergilemiş ve hastane personeline artık hiçbir ses duymadıklarını bildirmişler. Buna rağmen hastanedeki uzmanlar yanlış tanı koyduklarını fark edemedikleri gibi normal davranışları da hastalıklarının belirtileri olarak yorumlamışlar. “Yalancı hastalar”dan bazıları hastanede birkaç ay geçirmişler. Ancak hasta olduklarını kabul ettikten ve yazılan antipsikotik ilaçları kullanmaya söz verdikten sonra “yalancı hastalar”a, hastaneden ayrılmalarına izin verilmiş.
Psikiyatrik ön muayenede her bir “yalancı hasta” kendi cinsinden birilerinin sesini duyduğunu bildirmiştir. Söylenenlerin içeriği çoğu zaman anlaşılır olmamakla birlikte “boşluk”, “sığ”, “güm” gibi kelimeler anımsadıklarını ve başka bir şey hatırlamadıklarını belirtmişler.
Yukarıda bahsedilen belirtiler dışında yalancı hastalar başka bir semptom bildirmemişler. Hastaneye yatırıldıktan sonra tüm “hastalar”, “normal” davranmış ve artık herhangi bir ses duymadıklarını belirtmişler.
Deney sonlandıktan sonra elde edilen hastane kayıtlarında da personelin, “hastaların” işbirliği içinde ve arkadaşça davrandıklarını not ettikleri görülmüş.
Hastaların yatırıldıkları 12 farklı psikiyatri hastaneleri arasında kısıtlı maddi geliri olan devlete ait köy hastaneleri, şehir üniversitesine bağlı ve hatırı sayılır üne sahip şehir hastaneleri ve de yüksek ücretli bir özel hastane bulunuyordu.
Aynı şikâyetlere rağmen devlet hastanelerine yatan 11 hastaya “şizofreni” tanısı; özel hastaneye yatan 1 hastaya “manik depresif psikoz” tanısı konmuştu. Özel hastanenin daha optimistik gidişatlı olarak algılanan bir tanı tercihinde bulunması Rosenhan tarafından ironik bir ifadeyle vurgulanmıştır.
“Yalancı hastaların” davranış özelliklerinin düzenli olarak ayrıntılı gözlem notları ile kayıt edilmesine rağmen hiçbir hastane personeli simülasyondan şüphelenmemiştir. Oysa ilk 3 “hastanın” yatışı sırasında aynı hastanelerde bulunan 118 “gerçek” hastadan 35-i; bu üç kişi hakkında hasta olmadıklarına dair kuşkularını belirtmiş, araştırmacı ya da gazeteci oldukları konusunda tahminlerini bildirmişlerdir.
Yalancı hastalar hastanede kaldıkları süre boyunca antipsikotik ilaçlarını tuvalete attıklarını, personelin hastalarla göz iletişimi kurmadıklarını, onlardan bir "eşya" imiş gibi bahsettiklerini, çoğu zaman hastaların yanındayken haklarında dedikodu yaptıklarını, bazen kaba söylem ve eylemlerde bulunduklarını, doktorlarla iletişimin günlük ortalama 6-8 dakika sürdüğünü rapor etmişlerdir. Hastane kayıtları, personelin “yalancı hastalar”ın tüm konuşma ve davranışlarını psikiyatrik hastalık belirtileri açısından değerlendirmeye tabi tuttuklarını göstermiştir.
“Yalancı hastalar”ın psikiyatri hastanelerinde kalış süreleri 7 ile 52 gün arası olup ortalama 19 gün sürmüştür. Hastaların tamamının “remisyon aşamasındaki şizofreni” tanısı ile taburcu edilmelerini Rosenhan; psikiyatrik hastalıkların tamamen tedavi edilemez bir hastalık olarak algılanmasının kanıtı olduğunu ve bu yaklaşım nedeniyle hastalar için hayat boyu onları takip edecek bir damgalanma oluşturduğunu ileri sürmüştür.
Elde edilen verilere dayanarak Rosenhan aşağıdaki sonuçlara varmıştır:
Veriler psikiyatrik tanılamada etiketlemenin (stigma) önemli rol oynadığını göstermektedir. Hayatında bir defa şizofrenik olarak damgalanmış yalancı hastanın bu stigmayı yıkması olası görünmüyor. Bu stigma, diğerlerinin hastanın kendisi ve davranışları konusundaki düşüncelerinin yönünü belirlemiş oluyor.
Deneksiz Deney
Rosenhan bu deneyi eğitim ve araştırma tesislerine sahip olan ünlü bir hastanede uygulamıştır. Hastane çalışanları bir önceki deneyin sonuçları hakkında bilgilendirilmiş ve hastanelerinde bu tarz hataların yaşanmasının mümkün olmadığını iddia etmişlerdir. Rosenhan; hastane yönetimini 3 ay süresince kliniklerine birkaç yalancı hasta göndereceği, bu nedenle bu süre zarfında başvuran her kişinin hasta simülasyonu yapabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak dikkatlice değerlendirmeleri gerektiği konusunda uyarmıştır.
Sonuç olarak; hastaneye başvuran 193 hastadan 41-i “yalancı hasta” olarak tanımlanmış, 42 kişi ile ilgili simülasyondan şüphelenilmiştir. Oysa aslında Rosenhan, bu hastaneye kimseyi göndermemiştir. (Sonrasında aynı hastane bu 83 kişinin tamamının gerçekten hasta olduğuna karar vermiştir.)
Bu veriler ışığında araştırmacılar, hataya bu kadar açık hiçbir tanılamanın güvenilir olamayacağı sonucuna varmışlardır.
Elizabeth Jane Cochran 5 Mayıs 1864’de Pittsburg’dan 65 km. uzaklıktaki Cochran's Mills, Armstrong-Pensilvaniya’da dünyaya göz açtı. Eskiden savcı olan babasını 6 yaşındayken kaybetti. Üç yıl sonra annesi tekrar evlendi ve kızı 14 yaşına girdiğinde boşandı. Elizabeth Jane genç kızken soyadını Cochrane olarak değiştirdi.
1880 yılında ailesiyle Pittsburgh’a taşındı, 1885 yılında ‘Pittsburgh Dispatch’ gazetesinde çalışmaya başlama öyküsü ise ilginçti. Gazetede kadın ayrımcılığı içeren bir makaleye öfkelenip yazdığı eleştiri mektubundan etkilenen yazı işleri müdürü ona iş teklifi etmişti. Kadın gazeteciler sıklıkla edebi mahlas kullanarak yazılarını imzalarlardı. Steven Foster’in o zamanlar meşhur Nelly Bly şarkısından etkilenerek Nellie Bly takma adını seçti. - www.youtube.com/watch?v=2N5OmowgehU
İlk zamanlarda Bly, Pittsburgh fabrikalarında çalışan kadınların zorlu çalışma koşulları, varoşlardaki insanların yaşamı ve benzeri konularla ilgili yazılar yazıyordu; oysa gazete yönetiminin kadın bir yazardan beklentisi moda, bahçıvanlık, sosyete hayatı ile ilgili makalelerdi. Bu durumdan hoşnut olmayan Bly, 1886-1887 yılları arası Meksika’da bulunarak gazeteye rüşvet, zorbalık, fakirlik konularında yazılar gönderiyordu. Makalelerinden birinde Meksika Hükümeti aleyhinde eleştiride bulunan bir gazetecinin tutuklanmasına karşı çıkan Nellie Bly, sınırdışı edilerek Amerika’ya döndü. 1888 yılında “Meksika’da altı ay” isimli derlemede Meksika makalelerini toplu yayınladı.
1987 yılında Nellie Bly çalıştığı gazeteden ayrıldı ve New York’a taşınarak Joseph Pulitzer’in “New York World” gazetesinde çalışmaya başladı. Buradaki ilk çalışmalarından biri Akıl Hastanesi ile ilgili meşhur makalesi oldu. Nellie Bly, Blackwell (şimdiki Roosevelt) adasındaki Kadın Akıl Hastalıkları koğuşuna sızmak için ruhsal bunalımda olan bir amnezi hastasıymış gibi davranarak doktorları kandırmayı başardı. Hastanede yaşadıklarıyla ilgili gazetesinde makale yayınlayan Nellie Bly, yanlışlıkla hastaneye yatırılanlardan personelin kötü davranışına kadar hastaların olumsuz koşullarını su yüzüne çıkardı. Makale sansasyon yaratarak sadece toplumun değil, devlet görevlilerinin de konuyla ilgilenmesine yol açtı. Sosyal Hizmetler ve Rehabilitasyon Kurumları ile ilgili departmanın bütçesinde ciddi iyileştirmeler yapıldı. Nellie Bly’ın Akıl Hastanesinde yaşadıkları daha sonra “Deliler Evinde 10 gün” kitabına da konu oldu.
Makale sonrası Nellie Bly geniş çevrelerce tanınan bir isim oldu. Ona “Leydi Sansasyon” ismini takmışlardı. Ününü fırsat bilen Nellie Bly, Jules Verne’in “80 günde devr-i alem” kitabından esinlenerek 80 günden daha kısa sürede bu yolculuğu tamamlayabileceğini gazetesi vasıtasıyla duyurdu. 14 Kasım 1889 yılında yola çıkan Nellie Bly, Jules Verne ile röportaj yapmak için güzergâhından sapmasına rağmen 72 gün 6 saat 10 dakikada dünya turunu tamamladı.
Ünlü olduktan sonra Nellie Bly, eskisi gibi araştırma yapmakta zorlandı, çünkü artık her yerde tanınıyordu. Bu nedenle mesleğini bıraktı, ardından 31 yaşındayken 73 yaşındaki milyoner Robert Simon ile evlendi. 1904 yılında dul ve fabrika sahibiydi ancak kısa zamanda iflas etti ve gazeteciliğe geri döndü. Yaşamının son yıllarında yetim ve öksüzler başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerine yardım için aktif olarak çalıştı. Pnömoni nedeniyle 27 Ocak 1922 tarihinde New York’ta yaşama veda etti.
Geştalt-terapi, ana yöntemleri psikiyatr Fritz Perls (Friedrich Salomon Perls) tarafından ortaya atılmış psikoterapi akımlarından biridir. Fritz Perls geştalt-terapinin, Binswanger’in varoluşçu analizi ve Frankl’ın logoterapisi ile birlikte çağının en önemli üç varoluşçu terapi yöntemlerinden biri olduğunu düşünüyordu. Geştalt-terapinin temel mantığı: ruhsal aygıtın kendi kendini düzenleyebilmesi; organizmanın çevresine yaşamsal uyum sağlayabilmesi ve insanın beklenti, niyet ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi ilkelerine dayanıyor.
Terapistin esas rolü danışanın 'burada ve şimdi' olanı kavramaya odaklanmasını, olayları yorumlama denemelerini kontrol etmesini, ihtiyaçları ortaya çıkarıcı duygulara dikkat etmesini ve ihtiyaçların karşılanma veya karşılanmama olasılıklarının kendi sorumluluğunda olduğunu bilmesini sağlamaktır. Bazı geştaltçı terapistlere göre ise, doğru kurgulanmış bir geştalt terapi seansında danışan, psikanalizde olduğu kadar direnç göstermiyor.
Perls. Geştalt-terapiyi geliştirirken psikanaliz pratiği, varoluşçuluk, fenomenoloji, doğu felsefesi, alan teorisi ve geştalt psikolojisi gibi kuramlardan faydalanmıştır. Geştalt-terapi kavramsal olarak hümanistik ve varoluşçu psikolojiye daha yakındır. Geştalt-terapinin esas çalışma yöntemleri ve tekniklerinden - farkına varma, enerji odaklama, sorumluluk alma, monodrama vb. sayılabilir. Bazı yöntemler diğer psikoterapi akımlarında da kullanılmaktadır. (örneğin, boş sandalye tekniği) Geştaltçıların 'parolası' Perls tarafından 1951 yılında aşağıdaki şekilde formüle edilmiştir:
Benim kendi yaşamım, senin kendi yaşamın var.
Ben bu dünyada senin beklentilerine uymak için yaşamıyorum.
Sen de bu dünyada benim beklentilerimi karşılamak için yaşamıyorsun.
Hümanistik psikoloji – çağdaş psikolojide özellikle insanın anlamsal yapısının araştırılmasına odaklanan yaklaşımlar dizisidir. Hümanistik psikolojide esas analiz malzemesi olarak yüksek değerler, kişilik yenilenmesi, sanat, sevgi, özgürlük, sorumluluk, otonomi, ruh sağlığı gibi temalar kullanılmaktadır.
Hümanistik psikoloji, bağımsız bir akım olarak 1960-lı yılların başında, Amerika’da davranışçılığın ve psikanalizin dominantlığına tepki olarak gelişti ve “üçüncü güç” olarak isimlendirildi. Bu yaklaşıma Abraham Maslow, Carl Rogers, Rollo May gibi isimler öncülük etmişlerdir. Hümanistik psikoloji varoluşçuluğa dayanmaktadır.
Hümanistik psikoloji metodolojik olarak aşağıdaki şekilde formüle edilebilir:
Bireysel olaylar da değerlidir.
En önemli psikolojik gerçeklik, insanın yaşadıklarıdır.
İnsan hayatı benzersiz bir süreçtir
İnsan kendini gerçekleştirebilir.
İnsan psikolojisi sadece içsel durumlarla açıklanamaz.
Bazı psikoterapötik ve pedagojik yaklaşımlar da hümanistik psikolojinin temelleri üzerine inşa edilmiştir.
Hümanist psikoterapinin sağaltıcı etkileri her şeyden önce, danışanın koşulsuz kabulü, destek, empati, içsel kaygılarına anlayış, seçim yapma ve karar almayı pekiştirme, dürüstlük gibi ilkelerden ileri geldiği düşünülmektedir. Ancak, görünen sadeliğine rağmen hümanistik psikoloji ciddi fenomenolojik ve felsefi temellere dayanmakta ve bu terapi yönteminde oldukça geniş terapötik beceri ve teknikler kullanılmaktadır.
Hümanistik terapi, insanın kendini keşfetme, iç ve dış çatışmalarını çözme, zor kararlar alabilme, bağımlılıklarıyla baş edebilme, depresyondan ve yalnızlık duygularından kurtulma, sezgilerine ve doğallığına yeniden kavuşma, psikosomatik sorunlarını aşabilme, yakınlarıyla olan anlaşmazlıklara son verebilme, psikolojik travma ve şiddet sonrası kendini toparlama, yaşam kalitesini yükseltme gibi konularda yardımcı olabilmektedir.
Hümanistik yönelimli uzmanların temel sayıtlılarından biri her insanda iyileşme gizilgücünün olduğu ile ilgilidir. Belirli koşullar altında birey bağımsız olarak bu potansiyelini gerçekleştirebilir. Bu nedenle, hümanistik yönelimli bir psikologun terapötik görüşme süreci her şeyden önce bireyin kişiliğinin yeniden inşası için elverişli koşulların oluşturulması üzerine yoğunlaşmaktadır.
Bilişsel Uyumsuzluk Teorisi Leon Festinger tarafından 1957 yılında ortaya atılmıştır. Bu teori, insanın bilişsel yapılanmasında sıkça meydana gelen çelişkili durumların anlaşılması ile ilgilidir. Teorinin açıklama getirdiği çatışma tarifi herhangi bir grup içindeki iki ya da daha fazla kişi arasında değildir. Bu teori, tek bir insanda belirli bir olay, birey ya da grup davranışına tepkisi sırasında sıkça ortaya çıkan bilişsel çelişki durumunu anlama ve araştırma amacını taşımaktadır.
Teorinin ana hipotezleri:
Leon Festinger teorisi ile ilgili iki ana hipotez öne sürüyor. Bunlardan ilkine göre, bilişsel çelişki ortaya çıktığında birey tüm gücüyle iki ayrı şeması arasındaki uygunsuzluk derecesini azaltmak ve bilişsel uyumu sağlamak için uğraşacaktır. Bu davranışının sebebi, bu uyumsuzluğun kişide psikolojik olarak rahatsızlık hissi yaratmasıdır.
İkinci hipotez, ortaya çıkan rahatsızlık hissini azaltmaya çalışan bireyin bu tarz zorlandığı durumlardan kaçınmaya çalışacağını öne sürerek ilk hipotezi desteklemektedir.
Uyumsuzluğun ortaya çıkması
Uyumsuzluk birçok sebepten ortaya çıkabilir. En sık görülen nedenler:
Mantıksal açıdan uygunsuzluk
Kültürel geleneklere uygunsuzluk
Bireysel yargının genel yargıya uyumsuzluğu
Geçmiş tecrübelerle mevcut durumun ters düşmesi, v.b.
Bilişsel uyumsuzluk, bireyin iki ayrı bilişinin ya da bilgisinin uyumsuz olması nedeniyle ortaya çıkıyor. Birey, herhangi bir konu hakkında sahip olduğu bilgiyi ilgili konu hakkında karar alırken görmezden gelmek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda, kişinin mevcut şemaları ile gözlenen davranışları arasında uygunsuzluk ortaya çıkıyor. Bu davranışlar sonucu kişinin bilişsel yapısında birtakım değişiklikler meydana geliyor. Bilişleri arasında uyumun sağlanması ve devam ettirilmesi insanlar için önemli olduğundan yanlış ya da hatalı bir davranışta bulunmuş olan insanlar, düşünsel olarak kendini haklı çıkarmak için çaba harcamaktadırlar. Bu içsel çatışmayı azaltmak amacıyla birey, olay hakkındaki düşüncelerini aşamalı olarak kendi kabul sınırına yaklaştırarak bilişsel sistemini yeniden düzenlemeye çalışmaktadır.
Uyumsuzluk dereceleri
Günlük yaşamda ortaya çıkan çeşitli olaylarda problemin türüne bağlı olarak uyumsuzluk azalabilir ya da artabilir. Örneğin, dilenciye para veren biri, gerçekte onun ihtiyaç sahibi biri olmadığını düşünürse, bu durumda uyumsuzluğun derecesi düşük olacaktır. Çok önemli olduğunu düşündüğü bir sınava hazırlanmak için hiçbir şey yapmıyorsa, uyumsuzluk derecesi yüksek olacaktır. Uyumsuzluk, bireyin seçim yapmak zorunda kaldığı her durumda ortaya çıkacak ve tercihin önem derecesine göre çelişkinin derecesi de artacaktır.
Uyumsuzluğun zayıflaması
Uyumsuzluğun varlığı bireyi, mümkünse ondan tamamen kurtulmaya; mümkün değilse, önemli ölçüde azaltmaya motive etmektedir. Bilişsel çelişkiyi azaltmak için, birey aşağıdaki üç yöntemden birini tercih edebilir:
Davranışını değiştirmek
Bilişini değiştirmek
Bu konu ile ilgili alınan bilgiyi filtreden geçirmek
Örnek olarak kişinin sigara tiryakisi olduğunu varsayalım. Doktorundan, tanıdığından, medyadan ya da başka bir kaynaktan sigaranın zararları ile ilgili bir bilgi alıyor. Aldığı bu bilgiye uygun olarak bu davranışın sağlığı için oldukça zararlı olduğunu düşündüğünden ya davranışını değiştirecek, yani sigarayı bırakacak; ya da sigara içmenin organizmasına vereceği zararları inkar ederek; örneğin, sigaranın bir anlamda “yararlı olabileceği” ile ilgili bilgiye ulaşarak sigaranın zararları hakkındaki bilginin önemini azaltma yoluna gidecektir. Her iki durumda bilişleri ile eylemleri arasındaki uyumsuzluğu azaltmış olacaktır. Son olarak sigaranın zararları ile ilgili her türlü bilgiden kaçınmaya çalışacaktır.
Uyumsuzluğun ortaya çıkmasını önleme ve kaçınma
Bazı durumlarda birey, bilişsel çelişkinin ve onun yarattığı rahatsızlık hissinin ortaya çıkmasını problemi ile ilgili her türlü olumsuz bilgiden kaçınarak önleyebilir. Eğer çelişki ortaya çıkmışsa, birey çelişkinin güçlenmemesi için mevcut bilişsel şemadaki uyumsuzluğa neden olan olumsuz öğenin yerine bir ya da daha fazla yeni bilişsel öğe ekleyerek yine kaçınma yoluna gidebilir. Böylece, birey seçimini ya da kararını destekleyecek ve dolaylı olarak çelişkiyi azaltacak veya tamamen ortadan kaldıracak bilgiyi aramaya ve de uyumsuzluğu artıracak kaynaklardan kaçınmaya çalışacaktır.
Özetleyecek olursak, iki ya da daha fazla biliş arasında uyumsuzluğun ortaya çıkması durumunda birey, çelişkinin şiddetini azaltmak, çelişkiden kaçınmak ya da çelişkiden tamamen kurtulmak için çaba gösterecektir. Bu çaba, bireyin çelişkiyi ortaya çıkaran durum veya nesne hakkında yeni bilgi aramaya veya davranışını değiştirmeye yönelik olacaktır. Birey, davranışının doğruluğu-yanlışlığı konusundaki içsel sorgulama yerine; oluşan duruma göre bilişsel organizasyonunu yeniden düzenleyerek yeni koşulları kabul etme çabasına girecektir.
Çoğu zaman uyumsuzluk, alınan önemli kararlar sonrasında ortaya çıkmaktadır. Eşit düzeyde cazip olan iki farklı alternatif arasından tercih yapmak bir insan için kolay değildir; ancak birey kararını verdikten sonra ortaya çıkan uyumsuzluğu bastırmak ya da azaltmak için tercih ettiği seçeneğin öneminin altını çizerken aynı zamanda tercih etmediği seçeneğin önemsizliğini vurgular. Bunun sonucunda tercih edilmeyen seçenek birey için cazibesini kaybeder.
Gerçeklik terapisi, Amerikalı Psikiyatr William Glasser tarafından seçim teorisine dayanılarak geliştirilmiştir. Seçim teorisi, motivasyon kaynaklarımızın dışsal değil içsel olduğunu öne sürer. Davranış güdümüz, içsel düşüncelerle geliştirdiğimiz, bizim için önemli olan ve bizi mutlu eden fikirlerdir. Seçim teorisine göre, kaliteli dünya ile ilgili imgelerimiz, şeylerin nasıl olmasını istediğimize ilişkin kavrayışımız her insanda genetik olarak var olan temel ihtiyaçlarla bağlantılıdır. Temel ihtiyaçlar ise motivasyonumuzun bileşenlerine kaynaklık eder. Bu bileşenler:
diğerlerini sevme ve bağlanma,
kişisel güce ve yeterliliğe ulaşma sezisi;
özgürlük ve otonomiyle davranma;
eğlence ve keyif alma deneyimi,
hayatta kalma.
İhtiyaçlarımızı ve onları karşılama yollarını ise şöyle özetleyebiliriz:
Ait olma ihtiyacımızı; sevgi, paylaşma ve diğerleriyle işbirliği yaparak,
Güç ihtiyacımızı; başarılı olarak, fark edilip saygı görerek,
Özgürlük ihtiyacımızı; yaşamımızla ilgili seçimler yaparak,
Eğlenme ihtiyacımızı; gülerek ve oynayarak karşılarız.
İhtiyaçları tatmin etmek için etrafımızda ve içimizde neler olup bittiğini bilmek önemlidir. Neye sahip olduğumuzla neyi istediğimiz arasındaki çelişkiyi bildiğimizde dünyanın bir parçası olarak çevremiz ve kendimiz ile uyumlu davranırız. Davranışlarımızı dört bileşen oluşturur:
Eylem (yürüme, konuşma)
Düşünme (muhakeme etme, düş kurma)
Hissetme (sinirlenme, üzülme)
Fizyoloji (terleme, acı çekme)
Gerçeklik terapisinin 10 temel ilkesi:
Davranışlarını kontrol edebileceğimiz tek canlı kendimizdir.
Diğer insanlara verebileceğimiz tek şey bilgidir.
Bütün uzun süreli psikolojik sorunlar ilişki problemleridir.
İlişki problemleri daima hayatımızın bir parçasıdır.
Geçmişte olmuş ne varsa bugünkü bizde yansır; ancak şu an sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz ve onları gelecekte de karşılama planları yapabiliriz.
İhtiyaçlarımızı kaliteli yaşam imgelerimizi doyurmak yoluyla tatmin edebiliriz.
Tüm yaptıklarımız davranıştır.
Davranışlarımızın tümü dört bileşenden oluşur: eylem, düşünme, hissetme, fizyoloji.
Davranışlarımızın tümü bizim seçimimizdir; fakat sadece eylem ve düşünme üzerinde doğrudan kontrolümüz bulunabilir. Hislerimizi ve fizyolojimizi ise nasıl düşüneceğimizi ve davranışlarımızı belirleyerek dolaylı olarak kontrol edebiliriz.
Davranışlarımızın tümü kelimelerle ifade edilir ve en dikkat çeken kısmı ile adlandırılır.
Gerçeklik terapisi, çeşitli terapötik ortamlarda uygulanabilen kısa süreli terapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre, insanlar yaptıklarından sorumludurlar. İnsanlar, düşünme biçimlerine göre davranırlar ve hissederler. Gerçeklik terapistleri pek çok danışanın problemlerinin altında yatan gerçek nedenin tatminsiz ilişkilerden kaynaklandığını düşünürler. Gerçeklik terapistlerine göre danışanlar, kendilerini mutsuzluk yaratan ilişkiler içerisinde bulurlar. Bu durum, onların diğerleriyle bağlanma yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır. Gerçeklik terapisinin amacı; danışanların hayatta kalma, ait olma, güç, özgürlük ve eğlence ile ilgili daha etkili yöntemler keşfetmelerini sağlamaktır. Terapist seans boyunca aktif, direktif ve şu an merkezlidir.
(*) Bahçeşehir Üniversitesi Kariyer Merkezi tarafından basılan “Psikolojik Danışmanlıkta ve Psikoterapide Global Etkileşimin Önemi” sempozyumu bildiri özetleri kitapçığı’nın Ljubica Malinajdovska ve Rabeena Alli tarafından sunulan “Çocuk ve Ergenlerde Gerçeklik Terapisi” bölümünden kısaltılarak alıntılanmıştır.
1 Nisan 1921 tarihinde psikodramanın kurucusu Dr. Jakob Levi Moreno, Viyana Tiyatrosunda seyircilere “güne inat” isimli deneysel bir oyun takdim etti. Gösteri sırasında aktörler doğaçlama yaparak seyircileri de oyuna davet ediyorlardı. Her ne kadar gösteri oldukça başarısız olarak algılansa da 1 Nisan – [şaka günü] psikodrama akımının doğuşu olarak kabul ediliyor.
A.B.D’ye taşındıktan sonra Moreno, New York eyaletinin Beacon şehrinde, daha sonra psikodramanın geliştiği merkez olarak ünlenen Moreno Enstitüsünü kurdu. Beacon’deki merkezin açılış hikâyesi Moreno’yu filozof, doktor, psikolog ve sosyolog olması dışında bir mühendis olarak da tanımlıyor. Moreno, bir arkadaşıyla birlikte bildiğimiz kasetçaların prototipi olarak kabul edilebilecek bir cihaz tasarlayıp yapmış ve grup çalışmalarını ona kaydetmiştir. A.B.D’ye taşınınca ise, icadı için patent almış ve bu olaydan elde ettiği para ile de Beacon’deki merkezini açmıştır. Moreno’nun yayınladığı ve psikodrama, sosyometri ve grup psikoterapisi ile ilgili dergide F. Perls, E. Bern gibi birçok ünlü psikoterapistin makaleleri yayınlanmıştır.
Psikodrama, yeryüzündeki ilk grup psikoterapisi yöntemidir. Aslında “grup psikoterapisi” terimi de psikoloji literatürüne Moreno tarafından kazandırılmıştır. Moreno, “her insan sosyal varlık ise, o zaman grup bir insana göre daha etkin bir şekilde problemleri çözebilir” diye düşünmüştür. 1920’li yıllarda en popüler psikoterapi yöntemi psikanalizdi. Bu yöntemde danışan divanda uzanarak psikoterapistini görmeden ona rüyalarını ve rüyalarının hayatı ile ilgili çağrıştırdığı olayları anlatıyordu. Moreno, bu yöntem ile yürütülen psikoterapi sürecindeki danışanın pasif rolünden memnun değildi.
Ayrıca terapinin teke-tek yürütülmesinden hoşnut olduğu söylenemezdi. Genç Moreno’nun Freud ile görüşerek “sizin geldiğiniz noktadan ileriye gideceğim. Siz danışanın konuşmasına izin vermiştiniz, ben ise onun hareket etmesine izin vereceğim. Siz seanslarınızı çalışma odasında hapsettiniz, ben ise seansları hastanın yaşadığı ortama, ailesine ve arkadaş grubuna götüreceğim” dediği hakkında rivayetler var. Olayın gerçekliği ve Freud ustanın buna ne cevap verdiği bilinmiyor. Ancak psikodrama tekniğinin gerçekten yeterince “ileriye gittiğini” söyleyebiliriz.
Teori
Moreno’ya göre, grup açık bir sistemdir; diğer bir deyişle, yaşayan ve sürekli değişen organizmadır. O an grupta neler olup bittiğini anlayabilmek için Moreno bir ölçme aracı olarak sosyometriyi öne sürmüştür. En basit hali ile sosyometri şöyle bir şeydir; gruptaki herkesten belli bir kriter üzerine düşünmeleri isteniyor, örneğin “hafta sonu denize gitmek istediğim kişi nasıl biri olabilir?” sorusunu düşünüp bu kritere uygun kişiye yaklaşarak elini omzuna koyması istenebilir.
Bu şekilde araştırmacı, bu kritere göre grupta herkesin yerinin belli olduğu bir “grup resmi” elde ediyor: “Çekici uçlar”; herkesin birlikte zaman geçirmek istediği grup üyeleri; “itici uçlar”; hiç kimsenin “bulaşmak” istemediği grup üyeleri; karşılıklı olumlu ve olumsuz tercihler; grubun alt-gruplara ayrılması vs. gibi durumlar bu yöntemle ortaya çıkarılabilmektedir. Kriterleri ustaca seçerek, grup içindeki mevcut veya oluşan duruma müdahale etmek mümkündür.
Moreno’nun sosyometri yöntemini kullanması ile ilgili şöyle bir hikâye vardır. Bir gün Moreno’dan kız yetiştirme yurdundaki kızlara grup danışmanlığı yapmasını rica etmişler. Yurdun yeterli maddi imkânları ve uygun fiziksel koşullarına rağmen yurttan kaçışlar ve kızlar arasında çatışmalar sık yaşanıyormuş. Moreno ilk olarak yemek saatinde yemekhaneye gitmek istediğini söylemiş. Burada şöyle bir düzenle karşılaşmış; her masa etrafında 4 kız oturuyor ve başlarında bir bakıcı duruyormuş. Moreno kızlardan istedikleri kişilerle aynı masa etrafına oturabilmeleri için istedikleri masaya oturmalarını istemiş. Yer değiştirmeler sonrası bazı masalarda 7-8, bazı masalarda 2-3 kişi bir araya gelirken, bazı masalar da tamamen boş kalmış.
Daha sonra Moreno, kızlardan tekrar masa seçmelerini istemiş, yalnız bu sefer daha önceki seçimlerindeki kişileri seçmeyeceklermiş. Bu sefer daha farklı bir yerleşme ortaya çıkmış. Son olarak üçüncü defa yer değiştirme talep eden Moreno, ortaya çıkan seçim sonuçlarını analiz etmeye koyulmuş. Kızları yine dörder olarak masalara oturtmuşlar, yalnız bu sefer bunu yaparken önceki üç seçim sonuçları da dikkate almışlar. Sonuç olarak, her bir kız ortalama anlaşabildiği birileriyle aynı masayı paylaşmış. Kısa sürede hem saldırgan davranışlar hem de çatışmalar azalmış.
Moreno, sosyometriyi göçe zorlanan Kızılderili kabileleri gibi çok büyük gruplara da uygulamıştır. Sosyometri, psikodramatik terapi yaklaşımının önemli teorik esaslarından biridir. Psikodramanın alet çantasındaki diğer önemli araçlar ise, spontanite ve rol teorileridir.
Moreno, spontaniteyi “eski durumlara yeni tepkiler” veya “yeni duruma uygun tepki” olarak adlandırıyordu. Ancak, spontanitenin davranışçı bir şekilde tanımlanması Moreno’nun genel teorisi ile ters düşmemektedir. Moreno, spontaniteyi bilinmez kozmik enerji olarak görüyordu. Bu enerji sayesinde, zamanında dünya oluşmuş ve bu enerjinin varlığı dünya mevcudiyetinin devamını sağlamaktadır. Kişilik gelişiminde bu enerjinin rolü genetik yatkınlık ve sosyal öğrenmeye eşdeğerdir.
Moreno, spontanite enerjisi olmadan bir bebeğin gelişemeyeceğini öne sürmüştür. O yıllarda psikolojide var olan diğer “enerji”lerden (Freud’un libido enerjisi, Reich’in orgon enerjisi) farklı olarak spontanite birikemez, sadece “şimdi ve burada” var olabilirdi.
Spontanite, dışa çıkabilir veya bastırılabilir. Spontanitenin bastırılması, nevrozun ortaya çıkış sebebidir. Bu durumda, “eski duruma yeni tepki” olmaz, tepkiler basmakalıplaşır. Bununla birlikte, bastırılmamış spontanlık yapıcı olabileceği gibi yıkıcı da (yeni duruma uygun olmayan tepki) olabilir.
Tepkinin yapıcılığı yaratıcılık, sanata yatkınlık, yani maddi ya da manevi bir ürün ortaya çıkarmakla belirleniyor. Psikoterapi sürecinde bu yeni bir davranış veya algılama biçimi, Moreno terminolojisi ile ifade edecek olursak, yeni rol olabilir.
Sanatsal faaliyet ürünü “kültür konservesine” dönüşme özelliği taşıyor; buna örnek olarak şiir yazma ya da müzik eserinin notalara dökme sayılabilir. Moreno “kültür konservesi” hakkında katı ve olumsuz bir görüşe sahipti. Moreno’ya göre “kültür konserveleri” spontaniteyi öldüren bir dolaylılık barındırıyorlar.
Spontanite, yaratıcılık ve “konserveleme” sanatsal sürecin üç aşamasını oluşturuyorlar. Spontaniteyi sanatsal enerjinin olmazsa olmazı çıkış noktası olarak düşünebiliriz. Yaratıcılık şekil ve yön vermekte, “konserveleme” ise ürünü zaman içinde saklayabilmemize olanak tanımaktadır.
Roller teorisi
Roller teorisi Moreno tarafından ortaya atılmış ve sonrasında Avustralya Psikodrama Okulunca geliştirilmiştir. Kendine özgü muğlâk ifadelerle Moreno, rol kavramını; “kendiliğimizin kabul ettiği, tanımlanabilen biçimde ve o anda geçerli olan”, “sosyal gerçeklikte var olan bir kısım genelgeçer özellik ve fonksiyon”, “insanın yaşamsal durumlarının tamamen kristalizasyonu”, “insanın bir zamanlar benimsediği özel işlem bölgesi” olarak değişik şekillerde tarif etmiştir.
İçsel rollerin analizi, Avustralya Psikodrama Okulunun geliştirdiği şema vasıtasıyla yapılıyor. 3 tip rol belirtiliyor; fonksiyonel, disfonksiyonel ve coping. Fonksiyonel roller, doğan ve kalan; disfonksiyonel roller ise, kalan ve giden olmak üzere ikiye ayrılıyor. Coping rolleri, nesne ile karşılıklı ilişki kurma biçimine bağlı olarak “-dan hareket”, “-ona hareket” ve “-ona karşı hareket” olarak üçe ayrılıyorlar.
Fonksiyonel roller; çatışma durumlarını başarılı bir şekilde çözmeye, diğer insanlarla işbirliği içinde olmaya, kişisel gelişime yardımcı oluyorlar.
Disfonksiyonel roller; çatışma durumunun çözümüne engel oluyorlar, kişiliğin dağılmasına yol açan içsel ve dışsal çatışma durumu doğuruyorlar.
Coping roller; sorunların yapıcı bir şekilde çözülmesine izin vermiyorlar ancak fonksiyonel roller gibi yaratıcı olmadıkları gibi disfonksiyonel roller gibi patolojik de değiller. Coping roller, durumu ele almaya, gerginliği kısmen azaltmaya, sorunu ertelemeye yararlar.
Rol analizi esas olarak terapötik süreç analizinin bir aracı olarak kullanılıyor. Rol analizi yardımıyla roller arası etkileşimi (çatışma, iç içe geçme, yapışma) ve çalışma sonunda ortaya çıkan sonucu görmek mümkün oluyor.
Olumlu bir seans sonrası disfonksiyonel ve coping roller fonksiyonel rollere dönüşmektedir.
Dünyada yaygınlığı
Moreno’nun birçok öğrencisi oldu. Günümüzde psikodrama tüm kıtalara yayılmış bir psikoterapi yöntemidir; birçok dernek ve birlik altında örgütlenmiştir; düzenli konferanslar ve sempozyumlar yapılmakta, kitaplar ve süreli dergiler yayınlanmaktadır.
Varoluşçu psikoterapi (existential therapy) varoluşçu felsefe ve varoluşçu psikoloji akımlarından doğmuştur. Varoluşçu düşünce, insan iç dünyasının davranışlarına yansımasına değil; içinde bulunduğu dünyayı ve ilişkide bulunduğu insanları da hesaba katarak bizzat insanın yaşantısına odaklanır. (şimdi-ve-burada yaşantısı)
Varoluşçuluğun babası olarak, felsefe literatürüne modern anlamda varoluşçuluk kavramını [insan hayatının biricik ve benzersiz olması] kazandırmış olan Søren Kierkegaard (1813-1855) kabul edilmektedir. Kierkegaard insan hayatındaki dönüm noktalarına da dikkat çekmiştir. Bu kritik anlar sonrasında insan farklı bir hayat yaşama olanağı elde etmektedir.
Günümüzde varoluşçu terapi ya da varoluşçu analiz olarak ifade edilen bir çok psikoterapötik yaklaşım mevcuttur. Bu yaklaşımlara örnek olarak Medard Boss'un Dasein analizi, Viktor Frankl'ın logoterapisi, Alfred Längle'ın varoluşçu analizi sayılabilir.
Farklılıklara rağmen bu terapistlerden birçoğu aşk, ölüm, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk, inanç gibi varoluşun aynı temel kavramlarına vurgu yapıyorlar. Varoluşçular için her hangi bir sınıflandırma yapmak, genel yorumlamada bulunmak kabul edilir değildir. Her bir insanla ilişki kurulurken sadece onun kendi hayatına odaklanarak ilerleme sağlamak mümkündür.
Varoluşçu yaklaşımlarda kullanılan terapötik yöntemler şöyle sıralanabilir: danışanın yaşam kesitinin benzersizliğini kavraması, "şimdi" sine ve geleceğine yaklaşımını belirlemesi, davranışlarının sonucu ile ilgili sorumluluğu üstlenerek eyleme geçebilme becerisinin geliştirilmesi vb. Varoluşçu terapist danışanın hayatı boyunca karşısına çıkabilecek fırsatlara olabildiğince açık olmasına, tercihini yapmasına ve seçimini hayata geçirmesine yardımcı olmaya çalışır.
İnsan karar verdiği kişi olabilme ve yaradılışı gereği, hayallerini aşarak ileri doğru emin bir adımla - bu adımın her zaman riskleri ve belirsizlikleri de beraberinde taşıdığını bilerek - kendi sınırları dışına çıkma potansiyeli vardır. Bu yönüyle her insanın varoluş biricik ve benzersizdir.
Oyun terapisi; özel eğitimli oyun terapisti tarafından kullanılan ve oyun oynamanın terapötik etkisi ile çocuğun kişisel-duygusal gelişimini engelleyen psikolojik ve sosyal problemlerin çözülmesine yardımcı olunan bir psikoterapi türüdür.
Yöntemin etkili olabilmesi için çocuğun rahat ve özgür bir şekilde oyun oynayabilmesi gerekir. Terapistin kullandığı kuramsal çerçeveye göre; psikanalitik yönelimli, direktif olmayan, davranışçı, ekosistemik vb. oyun terapisi çeşitlerinden bahsedilebilir. Freud (Hans vakası, makara oyunu vb.), çocuğun oyun oynarken, daha önce bastırılanı oyun yoluyla geri getirdiğini belirtiyordu. Melanie Klein, 1920'li yıllarda ilk kez çocuk psikanalizinde oyuncak kullanmaya başlamıştır. Klein, çocuğun serbest oyun davranışını, serbest çağrışımın bilinçdışı malzemeye giden yolu ile analoji kurarak açıklamış ve ödipal problematik terminolojisi çerçevesinde yorumlamıştır.
Zen Danışmanlık @zenpsikoloji - Tumblr Blog | Tumgag