Düşüncelere işkence edilen bir çağda yaşıyoruz; eski neslin sahip olduğu misafirperverlik, mizah anlayışı, insanlık gibi niteliklerin, bu eğitimli ve üstün eğitimli yeni nesilde olmadığından korkuyorum.
Xuebing Du

Game Changer & Make Some Noise
he wasn't even looking at me and he found me
Noah Kahan

roma★
ojovivo
Mike Driver
The Stonewall Inn

No title available
Cosmic Funnies

if i look back, i am lost
Claire Keane
Sade Olutola
I'd rather be in outer space 🛸

oozey mess
Show & Tell
Jules of Nature
Cookie Run:Kingdom Official!

PR's Tumblrdome

tannertan36
seen from United States
seen from United States

seen from Saudi Arabia
seen from France

seen from Malaysia
seen from India

seen from Jordan

seen from Germany

seen from Bangladesh
seen from Argentina

seen from Austria

seen from India
seen from India

seen from Australia
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Myanmar (Burma)

seen from Canada
seen from United States
@0achlyss
Düşüncelere işkence edilen bir çağda yaşıyoruz; eski neslin sahip olduğu misafirperverlik, mizah anlayışı, insanlık gibi niteliklerin, bu eğitimli ve üstün eğitimli yeni nesilde olmadığından korkuyorum.
"Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…"
Sana gitme demeyeceğim. Üşüyorsun ceketi mi al. Günün en güzel saatleri bunlar. Yanımda kal. Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin. Yalanlar istiyorsun, yalanlar söyliyeyim. İncinirsin. Sana gitme demeyeceğim. Ama gitme.
Adını gizliyeceğim. Sende bilme.
O vakit, sadece gözlerim ağlamıştı.. Bu gece gönlüm ağlıyor.
Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız Bitebilir bütün acıları yüreğin, Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! Çünkü o ölüm uykularında, Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. Kim dayanabilir zamanın kırbacına? Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine, Sevgisinin kepaze edilmesine, Kanunların bu kadar yavaş Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine, Kötülere kul olmasına iyi insanın Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak Ağır bir hayatın altından inleyip terlemek, Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa, O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya Ürkütmese yüreğini? Bilmediğimiz belalara atılmaktansa Çektiklerine razı etmese insanı? Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor Yürekten gelenin doğal rengini. Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar Yollarını değiştirip bu yüzden, Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
"Benden nefret etmene dayanabilirim ama onu seveceksin diye ödüm kopuyor. "
''Sen düşerken elini uzatmayanlara sen kalkarken el uzatma''
alt yapısı mantıksız nedenlerle koyulan bahaneler benliğimde vardı. ehline denk gelmediğim -geldiğini sandığım ama yanılgılarımla kaldığım- her şey ziyân olurdu ve ziyânkarlık saç diplerime kadar işlenmiş bir mevcudiyetti. sandalyenin bacağını kırmak, asfaltıma çakıllar sermek, çiçekli bahçelere ısırganlar yerleştirmek benliğimde yer alan, iyiliğin yapısını kiremitle karalayan her türlü bahaneydi. bahaneler sıralanırdı ve ben bütün sayıları birbirine karıştırandım. sayılar çarpılıp, etrafa saçılırdı. toplayandım. ve üç tane yedinin şans getirmeyeceğini evvelden bilirdim. buna zırvalık denilirdi lügatımda. hayatımda mantık yer almazdı, bu zamana kadar denk geldiğim hiçbir şey akıl kârı değildi zaten. ve ben daima elimdeki aromalı sigaramla bütün olanları inanılmaz bir müsterihlikle izleyendim. nefesimin leş olmasını önemseyecek kadar çelişkiliydim belki de. çelişkiler benim için bir çekilişti. defalarca kartların arasından sineğe denk gelirdim. şüphesiz ki kart oyunları bir kumardı. ve benim varlığım bu hayatla oynanan en mantıksız hamleydi
"Ve, asaletim sadece aşkının tapınağında girdiğimde olacak içimde. Bir gün yıkılırsa bedenin başka ülkelerin çamurlu evlerinde; bil ki bütün denizleri ayaklarına dökeceğim."
Güldürme beni, can sızım. Sırf çatısı var diye ev mi denir oraya? Nasıl soğuk, nasıl kasvet kokuyor duvarlar, bilmiyorsun hiç. Alıştırma beni kendine demiştim. Beni evsiz bıraktın. Bilirim, bize birliktelikler yakışmaz fakat bu defa beni yorgun bakışlarımdan tanısan olmaz mı? Sana şu aciz, fakat âşık gözlerle bakamam
bir zamanlar, hayallerim vardı kucak dolusu ve yarım kalmışlıklarım vardı. büyüdükçe tamamlayacaktım onları, bunun sözünü anneme vermiştim. biliyorum, duymamıştı, çünkü hastaydı ve ben onu iyileştirmeye çalışıyordum, ölü zambak kokan ellerimle. annem zambağı hiç sevmezdi. belki de bu yüzden gidiverdi. belki de başka bir çiçek açsaydım anneme, beni severdi. beni de yanına alırdı ve ben asla bu sktğimin hayatını yaşamazdım. biliyorum, kimse seçmezdi yaşamını. ama benim de yaşayabileceğim güzel anılarım olabilirdi o küçük yaşımda, bir ailem olabilirdi. sende baba olabilirdin. hiç öldürmezdim belki. ben kalpsizin birinden kalp dilendim her gece. o zaman beni kelimelerim bile terk etmişti. bir zamanlar, herkes tarafından unutulmuş birini hâlâ hatırlayan biriydim, neler oldu? sadece biraz anneme ihtiyacım var çünkü kendi yalnızlığımda boğuluyorum. bu hayatta tutunacak tek dalım yok. ve sen kurşun adam, beni benliğimi her aklıma soktuğunda kurşunluyorsun. şuan için sana diyeceğim birşey yok. sadece son bir kez, hiç olamadığımız kadar, aramızdaki baba-kız adına bir dal yakalım. merak etme, çakmağım var.
parmaklarımın arasında olan son sigaram. omuzlarımda asılı duran polar, saçlarımın arasına sızan yağmur damlaları. aldığım kesik nefesler ve hep benimle kalan kalp atışlarım. ay'ın ve yıldızların bile ortalıktan kaybolmuş olduğu gökyüzüne koca ailemi sığdırmışlığımın çaresizliği. ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum. kollarımı kendime sarsam, zaten yeterince kanadığımı bilmek ellerimi kana bulamakla eş değer. dudaklarımın arasından çıkan dumanın soğuktan mı yoksa ciğerlerime sızan sigaranın ateşi mi bilmiyorum. tek bildiğim, kulaklarımda yankılanan şarkı sözü. 'yarın hatrımı sorsan ne olur?' sahiden. ne olur?
senin bu gözlerinde ne vardı bilmiyorum fakat baktıkça güçleniyordum. sen kimsin, olduğunu söylediğin yerde gerçekten yaşıyor musun bilmiyorum, dokunabilecek olsam tenine uzanır mıydım bilmiyorum. yüzlerce gün içinde bu fanusun içerisinde bize bir hayat yarattım. olmasını istediğim bir hayat, hissetmek istediğim sonsuz bir sevgi eşliğinde. önce çatladı, sonra kırıldı. arta kalan cam kırıklarını toplayınca ortaya bu sözler çıktı.
"Bazen bir ırmakta süzülen yeşil yaprağı güzel diye ele almamak gerekir, çünkü güzel olan onun ırmakta süzülmesidir. O görüntüdür. Ele almakla tüm o görüntüyü yok ederiz. Güzellik süzülmelidir.. bir yaprak gibi, bir ırmağın sessizce kayalara çarparak yol almasıdır. Hayır, güzelliği ele almayın, bırakın güzellik o ânda kalsın. "
beni sessizliğimden tanı. kaburgalarımı kırıp çıkmak için göğsüme sert sert vuran kalbimden tanı. bir şeylere uzun uzun bakamayışımdan, durmadan parmaklarımı birbirine kenetleyişimden, gözlerine içim gidercesine bakmak isteyip bakamayışımdan tanı. sırtımı göğsüne değil de soğuk duvara yaslayışımdaki çaresizliğimden tanı. beni tanısan bir sen tanırsın.
bazı sabahlar demliğe suyu doldurur ocağı yakmayı unutup, birkaç saat kaynamasını beklerdim suyun. ve hiç aklıma gelmezdi benim hata yapmış olabileceğim, suçu hep başkalarına atmak daima daha kolay gelirdi. günün ilk bardak suyuna biraz tuz atardım, tuzlu su bir şeyleri hatırlamama sebep olmazdı ama yüzümün aldığı o tuhaf şekil bana ne yapmam gerektiğini hep söylerdi. demliğin altını yakardım sonra da sadece beklerdim; belki kendime gelmeyi, belki kendimi hatırlamayı, belki kendimi suçlamayı ama suyun kaynamasını değil. suçsuzum, ben yapmadım diye haykırmayı ihmal etmiyordu kafamın içi. suçluydum, ben yapmıştım. bazı sabahlar düşünmeyi bile unuturdum, tuzlu sudan bir yudum daha. en muhtemel hâliyle gece boyu birkaç kâbusun kucağında sabahlaşmıştım, hangi kâbusun kucağında olduğumu hatırlamamam bilinçaltımın genelevden çıkma ahlaksızlığından mıydı yoksa bunda da mı suçsuzdum? sonra birkaç şarkı mırıldanırdım ki düşüncelerim dudaklarımı birbirine dikemesin. bir ileri iki ya da beş geri, ama şarkının ritmine hangisi uyuyorsa o kadar geri. hep yanlış adımlar atar her şeyi bozardım, her şeyden kastım sahiden de her şeydi ve bunu benden başka kimsenin anlamaması düşüncelerimin saçlarımı örmesinden daha gerçekçiydi. oysa benim saçlarımı yalnızca düşüncelerim örerdi
yıllardır bir kitap yığınının ortasında kalmış sonra da rastgele bir anda bulunmuş aşk mektubu gibiyim. kağıdım sararmış, yazılarım silik silik, gönderen ve alıcı belli değil,bir hikayesi de yok üstelik. anlattığı duygunun yangını bir ateş böceğinin ışığını hatırlatıyor okuyana, yanlızca karanlıkta dikkatli bakarsan görünüyor. alıcının adresi okyanusun ortasında bir adaymış aslında,ama birkaç harf silindiğinden birkaç gün sonra geri dönüşümde parçalanacakmış bu kağıt parçası, ya kıyısında köşesinde -hiç bulunamayacağını her harfinde hissederek- tozlanacakmış. gibi