
pixel skylines
I'd rather be in outer space 🛸
i don't do bad sauce passes

★

祝日 / Permanent Vacation
Three Goblin Art

Kaledo Art
DEAR READER
Cosimo Galluzzi

roma★
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
tumblr dot com

Janaina Medeiros
🪼
Stranger Things
Misplaced Lens Cap
Claire Keane

Origami Around
taylor price
art blog(derogatory)

seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from Canada
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Canada
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Australia

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Bahrain

seen from Bahrain

seen from Türkiye
seen from United States
@1masal
...ve diyordu Galeano;
“Eğer doğa bir banka olsaydı onu çoktan kurtarırlardı”
#DünyaÇevreGünü
Rachmaninoff | Moments Musicaux
Ayşegül Sarıca
"Ey Hayat !
Gülümseyerek bakıyorsak sana,
Bil ki Zafer bizimdir..."
"Dünün acısı, bugünün gücüdür."
4 haziran 1844
DOKUMACILAR İSYANI
1844 yılı 4 Haziranında Almanya'nın en yoksul işçi bölgelerinden olan Silezya'da dokumacılar ayaklanması başladı. Örgütsüz, siyasal hedeften yoksun, tamamıyla maddi sefalete karşı isyan niteliği taşısa da, Alman işçi sınıfının ilk kitlesel bağımsız çıkışı olmasıyla önem taşır. Bu ayaklanma, Alman egemen sınıflarında, proletaryanın sınıfsal gerçekliğinin farkına varılmasına yol açmıştır.
KADIN İŞÇİLER ÖN SAFLARDAYDI
1844’te Silezya’da işçiler daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma koşulları için mücadele ettiler. Grevle ilgili olarak yazılanlarda çoğunlukla “erkek dokumacılar”dan söz edilse de kanla bastırılan bu isyana katılanların çoğunluğu dokumacı kadınlardı. Sadece sefaletlerinin nedeni olarak gördükleri yeni makinelere karşı değil, aynı zamanda ücretli çalışma olanaklarının azalması, bunun da insanların büyük kısmının ekmeksiz kalmasına yol açmasına karşı çıktılar. 3-4 Haziran’da başlayan ayaklanma, 6 Haziran’da 10 erkek, bir kadın işçinin öldürüldüğü, 24 işçinin yaralandığı saldırıyla bastırıldı. Kadınların ilk kez ellerinde silahlarıyla grev nöbetine katıldığı mücadele sırasında Alman Tekstil İşçileri Birliği (DAKV) kadınları, erkek işçilerin rakibi olarak görerek kadınların çalışma yaşamından uzaklaştırılmalarıyla sorunların çözüleceği görüşünü savundu. Kadınlar ise insanca çalışma koşullarının ancak işçilerin birliğini sağlayacak sendikalarla sağlanabileceği görüşündeydiler..
Sanatçı Kaethe Kollwitz Silezyalı dokumacıların isyanını değişik eserlerinde canlandırdı. Aşağıdaki resimlerden ikincisinde Silezyalı dokumacı erkekler, işveren, adamları ve devletin güvenlik güçlerine taş atarken kadınlar düşen taşları toplayıp tekrar atmaları için erkeklere veriyor.
Heinrich Heine de Silezyalı dokumacıları yazdı.
SİLEZYALI DOKUMACILAR
Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya
dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o krala, zenginlerin adamına,
halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, aniden,
solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
inleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,
dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Heinrich HEINE
Çevirenler: A. KADİR, Selâhattin YILDIRIM
"Hazin öykülerin,
Yorgun yürekleriyiz biz.
O yüzdendir
Bu kırılgan,
Alıngan,
Ürkek hallerimiz..."
"Aşk Bir Kıyamama Halidir''
"Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman'ın eşyaları var...
Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir...
Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o... kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış...
Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti...
Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olabilme halidir...
İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz...
Biz birbirimize karşı çok saygılıydık...
Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik...
Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi... Aşk bazen de bir kıyamama halidir...
Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı...
O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın...
O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana...
Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...
Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü...
Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır...
Bugün eksik olan ne?
Bu topraklarda eksik; aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır...
Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep...
Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz...”
Meral OKAY
Koşun çocuklar koşun.
Sabah üstüme üstüme geliyor…
Nevzat Çelik
"Her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir yağmur olmalı. Ansızın veya keskin bir gök gürültüsü sonrası şehre düşen bir yağmuru ezberinde tutmalı insan."
Uzunca bir zaman, karşılaştığım ve karşılaşabileceğim her soru için bir cevabım olmasını önemsedim. Şimdi kendime ait soruların varlığıyla yetinmeyi öğreniyorum. Anlıyorum ki bu dünya, cevap verebileceğim türde açık ve anlaşılır sorular barındırmıyor. Vazgeçtim cevaplardan. Ellerimi cebime koyup, yerdeki çizgilere basmamaya gayret ederek yürüyorum. Cevaplar için sürekli başkalarının yardımına ihtiyaç duyuyordum, oysa kafamda o kadar çok soru var ki, artık etrafımda kimsecikler olmasa da olur. Kutsal bir yalnızlığa yürüyorum şimdi.
Tarık Tufan, Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
Hayatın yüreğine dokunduğunda, her şeyde bir güzellik bulacaksın...
Halil Cibran
"Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur."
Karşı koymazsak eğer tehlikededir günlük ekmeğimiz.
Bacamızın tütmesi tehlikededir
Evimiz, aşkımız, çocuğumuz, penceredeki saksı,
Kitap sevgisi, insan sevgisi tehlikededir.
H.Gültekin
Çağdaş Türk şiirinin büyük ustalarından Edip Cansever'i aramızdan ayrılışının 40. yılında saygıyla anıyoruz.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce .
EdipCansever
8 Ağustos 1928 / 28 Mayıs 1986
Anısına saygıyla 🥀
"Doğruyu söylemeliyiz bizim gücümüz buradan gelir."
"Kapitalizm, zengin ve fakir arasındaki eşitsizlikleri artıran servet birikimini teşvik ederek sınıf ayrımını sürdürür."
Kültüründen utananlar ülkesi: Derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar
Zülfü Livaneli
Kritik bir kavşaktayız: Ya bu zengin kültüre sahip çıkarak onurlu bir biçimde yaşayacağız; ya da Amerika’nın Orta Doğu’daki bir kenar mahallesi olma yolunda ilerleyeceğiz. Türkiye ikinci yoldaki ısrarını sürdürse uğurlar olsun!
Metallica grubu Atina’da Olimpiyat Stadyumu’nda 70.000 Yunan dinleyicisine konser verirken Mikis Theodorakis’in Zorba parçasını çalınca yer yerinden oynadı. Gazeteler günlerdir bu olayı yazıyor. Elbette gurur verici bir durum. İşin garibi bu gurura bütün Yunan halkı ve basınının sahip çıkması. Bunu niye önemsiyorum biliyor musunuz? İzninizle anlatayım. U2 ve Bono aynı şekilde Yiğidim Aslanım’la 80.000 kişiyi galeyana getirdiğinde basında kulunuza o kadar çok saldırı oldu ki inanamazsınız. Ne işim varmış orada, niye her taşın altından çıkıyormuşum vs… Oysa bilenler biliyor; son gün beni oraya zorlayarak getirmişlerdi. Bizdeki kutuplaşma klasik ‘’tasada ve kıvançta bir olma’’ halini yok etti. Kadın voleybol takımımıza yapılanlar ortada. Her kutup kendi kabilesine göre kimilerini övüyor, kimilerini yeriyor. Ve sosyal medya muktedire söz edemediği için birbirinin gırtlağına sarılan, nefret saçan insanlarla doldu. Yazık, çok yazık.
“Derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar” sözü var ya; üstümüze biçilmiş bir elbise gibi uyuyor bize. Zaman zaman dünyanın en güzel, en birikimli, en kültürlü bölgelerinden birisinde yaşadığımızı unutup başka kültürlere özeniyoruz. Gerçi son zamanlarda birçok kişide bir Türkiye-Doğu Akdeniz merakı başladı; mutfağımız, müziğimiz, renklerimiz, şivelerimiz yeni baştan keşfediliyor. Ama bir yandan da hızlı “Amerikalılaşma” akımı devam etmekte. Bazı gençler ve aklı evvel zengin takımı Amerikan pop kültürüne tapınmayı ve kendi kültürünü aşağılamayı marifet sanıyor. Geçen gün televizyonun biri, Burgaz hakkında enfes bir belgesel hazırlamıştı. Fon müziği olarak ne kullanmışlardı biliyor musunuz: Alanis Morissette. Yahu Kanadalı kadınla Burgaz’ın ne gibi bir alâkası olabilir diye soracağım ama; bu müzik seçimini modernlikle, çağdaşlıkla falan açıklamaya kalkarlar diye korkuyorum. Hiçbir Yunan televizyonunda böyle bir garipliğe rastlayamazsınız. Kefalonia Adası’nı tanıtan bir belgesele hiçbir yapımcı Amerikan pop müziği koyamaz; aklına bile gelmez böyle bir şey. Ortada açık bir gerçek var. Okumuş yazmış, para kazanmış Türklerin çoğu kendi kültüründen utanıyor, Yunan ise utanmıyor. Bizimkiler ne kadar Amerikalı, İtalyan, Fransız olduğunu kanıtlamaya uğraşırken Yunan aydını; “Kullanmadıklarınızı da bize verin!” diyor.
Karagöz’e de sahip çıkıyor, yalancı dolmaya da, çiftetelliye de! O zaman dünya da bu zenginliği “Yunan medeniyeti” olarak tanıyor. Hiç kimsenin kızmaya hakkı yok. Bu zengin bölgenin kültürü, kim sahip çıkarsa onun olur. Nasıl ki biz bir zamanlar Yemen’den gelen kahveyi ‘Türk kahvesi” yapmıştık; Ege’nin, Orta Doğu’nun, Balkanlar’ın bütün lezzetlerini kendi mutfağımız olarak benimsemiştik; şimdi aynı şeyi Yunanlar yapıyor. Bizde sirtakiye bayılanların çoğu, bu müziğin sirto olduğunu bilmez. Yunan müzisyenlerle tanışmanızı isterdim: Amerika’da Juilliard’ta, Berklee’de eğitim görmüş caz müzisyenleri bile, bütün makamlarımızı bilir. “Ah! Hüzzam, nihavendi, ussaki” diye iç geçirirler. Batı müziğini Doğu müziğinden üstün sayan bir tek Yunan müzisyene rastlamadım bugüne kadar. Buna Manos Hacidakis de dahil, Mikis Thedorakis de, Haris Aleksiyu da, Yorgo Dallaras da! Son olarak geçen kış Atina’da benim besteleri çalan senfoni orkestrasında da durum aynıydı. Hiçbir müzisyenin; “Ben Batı müziği yapıyorum” diye bizim bölgeleri küçük gören bir tavrı yoktu. Tam tersine hayranlık duyuyorlardı.
Bana kalırsa kritik bir kavşaktayız: Ya bu zengin kültüre sahip çıkarak onurlu bir biçimde yaşayacağız; ya da Amerika’nın Orta Doğu’daki bir kenar mahallesi olma yolunda ilerleyeceğiz. Türkiye ikinci yoldaki ısrarını sürdürse uğurlar olsun!
Biz ömrümüzün sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Türkiye’de bir kesim kendisi olmaktan utanıyor, kabuk değiştirmek istiyor ve Hollywood filmlerinin etkisi altına girerek Amerikalı gibi davranmaya çalışıyor. Bu eğilimin sonuçlarını müzikten lokanta isimlerine, medyaya kadar her alanda görmek mümkün. Genç kuşağın şivesi bile değişiyor ve Türkçeyi Amerikalı gibi telaffuz ederek anlaşılmaz bir hale getiriyorlar. İşin garibi, bunun İslamcı-muhafazakâr olduğu savıyla iş başına gelen bir hükümet zamanına rastlaması. Artık iş yerleri Türkçe tabela asmaya utanır oldu. Gazetelerde her gün boy boy yabancı isimli site ilanları yayınlanıyor. Aslında bu sitelerin isimleri müthiş bir gösterge. İstanbullular artık Vaniköy, Kanlıca, Kadıköy, Şişli gibi isimler taşıyan mahalleler yerine Uphill Court, Burj el İstanbul, Kempinsky, Pelican Hill, Manhattan’larda yaşayacak (!) Bunları belirterek inşaat sahiplerini suçladığım sanılmasın. Ortada ciddi bir eğilim var ki bu iş insanları da mallarını satabilmek için bu yola başvuruyorlar.
Sonuç değil sebep önemli. Türkiye süratle geçmişinden kurtulup Orta Doğu’daki bir Amerikan mahallesine dönüşmek ihtiyacıyla kıvranıyor. Paranın üretimden değil jeostratejik konumun yarattığı bazı fırsatlardan kazanıldığı, har vurup harman savurulan, bol eğlenceli ve Amerikan çıkarlarına göre örgütlenmiş bir Ortadoğu cenneti. Yani bir zamanların Beyrut’u gibi. Bu manzara Atatürk’ün hedef gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyi”nden çok Menderes’in bir zamanlar söylemiş olduğu “küçük Amerika” modeline daha uygun ve “her mahallede bir milyoner” sloganına. Doğal olarak her mahallede binlerce yoksul yaratma pahasına. Ama sistem bunun çaresini de buldu nasıl olsa. Giderek yoksullaşan kitleleri dizilerle ve futbolla uyuşturmak.
Ne kadar acı bir duruma düştük.