The latest Tweets from k. miraç ağca (@kmiracagca). @YalnzlarMektebi dergisinde editör, @hayyamsahaf'ta kitapçı. yakında @zigguraddergi'yi çıkaracak. bursa / istanbul
No title available
Keni
styofa doing anything

pixel skylines
todays bird
wallacepolsom

oozey mess
sheepfilms
trying on a metaphor
KIROKAZE

Kaledo Art

Andulka

⁂

Origami Around

@theartofmadeline
One Nice Bug Per Day
Lint Roller? I Barely Know Her
d e v o n
Game of Thrones Daily
Peter Solarz
seen from Netherlands
seen from United States

seen from Australia
seen from United States

seen from Australia

seen from United States
seen from T1
seen from Germany

seen from Saudi Arabia
seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from United States

seen from Canada

seen from Singapore
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
@abullabud
The latest Tweets from k. miraç ağca (@kmiracagca). @YalnzlarMektebi dergisinde editör, @hayyamsahaf'ta kitapçı. yakında @zigguraddergi'yi çıkaracak. bursa / istanbul
“Yalnızken kurduğun düşler, ruhunun yükünü alır.”
(via oropeliden)
Yoldayım. Güneşin doğmasına az bir vakit kalmış. Yolda işçileri götüren minibüsler, takım elbiselerinin üzerine giydikleri montla kendilerini hemen ele veren batakhane fedâileri, sinyalden kazandıklarıyla ucuz şarap alıp kafalarını kıran üniversiteli çocuklar ve iki üç köpekten başka gölge yok. Sabahın bu vakitleri insanın hatta Tanrının dahi en savunmasız olduğu vakitlerdir. Sabahın ilk ışıklarında varta yaşayan herkes kendini koruyacak zamanın olmadığını düşünür. Çünkü güneşin dünyaya verdiği ilk tedirginlik bütün varlıklara sirâyet eder.
Alimler, çocuklar eve daha erken gitsin diye en hızlı ezanı akşam vakti okumaları konusunda müezzinleri uyarmıştı. Tanrıya ilk kez lanet ettiğim gün müydü o gün ? Belki de öyleydi…
(via onubunugecteee)
“Bugün kalan son dostumu da toprağa verdim. Bugün son kalan dostumu… Artık tamamen yalnızım. Kedilerim, suratımın her yanından bir çığlık gibi akan, fırlayan, dans eden kırışıklıklarım ve ben. Yaşlandığımı ve artık sıranın bana geldiğini biliyordum fakat bunu idrak etmekte bir hayli inatçı...
"Yalnızken kurduğun düşler, ruhunun yükünü alır."
(via oropeliden)
imru’l kays
Atların lisanını bilirim kadınların gizli tarifesini itin hergelenin biriyim muhabbet tellâllarına göre Kalmadı yatmadığım hane üryan girmediğim bahçe İmru'l Kays'ı öldüren zehir bana da sunuldu kaç kere Doludizgin geçtim Yesrib'i Mekke'yi kona göçe görmek için şairin ülkesini indim kadim Yemen'e Yemen : Mısır ketenine nakşedilmiş bir kaligrafi : yüz bin sağmal deve bir o kadar soru işareti Yemen : çölün eteğine serilmiş bir pösteki : yüz bini çini kâse bir o kadar cırcırböceği Kahvenin yeşilini severim sütün çivit mavisini halden anlamazın biriyim hayal tacirlerine göre Necid bir kök hatmi Aden bir dal defne gözlerim şakaklarıma çekilir güneş batarken Kızıldeniz'e Nicedir dudaklarımda gezinir Cemal Süreya'nın iki dizesi : "İki şey : aşk ve şiir bunlar kuşkuyla çiftleşir" Boynundan sarkan gümüş zincir sol kulağındaki pagan küpe yine Kays'ı ele verir dünyaya tekrar geri gelse Her aşk bir şehir gibi şiirin gri tipisine gizlenir bir gün benim de kalbim Ankara'da idam edilir
“Biliyorum çok zor bir durum ama ayakta kalmalısın.”
O an Sevim’e okkalı bir tokat atmak geldi içimden, “ayakta kalmak…” Ben hep ayaktayım ama hayat yerlerde Sevim, öyle olunca ben de eğiliyorum, onu da beceremiyorum. Hani demiş ya şair, ‘Hayatı yakalayalım derken mahrem yerleri geldi elimize.’ o hesap.” diyecektim, diyemedim.
…
“Bu dünyaya babasına küs bir çocuk daha gelmemeli, dünya bu kadar yükü kaldıramaz.”
zaman, eşyanın çığlığıdır.
geliyor. öyküler [email protected] ya da [email protected]'a.
devrim dirlikyapan: karla kelen
geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan. nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu yine de bir yarın... ilk o zaman anlamıştım bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın ve daha o geceden belliydi, aşkımızın boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.
alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide sulara düşmek bir ateşin ağzından,, yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında ve ansızın çatlatabilmek zamanı en ağır yerinden. yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle, beynindeki canavarı mı öpmüştük kentin bütün "kitap yüklü merkepler"inin?" ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza. görmüşlerdi seni saksofon çalar gibi öptüğümü ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin yerin altında artık bir aziz kent maketi kurduğunu.
o gece ilk defa, aşkın bu kente yenilmediği bir yerdi sokağımız. ahlak masasına yatırılmış ömürlerden çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden ve bir gecede kimbilir kaç bin yıl yaşamıştık unutulmuş bir uçurumu emzirirken.
lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan: nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken. gelişin çünkü kutsal bir okyanusu yutmak istemesiydi iki küçük balığın; kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.
sen beni tuzlar kadar sevmiştin, ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara. oysa bilirsin nicedir bir yağmur bedduasıydı aşklar ve her şey ne kadar da aşağılıktı.
geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan, kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin. ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların sözünü kesiyordu yüzün. bedenin dolusu karadeniz kokuyordun... sendin elbet hayatın altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu tehlikeyle sıvayan kadın.
gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi? salıncağa binmiş bir zerre gibi kimbilir kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna. ve yalnızca kellemi değil, bütün bir bedenimi almıştım koltuğumun altına. donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü "böyle olmalıydı ve oldu işte."
tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin. bütün avcıları peşine takacak kadar çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı serüvenler getirmiştin. ve nasıl da kalabalıktın bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin, bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna kapıda kalıyordu yine de bir yarın.
belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini, kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı kalmasın diye eyleminden...
o gece anlamıştım: her yerinden yüreği taşan bir kadındır bir şaire gereken; bir karla gelendir, bir kardelen.
sena
elim ayağım epeydir kimin kime ne anlattığını bilmiyorum adında hem ekmek hem gül geçen kimseyi görmedim tanımıyorum ben biraz yavaş günde beş defa hiçbir şey yapmayan biri ben biraz en üzgün baharatlara fena meyilli mümkünse haşhaş yoksa benzeri sözcüklerle de kırabilirim kalbimi diyelim zencefil diyelim hatmi elim ayağım başımdan geçenle aklımdan geçenin karıştığı bu masal aşk her şeyi daha yavaş yapmaktır diye diye yürüdüğüm bir sokak kalbinde tef ve delik kalbinde dünya lekesi taşıyan bir çocuk resmi demişti madem günde beş vakit kalkıp sana baktım madem dünyanın bu kadar sabahını ben uyandım ben uyudum bu kadar uykusunu diledim dünyaya fena inanmış bir yüzüm olsun kendimi seninle öldüreceğim dediğim feci bir kalbim bir elim bir ayağım ağzıma doldurduğum rüzgarla üfleyeceğim sözlerim diyelim fena diyelim feci elim ayağım artık nereye ne götürdüğümü bilmediğim bu sapakta sesini burada bırakıp giden şeylere baharat diyen o aktar dedi tamam olmak küfür tamam etmek hâşâ bir ömür ağrıma gitse de dünyadan oluşmuş harfler yarım dalgın ve kusurlu geldim ben buraya günde beş defa hiçbir şey yapmamaktansa kalıp sana baktım kalıp sana bakmak oldu dünya baharatları tek tek zamanın bizi nasıl terlettiğini tane tane dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya dağlarına yedi çarşılarına bir kez kar yağan doğu durup beklemenin durup beklemekle devam ettiği günler uyanınca da süren rüyalardan geldim ben buraya diyelim fesleğen vardı durup fesleğen çalıştım buralarda diyelim fesleğen çalışmış kadar yoruldum ben dünyada bil dedim ilk kez ekmek ve gül geçecek yanımızdan ilk kez ekmek ve gül geçecek adımızda yalvarırım beni dünyaya bulaştırma elim ayağım ilkin ruhunu ve duvarını duayla koruyan bir evde karıştı aklım karıştı kalbim doğu dağlarını yedi diyen ninem her baktığını görmesin diye su içirdi kız kardeşlerime rüzgar yedirdi her bildiğini demesin diye işte ona hep bir çukurdan baktım hep yutkundum ninem ve dünya demeden önce dağlarını yiyen doğunun adıyla bakışsız bu yüzü seçtim kendime dedim belki de bir yutkunma yeriydi hayat o avlu o dam o çocukluk dedim belki de bir yutkunma yeriydi dünya elim ayağım yani kalbi yutkunmakla dolu kız kardeşlerim bu nasıl mümkün saçlarından başladılar konuşmaya dedim değil mi ki simsiyah yaşımdayım değil mi ki ekmeğimi yüzümün teri içinde yedim ben de gitmeliyim artık o en fena bitkilere çağırdığım haşhaş gittiğim hatmi olduğum zencefil aslında hep bir odun sarsınlar onu içeyim dedim kendi kendime duvarımızda dua dualarda büyülü o nine elim ayağım taşıma düşman beğendirmekle geçirdiğim o günlerde ben iyiyim de kalbim delik ben iyiyim de burası doğu ben iyiyim de çevrem kötü diye tarif edildiğim her yerde bu farz dedim bu farz bu kesmediğim şeyleri uzatıyorum sanmanızdaki uzun kusur bu kalbinizin kenarındaki yavaşlık cümlelerimi yarım beni duman eden her neyse onun adına bu nasıl mümkün ki önce gözlerimden başladım ben konuşmaya akşamını gördüm dünyanın merak kuşku ve bekleme yerlerini hayatın beni tahtaya çıkardığı bir sabah kırıldı dünya soğuktur diye yazdığım o kalem o ayna gördüm nereye gitsem ben dik gölgm kamburdu bu dünyada elim ayağım sen gittin yağmurun sürdü sonra denediğim taş çarşıları oldu dünyanın sabır bitkileri kırk uykusunu uyuduğum doğu kırk yolunu yürüdüğüm sokak hayat hep tuhaf bir yapışkanlıkla kaldı boynumda dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin ben dik gölgem kambur bu leke başka seyyidhan kömürcü (bkz: dünya lekesi, 1. baskı şubat 2012, everest yayınları, syf. 10-20)
yakında çıkaracağım öykü dergisinin öylemesine bir kapağı. çok yakın değil ama 2015'in ilk ayları raflara düşer. içinde yer almak istiyorsan, [email protected]'a örnek bir iş gönder.
bakışları ölüme meyilli çocuklar geçiyor çay içtiğimiz masanın altından, -ki hepsinin burunlarından tren sesleri tütüyor “ağbi,” diyor biri, “bir gitmek parası” cebimi yokluyorum, elime yokluğundan başka bir şey gelmiyor. gelmiyorsun. ve birden şairin dediğine çalıyor gökyüzü, yağmur beyhûde yağıyor. sevgilim, bir ölümün çeyrek kalasındayız şimdi, ne olur korkalım bu kokusuz pazartesilerden. sen işte tam bu vakitler çaya tek şeker atıyorsun ya, yemyeşil bir rüyada benim yalnızlığıma kazaklar örülüyor. yeter! gözlerine çarpsın otobüs camlarına çizilmiş çiçeklerdeki gözüm: gör. görmezsen, havsalamın duvarları dökülür bu gidiş biletlerinden yapılma şehirde. gidemem de, beceremem, beni bilirsin. bil. bil de ötsün artık dut yemiş bülbüller. sen, bilirsin.
(via bazeneve)
"Karanlığın karanlıklardan taşa taşa evlerin çatılarına çöktüğü, mahallenin kimliği belirsiz kahramanlarının inlerinden yavaş yavaş kafalarını dışarı çıkardığı bir saatte, türbenin karşı kaldırımında durdum. İçerde bir gölge, mum ışığında ahenkli bir valse tutuşmuş, kafasını bir sağa bir sola devirerek çok güzel bir şeyi kutluyor gibiydi. Kalbimi şakaklarımda hissetmeye başladığımı ansıyorum. Gölgesinde kim bilir kimlerin uyuduğu ağaçlardan yapılma yıkık dökük kapıyı aralayıp içeri girdim. Türbenin tam ortasında, üzeri yeşil bezle örtülmüş uzunca bir sanduka, başında da yanmaktan görene âh û vâh eden bir mum vardı. Davut Baba’nın üstü çıplak, beli ise çuvala benzer bir kumaşla sarılıydı. Dizlerinin üzerine çökmüş, kafasını göğe kaldırmış, çok eski bir ahbâbı görmüş gibi bir tebessümün çöktüğü suratında bihûş ve ağlamaklı… Korkuyordum, korkum ağzımdan taşacak gibiydi sanki. Hemen oradan kaçıp gitmek istemiş ama kalma isteğimin kollarıma sardığı zincirlerden bir türlü boşanamamıştım." Miraç Ağca
Bir insan bu kadar huzurlu uyuyorsa dünyada korkulacak hiçbir şey yoktur
Canfedâ’nın Hikâyesi (II.Bap)
Miraç Ağca
(via seksenlerserisi)
"dün gece o kelebeği gördüm. özlemle kendinden geçmiş, meclisi aydınlatan muma karşı kanatlarını açmış geliyordu."