2014 kobani çatışmaları - melankolik koala 02.10.2014
(kaynak: melankolik koala'nın ekşi sözlükteki eleştirisi)
"açık açık yazıyorum. geri zekalıya anlatır gibi anlatıyorum."
açık açık yazman zaten gerizekalıya anlatır gibi anlatman demek. açık yazmaya çalışıyorum, gerizekalının da anlamasını umut ediyorum diyebilirsin ama açık yazdığını varsayamazsın. bu kişisel yorum dürten sunumu geçelim
"bak moron, bu dünyada üç tane koşul vardır. ya dost, ya düşman, ya da nötrsündür."
bu dünya'dan kastettiğin dünya ne bilmiyorum ama tarafları belirsiz bir duruma ait belirli sayıda koşul olamaz. açık açık anlatmanın koşulu tarafları, ilişkileri belirsizleştirmek, "siz anladınız"a sürmek değil sınırlandırarak belirginleştirmek, ayrıştırmaktır.
diyelim ki "iki halk arasındaki ilişki üç durum (koşul değil) olasılığı içerir" dedik. bu iddia doğru mu? yanlış. rahatlıkla 4 duruma çıkarabiliyorum 1. dostluk, 2. düşmanlık, 3. etkileşimsizlik (nötr) 4. tanışıklıksız.
birbirinin varlığından bihaber olan halklar birbirilerine karşı salt etkisiz, yani nötr değildir, ilişkisizdir. ilişkisiz oldukları için nötr olmak durumundadırlar, nötr oldukları söylenemez. söylenemez çünkü etkileşime girmeleri halinde ilke, inanç, çıkar gibi önkoşullar sebebiyle dost, düşman, ya da, etkileşimsiz olabilecekleri söylenebilir.
sonuç: "yalnızca 3 tane ilişki mümkündür" iddiasın niceliksel olarak yanlışlandı.
bunun dışında iki halkın birbiri ile dost geçinip düşman olması, dost görünüp ittifak halinde olması, nötr görünüp önceki iki seçenek arasında sürekli hareket etmesi de söz konusudur. bu durumda verili bir zamanda iki halk (ve yönetimleri) arasındaki ilişkinin de 3 olasılığa (koşula değil) indirgenemez olduğu da görülebilir.
sonuç: "yalnızca üç tane ilişki durumunda bulunmak mümkündür" iddiası niteliksel olarak da yanlışlandı.
"bir kişiye, bir topluluğa ya da bir devlete karşı bu üç koşuldan bir tanesini seçebilirsin."
koşul seçemezsin. koşul diye olası seçimleri sınırlayan, belirleyen verili durumlara denir. örnek olarak: gerizekalıya anlatır gibi iddiasının içini doldurmak için kullandığın kelimeleri akıllıca/isabetli seçiyor olman beklenir; bu o iddianın koşuludur.
koşul'un aksine seçenek'te, seçim için bir serbestiyet aralığı, imkanı, olasılığı var olduğu varsayılır. koşullar özgürce seçilemedikleri için iktidar ve zoru altında hareket etmek mecburiyetinde bırakan etken/öncül durumlardır. gerizekalılık koşul, gerizekalıya bir şey anlatmak o koşul ile sınırlanmış bir seçenektir.
"türkiye devleti geçmişte ırkına kötü muamele yaptığı için"
iddiası bir koşul içeriyor: bir ülkenin/devletin geçmişte bir ırka/halka kötü muamele yapmış olması. bunu takip eden herhangi bir seçim bu koşuldan bağımsız olarak oluşamaz. niye? çünkü geçmiş bugünde yaşar ve yaşatılır. ya da, bugün geçmişin toplamıdır. geçmişin bugün üzerinde kesintisiz güç ve iktidarı vardır.
dahası, somut koşullar kalksa/değişse dahi etkileri kalkmaz. çünkü her koşul, ya da her etki, bugüne sarkan tepkiler, izler, yollar, kimlikler, siyasetler bırakır. bu zincirin dışında bir olasılık beklenemez.
" "sen "özgür olmayı" (where is us air force diye ağlaşırken, ameriga gelsin bizi kurtarsın derken neren özgür olacaksa?!),"
özgür olmak herzaman topyekün özgür olmak mıdır? halihazırda varlığı bilinen, hissedilen bir baskıdan kurtulmak da bir tür özgürleşmek olamaz mı? hücre hapsinde tutulan birisi, yarı açık ceza evinde daha özgür olamaz mı?
salt özgür olmak gibi bir koşul koymak yine salt dost, salt düşman, salt nötr gibi kesin inançlar oluşturup onun karşısında bir yanlış aramak girişimi sayılamaz mı?
"dolayısıyla türk milleti'ne düşman olmayı, gerekirse onunla savaşmayı, halkını ve askerini öldürmeyi seçtin."
eğer bir devlet kendi iktidarı altındaki bir halka kötü muamele ediyorsa ve onun zararı kötü muamele görmeyen diğer halka fayda ve destek oluyorsa, kötü muamele gören halkın o devlete ve o devleti oluşturan hakim halka karşı savaşma imkanına sahip olması bir seçim olarak sunulabilir mi?
1. x y'nin zararından kazanç elde ediyorsa ve ona bu yüzden zarar veriyorsa
2. y x'e karşı kendini savunmak mecburiyetinde kalmaz mı?
bu koşullar altında: y'nin x'e saldırması seçim midir?
"kimse sana "neden düşmansın?" diye sormadı."
bu temelsiz (ve tarihten tek bir örnekle dahi yanlışlanabilir) iddianın gerçek olduğunu varsayalım.
2. x 'niye düşmansın?' diye sorma lüzumu bile hissetmiyor.
bu durum dahi, başlıbaşına, x'in kabahat ve suçunu bildiğine yorulamaz mı? bir işkenceci işkence altında kendisine küfredip, tehdit savurana ancak istihza ve taciz etmek için "neden kızıyorsun?" diye sorması beklenmez mi?
"kendince gerekçeler öne sürüp rasyonalize ettin ve harekete geçtin."
eğer kimse "neden düşmansın?" diye sormadıysa, saldırı gerekçesini merak dahi etmediyse "kendince gerekçeler ile hareket edildiği" kesin yargısına nasıl varıldı?
bu bile başlıbaşına "ne gerekçe söylerse söylesin dinlemeyeceğim"in dolaylı itirafı değil mi? bu bile başlıbaşına "neden düşmansın?" diye sormamanın gerekçesi kabul edilemez mi?
"30 yıl boyunca bu yapılanların arkasına sığındın."
hangi yapılanların? yapılanların niteliğini bilmeden, tespit etme lüzumu dahi hissetmeden neyin arkasına sığınıldığını nasıl kafamızda canladırmamızı bekliyorsun?
dahası: 30 yıl önce birden yapılanlar son mu buldu? 30 yıl önce yapılanlar neydi ki, 30 yıl öncesinde bir milat koyabilmek ve sonrasında yapılan her şeyi bahane olarak yargılayabilmek hak ve özgürlüğüne sahip olduk?
açık açık anlatmak ise buralar niye flu flu? gerizekalıya anlatır gibiyse buralarda niye herkesin ne anlattığını çok iyi biliyor olması gerektiği varsayılıyor?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
"sadece askerine değil, siviline de saldırdın."
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
"molotof attın, okul yaktın, sivil öldürdün. bunu şu veya bu şekilde yaptın."
çünkü? 30 sene önce ve sonrasında ne oldu da iş buraya geldi?
"kendince sebeplerin vardı. doğru mu, doğru. bir millete savaş ilan ettin."
neydi o sebepler? sebepleri bilmeden, sebeplerden sorumlu failleri bilmeden neye göre ve kime "savaş ilan ettin" diyebiliyoruz?
"en gerzek yapay zekaya sahip bir bilgisayar strateji oyununda bile bir devlete savaş ilan ettiğinde o da sana savaş ilan etmiş olur."
öyleyse nasıl oluyor da bütün bu yukarıda sayılan savaş hal ve hareketlerini (hepsi ispatlanabilir ve doğru olsa bile) etkisi çok da önemli olmayan *seçime tabi* bir tepki olarak sabitliyoruz?
"sen bir devlete ve bir millete 30 yıl önce savaş ilan ettin."
o devlet ve o devletin hizmet ettiği/etmesi gereken halk'ın savaş ilan etmesi de en gerzek strateji oyununda bile beklenen karşılık ile, tersten izah edilemiyor mu?
"gerekçelerin ama haklıydı, ama haksızdı, bu başka bir tartışmanın konusu."
gerekçelerinin haklı-haksız olmasından bağımsız olarak gerekçelerin niteliği ve tarihsel etki-tepki sıralamasını paylaşmayı dahi açık açık izah'ın dışına atmış durumdasın.
diyelim ki: x y'ye sadece küfretti, y ise karşılık olarak bu saydıklarını yaptı. haklı, haksız'ına dahi gelmeden, etki-tepki arasında bir orantı gözetmek mümkün olabilmez mi?
ya da diyelim ki, x y'ye bu yukarıda saydığın saldırılardan çok daha fazlasını, çok daha şiddetlisini, çok daha uzun süre yaptı ve yapmaya devam ediyor. bu durumda, yine haklı-haksız'a gelmeden, sırf orantı gözeterek dahi "savaş açmayı seçtin" yerine "savaş açmaya mecbur kaldın" denemez mi?
bu durumda bilinçli olarak kaçındığın, sadece tepkisini madde madde saydığın etkinin ne olduğu, nasıl oluyor da başka bir tartışmanın konusu olabiliyor?
"şimdi bu savaş ilan ettiğin devletin unsurları, milleti, insanı senin yanında olmuyor diye ağlamayacaksın, sızlanmayacaksın, aldığın kararların arkasında durup, ona göre hareket edeceksin."
burada başka bir topyekünleştirme, tektipleştirme girişimi var: eğer bir devlet sınırları içinde yaşayan halkın bir kısmı başka bir kısmına karşı savaş açıyorsa, o devletin uzay-zaman ötesi sahibine mi savaş açmış sayılır mevcutsahibine mi?
1. x de y de a kümesine aittir.
2. x, a kümesinin yönetimini ele geçirmiş y üzerinde baskı kurmuştur.
3. y, x'e saldırdığında a'ya saldırmış mı olur, *x kontrolündeki* a'ya saldırmış mı?
bir devlet ile onun bünyesindeki milletlerden sadece bir milleti bütünleştirebilir miyiz? bütünleştirir, ikisini de birbirine eşitlediğimiz anda o millete ait olmayan ama devletin vatandaşı (vergi ve diğer sorumlulukları olan) unsurlar zaten doğrudan dışlanmış olmaz mı? bu durumda dışarıda kalan unsurların tepki göstermesi beklenmez mi? o unsurların o devletle ve o devletle bütünleşmiş milletle savaşı o devleti dönüştürme savaşı olarak da okunamaz mı?
bu ayrımcı temellendirmede bile doğuştan ya da konumsal olarak hakim unsur tarafında kalan herkes devletin tekelleşmesini, kendi kimliğinin devletle aynı şey manasına gelmesini destekliyor sayılabilir mi? bu tekelleşmeye karşı çıkan ama doğuştan azınlık tarafından olmayanlar sırf bu savaşta kendi taraflarına yönelik bir saldırı olduğu için siyasetini benimsemedikleri tarafta yer almak, bizzat kendisine savaş açılmış, doğrudan kendi varlığını saldırıya uğramış kabul etmek zorunda mıdır?
bu katı sınıflandırma, ayrımcılığın takendisi değil mi? tektipleştirici, kutuplaştırıcı tarih okuması sayılan tepkileri yaratan asli ve kurucu etki olamaz mı?
"en önemlisi de, "bizi desteklemiyorsanız islam devleti'ni destekliyorsunuz," şeklindeki algı yönetimini de bir kenara bırakacaksın."
eğer ben, beni desteklemeyen ve benim düşmanımı destekleyen bir taraf ile muhatap oluyorsam niye doğru gördüğümü söyleyemeyeyim? bu yargım niye bilinçli, hesaplı, samimiyetsiz algı yönetimi olmak durumunda olsun?
ya da ben, beni desteklemeyen ve benim düşmanımı da desteklemediğini söyleyen, ama bana yardım etmek elindeyken katledilmeme sadece tanık olan birisine niye "bu savaşta benim düşmanımı destekliyorsun" diyemeyeyim?
burada yine mutlakçı bir "topyekün desteklemiyorsa olay/durum temelinde de destekliyor sayılamaz" gibi saf kural getirme girişimi yok mu? bu kurallandırma girişimi de bir tür algı yönetimi sayılamaz mı?
"yoksa senin o algı yönetimini sikiverirler, aklın çıkar."
bu açık açık izah değil. gerizekalı da, akıllı da burada ne kastettiğini anlamak durumunda değil.
"ne dedik, bir unsura karşı 3 seçimin vardır dedik. dost, düşman ya da nötr."
seçim'in değil koşul'un var demiştin. hafızası güçlü bir gerizekalı bile burada anlatımı düzeltebiliyor.
"be algı yönetimini siktiğimin malı, herkes yüzlerce kez "size düşman olmamız islam devleti'yle dost olmamız anlamına gelmiyor, size de düşmanız, ona da düşmanız, yiyin birbirinizi," dediği halde hala ne sikime "islam devleti'nin kürtleri kesmesine sevinen mallar, islam devleti gelip götünüzü kessin de görün," gibi, tıbbi zeka geriliği olan bir insanın bile kurmayacağı gerzeklikte bir cümleyi yüzlerce kez tekrar ediyorsun?"
birisine düşman olman onun ilelebet düşmanının dostu olmak zorunda olduğun anlamına gelmez, doğru.
daraltılmış koşullu bir durumda ise taraflar değişebilir. iki düşmanından birisine, sırf strateji gereği dahi, dostça muamele etmeyi de; kör gözünü çevirme, uzaktan memnuniyetle izleyerek dahil olmama şeklinde bir eylem planını da seçebilirsin.
bu 2. stratejinin sana sonrasında zarar olarak dönmesi ihtimalinden bahsedilmesi, bahsedeni gerizekalı yapmaz. bu ihtimali kesinlik olarak ortaya koyan kişiyi de şart koştuğu zamana kadar gerizekalı/dahi diye sınıflandırmak makul olmaz. en iyimser yorumla temelsiz bir tahmin yürüttüğü, en kötümser yorumla kahin taklidi yaptığı söylenebilir.
"bir de utanmadan "ulusalcılarla islamcılar kol kola olmuş," gibi daha da gerzek savlar öne sürüyorsun?"
ulusalcılarla islamcıların siyaset gereği kolkola olması ihtimali, ya da, durumundan bahsetmek gerzek sav öne sürmek değil bir iddiada bulunmaktır. sav bir durumun gerçekleşme/varoluş gerekçesinin dökümüdür, bir izah temelidir; iddia ise o gerekçelerin vardığı sonuçtur, hüküm özetidir.
sav ve iddialar yanlış da olsalar, yalan da olsalar utanmayı gerektirmez. bir iddiayı ve savlarını yanlışlamak iddia sahibini yanlışlamak değildir, olmamalıdır. düşünceler ona ulaşanlardan bağımsız olarak gerçekleşme/gerçekleşmeme, isabetli olma/olmama ihtimali taşırlar. bir kişiye ait düşünce diye bir şey yoktur, bir düşünceyi paylaşan bir kişi vardır.
"algın mı kıt, gerçekleri kabullenmeyi götün mü yemiyor?"
bu soru tam bir nutuk sorusu ama nutuk sorusu olarak da çelişkili.
algısı kıt birisi algım kıt mı diyecek? diyecekse nasıl diyecek? gerçekleri kabullenmeyi götü yemeyen birisi nasıl olacak da gerçekleri kabullenerek götünün yemediğini, götü yememe önkoşulu getiren bir soruya doğru yanıt olarak verecek? götü yemediği halde götü yemediğini nasıl itiraf etsin?
soruların ikisi de nutuk sorusu olarak dahi reha muhtar'ın meşhur "siz yalancısınız doğru mudur bu?" sorusuna denk bir çelişki barındırıyor.
"bundan sonrasını iyi oku."
bundan öncesini iyi okudum, sonrası için ümidimi yitirmek üzereyim.
"yoksa ayakkabı bağlamayı bile o zekayla nasıl başardığını merak etmeye başlayacağım."
ayakkabı bağlamak zorunda olan bu varsayılan muhatap kim anlayamadım. salt terlik giyen birisi bu sorudan ne anlayacak?
"recep tayyip erdoğan'ı ve akp'yi bu ülkenin başında görmek istemeyenler kim? chp'ye, mhp'ye ama isteyerek, ama mecbur kalarak oy verenler değil mi? öyle."
değil. bu saydıkların dışında bir partiye bağlı olan, herhangi bir partiyi seçmeyen, dahası rte ve akp'yi sevmediği halde diğer seçenekleri daha da çok sevmeyen herkes rte ve akp'yi ülkenin başında görmek istemeyebilir. yine katı ayrımlar, salt topluluklar, kutuplar oluşturma üzerinden temellendirilmiş bir iddia var. metin iyi okudukça anlamsızlaşıyor.
"türkiye devleti'nde islam devleti'ni destekleyenler kim? recep tayyip erdoğan'ın liderliğini yaptığı akp değil mi? öyle."
değil. koşul gözeterek söylersek: islam devletini destekleyenler rte'yi de destekleyebiliyorlar, pkk'ye karşı ittifakta chp'li mhp'li de destekleyebiliyor.
"türkiye devleti'nde "islam devleti öfkeyle bir araya gelmiş bir reaksiyondur," diyen kim? bu ülkenin başbakanı, ahmet davutoğlu, akp başkanı."
(ilk iki ayrışmanın katıksız, saf olmadığını netleştirdikten yanlış önkabuller üzerine bina edilmiş bu kısmı yanıtlamak gereksiz oluyor, ama araya girme alışkanlığı gereği devam ediyorum)
"türkiye devleti'nin islam devleti'ne ama kamplar kurarak, ama silah göndererek, ama yardım yaparak destek verenler kim? akp."
bir hükümetin destek siyasasını uygulayan kurum devlet değil mi? bir hükümet sınırötesi desteği, kampların kurulmasını parti örgütü ile mi sağlar? herkesin vergisi ve herkesin vergileri ile hareket eden ve seneler boyunca bir süreklilik içinde çalışmak durumunda olan bir kurum, örgüt ve çalışanları ile işbirliği yapmadan sırf “hükümet istiyor” diye söylediğin tip, çap ve nitelikte bir destek verilebilir mi?
"peki, kritik soruya geliyorum."
bu önkabullerden nasıl bir soru çıkacak merak ediyorum
"recep tayyip erdoğan'ı ayakta alkışlayan kimdi? chp mi? mhp mi? yoksa selahattin demirtaş mıydı?"
hükümetin cumhurbaşkanı adayının serbest seçimlerdeki başarısını alkışlayanların alkış gücü ile mi ışid'e destek sağlandı?
"pkk ile masaya oturanlar kimlerdi? chp miydi? mhp miydi? yoksa akp ve recep tayyip erdoğan mıydı?"
kötü muameleye tabi olduğunu kabul ettiğin bir halkın silahlı kuvvetleri kendisi ile müzakere masasına oturmayı kabul eden bir tarafla, kim olursa olsun, müzakere etmesi beklenmez mi?
ya da soruyu tersten soralım: bu silahlı kuvvetler ile kimler müzakere masasına hiç oturmadı?
"her seçimde kürt nüfusunun olduğu yerlerde bdp ile birlikte en çok oyu alan parti ve lideri kim? islam devleti'ni doğrudan ya da dolaylı destekleyen recep tayyip erdoğan, akp ve ahmet davutoğlu."
ya da yine tersten soralım: isyan edenlerin olduğu bölgede her seçimde kim en çok oyu almıyor? müzakere masasına oturmayanlar değil mi?
müzakere masasına hiç oturmayanlar iktidarda mı? iktidarda olup da müzakere edenler ile müzakere etmenin savaşıyor olmaya, koşul olarak, yeğ tutulması makul değil mi?
"öcalan denen "kendi ağzıyla taşeron olduğunu" kabul eden ve videolarla bu belgelenen vasıfsızı "halk önderi" yapan sizler, öcalan muhattap alınıyor diye akp'ye kucak açmıyor musunuz? açıyorsunuz."
öcalan'ın "taşeron olduğunu kabul ettiği halde halk lideri kalabilen vasıfsız bir lider olduğu" iddiasını salt ve kapsayıcı gerçek olarak alalım: bu dahi seçim'e değil koşul'a işaret ediyor denemez mi? nasıl bir önkoşul olmalı ki bu iddianın gerçek olması mümkün olsun?
“vasıfsız taşeron halka vasıfsız taşeron lider” demek en tutarlı akıl yürütme oluyor. ırkçı, özden ayrımcı oluyor ama bu koşulu tam olarak karşılıyor: öyle halka böyle lider.
yok eğer “fena muameleye uğramış halklar içinde bir halka vasıfsız taşeron lider” dersek, etken olarak yine başta es geçtiğimiz fena muamelenin niteliğini tespit etmek, özgür seçimi kısıtlayan duruma (ve mümkünse) o duruma ortaklığa odaklanabilmek gerekmiyor mu?
"evet, amına koyayım, sabaha kadar da inkar etseniz, 1999'da öcalan yakalandığında bitme noktasına gelmiştiniz."
böylelikle: inkar değil ispat etseler dahi kabul etmeyeceğini, yani yanılamaz doğrulukta bir görüşe sahip olduğunu düşündüğünü iddia ve ihbar etmiyor musun?
"eylemleriniz durma noktasına gelmişti, psikolojik olarak çökmüştünüz, ne yapacağınızı kara kara düşünüyordunuz."
bu durum herhangi bir halkın özgürlük, özgürleşme, bağımsızlık mücadelesinin hemen öncesindeki standart durum değil mi? diğer halkların bu durumdan çıkışı tamamen özirade ve kendi çabalarıylayken sadece bir halkın kurtuluş hareketinin başarıya ulaşmasını balına, şansına olarak değerlendirebilmek için o halkın temel özsel niteliği hakkında kati bir olumsuz yargıda bulunmak gerekmiyor mu?
"ama sonra orospu bush 2001'de amerika'nın başına geçti, güzel bir tiyatroyla ikiz kuleler patlatıldı,"
somut temellendirme lutfen.
"ardından büyük ortadoğu projesi'nin devreye gireceği duyuruldu. türkiye'nin başına akp geçti, erdoğan "büyük ortadoğu projesi'nin eşbaşkanıyım," dedi. condoleezza rice denen diğer orospu 7 ağustos 2003'te "ortadoğu'da tam 22 ülkenin sınırları değişecek," açıklaması yaptı ve son 10 yıldır ortadoğu, belki de haçlı seferlerinden beri, hiç olmadığı kadar kana bulandı."
ve tüm bunlar bir halkın şansının dönmesine, hiç hak etmiyorken birden üstün duruma geçmesine mi sebep oldu?
bu değişime yön veren güç o değişimin coğrafyasında müttefiği ve taşeronu olan bir ülkeyi, o ülkenin aleyhine döndürmeye mi karar verdi? peki böyle bir durumun varlığı doğru kabul ediliyorsa, 30 sene önceki durumun, ya da, daha önceki dışsal etkilerin o bölgedeki baskılanmış halkların aleyhine bir durum doğurabileceği de iddia edilemez miyiz? 2001'de dışarıdan esen kebap bir rüzgar ile şahlanan bir halk, ondan önce dışarıdan esen bir rüzgar ile lanetlenmiş, bu yüzden başarıya ulaşamamış olamaz mı?
"(bkz:türkiye dahil 22 ülkenin sınır ve rejimi değişecek) şimdi buraya kadar beynin yanmadan okuyabildiysen, bundan sonra yazacaklarımı da okumayı becerebilirsin diye tahmin ediyorum."
beynim yanmadan ama sıkılarak okudum. ne açık açık anlatabildin, ne de gerizekalıya anlatabilecek seviyede konuna hakim olduğuna hükmedebildim. seninle halihazırda aynı kanaatlere sahip olmayan herhangi birisi bu dakikaya kadar dediklerinden çok sinirli olduğun, birilerine çok kızdığın, hakikatin efendisi olduğunu düşündüğün, şahsi yargı ve değerlendirme kriterlerine evrensel kanun muamelesi yaptığın dışında bir sonuç çıkartamaz gibi görünüyor.
"masaya oturduğun, her türlü küstahlığı yaptığın halde ses çıkarmayan akp'nin kalkıp islam devleti'ni size karşı desteklemesi yüzünden devrelerinin yandıysa, bunun hesabını onlara soracaksın.
bir kişinin halihazırda bir kişiden hesap sorması aynı anda ya da sonrasında başka kişilerden hesap sormasına engel olabilir mi?
"savaş ilan ettiğin, halkını katlettiğin devlet arkanda durmuyor diye, ağlayıp sızlanmayacaksın. yok biz savaş ilan etmemiştik diyorsan, o zaman terörist olduğunu kabul edeceksin. ya savaşırsın, ya terörize edersin. silahlı eylemlerin başka bir koşulu olmaz.
"bu iki."
muhatabını yine paylaşıp paylaşmadığını hesaba katmadığın “şerefsiz terörist” ya da “şerefli ordu” gibi iki ayrı kutuptan birisinde konumlanmak zorunda bırakıyorsun. terörize etme, yani dehşete düşürme, korkutma etkisi olmayan bir savaş olabilir mi? bir ordunun düşmanını terörize etme amaçlı girişimleri olabileceği gibi, bir gerilla birliğinin ordu gibi savaşabileceğini, dahası bu savaşın futbol kuralları gibi önden belirlenmiş bir çerçeve ve biçeme uymak zorunda olmayacağını, hepsinin ortak etkileri hedefleyebildiğini bu zorlama ayrımda kaybediyorsun.
bir saldırının ve saldırı tehdidinin amacı sadece sana engel olan birilerini ortadan kaçırmak ve kaldırmak değildir; onları işbirliği, müzakere, barış yapmaya ikna etmek de aynı anda amaçlanabilir. bir taraf kendisine verilen bir zararın karşı zarar doğurabileceğini söyleyerek eski bir düşmanını müttefik olmaya ikna edebilir. tyrion lannister'ın da dediği gibi: "barış sadece düşmanlar arasında yapılabilir". düşmanına barışa ikna etmenin yolu her zaman sonuna kadar delikanlı gibi savaşmak değildir; ona bir yandan savaşın zararlarını hatırlatmak, ortak bir çıkara işaret etmek de olabilir.
saldırıya uğrayan bir grup da her zaman sonuna kadar direnmek, saldırıya uğradığı için savaşmak zorunda değildir: savaşın bitmesinden daha büyük çıkar elde edeceğini düşünüyorsa, savaşı keser. düşmanının düşmanına saldırmanın, birbirlerini yemesinden daha az zarar vereceğini düşünüyorsa "yiyin birbirinizi" demek yerine göstermelik de olsa saldırmayı tercih edebilir.
"savaş ilan ettiğin ve sivillerine saldırdığın ülkenin halkı sana saldıran üçüncü bir unsura karşı seni desteklemiyorsa, bu o halk o unsuru destekliyor anlamına gelmez, bunu da kabul edip o sikko algı yönetimini bir kenara bırakacaksın.
"bu üç"
bunu daha evvel söyledin. bu iki'de bu durumu da izah ettim.
"bir yola girdiniz, seçimler yaptınız, türkiye'ye işgalci dediniz ve düşman ilan ettiniz, silahlı eylemlere giriştiniz. öyleyse o seçiminizin arkasında durun. yavşak gibi de sızlanmayı bırakın."
burada aynalı tahir stili delikanlılığın kitabı öğretisi ile savaş gibi bir toplumsal-maddi konu hakkında fayda-zarar muhakemesi yapılıyor. savaşı delikanlılık sergisi, ispatı olarak görmek zorunda değilsen bu edep, racon, ahlak, şekil takıntısına ayak uydurmak zorunda hissetmezsin.
"biraz karakterli olun lan."
talep yine çok saçma. bir başkasının baskı ve emri üzerine karakterli olunabilir mi? olunursa ne kadar karakterli olunabilir?
"ama siz ancak savaş kurallarına uyan,"
gidişten hareketle bu kısımda cenevre konvansiyonu tarzı uluslarası hukuk çerçevesinden ziyade yine delikanlılığın kitabı tarzı bir alandan bahsedildiğini varsaymak durumunda kalıyorum.
"insani kurallara uyan türkiye devleti, ordusunu ve halkını tehdit etmeyi bilirsiniz."
insani kurallara uyan bir kurum, kurum çalışanı ve insan kaynakları havuzunun insani olmayan muamele görüyor olması yine muamele edenin doğasındaki bir sorun ile tutarlı bir şekilde açıklanamaz mı?
yok açıklanamazsa, çünkü bu ayrımcılık ve ırkçılık olacaksa, o halde insani kurallara uyum iddiası sorgulanmak durumunda kalmayacak mı?
"(bkz:1 ekim 2014 abdullah öcalan açıklaması)
(bkz:kobane düşerse süreç biter)
ilintisiz bkz takım yıldızı geçtiğine göre devam edebiliriz.
"şimdi bu düşüncede olan sizler hümanist, insancıl, demokrat, vicdanlı ve barışçılsınız, bombalarla, molotoflarla, roketlerle tehdit ettiğiniz ben, yanınızda savaşmıyorum diye faşistim öyle mi?"
yukarıdaki derinlemesine incelemede faşizm için gereken ayrımcılık, tektipleştirme emareleri var.
"sizin ben karakterinizi sikeyim. vicdanınızı sikeyim."
bunlar eleştiri değil, düz küfür.
yazının sonuna geldim, vaat edilen hiç bir sözün yerine getirilemediğini sıkılarak gördüm.