*anı’nıza (2)
Kanguru kapandı. Bunu bilmeniz lazım.
NASA

No title available
wallacepolsom

@theartofmadeline

PR's Tumblrdome
No title available
he wasn't even looking at me and he found me
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

JVL
Claire Keane
will byers stan first human second
cherry valley forever
Cosimo Galluzzi
Lint Roller? I Barely Know Her
Sweet Seals For You, Always
$LAYYYTER
todays bird
noise dept.

Kiana Khansmith
occasionally subtle

seen from Egypt

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Russia

seen from Canada
seen from Italy

seen from Lithuania
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Saudi Arabia
seen from Australia
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@aynadakiler
*anı’nıza (2)
Kanguru kapandı. Bunu bilmeniz lazım.
Not, mart yirmi
Evet, işte evdeyiz. Senin benim gibi insanlara neler yapmıyor ki çıkıp kendini çarşıda yürümekle uyuşturamamak. Bak yine ne uykulardan uyandık, kimler çimdikledi kollarımızı. Rast geldiğimiz hangi şarkılar bize yine neler yaptı.
Evdeyim. Bazen sevgilim geliyor. Onunla kavga ediyorum, ağlıyoruz, uyanıyorum. Affediyor, affediliyorum. Onun suratını seviyorum. Gözlüğüne vuruyorum.
Bazen de uğurladıklarımdan geçit törenleri düzenliyorum. Tavana seni yansıtıyorum. Bana kurduğun cümleleri. Tedirginliğimi. Hiç gitmeyecekmişsin gibi gelişini. Bununla yaşamayı öğrenmemi.
Şöyle oturup yıllarca öksürsek seninle,birbirimize ettiklerimizin zehri dağılır mıydı? Herhangi bir yolu var mıydı? Sanmıyorum. Ki bütün bunlar bitince yani, geriye kaç şehir kalır onu bile bilmiyorum. Artık geç oldu.
Gidiyorum, diyeceğim. Gideli bile bilmem kaç zaman oldu.
* anı’sına
Kanguru terasta. Önümde şişe tuborg var. Yeni tanışmışız. Sen içmiyorsun. Benimle birlikte kendini kandırıyorsun. Bunu bilen bir yanın var. Kandırmak ve kandırılmakla kavga etmiyorsun. Bunu çok seviyorum.
Burçlar hakkında da konuşuyorsun. Cinsiyetçi bir şeyler söylüyorum sana bununla ilgili. Bana bakıyorsun. Birkaç saniye susuyorsun. Gözlerin öyle değil. Bir fotoğrafımı çekmek istiyorsun. Çek, diyorum. Üstümde yeşil çizgili atlet-bluzum var. Saçlarım kabarmış. Çok bira içtim ifadesi var yüzümde. Senin tarafından çekilmiş bir fotoğrafım işte böyle duruyor.
Beni yine kandırıyorsun. Her şeye teşekkür ederek. Var olmama teşekkür ediyorsun. Bununla ilgili bir şey anlıyorum, anlamazlıktan geliyorum. Gece ilerliyor. Bir yerinde sen de bir budweiser ediniyorsun. O da bana kalıyor. Gücüm tükeniyor.
Başka bir gece 1. Ben masanın sana ait yerindeyim, sen gerisinde. Çamaşır makinenin aynısından aldık biz de. Hikayelerini dinlemeye gelmiştim. Bu gerçekti. Yalanı başka bir şeyle ilgili söyledim. Ve sen bunu anladın zaten.
Değil mi?
Belki de o hep söylediğin şey olmuştur. Tekamül yani. Göreceklerin yetmiştir. Göstermelerin başlamıştır.
Yanlış anlama, benim sadece nasıl gittiğinle ilgili nefes alamadığım şeyler var. Yoksa her şey aynı. Her şey iyi yani.
canımın içi,
Ruhlarımız kırılgan. Senin de, benim de. Ben de aslında gurur diye anılan o sinsi inada sahiptim. Huy olarak. Ama içimde senin aslını çeken bir şey var. Kalmak istediğini hisseden, kalacağın yer ben olmasam bile. Bu yüzden alıp başımı gidemedim hiç.
Çok ihmalin izini gördüm sende. Kendini dahi duymanın önünde duran ihmaller. Derinde ama gayet ayık, antika ihmaller. Buradan hissettiklerim bazen kalbimi söylediklerinden bile daha çok kırdı. Çünkü kimi anda beliren o kendinden uzaklığını sezdikçe senden sen kadar uzakta gördüm kendimi. Ama kızılacak yanın yoktu. Bu mesafenin ayarı ben değildim, kendindin.
Birkaç sabah evvel, yanımdan gittiğinde kendimi ilk defa sadece yalnız hissettim. Sadece kahvaltısını sevdiğiyle yapamamış. Sadece sevdiği adamla uzlaşılmış bir ilişkisi olmadığından içine esince yanına gitme izni olmayan, güldüğü şakayı en çok istediği insanla paylaşamayacak birinin basit yalnızlığı. Senin de yalnızlığın yani. İşin ilginç yanı, bu yalnızlığın terk edilmekten daha acı olduğunu söyleyebilirim. Evet, yalnızlığın terk edilmekten daha acı olması fikri bana ilginç geliyor. Ve sen buna asla şaşırmazsın.
Seninle tanıştım. Seni tanıdım. Kendimden kaçırabildiğim ve buna imkan verdiğimiz kadar yaşattım da. Ama inatla tanımazlıktan geldiğim son parçanla da nihayet selamlaşmaya başlıyorum. Hep söylediğin ama duymak istemediğim yanınla. Kalamayışınla.
Vedayı ifade eden sözcükler, hoşçakallar, iyi baklar, elvedalar; sarf edilince vedayı imha etmeye programlılar, biliyorsun. Ben bu sözcüklerin hiçbirini söylemeyeceğim. Ben sana aslında bunların hiçbirini söylemeyeceğim. Bu yüzden gerçek olacak.
Şimdi, berraklığını sezdiğim ve bir çeşit hasret duyduğum yeni hikayeme başlıyorum: Rüyalarımdan gidiyorsun. Aylardan Eylül. Tam da olması gerektiği gibi.
veda şenliği ve kadınlar
Hayli zamandır bu hesaba erişemiyordum. Ayda birkaç kez iki faktörlü kimlik doğrulamasının duvarlarını yumrukladım ama nafile. Olmadı. Belki okur, diye bir şeyler yazmaya girecektim. Olmadı.
Bugün bir daha aklıma geldi. Girmeye çalışırken ismini bilmediğim görünmez bilişim sistemlerine “söz, okusun diye yazmayacağım” dedim ve Yahoo kodu gönderiverdi. Aksayan bütün zekalar, sizi seviyorum.
Yine ne oldu biliyor musunuz? Yeni veda şenlikleri başladı. Ağustos 2019 özel. Bu artık geleneksel ama her şenlik gibi, bunun da zaman geçtikçe göz alıcılığı azaldı. Buraya alışan, burada oynayan çocuklar büyüdü, kendi hayatlarını kurdular. Artık vedalarım sade, vedalarım biz bize.
Mektuplar yazmayı yeniden hatırladım. Yirmi üç ve yirmi dört yaşlarımı geçerken bir kere daha aşık olduğumda. Raftan antik defterleri bir bir çıkardım. Yani en fazla on sekiz ayda bir taşınırken odamdan odama neden taşıyorum diye düşündüğüm o defterleri sonunda çıkardım. Kırmızı kaplı olana yazdım durdum. Terapinin bir parçası olarak korktuğum zamanlarda sol elimle yazdım. Sol elimi sağ elimle yazarak teselli ettim.
Hep bir adama mektup yazdım. Hafızamda hep elleri çocuk, kirpikleri erkek erkek duran o adama. Kendimi soyup durdum mektupları yazarken. Kendimi enginar gibi soydum -enginarla çok aram yoktur ama metaforlar konusunu biliyorsunuz-, soydum, soydum… Çok telaşlandığım yerleri, kabusları, yoklukları, Boğaziçi köprüsüne mevsime uygunsuz giysilerle koşma ihtiyaçlarını, goncaları soydum. Bunları soydum, hep o kaldı. O enginarın üstüne bezelye havuç filan koyup ufo olarak yediğiniz hali gibi. O hep kaldı. Biraz da kabak gibi.
Aslında gitsin istedim çok kez içimden. Hiç bu kadar kendime saklayarak sevmemiştim. Hiç bu kadar da sevdamı anlatamadığım olmamıştı. Yani belki Ankara’ya gider diye orada oynanacak deplasman maçlarına baktığımı, bunların 2020 Şubat ve Nisan’da olacağını, o zamana kadar Barış Bıçakçı’nın okumadığım kitaplarını da bitirebileceğimi, İstanbul’un sokaklarını ne dolduracak diye düşünürken dinlediğim şarkıyı, son yumurta kırışını boşu boşuna o kadar dikkatli izlemediğimi, o yumurta kırışının aklımda yüzüncü kez sahnelenişini konfetilerle kutladığımı, zaten çok seviyormuşum gibi denize girmişken düşman gibi insanların kumsaldan üzerime saldığı şarkıları, bu bedenle ve bu tc kimlik numarasıyla yaşayıp öleceğim hayatın onunla bir ev paylaşamadan bitmesi ihtimaline çok içerlediğimi ve bunun gibi birçok şeyleri ona hiç anlatamadım. Başını dizime yasladığı bir ihtimalden titreyen akciğerler arası bölgemi anlatamadım.
Çok düşündüm çocukluğumdan beri: İnsanlar birbirleriyle ne kadar ilgili olabilirler? Yani ben bütün bunları hissettim de, onun bunları üzerine alınması nasıl mümkün olacak? Dilara’nın tarif ettiği kalpten kalbe köprüyü düşündüm sonra, bunu hiç unutmamıştım. Yani galiba böyle bir köprü olmadıkça insanlar birbirleriyle ilgili olamıyorlar. Bir karşılıklılık gerek, bir kıvam tutması, bir boyu boyunalık.
Ben veda şenliklerini yine sürmezdim aslında. Kendi ismimi aynı sıkıcı renkteki bir tomar zarfın içinde görmeseydim dün. O değişik kadın isimlerinin içinde kendiminkini hayal etmeseydim. Yani din ve vicdan hürriyeti kapsamında da olsa, başka bir şey olduğuma inanacak yerim kalsaydı. Belki bir gün o da şey olur, belli mi olur hayalinin üzerine yatmaya devam etmem mümkün olsaydı. Ama olmadı. Ben de son mektubu yazdım.
İşin ilginç yanı ne, biliyor musunuz? Artık sadece kadınlar var. Çarpık gerçeklik algılarına vura vura kendilerini inciten kadınlar. Hasarlı sevgi tellerinden kendilerine yumak sarmaya çalışan kadınlar. Yardımlardan kaçıp kendi türettiği bilgeliklerle yaşayan ve kurşun gibi neşesini saçan silahlardan isabet alan kadınlar. Tüneller kazılıp fısır fısır nesneleştirildiğinden bihaber kadınlar. Elbette bu kadınların yıkık dökük, bir o kadar da yıkıp döktüğünün empatisinden yoksun bir doğası var.
Konuşacağız yani. Oturup sabaha kadar, bu yıkık döküklüğü konuşacağız.
Not, nisan on dokuz
Beni sormuşsunuz. Eksik olmayın.
Son güncellemem şöyle: Annemin Satürn retrosuna kıymet vermesine sebep olan dönem, Aralık 2018 itibariyle sona erdi. Astrolojiye ve tuttuğum günlüklerin nev’ine göre, bu tarih itibariyle kendime biriktirdiğim toprağı tükettim. Şimdilerde mümkünlerden yeni hürriyet kelimeleri türetmeye çalışıyorum. Olur ama buyrun. Yatağını bulacak yeni suları izlemeye de kalın.
Aslına bakarsanız bir sevda üzeri oldu bu da. Öyle sevip öyle sevemedim ki aklınız şaşar. Hani bir çocuk şarkısı vardı ya çıkaramadım. Sonunda ağlamaya dair bir emir alırdınız. Duygu dünyanız çökerdi, o şarkı çocukluğunuza çok gelirdi. Kendi kalbinizi ziyan ettiğinizi anladığınız an tam o his geliyor. Kendi sevdanız, kendi tuz buzunuz, kendi parça pinçikliğiniz. Yeni oturduğunuz apartmanınsa posta kutusu bile yok zaten. Yani demek istiyorum ki nostaljik bir hayale bile vesile kuramıyorsunuz.
Yaz bir şeyler demişsiniz. Eksik olmayın. Benlerimi birleştiriyorum. Bir yerlerde duvara da asacağım.
Not, ocak on dokuz
Takvimde iddialı rakamlar var. Yaşım yirmi dört oldu. Sene itibariyle kısmının bahsini kapattım.
Cümleler kuruyorum hala. Size değil. Mecralarım var. Dilime yerleşmiş süslü birkaç sözcük var. Açıp durduğum sözlükler var.
Yaşım yirmi dört oldu. Yirmi dörtte aşık olmanın tuhaflıkları var. Mesela aşık olunca doğurur muyum acaba diyorsun. Bunu diyip sonsuz uykulara dalman lazımken alarmı yedi buçuğa kurup yatıyorsun.
Zorlanıyorsun. Alkolle uyuşmayan hayat tarzları ediniyorsun. Üstüne battaniyeler çekiyorsun. Çoğu çekişin çocukluk alışkanlığı şiirselliği de yok.
Yaşım yirmi dört oldu. Bu olanlardan memnun değilim.
Hidayet Koyu
bugün hidayet koyu'nda öğlen oldu. denizin son demine sarılmam böyle bir anda oldu. metalin son zehri, son organımı hidayet koyu'nda griye boyadı. hidayet koyu'nda ilgili metal örümceğe biraz kırgınlıklar büyüttüm.
hidayet koyu'nda denizden üzerime bıraktığım taşların hiçbiri ayağıma düşmedi. burun deliklerimin gölgesini izledim. onları beyin mağarama giriş ilan ettim.
hidayet koyu'nda aşık olmak çok kolay. çalan şarkılar buna müsaade ediyor. otuz yedi numara olan ayağımı otuz yedi buçuk numara ayağımın hizasını iki santim geçip sonra yerine gelecek şekilde ayarladığım bir dans icra etmeme izin veriyor. hidayet koyu'ndan dünyayı taşımak çok kolay. servisler otobüsler ayarlamak, hidayet koyu'nda yarın sabaha alarm kurmak çok kolay.
hidayet koyu'nda bi şey denedim: denizin tuzu gözyaşımın tuzunu manipüle edemedi. ağlamak zor. ağlamak hidayet koyu'nda da her yerde olduğunca zor.
hidayet koyu'nda bittim aslında. tırnaklarımı biraz uzattığım her yer yerle bir oldu. bacağımın birini o kadar çok titrettim ki yine simetrik kas yağ oranlarım bozuldu. hidayet koyu'nda çocukluk uğurlamak çok zor, bu burada özellikle ve ayrıca zor. çünkü seni masala çağıran pek çok şey oluyor hidayet koyu'nda. ikna olamıyorsun. içindeki her şeyle akşama döneceğin bir tam istanbul'a kırılıyorsun.
hidayet koyu'nda her şey yerli yerinde ama etrafı unuttum.
hidayet koyu'nda son kere bu yaş, kumlarımı kuruttum.
https://www.youtube.com/watch?v=zuBXXnAtrfM
Güzellikler var, doğru. Biriktirilebilen, birikmeyen, birikmeyen hale getirilen. Sizi pek çok parçaya ayırıp birtakım ceplere doldurmaya çalıştım. Gördüm.
Günleri çevirip durdum. Kahvaltısı, sisi, sahtesi, bahçesi eksik olmayan günler çevirip durdum. Bu esnada galiba sizi taşımayı denedim hepsine. Geldiniz, durdunuz. O bahsi malum şiirde geçen deli köşelerimde ve hatta raf çakılmamış tek duvarımda da durdunuz. Bir şeye baktınız yüzümde. Dikkatli baktınız. Benlerimi örtmek istedim ama yok, ona bakmadınız. Kaşımı, kirpiğimi çekiştirdim. Hep nereye baktığınızı düşündüm o birkaç saniyelik düzlükte. -Sizinle göz göze gelmeme özenime düşkünüm- Ve tabii, tabii, döndünüz. Sırtınız. Yürüdünüz. Ne adamlardınız. En derin dekoltenizi sırtınızdan vermeye doymadınız.
Tırnağım ve saçımla savaşım birkaç sefer daha uzadı böylece. Ayna git gide düştü türemiş mecaz anlamlarından. Hakkımda konuşmadınız. Kulaklarımdan batıl anlamlar doğurmama da hacet olmadı hem. Sihirli sedyelere yatıp kendimi doğurma masallarımı da anlatmaz oldum. Kendime çay demlemenin cazip bir romantizmi kalmadı.
Eh ne yapayım bir dürtü çekildi dizim karnıma. Bu eh ne yapayımda yorumunuza kalmış manalara da rastlamıyorum. Yani anlayacağınız, siz sokağa hapis, ben sadece evimin perdesini çekiyorum bu mart.
Yetmiyor. Tülü de çekip pervazı cilalıyorum.
her şey bir alev şekliyle paydos oluyor artık
her dinamit yanına çökmüş kalmış birer şarkı
neşe günlerine müdahalede gecikmeyen karanlığıyla magmanın
vurulacak uçurtmalar için şehir merkezlerine ivedilikle taşınan av köşkleri
bu gördüğüm, en kadimsiz hali fallarımızın
değil mi unuttuk
hangi sapkın bahar üzeri geç gelmişti hangi yaz
unuttuk hangi çocuk gövdesine doğru, hangi metalin dalları
unuttuk ve işte bir bütün halinde
iyi mi kurudu kaldı nihayet kalbimiz
dün gece rüyamda bir değişiklik oldu. bu sefer isminle yüzün yok. bu sefer yokluğun var, kış haliyle. seni arıyorum. kütüphanedeyim raf raf seni arıyorum. yoksun, kış haliyle.
seni
mesela nil bu şarkıyı söylüyor ya ben rüyalarımda nil'i de görüyorum. nil çok güzel, bana gülümsüyor. öldür onu diyor. ben büyüyebilirsem bir gün, bir gün senin de içinden çıkabilirsem, nil gibi kendimin rüyalarıma gireceğim. gülümseyeceğim. söz veriyorum.
bırakmaya
bitmiyor seninle hesaplaşmam. basit, basit, basit. o kadar basit sevmedin ki. hiç gelmedin ki. yüzüne çarpan kumlar hiç ben olmadım ki. ama bana ne ki bundan.
hiç
bak bu ay biz yirmi ikiyle de devriliyoruz. bi şey biliyorum. sen son haziran. son rüya serisi. şehir şehir içimde dolaştırdığım son arabesk. çocukluğumun kapanış şarkısı. sen olacaksın.
niyetim yok
yanındaki diyorum her kimse. son bir dişlerim kasılıyor dizlerim birbirine çarpıyor. çok, çok, çok. seviyor olsun seni. saçlarını diyorum. ah,
biliyorsun
işte sonra, seni rüyamda göremediğim sabahlar nil açıyorum. evden çıkmıyorum, hiçbir sokakta yürümeyişini taklit ediyorum. birkaç yaş, evimi nemlendiriyorum.
değil mi
bak, hisset, duy beni lütfen. her gün, gerçekten bir nefesi seçip senden ibaret üflüyorum. bir adımı sadece sen atıyorum. avcuna bir defa beni hohla lütfen. bu son: büyüyorum.
https://www.youtube.com/watch?v=6NqFNp8nXjs
Not, kasım on altı
artık okuyacak mesafemiz de yittiğine göre sayıklamaya başlayayım
bir ıslığın kaldı bende.
başını omzuma iki defa değdirdin, hangisinde düştüyse bakıp yakaladığım tek ıslığın. ıslığına kaçtım: rüyalarımda kaç tursun - duymuyorsun. buna hiç kıyamadım. bana dinlettiğin tek türküyü kendime plak yaptım. başımı sokmaya ikinciyi bulamadım - üstelik istanbul da göstermiyor bana seni.
kaç zaman oldu bir sen bitmiyorsun.
Kış Üzeri, Bir Yenisi Gelirken
Şarkı üzeri mektup - sizinle birbirimizi buralarda sevmiştik.
Sizinle birlikte büyüler yazmıştık. Gelenlere, gidenlere enter dolu köşe yazıları sıkıştırmıştık.
Kasım gibi uğurlamalarımız başladı, mayıs gibi içimizi derimize yazıp sokağa çıktık. Birkaç senedir böyle gitti bu.
Ben ne yapayım. Bir masam var, bir pencerem. Gidip geliyorum. Bütün hiç anların arkasından Müslüm yazıp kendimi şanslı hissediyorum.
Mektup yazmak yerine hiç anlatmadıklarımı fısıltıyla prova ettiğim bir kış geçirdim. Hasret kaldıklarımın ismini fısıldayıp doksan dokuz kere “gel” tekrar ettiğim bir kış. Ne hikmet, fısıltılarım sesli konuşmalara döndü kendimle teke tekken. Her seferinde, ses akustiğe çalarken nefes hırıldadı. Ihlamurları bitirdim.
Birkaç rafım var. Fonda da hiç bitmeyen bir aşk hikayem -kalmakla yazılmış tek satır. Susa susa neler yaratılabileceğine hepimiz için şahitlik ettim. Hep ayağıma baktığım, ayağım ağırlaşınca “aşktır” deyip kendi saçlarımı sevme denemeleri yaptığım bir kış geçirdim. Her gördüğüne “aşktır” deyince bütün sütten kesilmeleri bitiyormuş insan olanın. Çökmek istediği bütün kaldırım taşlarından utanıyormuş. Buna da hepimiz için yazıldığım bir kış.
Çok şükür, üstesinden geldiğim hiçbir şey olmadan atlattım duymadığınız yaşları. Seneler kısayınca doğum günlerimi kutlamayı da bıraktım. Çocuklar sevdiğim bankları ziyaret etmeyi de. Bölüne bölüne yeni kollar yaptım kendime. Beş çekmecemi aynı anda açabilecek beş kol yaptım. Bilincebildiğim kadar bilinçle asmamaya direndiğim duvar saatlerini takliden sesler çıkmaya başladı peteklerden. İcat kollarımla sesleri kapattım.
Yine çok şükür ki benimle konuşulmayan bir kış geçirdim. Aşk hikayemin bir paydaşı olmasını bekledim tükenmeyen acziyetimden. Sokaklar çamurdu burada. Çamurlara basa basa otobüse gittim. Kafamı hiç kaldırmadım. Bundan değil, ona hiç rastlamadım. Hiçbir şeyi hatmediğim, duacımı neden şiirlerin yanına koyduğumu hiç sormadığım bir kış geçirdim.
Masalını yazmaya teşebbüs edemeyeceğim kadar güzel gülüşlerin fotoğrafını çektim. Sonra da gülüş sahiplerinin dahi boyunun yetmeyeceği yerlerde dosyaladım onları. Korkunç seviyede kanayıp yine bütün boku ayağıma salladım. -Bizi koruyan hiçbir şey yoktur.
En sevdiğim oyundur ya siz aşinasınız buna: Bir çocuğun gülüşüne yine birkaç parmak hapsettim.
Köşeleri siz kolladınız bu kış.
Gülüşünü de unuttuğum parmaklarımı da hiç kollamadım.
Sana mucizevi şeyler anlatacağım.
Sabah bir şey ötüyor. Anlamlı sesler çıkarmıyor. Sen birkaç saatlik uzaklığına son verip dünyaya göz açıyorsun. Konuşan şeyi susturuyorsun. Gözlerin kısık kısık bakıyor bir süre. Yüzünü yıkıyorsun. Musluğu kapatıyorsun. Ellerindeki suyu silkeliyorsun. Son damla işaret parmağına tutunmuş. Onu havluya siliyorsun. Benim bu ıslaklıkla alakam yok. Yüzünü hafif tahrişle karışık siliyorsun. Üzerine bir şeyler giyiyorsun. Vazgeçtiğin bir tişörtü katlamadan dolaba geri fırlattığın elin sağ. Sağ elinle benim alakam yok. Aklından alakasız şeyler geçiyor. Bilinçaltın bilincinin altındaki yerine patır kütür inme derdinde.
Çıkıyorsun ve sonuna kadar gelemeyeceğin ilk sigaran. Yakıyorsun. İşaret parmağın dumanla meşgul oluyor. Omzunla kolunu kaldırıp iki parmağının arasındaki sigarayı ağzına taşıyorsun. Bakışların var. Günün her sabah payına düşen kısmını yine sen uyandırıyorsun. Hepimizin uyandırmakla yükümlü olduğu şeyler vardır. Vardır da senin uyandırdığın hiçbir şeyle benim alakam yok. Bir şey bekliyorsun. Kapısı açılıyor. Bacağını kaldırıyorsun, dizini kırıyorsun. Pantolonun bir parça daha diz yapıyor. Ağırlığını önce sol bacağına veriyorsun, sonra sağ. Bir daha sol. Oturuyorsun ve dizin pantolonda felaketler yaratıyor.
Kapılardan geçiyorsun. Birileriyle göz göze geliyorsun. O birileriyle neden bilmiyorum alakam yok. İnceliğe düşkünsün, bunu hatırladıkça yere bakıyorsun. Yaprak görürsen düşkünü olduğun hüznü hatırlıyorsun mevsim bunda fark yaratmıyor. Göğe bakmıyorsun tabii çünkü ohal. Senin ohalinle de galiba alakam yok. Saçlarını düzeltiyorsun. Bunu sol elinle yapıyorsun. Yüzük parmağınla serçe parmağın arasından geçen saçlar (ah) ve avcunu biraz sayıklatıyorsun.
Gün ilerliyor, gözlerin kızarıyor. Öldüresiye oynuyorsun bununla. Kimse bakımından bir cinayet teşkil etmiyor bu. Benimle alakası yok. Bir şarkı, bir şarkı daha, benimle alakası yok. Benden duymadın. Atatürk’e inen bi uçak senin üzerinden alçalıyor, duyuyorum. Bir düğmeni açıyorsun parmakların muntazam. Birilerine gülüyorsun ve yanağında geometrimin yetmeyeceği açılar oluşuyor. Sen gülerken sana bakmayı akıl edemeyenler var, benimle alakası yok ve buna dişlerin de ağlıyor.
Panik bir an: Ben. Bununla bir alakam var. Korkunç bir gelmemekle yine savuşturuluyorum. Sonra sen sen diye yine senin eteklerinden seni çekiştiriyorum. Sana parmaklarını anlatmak varken bir köşe tutup bok püsür muhabbetler açıyorum.
Sonra işte saniyede iki tuş basıyorsun, bazen üç. Yemek yiyorsun. Boğazın, miden gibi ışıklı yollar var. Burada ben bıçağınla yüz yüze bakıyorum.
Sonra sen yavaş yavaş silikleşiyorsun. Bıçağın kalıyor. Bıçağın kocaman oluyor. Gözlerimi açıyorum. Tekrar kapatıyorum. Bıçağın daha yakında. Çatalın kafamın içine de girmiyor. Çatalınla birdenbire bir alakam oluyor. Ama – paranormal – hiçbir şey yok.
Ah ediyorum.
Kabul olmasın.
3
(3 kendi kendine gelmiş)
Sadece Pazartesi
ayrılık günleri sevgilim, klimaya benzer ikimize özel yazılmış bütün düşkünlükler bütün otlar ki ihanet içinde kopardığımız hepsi bu günlere özel bedellerle üzerime akıtıyor iğnesini, iğnesini evet klima ne uyduruk teşbihti seninle şimdi ne çok parkta oturmadık ben severim aslında ne çok filmi yarım bırakmadık kahramanlar hep sağ bak kimin ikimizde hatrı kaldı yeni rakı soluna yattı ayrılık günleri böyledir sevgilim içilmeyenler sola çeker ve soldakiler işte biliyorsun yüz kırkla filan giderler bundan sonrasını ben nasıl bilirsem öyle konuşacağım az puanla geçtiğimiz bölümleri tekrar oynayacağım karaltıların içine kaçıyorum ben çok sevsem senin bi yerin kanasa bundan sözdü geçene kadar öperdim ve öpene kadar geçerdim işte bu gerçek oldu neye inanmadıysam artık üç sabah arka arkaya göksel dinledim tam üç sabah uzaktan eyvahlar olsun sana üç'ü bile daha gösterememiştim sevgilim ayrılık günleri böyledir sevgilim ve tekrar ve bi daha sevgilim, üç sabah arka arkayalar hariç serilmiş bir kalbin takvimle ölçülebilirliği yoktur abra'yı hatırlar mısın hani sarı gözleri kapalı kadabra olunca kaşıkları peydah olurdu o kaşıklar ki ağırdır kadabra'yı büyüdüğüne ağlatır kaşıklar çünkü kadabra yenilince bükülür kaşıklar bükülünce benim içim bi garip olur çok sevsem ve kaşıkların bükülse bundan sözdü sabaha abra videosu açardım abra'nın hani çocuğa çalan bir yüzü vardı ya o yüzü hani zaten kaşıktı ya işte bu yüzden bu çocukluk sana sarılsın diye, çok isterim ayrılık günleri işte sevgilim en çocuk yüzünün hayaliyle sevgilim hitaplı şiirler yazılmak bir günlüğüne serbest olur sana inanmasam büyüdüm diye kederlenirdim o keder ne dehşetli olurdu çok şükür inandım yanağımın alı bana kaldı gözümden bu yaş aktıktan sonrası zor sonrası zor'un kederinde bir başıma olmak zor üstelik mevsim bile değişmedi değişen bir yastık kılıfı sayılırsa sevgilim ayrılık günleri böyledir gelinen güne bakıp ne güzel gelmek derken bir ağlamakla hiç gelinmemiş'e ışınlanmanın gözlerine doğru yakılan bir şarkı eşliği çerçevemde görülen, son tesellisidir
ben güzellemedim
ben bi acayip yerlerinden seviyorum seni sen mesela bulut şekilli paspaslar görsen basarsın ama hırçınlığın tutar bunun üzeri küçük parmağın bir siktiret ilan eder sen gözünü dalarken soğuğa bir müddet soyunur sonra camları kapatır ama üzerine varırsın cam kollarının kapatabileceğin camlar icat olunmasına bozuk atarsın duvarlara kavgacı bakışlar dolarsın istemin yoktur kim gözüne değse üzerine alınır bunda rızan yoktur önün arkan sağın solun toprak beton üzerinde bu doğuştan sendeki ne manada tefekkür ben ateş burcuyum sen çok güzelsin kaç zaman oldu bak o hallerle çok üzerime geldin bi şeyler unuttum senden çöl azığı bi şeyler kopardım itiraf ediyorum sen taraftan akan sulara hayratlar yaptırdım senden dertlenenler buldum onlara şarkılar yolladım hatırla annem elli iki yaşında benim sen onun mavi benleriyle tanışmadın hiç ve hiçbir amin'den emin olmayan dualarıyla beni biliyorsun işte kopyala topuzlarımı bir de başka şey düşünüyorum bakışlarımı al biraz annemin oldu ona su götür suyu sen iç hatır meselesi bu aramızda bir de annem sana hasretimle yakından ilgilidir haberi yok çünkü ben anne olsam annemin de ismine nihayet matruşka unvanı eklenirdi bi acayip yerlerinden seviyorum yemin ederim sırtını ağaca yaslayınca sen dal da olursun bu inkar edilemez istisnandır ya hani ilk gördüğümde seni bana ayırmanın imkanını ağlamamla yitirdim boş yerleştirdiğim çerçevede bil bakalım serap ne kadınım şiire ulan karıştırmak istemem de aman mübarek çok güzelsin
I:
sokak lambası üzerime parladı lamba onlardan taraftı
kaçaktım kaçıyordum da daha lamba parladı o çuvala yakalandım
üzerimden geçen üç kervan üç yağmur taşıdı çölüne sofra bezinin
afeti malum bir fırtına kulağımı kepçeledi haraminin çorbasına
o gece sağımla dertleşmeye yattım
kalbimi sandala bindirdim içimi dolaştırdım kulağımın yokluğunda
toprakladım işimdir, yine yeşimden beşiğimi salladım.
kulağım yeniden çıkıverdi sonra on dokuzuncu gün yürüdüm
ciğerimde taşınıyor diyarın tek nefes alanı olmak felaketi
-ışığını bıçaklamaya çalışan bütün ölüler omzuma gardiyan ilan ediliyor.
çöktüm gardiyanlarımı bir teyemmümde toprağa gömdüm
harami geldi yüzümü sevdi az kalsın yüzüm yerinde nur var gibiydi
eğildi yüzük parmağımı kökünden ateşe verdi
gözleri parlayarak bir allah adı anar gibi ateşe verdi
harami harami olalı böyle harami olmamak görmemiştir
hiç inanmadım bir parmak dolumun o ateşle küllendiğine
hiç de inanmadım söndüğüne.
harami beni azat etti yanmam bitince
merhamet kokmadı ayaklarının altı hiçbir şey kokmadı
hapissizlik bir gedik açtı yokparmaklarımda
pazartesi bitti.