The Fault in Our Stars (2014)
Uzun zamandır ağlamalı film izlememiştim. Cinsiyetçilik yapmıyorum ama malum insan erkek olunca abi çok güzel ağlamalı film var gel izleyelim diyeniniz olmuyor. Hoş ben duygusuz olan daha fazla kız gördüm hayatımda. hüngür hüngür ağlayan erkek ise çok gördüm. Bir tanesi de benim. Buraya daha sonra geliriz.
Elbette bu kendi sonsuzluğumun bir parçası. dünya başınıza yıkıldığı an, sadece sizin başınıza yıkılır. Nasıl olduğunu anlamazsınız ama o yıkılan dünyada yaşamaya devam eden, mutlu olan insanlar bulunur. Ama dünya yıkılmıştır bile. anlam veremezsiniz. Apartman yıkıldığında, kolonlar çöktüğünde sadece siz mi ölürsünüz? İşte o zaman anlarsınız. Herkes zaten ölüdür. Sadece bunun henüz farkında değillerdir. Ve siz onlara hem güler hem de imrenirsiniz. Her şeyin farkında olduğunuz için önce kendinizle gurur duyar, gece 2'de gelen yakışılıklılık hissiyle aynada kendinize bakarsınız. Kısa süre sonra ise halinize acırsınız. Bilmesem daha mı iyi olurdu diye. Gerçekten daha mı iyi olurdu bilemezsiniz. Çünkü hiç bilmeyen olmamışsınızdır.
Yıllar önce İstiklal Caddesi'nde bardaktan boşalırcasına ağlayan bir kız görmüştüm. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor bir yandan da tünel'e doğru yürüyordu. Orada bulunmam tamamen saçma bir nedenleydi. Şişhane metrosu yeni açılmıştı. Ben de denemek istemiştim. Gençtim ve hevesliydim, her yerini kurcalamak, imdat frenini çekmek için yanıp tutuşuyordum. Tünel'e çıktığımda kızı gördüm. Gökyüzünde bir tek bulut bile yokken, ve moral olarak oldukça iyi bir haldeyken -ki çok sık olmazdı- üzerimde yağmur boşalmıştı. Kıza doğru koştum. bir anda sarıldık ve tuzlu yağmurda beraber ıslandık demek isterdim ama, alooo gerçek hayattan bahsediyoruz. Sen de kimsin be salak diye biber gazını suratıma yiyebilirdim. O zamanlar biber gazı müptelası olmamıştık. Yabancıydı bize. Annelerin hep uyardığı o kötü çocuktu. oraya da daha sonra geliriz.
Belki dünyanın bu kadar kötü oluşu, belki de kendi pısırıklığım o gün o kızın yanına gitmeme engel olmuştu. Ama ben ne o günü ne de o kızı unutmadım. Birden taksiye atlayıp havalimanına koştum, ve son anda uçağına yetişip onu gitmemesi için ikna... Yok elbette böyle de olmadı. Ama unutmadığım doğru.
Üniversite 1.sınıftayken, vizem var vizem benim diye hava atmayı çok sevmeye başlamış olduğum zamanlarda terk edilmiştim. Bilgisayar dersiydi ve biz en arka sıralarda hunharca Msn'deydik. Ve tanrı dersi dinlemediğim için beni cezalandırdı. Word'de nasıl paragraf yapılır öğrenmem gerekiyordu. Bu kadar basit bir şeyi derste anlatmalarının ne kadar anlamsız olduğunun bir önemi yoktu. Tab'a basılıyormuş diye not alanlar vardı. Bu önemli bilgileri kaçırmam elbette ki affedilemezdi. Ve Msn başında terk edilen birisi olarak acil bir şekilde tuvalete koşmuş, o ara çok samimi olmadığım bir arkadaşımı nedense kendime yakın bulup yanıma çağırmıştım. Hocam çıkabilir miyiz arkadaşımız çok hasta diyen kızlar gibi hissetmiştir kendini herhalde. Tuvalete girer girmez hüngür hüngür ağlamıştım. Burnumdan baloncuk çıkmıştı.
O sırada şimdi hayatta olmayan bir hoca içeri girip bu ibretlik görüntüyle karşılaşınca durumu kendine görev edinerek beni teselli etmeye çalışmıştı. Biz de genç olduk evlat, geçer demişti. Geçmedi. O da apayrı bir konu ama ben o konunun amına koyayım. Neyse.
Kızı ağlarken görünce işte tam da o anı hatırlamıştım. O ağlayan kız birden bana dönüşmüştü, burundaki baloncuktan tanıdım. Kendimden öyle çok korktum ki anlatamam. Çünkü o gün bir şeyi daha farketmiştim. Bana benden başkası asla ağlamayacaktı. Ben en çok kendim için ağlayacaktım. O günkü gibi kendimi dışarıdan görüp, halime acıyıp ağlamaya devam edecektim. Gece 2 olunca bu his yerini gurur ve kibire bırakacaktı. Ben öyle süperdim işte. O aptallar ne anlar ki hayattan. Ne yaşamışlar ki bugüne dek? Ne anlatmışlar insanlara diye götüm birden havaya yükselirdi. Sonra kendime gelirdim. Boktan hayatlarımızı yaşamaya devam ederdik.
Ağlamalı film varmış diye kendimi gaza getirdikten sonra filmin başına oturdum. Ve kabul etmeliyim ki beklediğim ağlamayı yaşayamadım. Çünkü artık çok geçti. Ben acıklı öykülere dışarıdan bakıp, onlara üzülen mutlu insanlardan değildim. Çok uzun zamandır değildim üstelik. Belki başından beri hiç öyle olmamıştım bilemiyorum. Hazel olmuştum çoktan. Kuruyan ciğerlerim gibi gözlerim de kuruyup gitmişti. Kendime bile ağlayamıyordum artık.
Kabul etmeliyim ki 17 yaşında bir lise talebesi olduğum günlerde, telefonun başında deli gibi beklediğim anları ekranda gördüğümde biraz tuzlandı gözlerim. Mesaj atmamıştı henüz, aramamıştı da. Tanrım başına bir şey gelmiş olmasın??? Son mesajından beri tam tamına 17 dakika 32 saniye geçti. Neden cevap gelmedi, beni düşünmüyor mu yoksa, neler yapıyor şimdi. Araba çarpmış olmasın? Evet evet kesin araba çarptı. Beni aslında sevmemiş olamaz. Belki sıçıyor da olabilir tabi. Bu ihtimal şimdi aklıma geldi. Sıçıyor muydun gerçekten? O yüzden mi bekletmiştin 17 dakika 32 saniye beni?
Ben epik bir veda beklerdim hayattan. Benim için o bilgisayar dersinde acılar içinde ölmüştün. Ve ben eve döndüğümde senden o mektubu bulamadığım için kızdım bu filme. Ve ben o mektubu kendi kendime yazdım işte. Her zaman yaptığım gibi. Lise'de biyoloji dersinde hermafroditleri işlerken gülüp eğlendiğimiz, dalga geçtiğimiz yaratıklardan oldum. Kendi kendime yazdım o son satırları. Kendi kendimi teselli ettim son kere.
Yokluğunda gerçekten çok kitap okudum.
Öyle mal mal etrafa bakmadım.
Bakmadım.