foremost, human-being | backpacker | incorrigible activist | arts addict: literature-poetry-theatre-photography | snowboarder | scuba-diver | marketer-engineer | London-İstanbul-Antalya-Reading | it is all about #resistturkey
Herkesin kendine özgü şehirleri keşfetme yöntemleri var şüphesiz; kimi müzeleri sever, kimi turistlik bölgeleri... Kimi sokakları arşınlarken; kimi de gece hayatı takıntılıdır, sırf bütün gece ayakta kalabilmek adına gündüzünü feda eder başka bir coğrafyada olduğuna aldırmadan.
Ben nam-ı diğer "sokak arşınlayan" oluyorum zannedersem; -olur da farklı bir köşe keşfederim eğilimiyle- kim bilir kaç kez yürümüşümdür şu şehirde işten eve, uzun mesafede trafiğe aldırmadan kaç kez otobüs diye diretmişimdir, sırf sokak ezberleyebilmek adına... Kaç kez anlattım acaba dost meclislerinde, "kuzeyden güneye" "batıdan doğuya" arşınlama hikayeleri...
Sokaklarda ise en çok marketleri seviyorum sanırım, hani alışveriş müptelası olduğum için falan da değil: Lokaldirler çünkü. Şehrin, bölgenin kendi insanını barındırır hepsi; hele ki konu Londra ise her market farklı bir insan profili çizer, gözlemlemeyi sevene tam bir cennettir buralar. Yöresel tatlar, değişik lezzetler, güler yüzlü satıcılar, aileler, çocuklar, bazen hipsterlar, bazen Londra anglosaksonları...
Londra marketleri içerisinde en sevdiklerimi özetlemek istiyorum kısaca:
Borough Market:
Londra'nın en Londra'lı pazarı kanımca. Öyle çok turiste falan rastlamazsınız, ahalisi ya gurmelik peşindeki Londralıdır ya da yerel mahallelidir. Hani organik sebze, kokulu zeytinyağı, fırından henüz çıkmış İtalyan hamur işi, taze balık, ıstakoz, midye, binbir çeşit peynir, enfes şarap alabileceğiniz yerlerdendir burası. Gurmelerin mabedidir. Hele ki saat 4'ten sonra uğrarsanız çeyrek fiyatına birçok şeyi de toplarsınız...The Green Market, There Crown Square ve Jubilee Place olarak 3 bölümden oluşur, London Bridge istasyonunun hemen yanındadır. Hemen bitişiğindeki "Southwark Cathedral" i de ayrıca tavsiye ediyorum bir girip bakın mimarisine.
Londra görmeye gelmiş kaç arkadaşımı zorla sürükledim, kaç kere havasını soluyabilmek adına yolumu uzattım bilmiyorum. Hani alışveriş değil de bir şeyler içmek için oralardaysanız; şarap severler için "Bedales"i kahveciler için "Patisserie Lila" ya da "Monmouth"ı, biracılar için ise "The Globe" u özellikle not düşmek istiyorum.
Columbia Road Flowers Market:
“Love will change with flower, forever!”
Türk insanının çok da garipsemeyeceği bir durumdur ya aslında: Müşteri çekme odaklı şovlar yapan, bolca bağıran, hani şu nev-i şahsına münhasır satıcılar! İşte Londra marketleri içerisinde sadece Columbia Road’da karşılaşabildim onlarla. Adı üzerinde çiçek marketi burası. Bilmem kaç çeşit orkideyi, papatyayı, karanfili, nergisi; kısacası birbir türlü bitkinin ıncığını cıncığını her detayı ile bulabilirsiniz burada. 300 yıllık bir geçmişten bahsediliyor. İlk olarak ticaret odaklı olarak başlamış. Sonrasında bölgedeki Yahudi nufusun çokluğu ile market cumartesiden pazara taşınmış, ticaret de yerini lokal çiçek pazarına bırakmış. Özellikle çiçek satılmasının nedeni ise; zamanında bölgedeki (Islington-Hackney) çiçek bahçelerinin çokluğundanmış. 1970′lerde ününde bir düşüş yaşansa da 1980′den bu yana doğru bir pazarlama ile şehrin kritik turistlik merkezlerinden biri haline gelmiş. Çiçek böceğin yanı-sıra yol boyunca sıralanmış antika, vintage dükkanlarına da bir göz atmanızı öneririm. Ayrıca her gittiğimde istisnasız karşılaştığım sokak müzisyenleri de şahane! Sadece pazarları açık, dikkat!
Portobello Road Market:
Zamanında yaşamış İspanyol nüfusundan mıdır, renk renk sıralanmış evlerinden midir, yoksa adından mıdır bilinmez Londra’nın en “Akdenizli” bölgesi kanımca...Öyle ki, yolun bitiminde karşınıza sanki deniz çıkacak! Aşağı yukarı 1850′lerden beri antika ve ikinci el müptelalarına hizmet ediyor burası. Sebze-meyve dükkanları ve kıyafetler de cabası. Mimariyi atlarsak, kesinlikle bir Kadıköy havası var... En aktif günü cumartesileri ama haftanın diğer günleri gitseniz bile eliniz boş dönmezsiniz.
Brick Lane Market:
Brick Lane’i 3 kelime ile ifade etmek istersem muhtemelen sıralayacaklarım “sokak sanatı, bagel ve vintage” olacak... Öncelikle, her köşede muazzam orjinallikte grafitiler bulunmakta, dolayısıyla da diğer pazarlarla kıyaslarsak en alternatif olanı diyebiliriz. Alışveriş açısından ise, vintage çanta, ayakkabı vs her türlü ıvır zıvırı Portobello ve Camden’dan çok çok daha ucuza bulabilmeniz mümkün. Zamanında yaşamış Yahudi nüfusun mirası ile bir nevi Bagel cenneti. Şimdiki göçmenlerinin yoğunluğunun Bangladeş ve Hindistan’dan olması dolayısıyla ise doğu mutfağını en yoğun bulabileceğiniz yerlerden biri. Bünyesindeki irili ufaklı marketlerden ise “The Tea Rooms” ve “Sunday Upmarket” benim favorilerim...
Yukardaki 4′ün dışında; ayrıca Brixton Village Market, Camden Lock - Camden Market, Broadway Market, Maltby Market, Netil Market’ i de ayrıca not düşmek istiyorum.
Roboski Katliamı Üzerine “Shrapnel: 34 Fragments of a Massacre"
Yazmaya başlamadan önce gelişigüzel yorumlara bakıyorum yine yeniden... Kimileri isme takılmış; bir taraf Roboski olmalı diye ısrar ederken, diğer taraf aman Kürtçe(!) kelime kullanmayalım hassasiyetiyle Uludere diye diretmiş. Bazıları “katliam” olarak nitelendirirken, bazıları pişkince “kaza” dır demiş geçmiş... “Sınırın ötesinde ne işleri varmış canım” lar da cabası! Çok da şaşırmıyorum, bizde toplu insan ölümü havada bulut, toprakta karınca...Haliyle de faciaları kolayca özümseyebilir hale gelmişiz... Sivas Katliamı, Çorum Katliamı, Maraş Katliamı, 6-7 Eylül Beyoğlu Katliamı derken insan katletmek doğal olmaya başlamış... Ve bolca tartışmalı bir yenisi daha; Roboski! Diğer adıyla yaşları 12′den 40′a kadar değişen 34 Kürt uyruklu sivilin TSK tarafından öldürülmesi... Siyasi detaylara girmeyeceğim. Burada, tek değinmek istediğim, iktidarın kurnazca bir algı yönetimiyle unutturmaya çalıştığı bu olayın çoktan oyunlaştırılması, hatta filme dökülmesi gerektiği idi. Geç bile kalınmıştı diye düşünüyorum.
Oyuna dönersek; Anders Lustgarten tarafından Arcola Theatre için özel olarak yazılmış senaryo. Yönetmen de tabii Mehmet Ergen. Oyun, tiyatro performansı ve yer yer video gösterileri birlikte olmak üzere İngilizce olarak hazırlanmış, Türkçe üstyazı da mevcut, fakat İngilizcesi gayet anlaşılır gerek kalmıyor.
Kaçakçılık yapan 34 sivilin insansız hava aracının kamerasından Pentagon’un ekranına yansımasıyla başlıyor oyun. Sonrasında Kürt uyruklu oldukça fakir bir ailenin hayat şartlarını, birbirleriyle ilişkilerini, kaçakçılık yapma sebeplerini izliyoruz. Sonrasında ise Türk kuvvetlerinin Amerikan birlikleri tarafından uyarılması ve beklenen son, F16 ların gönderilmesi ile trajedi!
Neden beğendim? Uluslarası silah sanayii, Türk - Amerikan medya zırvalıkları, PKK ve TSK arasında sıkışıp kalmış Kürt halkı çok güzel işlenmiş. Oyunculuk mükemmeldi diyemeyeğim ama gayet yeterliydiler. Kesinlikle amatör bir yapım değil.
En çok ne ilgimi çekti? “There is no such thing as a happy colonized people. Never has been and never will be. That is our basic delusion."
İyi seyirler!
--
Cast:
Tuncay Akpınar
Josef Altin
Karina Fernandez
David Kirkbride
Aslam Percival Husain
Ryan Wichert
Designer: Mehmet Ergen
Set and Costume Designer: Anthony Lamble
Lighting and Video Designer: Richard Williamson
Music and Sound Desinger: Neil McKeown
Dramaturg: Seçil Honeywill
Before start, I would like to ask you, what you think when people said "hybrid, fuel efficient, or electric" in a first thought. It is boring, isn't it? Indeed, they are not stylish, definitely too prose and technical.
It is therefore, Volkswagen wanted to initiate new marketing campaign aims to illustrate "the things you don't like" when made fun, they are pretty desirable and interesting. The core message hidden in the campaign was "No reason to dislike the cars that are more powerful and environmental-friendly, and VW cars definitely consist of more fun comparison to competitors"
"The Fun Theory" was used to promote "Blue Motion" technology; in other words, to influence more people by demonstrating the fun concept of technology. Looking at the picture from the marketing perspective, TFT is not only a simple car ad, highly successful in terms of reaching the audiences indirectly. Campaign was created and used to captivate the audiences with spectacular website, also social media, including Facebook posts, Tweets and Blogs. It was also engaged with audiences via competition, basically aims to find out more fun ideas. At the end of the day, awareness of Blue Motion technology increased and numerous numbers of people "globally" were influenced with TFT far more than the conventional advertising techniques.
I am posting two " The Fun Theory" ideas; "The World's Deepest Bin" and "Piano Stairs" respectively... Enjoy!
Yıllardır kaç kez duydum bu cümleyi acaba! Kimbilir kaç kişi telaffuz etti kompliman yaparmışçasına! Ne yalan söyleyeyim başlarda pek de önemsemedim hani, hatta "çocukluk işte" hoşuma bile gittiği oldu... Öyle ya, fiziğine gönderme amaçlı değilse bir nevi iltifat gibi söylenir genelde bizde "erkek gibisin" lafı...
Güçlüsündür mesela, tuttuğunu koparırsın ya, kimseye muhtaç olmassın, zayıf yönlerini göstermessin evet işte tam olarak erkek gibisindir! Demezler ki karakterdir bu, cinsiyetle falan alakalı değildir.
Veyahut futbol seversin de alışveriş sevmezsin diye erkek gibisindir! Öyle ya çocukluktan itibaren "pembe" ve "mavi" ikileminde büyütülen birey kadınsa alışveriş, erkekse futbol sevmeye dayatılır toplumda.
Ya da erkek arkadaş sayın kız arkadaş sayından fazladır diye, sırf erkeklerle de kadınlar kadar kolay iletişim kurabiliyorsun diye erkek gibisindir, iletişim kabiliyeti falan değildir adı! Yalnız altını çizeyim, kız arkadaş sayısı erkek arkadaş sayısından fazla olan işletme öğrencisi erkek birey "kadın gibi" olarak algılanmaz, fena ortamcı falan diye gıptayla bakılır genelde! Hatta öyle türler çıkar ki karşına "Biliyor musun, ben erkek gibi kızları severim" der, şuursuz!
Büyürsün tabii, hayat görüşün oturur ve her "erkek gibisin" diyenin suratına bir yumruk atmak istersin. Sonra zaman geçer umursamaz olursun bu zırvalıkları... Ve toplumun erkek bireylerinin kendi özgüvensizliklerinin yansıması olarak görmeye başlarsın artık söylenenleri! Hatta kimine "Sen feminensin ya, ondan sana öyle geliyor" dersin ki sırf karşındakinin suratındaki değişmeyle kendi kendine eğlenebilesin diye. Çünkü, seni "erkek gibisin" diye öven adam "kadın gibisin" diyince içerlenir, gurur yapar! Ataerkil Türk erkeğidir ne de olsa. İstediği kadar eğitimli olsun farketmez pohpohlanarak büyütülmüştür o, biricik erkek evlattır, kendini ayrıcalıklı zanneder zavallı. Ne karısının kendinden daha fazla para kazanmasına katlanabilir, ne daha eğitimli, kültürlü, ya da daha sosyal olmasına. Ona göre çalıştığı şirketteki başarılı kadınlar, ya dişilikleri yüzünden yükselmişlerdir ya pozitif ayrımcılıktan, yani kadının erkekten başarılı olabileceğini düşünmek istemez hep bir neden arar altında. Güçlü kadın sevmez ilişkilerinde, ezilir çünkü yanında, tedirgin olur... Kırılgan, erkeğine(!) muhtaç kadın ister ve bıyık altından eleştirir: "Bu boşanmaların bu kadar artmasının nedeni, kadının toplumdaki yerinin değişmesi" der. Oysa bilmez ki güçlü kadın da onu sevmez zaten, nihayetinde eziktir!
Sonra gel zaman git zaman başka bir coğrafyada bilmediğin insanlara karışırsın. Bir kişiden bile duymaz olursun o lafı, unutursun çoktan. Çünkü cinsiyetin fark etmez oralarda. Sadece bireysindir! Kompliman yapmak istediklerinde, erkek gibisin değil güçlüsün derler, sosyalsin derler, aktifsin derler... Kimse yadırgamaz ayakları yere basan kadını, olması gerekendir çünkü, farkı yoktur erkekten! Birey bireydir nihayetinde!
Blogda teker teker hepsi ile alakalı gözlemlerimi aktarmadan önce, oluşturduğum listeyi en sevdiğim bölümleri ile birlikte "genel bir fikriniz olması adına" paylaşmak istiyorum.
Kısa bir not; "Les Miserables" ve "The Phantom of the Opera" gerek müzikalite gerek kurgu olarak kesinlikle diğerlerinden sıyrılıyor. Onun dışındakileri sıralarken zorlandım diyebilirim, az çok beğenim hepsi için aynı yönde.. İçlerinde sadece "Jersey Boys" u hatırlamıyorum, belki benim o günkü modumla alakalıdır bilemiyorum, kesinlikle beğenmedim; Jersey Boys yerine diğerlerini deneyebilirsiniz.
1. Les Miserables
"Do you hear the people sing, singing the song of angry man? It is the music of the people who will not be slaves again."
2 kere yerinde, onlarca kez de youtube üzerinden izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki "Les Miserables" açıkara birinci. Müzikal şarkıları ile alakalı çok fazla kıyaslamaya gidemesem de (bence hepsi birer şahaser) hikayeyi en iyi anlatanın "Do you hear the people sing?" olduğunu düşünüyorum. Diğer favorilerim ise: "Turning" "Lovely Ladies", "Look Down" "Master of the House" "Castle on a Cloud" ...
2. The Phantom of the Opera
"The Phantom of the Opera is there, inside my mind"
Her ne kadar "Les Mis" mi "Phantom" mı tartışmaları yaşansa da hikaye olarak bence geride kalıyor "The Phantom of the Opera". En güzel sahnesi de açıkara operanın hayaletinin Christine'yi kaçırdığı bölüm...
3. The Book of Mormon
"Hello, would you like to change religions? I have a free book written by Jesus"
Bir Mormon eleştirisi.. South Park'ın yapımcıları tarafından sahneye konulmuş.. Özellikle de dini öğelere eleştirel bakanlar için tavsiye ediyorum.
4. Mamma Mia
"Yes, I have been broken-hearted, blue since the day we parted.. Mamma Mia now I really know, I should never let you go"
Abba, ötesi var mı?
5. Cats
"If you find there, the meaning of what happiness is.. then a new life will begin”
Daha fazla detay için tıklayın lütfen!"
6. The Lion King
"There is more to see than can ever be seen, more to do than can ever be done"
The Lion King kesinlikle prodüksiyon sevenler için bir müzikal... Konu da çocukluğumuzun meşhur Aslan Kral'ı olunca yer yer çocuk oyunundaymış gibi hissedebiliyorsunuz... Yine görülmesi gerekenlerden!
7. We Will Rock You
"That is the Queen"
Fazla söze gerek yok, "Queen" ve Rock'n'Roll tutkunları için kesinlikle öneriyorum. Konu ve hikaye anlamında da tatmin edici. En çok etkilendiğim ise oyuncuların müzikal performansı oldu.
8. Shakespeare in Love
“The course of true love never did run smooth”
Müzikal olarak değerlendirmek yanlış, tam anlamıyla tiyatro... Kesinlikle kült komedilerden...
9. Thriller
"Michael Jacson"
Popüler kültür alerjim dolayısıyla bana çok şey ifade etmese de, kendinizi Michael Jackson konserinde hissetmek istiyorsanız şayet kesinlikle doğru adres.. Oyunda herhangi bir konu mevcut değil, çocukluğundan itibaren pop starın en önemli performanslarını izliyorsunuz. Yalnız her bir oyuncuyu gerçek Michael Jackson zannedebilirsiniz, dikkat!
10. Jersey Boys
Çok net olarak, hiç zaman kaybetmeden diğer 9'i deneyin diyorum...
Marketing mix: 4Ps, 7Ps or 4Cs? Why is it too confusing?
Marketing mix is definitely the first thing, taught in any Business School for marketing studies. However; they are still confusing due to the common debate between 4Ps, 7Ps or 4Cs concepts. I will try to summarize all, from the general perspective what they actually are and what the difference is:
Beyond doubt, the most well-known approach is 4Ps; Product, Place, Price and the Promotion. With "Product", marketers aim to analyse which goods and/or services should be offered in the market. "Price" refers to what the company received for the good/service which is being marketed. "Promotion" means marketing communications; in other words, media, advertising, personal selling, sales promotion, public relations, direct marketing etc... And "place" is defined as distribution channels, outlets location, transportation and inventory methods.
Currently, some marketers argue that 4Ps approach is ill-defined and it must be extended while including People, Process and Physical Evidence also. So it is 7Ps. Here, "People" is employees or customers. "Physical evidence" can be explained as buildings, interior design, staff grooming/clothing, sounds and smells, etc... And "process" is referring to how firms do things: quality varies among employees, with different customers, etc. or standardized vs customized.
Despite extension; some marketers believe that some points are still debatable so it needs to be interpreted with caution. And also they argue that both is too product-oriented, customer expectations are overlooked despite "People" in 7Ps concept. Consequently, four Cs model was investigated as “Customer needs, Cost to customer, Communication and Convenience”.
Anyways; either 7Ps or 4Cs, it is all about brand awareness, isn't it?
"If you find there
The meaning of what happiness is
Then a new life will begin"
"Londoner" lar aşinadır, Londra metrosundayken yapılabilecek en müthiş aktivite, yürüyen merdivenlerin sağına soluna yerleştirilmiş bilumum tiyatro-müzikal-bale afişlerine bakınmak ve bilahare incelemek üzere her detayı kafaya kazımaya çalışmaktır. Metroda Cats afişleri ile karşılaşmam aralık başlarındaydı zannedersem. Malum Londra'da müzikal olayı bir fenomen, hele ki Broadway'in meşhur Cats'i "2002'den beri ilk kez" hem de kısıtlı bir süre için Londra'da ise, bilet de ancak 1 ay sonrası için bulunabiliyor... Artık şans mı, şansızlık mı bilemiyorum Grizebella karakterinin tam değiştiği güne denk gelmişim; Nicole Scherzinger'lı değil de Kerry Ellis'li Cats izledim. Öğrenmem ile biraz hayal kırıklığı yaşamış olsam da Grizebella "Memory" performansını youtube üzerinden belki milyon kez dinlemiş biri olarak kesinlikle Kerry Ellis'in performansının da en az Nicole Scherzinger kadar mükemmel olduğunu söyleyebilirim.
Tiyatro dünyasında Cats neden bu kadar yankı yapar, klasik müzikalın neden öncüsü sayılır kısaca özetleyerek başlayayım: T. S. Eliot' un 1930' larda torunları için yazdığı şiir kitabı "Old Possum's Book of Practical Cats" dan uyarlanır Cats, ilk olarak da 1981 yılında Londra'da başlar müzikal macerasına. Şimdiye kadar 30'u aşkın ülkede, 300'ü aşkın şehirde, 73 milyon insan tarafından izlenir, hatta totalde 8950 performanstan bahsedilir... 15'i aşkın dile çevrilir, öyle ki Almanca versiyonu çadır tiyatrosu ile Avusturya, Lüksemburg, İsviçre gibi diğer Almanca konuşulan ülkeler de dahil olmak üzere toplam 16 şehiri gezer. Bu esnada da 2 Oliver, 7 Tony Awards sahibi olur.
İzlenimlerimi 2 ayrı grup için ayrı ayrı aktarmak istiyorum:
"Londra'da Müzikal Ünlüymüş, Cats de Gelmiş, Gidelim Görelim" Cilar:
Klasik müzikal öncülerinden olmasına rağmen, kesinlikle bir "Les Miserables" ya da "Phantom of the Opera" değil. Şiir kitabından uyarlandığı için, oyun kurgusu hikaye yerine şarkılar üzerine. Ayrıca bale sevmiyorsanız, yer yer sıkılabilir, oyundan kopabilirsiniz. Dolayısıyla klasik müzikaller içerisinde kurgu ve görsellik arıyorsanız "Phantom of the Opera" yı; müzik, hikaye diyenlerdenseniz, damarınızda biraz da devrimcilik varsa "Les Miserables" ı öneriyorum. Popüler kültür sevenler ise; "Cats" den önce "The Book of Mormon", "Thriller" ya da "We Will Rock You" ya yönelebilirler.
"Tiyaro Olsun da Ne Olursa Olsun İzlerim" Ciler:
Beni en çok etkileyen yanı, aynı anda hem bale, hem müzikal izliyormuş hissiyatına kapılmam oldu. Dansçıların herbiri o kadar kıvrak ve atılgandılar ki sahnede gerçek kediler var zannedebilirdiniz. Ayrıca hepsi muazzam bir uyum içindeydiler, çok çalışılmış çok emek verilmiş. Bir de bu balerin-balet kediler, müzikal sanatçısı olunca hem görsel hem de müzikal şölen izliyorsunuz. Yukarıda da bahsettiğim gibi, oyunu konu ve dekor yerine bale ve şiir olarak değerlendirmek daha doğru. İngilizce biraz ağır olsa da genel hatlarıyla anlaşılabiliyor; yine de tavsiyem, gitmeden şiirlere şöyle bir göz atmanız. Kesinlikle kaçırılmaması gerekenlerden diyorum!
Favori sahnelerim ise "Jellicle Songs for Jellicle Cats", "The Old Gumbie Cat" ve tabii "Memory" ...
Yüksek lisans başvuru ve okul seçme sürecindeki her bir detayı kendisi yönetmiş biri olarak İngiltere'de master yapacak arkadaşlara "okul seçimi ve başvuru süreciyle alakalı" nacizade önerilerimi aktarmak istiyorum.
İlk olarak tavsiyem, hatta özellikle de altını çizerek söylüyorum, Türkiye'de yurtdışı eğitim danışmanlığı yapan bilumum firmalardan mümkünce uzak durmanız. Bu firmaların çoğu, belli başlı okullar ile anlaşmalı olduklarından mütevellit; sizi alakalı alakasız, hatta potansiyelinizin çok çok altında okullara gönderebilmek konusunda yarış içindedirler. Hatta isim vererek rencide de etmek istiyorum, BEB İstanbul (British Education Bureau) ile görüşmemde listemdeki tüm okullara not ortalamam dolayısıyla gidemeyeceğime beni ikna etmeye çalışıp sonrasında ise anlaşmalı oldukları “benim alanımda vasat” okullar için "bak böyle de bir okul var, hem de sahilde" gibi içi boş argümanlarla başvuru yapmam için neredeyse yalvarmışlardı. Kısacası bunlara itimat etmeyiniz, çoğunun amacı sizi anlaşmalı oldukları okullara göndererek üzerinizden daha fazla para kazanmak. Tavsiyem gidip konusmanız, onlarla çalışacakmış gibi davranmanız, “Statement of Purpose”ya da “Reference Letter” örneklerini toplamanız sonra da kendi başvurunuzukendiniz yapmanız. Yalnız yine not düşmeden geçmek istemiyorum; bunlar arasında en iyisi British Side.
Tabii en önemli nokta hangi okula gideceğiniz. Öyle söylendiği gibi efendim zaten Türkiye’de okulun ismini cismini kimse bilmez, her türlü fark yaratırım yanılgısına düşmeyin. Lokasyon ve maliyeti de göz önünde bulundurarak gidebileceğiniz en iyisine gitmeniz en büyük tavsiyem. İngiltere'de eğitim bir sektör, merdiven altı diye tabir edebileceğim sırf diploma veren milyonlarca okul var. Özellikle yüksek lisans sonrası İngiltere'de kalmak isterseniz orta karar okullar inanın işinizi çok zorlaştıracaktır.
Okul Sıralamaları:
İngiltere’deki sistem bizden biraz farklı. Okulların repütasyonları, bölüm ve departmanlara göre farklılık göstermekte. O yüzden tavsiyem, genel rankingler yerine gitmek istediğiniz fakültenin hatta o fakültenin ilgili bölümünün rankinglerine odaklanmanız. Kendi okulumdan örnek vermem gerekirse, Guardian 2015 genel rankinglerde 30. olan “University of Reading” bölümlere göre incelendiğinde "Business&Marketing” alanında 8, “Finans” alanında ise 1. sırada. Dolayısıyla okuldan ziyade, bölümlerin rankingleri çok daha önemli. Özellikle management bölümleri için, MBA ve business school genel rankinglerine bakabilirsiniz; bunlardan en güvenilir olanları ise sırayla: Guardian, Financial Times, The Economist, Sunday Times ve Times.
The Economist dünya sıralamasını baz alarak "business-management" için önerilerim:
London Business School (15),
University of Reading-Henley Business School (34),
Warwick Business School (37),
University of Bath – School of Management (43),
City University – Cass Business School (54)
Manchester Business School
University of Edinburgh Business School
Lokasyon:
Her ne kadar amaç eğitim&öğretim ve kariyer de olsa, 1 senenizi okul dışında nasıl geçireceğiniz de kesinlikle çok önemli. O yüzden okul seçerken rankingler kadar diğer önemli nokta da okulların nerede konumlandığı.
Kendimden örnek vererek açıklamam gerekirse, ilk olarak Londra takıntısı ile araştırmalarıma başladım. Genel korkum, Londra'daki okullar dışında herhangi bir okula gidersem inanılmaz sıkılacağım yönündeydi. Dolayısıyla yine kendi alanım için söylüyorum; tam tersine LBS olmuyorsa Londra'da okumanın inanılmaz bir katkısı yok malesef. Londra'da okumanın en büyük dezavantajı da kesinlikle kampüs üniversitesinin bulunmaması; dolayısıyla da beklentinin tam aksine sosyalleşmenin daha kolay değil çok daha zor olması. Kampüs hayatı, sizinle aynı konumda olan yüzlerce insanla tanışabilmeniz açısından tam bir cennet...
Yukarıda sıraladığım okullar içerisinde lokasyon olarak; Manchester, Reading ve Bath'ı tercih edebilirsiniz. Warwick ve Cranfield çok iyi okullar olsa da hayattan izole kampüsleri nedeniyle bence iyi bir seçim değiller. İskoçya'ya gitmeyi göze alıyorsanız şayet; şehir ve ranking anlamında kesinlikle Edinburgh ya da Durham diyorum.
Başvuru:
İstisnalar olabilse de çoğu okul başvuruları online kabul ediyor, dolayısıyla her okulun kendi sayfasından başvurularınızı tamamlamanız mevcut. Genel olarak istenen belgeler, niyet mektubu, akademik ve profesyonel referanslar, İngilizce yeterlilik belgesi, CV ve diploma. Online başvuru sürecinden sonra, okuluna bağlı olarak mülakata tabii tutulabiliyorsunuz, ama genelde bu MBA pozisyonları için geçerli oluyor.
Başvuru kısmındaki tek handikap İngilizce yeterlilik belgesi kanımca; ama endişelenmeyin, IELTS ya da TOEFL'dan yeterli puanı almadan da başvurunuzu tamamlayabilir "conditional offer" ınızı aldıktan sonra dil yeterlilik belgelerinizi okula gönderebilirsiniz, bu konuda birçoğu esnek, sadece deadline ları kaçırmamanız lazım o önemli.
Cultural Differences Typology in Terms of Global Marketing
Culture is a cornerstone which influences on branding and the brand communication process significantly. To understand the different cultural orientations and its effect on marketing it is necessary to evaluate Edward T. Hall’s findings regarding to concept of high- versus low- context. This study is extremely beneficial to engage with the cultural differences mainly concentrating on social bonds, responsibility, commitment, social harmony and communication. It is essential here to clarify exactly what is meant by high- and low- context. The term, high-context (HC) culture has come to be used to refer to the terms; “rational, collectivist, intuitive and contemplative” whereas low-context is used with the words such as “logical, linear, individualistic, and action-oriented” (Collage of Marin, N/A). In low-context cultures like Germany, Switzerland, the United States; communication is straightforward and concise; messages are explicit and clear; and people are highly-individualized. In contrast; in high-context cultures, “people’s word is his/her bond” (Keegan & Green, 2013) and gestures, facial impressions, tone of voice are as vital as words. Japan, Saudi Arabia, Turkey and Greece can be illustrated as high-context cultures.
In addition to this, organizational anthropologist Geert Hofstede defined that there are five dimensions affects the people behaviour across cultures. He noted that three of them refer to “social behaviour”, the forth one refers to “man’s search for truth” and fifth concerned with the “importance of time” (Keegan & Green, 2013).
The first dimension, High Power Distance (PDI) has been applied to the cultures where people are unequal socially. Power is not distributed equally in this context, Hong-Kong and France can be listed as high power distance countries in contrast with Germany, Netherlands, and Scandinavia amongst others. Another approach of this dimension is that “rank and position in professional life” and “hierarchy” are extremely important in countries with high power distance scores.
The second dimension, individualism versus collectivism is known as the most researched dimension in the literature and it must be drawn attention in terms of the consumer and social behaviour as well as power distance. Individualistic cultures like United Kingdom and Europe are concerned with selfhood and individual’s own comforts or interests are highly important in any social environment despite the fact that people in collectivist cultures tend to be integrated into the groups and they would rather being together all the time. As a result of this, social networking is really narrow in collectivistic countries such as Japan, China and Thailand amongst others. However, it is seen that individual cultures’ members more open.
The third dimension masculinity is generally understood to mean dominance of men in the societies. More critically, masculine and feminine societies are distinguished by Hofstede based on two followed characteristics; allocation of gender role and each of the sex’s attributed characteristics. Men in dominant societies are expected to be more competitive, assertive than the women so material success will be more important for them. In contrast, in feminine societies social roles are distributed equally. The characteristics like teamwork defined as feminine will be esteemed. Regarding to consumer behaviour across branding; advertising is highly accepted by masculine societies compared to feminine societies. Spain, Taiwan and Scandinavian countries are illustrated as feminine while Japan is ranked the highest masculine country (Keegan & Green, 2013) (Foscht, 2008)
A fourth dimension called “uncertainty avoidance” indicates what extent the society members are comfortable or uncomfortable when they face unstructured, unusual and unexpected situations. Uncertainty-avoiding culture members are expected to be more emotional and subjective and likely to have lack of tolerance in arguments. To illustrate the uncertainty-avoiding cultures; Greece and Portugal can be drawn attention (Hofstede & Bond, The Confucius connection: From cultural roots to economic growth, 1988).
Last of all, performance orientation is utilized to analyse how societies approach the material success and work and life balance. It is defined that the people who live in high performance orientated countries consider the work to live. By contrast, life is much more important than work in low performance oriented societies in general (Foscht, 2008). Performance orientation is categorized in “importance of the time” according to Hofstede.
Although there is a tendency to believe that Hofstede.'s typology is mostly effective for human resource management, it also light the way of global marketing management and it needs to be deeply investigated by marketers!
Make the difference with QR code marketing, Sunny Sale
It is in-arguably fact that “Quick Response” codes with promotion techniques is an upward trend nowadays. First; to look at this point from an academic perspective, QR code marketing can be defined as a pull marketing due to mobile users' respond time.
Emart, shopping mall in Korea realized that their sales figures were extremely low at lunch time and created the campaign called “The Sunny Sale” in order to increase the sales from 12 pm to 1 pm. Three-dimensional QR code that uses the shadow and sunlight and only available the lunch lime from 12 pm to 1 pm were installed across the city.
People scanned the code with their smartphones and automatically transferred toSunny Sale Emart application involves special offers and discounts. The Sunny Sale campaign started in 13 locations and expanded to 36 locations soon and Emart increased their sales revenue with 25% during the lunchtime period. It should be also emphasized here, this example is significant in terms of placement concept of marketing because Emart also delivered the products with just in time delivery method..
So would you like to get more insight into Sunny Sale?
Milleti ne olursa olsun, Birleşik Krallık'ta yaşamaya başlamış şahsı muhterem daha ilk haftasından söylenmeye başlar "Efenim her şey mükemmel de yok ki adamların kendine özgü yemeği"
Hele ki o şahsı muhterem yurdum insanıyla, hele bir de yanında dünyanın en mükemmel mutfağının İtalyanlara ait olduğunu iddia eden birkaç İtalyan arkadaşı varsa alır sazı eline ve başlar:
"Efendim bizde alkolden sonra uğranan duraklar vardır, bunun midyecisi vardır, beyrancısı vardır, ıslak hamburgeri, kaşarlı döneri, işkembecisi vs vs....." Hep bir şikayet, hep bir şikayet ama çok da azımsamak lazım sanki koskoca Londra'yı da!
Neyse çok uzatmadan sadede geliyorum, kanımca Londra'nın alkolden sonra yenebilecek en iyi atıştırması Brick Lane gözdesi Beigel Bake'in Salt Beef Beigel'ı...
O kadar eti müşterilere nasıl yetiştirdiklerini merak edip muhabbete başlıyorum Beigelci amcalardan biri ile: 24 saat açıkmışlar, etleri de bütün gece durmaksızın fırında pişiriyorlarmış, Timeout Shoreditch sayfasına çıkmışlar, uğranacak gözde mekanlar sıralamasına girmişler.
Gece hayatı için Shoreditch civarlarındaysanız ve atıştıracak bir şeyler arıyorsanız kesinlikle tek adres!
Marketing is defined as “the activity, set of institutions, and processes for creating, communicating, delivering, and exchanging offerings that have value for customers, clients, partners, and society at large” by American Marketing Association... Also it is "the management process which identifies, anticipates, and supplies customer requirements efficiently and profitably" according to UK Chartered Institute of Marketing.
So what is my marketing approach? Which kind of marketing stories will I be delivering here?
Briefly stated, being marketer is being "consumer whisperer, mother target-er, brand guardian", proving "vertising" can go on the end of anything.
Londra ve sahne sanatları denince ilk ne düşünürsünüz? Buram buram kraliyet kokan Victorian stil görkemli tiyatro binalarını mı, yoksa müthiş prodüksiyonları ile yıllardır dünyanın 4 bir yanından milyonlarca insanı ağırlamış müzikalleri mi? Belki cevabınız Leicester Square’in o ışıl ışıl atmosferi olur… Ya da tüm bunları es geçip tam bir Hollywood populizmi ile Russel Crowe’lı Les Miserables’dan bahsedebilirsiniz, size kalmış…
Hani olur da şu “fancy” yerlere hafiften alerjikseniz iseniz şayet benim gibi, bu yazı işte tam sizin için! Çünkü tam anlamıyla, Arcola Tiyatrosu populizme alerjik sanat sevicileri için tasarlanmış!
Burası alternatif tiyatro müptelaları için tek kelimeyle mabed diyebilirim. Türk tiyatrocu Mehmet Ergen tarafından kurulmuş, kısa sürede de Guardian gazetesi tarafından Londra alternatif tiyatro öncüsü olarak seçilmiş. Eskilerin fakir, şimdilerin "alternatif gece hayatı dolayısıyla” fazlaca populer semti Hackney Dalston’da konumlanıyor Arcola. Çok tesadüfi tanıştığım bu oluşum, kapıdan girer girmez karşıma çıkan Genco Erkal’ın Nazım oyunlarından birinin afişi dolayısıyla üzerimde hafif bir şok etkisi yaratmadı değil.
Peki nasıl oyunlar sergiler bu adamlar? Nelerden beslenirler? Oyunları da kendilerine yakışır şekilde muhalif, hemen hemen hepsinin belli bir toplumsal konuda algı yaratma gayesi bulunmakta. Kimi zaman bir Hollywood eleştirisi izliyorsunuz, kimi zaman cinsiyet ayrımcılığı, kimi zaman Orta Doğu sorunları ya da Arap baharı… Hatta Gezi ile alakalı bile oyun bulabilmeniz mümkün! Benim favorilerim Product, Happy Ending ve Türkçe olarak Taksim Square ve Enver Aysever'in Aykırı Kumpanyası oldu.
Bir de bünyesinde Alaturka adıyla Türkçe oyun yapan bir grup da barındırıyor Arcola. biraz amatör olsalar da ana dilinizde tiyatro izlemeyi özlerseniz bir opsiyon olarak aklınızda durmasını tavsiye ederim; geçen aydı zannedersem Murathan Mungan'ın meşhur eseri "Mahmut ile Yezida" uyarlamalarını izledim; oyunculuk ve prodüksiyon çok tatmin etmese de farklı bir deneyim oldu.
Diğer yandan çok da hoş bir barı var, Türk bölgesinde konumlanması dolayısıyla da Efes bile bulma imkanınız mevcut.. Tiyatro barı diyip geçmeyin, Dalston’ın populer gece hayatı burayı da fazlaca etkilemiş, özellikle Cuma-Cumartesi tıklım tıklım oluyor.
Ben müptelası oldum, gidin görün birkaç oyun deneyin derim…
Zamanımda sırf kendim için daha doğrusu kendimi oyalamak için yazdığım bir şeyler ile başlamak istiyorum “blogger” serüvenime…
"04.04.2014
Yazmayadönmek, geri dönmek için o kadar elverişli ki her şey. Yanımdaki boş koltuklar,hatta denilebilir ki tümüyle boş, bomboş uçak, geçmeyen zaman, gelmeyen uyku,kafamda dolaşan binbir tilki ile birlikte düşünceler, düşünceler, düşünceler… Neredenbaşlamalı? İlk kimden bahsetmeli? Neleri anlatmalı? Hangiümitleri, hangi hasretleri paylaşmalı? Nelerle yüzleşmeli?
Hep derim ya yazmak benim kendimi anlatma biçimim, kimileri sözcüklerle ifade eder kendini ben kelimelerle, kimileri sesleri sever ben sözcükleri, mısraları, dizeleri.. Peki o zaman neden mutsuz iken yazmak sadece? Bir nevi haksızlık değil mi bu insanın kalemine? Aslında cevap, rahatlama perdesinde gayri ihtiyari bir mazoşist tutum.
Düşler aleminden kendi alemimize dönersek şayet, saat 2.00 dolayları ve ben Antalya’dan hareketle Londra Gatwick’e hareket ediyorum bugün. Bomboş bir uçak düştü kısmetime, belki de bir ilk bu hayatımda, rastgele serpiştirilmiş 10-15 yoldaşım, mecazi kullanmıyorum bu sefer, uykularının en derininde yarınki koşturmacalarına hazırlanma evresindeler. Garip bir hınç ile merak ediyorum uykularını, düşlerini ve bir o kadar hayatlarını herbirinin. Her zaman da merak etmişimdir ya. Bir o kadar sıradan olan bana enteresan gelebiliyor. Öyle ya onlarca birbirini hiç tanımayan insanın yolları hayatlarının bir evresinde bir süreliğine kesişiveriyor bu yolculuklar ile, ne de büyük ahenk. Belki başka bir ihtimali daha yok bu insanların biraraya gelmesinin…Mesela şu köşedeki 30lu yaşlardaki giyiminden kuşamından, saçının renginden, duruşundan Türk olduğunu tahmin ettiğim adam neyin nesidir? İngiltere’de yaşayan Türk topluluğuna mensup olma ihtimali ağır basıyor… Belki de sevgilisi ile buluşmaya giden bir aşık ya da nebileyim sadece iş kovalayan bir girişimci…Peki ya önümdeki yolculuk boyunca kitaplara boğulan yaşlı İngiliz? Turistlik sebepler midir onu buralara getiren? Sıcak deniz özlemi?
Hostesler görev bilinci ile bu tenhalıkta bile oradan oraya koşturuyorlar. İlk dikkatimi çeken ise bizim o THY ya da Pegasus’daki Türk hosteslerine benzemiyor bunlar. Öyle hepsi kırmızı rujlu falan da değil, özenle topuz yapılmamış saçlar, kıyafetler bir örnek olsa da aksesuarlar ayakkabılar özensiz. Kısacası İngiliz rahatlığı…
Peki ben ne düşünüyorum bu esnada?
Yolculukları…Nereye gidildiği önemsiz o gitme, koyverme, kaçma hissini… Bambaşka bir dünyaya, bambaşka bir coğrafyaya, bilmediğin insanların arasına karışma huzurunu düşünüyorum. Ve fark ediyorum ki hayatta en çok yolculuklar mutlu kılıyor beni… Ve ben, asla olamayacakmış gibiyim sabit bir toprağa kök salanlardan…
Şimdi otobüs gelir biner gideriz, dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç… Göğe bakalım!