
gracie abrams

No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
No title available
cherry valley forever
Lint Roller? I Barely Know Her
occasionally subtle

ellievsbear
𓃗
untitled
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Kiana Khansmith
Fai_Ryy
ojovivo
No title available

Origami Around
Phantogram Three
d e v o n
tumblr dot com
Claire Keane
seen from Belgium

seen from Belgium
seen from United States
seen from United States

seen from T1

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from T1

seen from Belgium
seen from Bangladesh

seen from Greece
seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Libya

seen from United States
seen from Poland

seen from United Kingdom
seen from Netherlands

seen from Malta
@insaninevrimi
CANLI HÜCRELERİ İNSANLIĞIN TARİHİNDE KARŞILAŞTIĞI EN KOMPLEKS YAPIDIR.
CANLI BEDENLERİ İSE BİNLERCE DÜZENLER SİSTEMLER MEKANİZMALAR BÜTÜNLÜĞÜNDE ULTRA ULTRA KOMPLEKS OLUŞUMLARDIR.
BU DÜZENLER SİSTEMLER MEKANİZMALAR BİRBİRLERİYLE ÖYLESİNE İLİŞKİNDİR Kİ EN KÜÇÜK BİR AKSAKLIK YAŞAMIN BİTMESİNE NEDEN OLABİLİR.
BÖYLESİNE DEVASA YAPILARIN RASTLANTILARLA OLUŞTUĞUNU İDDİA ETME AKLI MANTIĞI BİLİMİ İNKAR İLE EŞDEĞERDİR.
YARATILIŞI RET VE İNKAR ETME ADINA AKIL MANTIK VE BİLİM DIŞI SAÇMALIKLARI BİLİMSEL GERÇEKLER KABUL ETME ÇAĞIMIZIN BULAŞICI BİR HASTALIĞI OLSA GEREKTİR.
GERÇEKLER YALANLARLA, SAHTEKARLIKLARLA, ALGI OPERASYONLARI İLE... DEĞİŞMEZ.
CANLI BEDENLERİ DENİLEN BU DEVASA YAPININ NE DERECEDE GRİFT KOMPLEKSLİK OLDUĞU KONUSUNDA KİMSENİN İNKAR EDEMEYECEĞİ BİR ÖRNEK VEREYİM.. 😁
KAN VE YAŞAM
https://www.facebook.com/haceyunusemreakkurt/videos/10157535995931112/?t=3
SÜMÜKLÜ BÖCEKLER NİCE YÜZ MİLYON YILLARDAN BERİ DEĞİŞMEDEN GÜNÜMÜZDE YAŞIYOR. TÜM HAYVANLAR GİBİ O DA SOLUCANDAN EVRİLMİŞ EVRİM DENEN ŞEY ÖYLE DİYOR.
TERSİNİM GERÇEĞİNİN IŞIĞINDA İNSANIN EVRİMİ
Yazı serimiz yeni bilgilere ulaşıldıkça güncellenmektedir.
= = = =
TERSİNİM GERÇEĞİ Ateizm her şeyin maddesel bir karşılığının olduğu, maddeye indirgenebileceği mantığını temel almış nice bin yıllardan beri bilimi etkileyen felsefelerin başında gelir.
Bu etkinin son iki yüz yılda çok daha güçlendiğini bilimi hegemonyası altına alıp yönlendirdiğini gözlemekteyiz. Bu gün ateist felsefe temellerine uygun olmayan hiç bir şey bilimsel sayılmamaktadır. Bilimi Tanrının olmadığı doğrultusunda yorumlamaya çalışması bu felsefeye dinselliğe benzer tek yönlülük getirmiştir. Hâlbuki bilim tam bir düşüncü özgürlüğü ve tarafsızlık ister.
Karşıtlarını sövüp sayarak, hakaretler ederek; cahillikle, yobazlıkla suçlayarak gereksiz ve anlamsız nefretlerin körüklediği kindarlığın körelttiği gözlerle tek yönlü akıl ve mantık tutulmalarıyla bilim yapılmaz.
Bu tür tek yönlü davranışlar açık ve net bir yobazlıktır. Yobazlık ise bilimin en büyük düşmanıdır.
Ateizmin güdümlü bilimi bilimsel yol, yöntem, akıl ve mantık çıkarımlarıyla değil de dinlere duyulan kin ve nefret üzerine kurgulanmıştır. Bu nedenle öngördükleri bilim değildir.
Doğamız gereği çok sık hatalara düşeriz. Bilim ise yanlışlar yığınından gerçekleri arayıp bulma çabalarıdır.
Gözlem ve deneylere mantıksal çıkarımlara dayanmadığı halde peşinen ret ve inkâr edilemez gerçekler kabul edilmiş dinlere inançlara ya da felsefelere dayalı hiç bir varsayım bilime temel alınamaz, bilim bu tür varsayımların üzerine kurgulanamaz.
Kurgulanırsa ortaya çıkan pek çok vahim hatalar içeren güdümlü bilim olur. Temel alınan mantık yanlış ise ulaşılan sonuçların da yanlış olacağı açıktır.
Her şeyden önce bilim terazisinin doğru kurgulanmış olması gerekir. Eğer terazi yanlış kurgulanmışsa doğru tartmak için yapılan çabalar sonuç vermeyecektir. = = = Tersinim nice uzun zamandır uygulanan bir büyük yanlışı ortaya koymakta, bilimi ateizmin boyunduruğundan kurtararak yeni bir anlam ve boyut kazandırmaktadır.
Bu nedenle tersinim tüm bilimsel bulguları yeniden sorgulayıp yorumlayacak, yaşantımızı yeniden yön ve şekil verecek kadar önemlidir. Fakat her şeyden önce bir mantık düzeltmesi gereklidir.
İyiler kötülerle, güzeller çirkinlerle, doğrular yanlışlarla tartılıp kıyaslanırsa gerçek gerçeklere; her türlü hatalardan arındırılmış gerçek bilime çok daha kolay ulaşabiliriz. Bu nedenle bilim kesinlikle tarafsız ve özgür düşüncelerin, araştırmaların, yorumların ürünü olmalı, yol ve yöntemlerinden asla taviz verilmemelidir.
Tersinim buna önce kanıt sonra sonuç ilkesi olarak tanımlar ve bilime temel alır. Tersinim hangi dine, inanca, felsefeye temel olursa olsun doğruluğu bilimsel yöntemlerle gösterilmemiş hiçbir varsayımı inkâr edilemez gerçek ya da gerçekler olarak kabul etmez, bilimin bu tür sahte gerçekler üzerine kurgulanmasına izin vermez.
Bilimin ortaya koyduğu gerçekler hiçbir zaman birbirleriyle çelişmez. Uydurmak için eğip bükmeler, zorlamalar gerektirmez
= = = Tersinim şu esaslar üzerine kurulmuştur.
1) -Tersinim pozitif bilimin ortaya koyduğu başta maddenin korunumu, termodinamik olmak üzere tüm doğal kanun, kural ve ilkeleri kendine temel alır, hiç biriyle çelişmez.
Bütün bunların ortak yorumu sonucunda: Varoluştaki tüm düzen ve sistem sahibi yapılar zaman içinde tersinime uğrar. Sonuç kaçınılmaz olarak düzensizlik, sistemsizlik, bozum ya da karmaşadır. Tersinim tüm düzen ve sistem sahibi yapılarda zaman içinde ve doğal şartlarda oluşan eskime, yıpranma, azalma, çoğalma, çeşitlenme, değişme, sakatlanma, hastalanma, yaralanma, ihtiyarlama vb… Şekillerinde gözlenen OLUMSUZLUKLARIN genel ifadesidir. Bu tür değişimlerin tümü termodinamiğin ikinci kanunu gereği olumsuzdur.
Mutasyonların (etkenizlerin) tümü az ya da çok zararlıdır.
Tersinimin pek çok nedenleri vardır ama en önemlisi kontrolsüz enerji giriş ve çıkışlarıdır.
Tersinim bu etkenleri mutasyon, mutasyonların düzen ve sistem sahibi yapılarda yaptığı negatif değişimleri etkeniz olarak tanımlar.
3)-Tersinim yaşamın her safhasında rahatlıkla gözlenip sınanabilir; daha da önemlisi yaşanır.
4)-Düzen ve sistemlerin bir başlangıcı ömrü ve sonu vardır. Bu nedenle ezelden gelip ebede gitmezler. 5)-Düzen ve sistem sahibi yapılar irade-bilgi-yeterli güç-yeterli madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucu oluşurlar; aniden ve rastlantılarla ortaya çıkmazlar. 6)-Tüm düzen ve sistem sahibi yapılar kaçınılmaz olarak tersinime açıktır. Tersinim etkisi bu yapıların korunma - savunma - bağışıklık - çevreye uyum sistem düzen ve mekanizmalara sahip olup olmadıklarına; bu mekanizmaların işlerliğine, hassaslığına, genişliğine, derinliğine; zamana, tersinim etkenlerinin gücüne ve çeşidine bağlı olarak değişebilir. 7)-Düzen ve sistem sahibi yapılar oluşturmak zor, bu tür yapıları bozup karmaşa oluşturmak ise kolaydır.
Tersinim bu gerçeği yapmanın zor, bozmanın kolay olduğu ilkesi olarak tanımlar.
Düzen ve sitem sahibi yapılar oluşturmak için irade, nitelikli bilgi, yeterli zaman, nitelikli malzeme ve nitelikli güç şart olduğu halde karmaşalar için kaba güç ve kısa süreçler yeterli olabilir. Düzen ve sistemler ne kadar kompleks ve hassas ise bozum o kadar kolay ve çok olur. 8)-Düzen ve sistemler amaçlarına uygun kanunlar, kurallar, ilkelerle şekillenip yapılanırlar; işlerlik kazanırlar, varlıklarını korumaya çalışırlar. 9)-Karmaşalarda kanunlar, kurallar, ilkeler bulunmaz. Bu nedenle düzensizdir, sistemsizdir, karmaşadır. Kanun, kural ve ilkelerin bulunması o yapının düzen ve sistem sahibi olduğunun kanıtlarıdır.
Tersinim ancak düzen sistem sahibi yapılarda gözlenir.
Tersinimin gözlenmesi o yapının düzen ve sistem sahibi olduğunun bir başka kanıtı olur.
10)-Nice milyar yıllardan beri değişmeyen kanun, kural ve ilkelerle şekillenip işlerlik kazanan evrenimiz (ve tabii ki dünyamız) düzen ve sistem sahibi yapılardır. Evrenimiz irade, nitelikli bilgi, nitelikli güç, nitelikli madde ve yeterli zaman beşlemesi ürünlerinin toplamıdır. 11)-Maddenin korunumu kanunu ve evrenimizin bir başlangıcının ve sınırının olması Bir Büyük Bütünün var olduğunun kanıtlarıdır.
12)-Büyük Bütün kütlesiz bir NURDUR. Kütlesiz olduğundan sonsuzdur. Evrenimiz ve diğerleri bu kütlesiz Nurun içindedir. Onunla kuşatılmış; sarılıp sarmalanmıştır. 13)-Big Bang temelden yanlıştır. Güdümlü bilimin varoluş sorusuna tabi olduğu felsefe temellerine uygun cevap bulma amaçlı; akıl, mantık ve bilim dışı pek çok çelişkiler içeren sipariş bir teoridir.
Doğrusu genişim evresidir.
14)-Varoluş Büyük Bütünün bir zerresinin kütle ve hacim kazanması, maddeleşmesi, genişimi ile başlar. İlk madde, olabilecek en büyük atom ve moleküllere sahiptir. 15)- Elementleri oluşturan atom ve moleküller atom içi parçacıkların eksi ve artı elektrik yüklü yapıları gereği zaman içinde kademeli oluşmazlar. Başlangıçtan itibaren bir düzen içinde varolmak zorundadırlar. Elementlerin oluşumu kademeli fisyon (bölünme) şeklindedir. Sonunda en basit element olan hidrojen ortaya çıkar. 16)-Elementlerin füzyon (birleşme) sonucu oluştuğu varsayımı gözlem, deney ve mantıksal çıkarımlara dayanmadan çok, güdümlü bilimin temellerine uygun olduğu için ortaya atılmıştır. Akıl, mantık ve bilim dışı pek çok çelişkiler içerir.
Tersinime göre evrenimizin varoluşu ilk maddenin parçalanması (fisyon) sonucudur.
Bu parçalanma devam etmekte; başta güneş olmak üzere tüm yıldızlar fisyon sonucu ısı ve ışık saçmakta, hidrojen üretmektedirler. 17)-Bir yapının canlı olarak nitelenebilmesi için en azından korunma - savunma - bağışıklık ve çevreye uyum – beslenme – üreme özelliklerini eksiksiz sahip olması gerekir. Bu nedenle en basit canlı bile düzen ve sistemlerin bütünselliğindedir. Rastlantılarla oluşamaz. 18)-Her canlı türü uygun yer ve zamanlarda yeterli sayılarda eksiksiz var edilmiş olmalıdır. Tersinim bu canlılara arı ırk olarak tanımlar. 19)-Canlılarda zaman içinde gözlenen değişmeler gen havuzu dâhilinde oluşur. Bu yolla çeşitlenirler. Alt ırklar dar alanda çeşitlenmeler sonucu oluşurlar. 20)-Gen havuzundaki değişimler kesinlikle tersinim yönündedir.
Gen bilgilerinde değişimler olur fakat azalma ya da çoğalmalar olmaz. 21)-Türlerden türlere geçiş mümkün değildir. Bu tür oluşumun önünde aşılması mümkün olmayan doğal engeller vardır.
22)-Tüm canlılar ekolojik sistemin bir parçasıdır. Her canlının bu sistemde bir yeri ve görevi vardır. İnsanlarda buna dahildir. 23)-Tüm canlılar yapılarını ve yaşam avantajlarını korumaya çalışırlar. Koruyamayanlar elenir. Buna doğal elenme denir.
24)-Canlıların korunma -savunma - bağışıklık ve çevreye uyum düzen sistem ve mekanizmaları ZARARLILARDAN korunma mantığıyla kurgulanmıştır. Bu nedenle canlılar faydalıları seçmezler, zararlılardan korunurlar.
Doğal elenme doğal seleksiyonun tam karşıtıdır.
Doğal seleksiyon yanlıştır. Doğada böyle bir mekanizma yoktur.
25)-Canlılarda üreme doğal YENİLENME şeklidir. Canlılar bu yolla varlıklarını (yapılarını) uzun süreçlerde koruyup nesillerini sürdürebilirler. 26)-Irklar daralan (allopatrik) çeşitlenme ve seksüel seçilim sonucu meydana gelmiştir. 27)-Doğal olan en güzeldir. Doğallığı korumak zorundayız.
Bilim, tersinim sonucu bozulan doğallığı düzeltme yönünde çabalamayı, geri kazanmayı ana gaye edinmelidir. İnsanoğlu bu konuda birinci derecede sorumlu ve görevlidir. 28)-İnsanlar doğanın efendisi olma kadar bir parçası ve baş sorumlusudur. Tüm insanlar kardeştir. Irkçılık akıl mantık, bilim ve insanlık dışı bir uygulamadır.
29)-İnsanlık dünyanın kaynaklarını har vurup harman savuran, doğallığı zehirleyip bozan, modern kölelik düzeni oluşturan tüketim ekonomisinden süratle kurtulmalı; zaman, akıl ve enerjisini doğal görevine yönlendirmelidir.
Dünyamızın bizlere sunduğu imkanları yerli yerinde ve bozulmadan kullanılırsa rahatlıkla milyarlarca insanı daha besleyip barındırabilir.
30)-Dünyanın askere ve silaha ihtiyacı yoktur. Bu ve tüketim ekonomisi yönünde harcanan güç, para ve zamanı dünyamızı daha doğal, daha verimli, daha güzel bir hale getirmek için kullanmak zorundayız. 31)-İnsanlar toplumsal canlılardır. Toplumların temeli de ailelerdir.
Tersinimde aile birinci plandadır.
Doğal aileler anaerkildir. Anne ailenin tartışılmaz reisidir. Baba dahil diğer aile bireyleri anneye yardımla görevlidirler.
32)-Anne ve çocuklar kesin olarak toplumun dolaysıyla devletin himayesi ve koruması altında olmalıdır.
Anneleri çocuklarından ayırmama dikkat edilmeli; kadınlarımıza, kızlarımıza bu doğal görevlerine uygun eğitim verilmeli, anneliğin birinci görevleri olduğu öğretilmelidir. 33-Bu günkü adalet mekanizması güdümlü bilim ve mantığın etkisi altında olup tam bir keşmekeş içindedir. Sosyal düzen ateizm felsefesinin temellerine endekslenmiştir. Süratle tarafsız bilime dönülmelidir.
Ciltler dolusu kanunlarımız olmasına rağmen suçluluk önlenememektedir. Kanunlar herkesin anlayıp uygulayabileceği şekilde basitleştirilmelidir. 34)-Suç=ceza- iyilik=mükafat sistemi uygulanmalı ve taviz verilmemelidir. 35)-Suçlular hapislere atılma yerine teşhir ve sürgün cezası uygulanmalıdır. Bu konuda pek çok öneri yapılabilir. Konuyu sosyal tersinimde ayrıntılı ele alacağız. Görüleceği gibi tersinim bilimsel bir devrimi müjdeler. Tersinim ve Hüdai Çakmak imzalı tüm yazılarımız alın teri ve göz nuru mahsulleri olup kaynak gösterme kaydıyla alıntı yapmaya açıktır. Tersinim yazılarını yabancı dillere çevirip yayarak bu büyük kültürel değişime katkıda bulununuz ve katkılarınızı tercüme yazı ile birlikte [email protected] adresimize bildiriniz.
İnsanlarla Hayvanlar Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar
İnsanlarla hayvanlar arasındaki benzeşim ve farklılıkları şöyle sıralayabiliriz. a)-İnsanlarda diğer canlılar gibi aynı malzemeden var edilmişlerdir. Örneğin bütün canlılar hücrelerden, hücreler proteinlerden, proteinlerde aminoasit dizimlerinden oluşmuşlardır. Canlılar bu hücrelerden ya da bu hücrelerin oluşturdukları kompleks sistemlerden meydana gelirler. b)-Canlı türlerinin kendilerine özel yapı şablonları vardır. Şablon bilgileri en küçük ayrıntısına kadar gen şifreleri ile tespit edilmiş ve korunmuştur. Kromozomlar bu bilgilerin kümeleridir. Her canlı türünün kendine özel gen bilgisi vardır. Kromozomlar bu gen bilgilerinin ayrıntılarıyla doldurulmuştur. Bir şablondan bir başka şablona geçilmesi (milyarlarca ayrıntının bir anda değişmesi, yeni oluşumunda rastlantılarla daha gelişkin kompleks sistemler meydana getirmesi gerektirdiğinden) mümkün değildir. c)-Gen bilgilerindeki benzerlik ya da kromozom sayılarının aynılığı türden türe geçişi ya da canlılar arasındaki evrimsel akrabalığı göstermez. Gen bilgilerindeki büyük oranda benzeşim gösteren ya da kromozom sayıları aynı olan, yapı olarak tamamen ayrı pek çok canlı türü vardır. (Örneğin patatesin kromozom sayısı insanla aynı yani 46’dır) d)-Canlılar kendilerine özel yapı şablonlarına sahip olsalar da aynı malzemeden var edilmiş olmaları nedeniyle benzer organlara sahip olabilirler. Örneğin sıcakkanlı hayvanlarda sindirim, solunum, boşaltım vb.. sistemler hemen, hemen aynıdır. Bunun benzerleri soğukkanlı hayvanlar içinde geçerlidir. e)-İnsanları diğer hayvanlardan kısmen ayıran en büyük fiziksel özellik dik durabilmeleri, dik yürüyebilmeleri, koşabilmeleri, dik hareket edebilmeleridir. İnsan buna uygun var edilmiştir. Pelvis kemiği, omurgalar, dengeyi sağlayan iç kulak yapısı vb… gibi farklılıklar insanları diğer canlılardan fiziksel olarak ayırır. f)-İnsanın dik durup hareket edebilme özelliği bazı hayvanlarda kısmen de olsa vardır. Örneğin maymunlar, ayılar kısa süreli de olsa dik durup yürüyebilirler. Fakat bu bir benzeşimden öteye gitmez. İnsanların maymunlardan ya da ayılardan evrimleştiği anlamına gelmez. g)-İnsanları hayvanlardan ayıran en büyük özellik aklını kullanma, düşünebilme, öğrenme, öğrendiklerini aktarabilme, öğrendiklerini kullanma, muhakeme edebilme, bilinçli olarak uzun vadeli amaçlara yönelebilme, hayal kurabilme, sorumluluk, vicdan, merhamet, sevgi, vefa duyguları gibi hayvanlarda bulunmayan insansı meziyetlerdir. Bu meziyetlerin kaynağı ise insana özel beyin ve ruhsal yapılarıdır. Bu meziyetlerin maddesel bir açıklaması yoktur. Enzimlerin, hormonların doğrudan sonucu değildir. Maddeye bindirilmiştir fakat madde üzeridir. Madde sadece bir vasıtadır. Bu nedenle maddeye indirgenemez. İnsanlar bu meziyetleriyle etrafı tetkik eder, araştırır, bir şeyler öğrenir, muhakeme yapar, öğrendiklerini kullanarak icatlarda bulunur, sanat eserleri meydana getirir. Hiç bir hayvan en küçük ve basit bir alet dahi yapıp geliştirme meziyetine sahip değildir. Hayvanların yaptıkları bir içgüdü ya da şartlı refleksten öteye gitmez. h)-Hayvanlarda gördüğümüz şaşırtıcı meziyetler (arının bal yapması, örümceğin ağ örmesi, göçmen kuşların yollarını bulabilmesi vb.. gibi.) belirli bir kalıbın içinde kalır. Bu meziyetlerin bilgisi var edilişlerinde kendilerinde vardır. Öğrenilmez ve öğretilmez. Ne azalır, ne çoğalır. Hayvanlar bu meziyetlerinin bilincinde değildir. İnsansı meziyetler ise bilinçlidir, artıp eksilebilir, bu nedenle sınırsızdır. Evrim teorisinin canlılar tek bir hücreden evrimleşti varsayımı akıl ve mantık dışı olduğu kadar bilimsel verilerle de ters düşer. İnsanlar diğer canlılar gibi yeri ve zamanı geldiğinde mükemmel olarak var edilmişler, aniden ortaya çıkmışlardır. Bu gerçeği evrimi dışlayan kanıtlarla göstermeye çalışacağız.
İnsanlarla Maymunsular Arasındaki Farklılıklar
İnsanlara en çok benzeşen hayvanın maymunlar olduğu iddia edilir. Fiziksel benzerliklerin gen benzeşimlerine neden olacağı açıktır. Evrim teorisi savunucuları bu benzeşimlerin (kimi evrim teorisi savunucularına göre bu oran %98’dir) evrime kanıt olarak gösterirler ama kromozom sayılarının uymamasını (maymunlarda 48, insanlarda 46) nedense görmezlikten, bilmezlikten gelirler. Kromozom sayı farklılıkları konusunda bir çift kromozomunun telemorler vasıtasıyla birleştiği, bu yolla kromozom sayısının 46 ya düştüğü gibi akıl, mantık ve bilim dışı bir varsayımları vardır. (insan -maymun kromozom sayı farklılıkları bölümüne bakınız) Ayrıca yüzde doksan sekizlik benzeşim doğru olsa bile insan ya da maymun gibi çok hücreli canlılarda takriben sekiz milyar gen şifresinin bulunduğu göz önüne alınırsa benzeşmeyen gen sayısı yüz altmış milyon olur ki bu da insanlarla maymunlar arasında yüz altmış milyon fark var demek olur. İnsan maymun benzerliği konusunda çok ve detaylı araştırmalar yapılmıştır. Bunlardan biri Louisiana Üniversitesi'nden Profesör Daniel J. Povinelli'nin çalışmalarıdır. Povinelli, maymun ve insan davranışlarını karşılaştırmalı olarak inceleyen en önde gelen evrimci bilim adamlarından biridir. 300 şempanzeyle beraber yaşayan Povinelli'nin tarafsız araştırmaları, evrim teorisinin hayali iddiasının son dayanağını da yıkmıştır. Povinelli, uzun çalışmalarını tek bir cümleyle şöyle özetler: -Şempanzeler, üzerlerinde yaptığım çalışmalara çok sabrettiler ama nihayetinde bana tüylü insan çocuğu olmadıklarını öğrettiler. Povinelli 20 yıldan fazla bir süredir yürüttüğü araştırmalarını Scientific American dergisindeki 1998 tarihli makalesinde şu şekilde aktarır: -Basitçe söylemek gerekirse, şempanzeler görsel algıyı bizden çok daha farklı bir şekilde anlıyorlar. Laboratuarımızdaki diğer çalışmalar şempanzelerin hiçbir davranışı psikolojik manada anlamadıklarını ortaya koydu. Örneğin dikkatlice yapılan testler maymunların işaret jestlerindeki anlamı anlamadıklarını hatta kasıtlı ve kasıtsız davranışlar arasındaki farkı kavrayamadıklarını ortaya koydu. Evrim teorisi taraftarı kimi basın organlarında şempanzelerin insanlar gibi politik oyunlar yapabildikleri, jestlerle, mimiklerle kendilerini ifade edebildikleri ve bu yönlerinin insan davranışlarının kökeni olduğu iddiasındadır. Oysa, bilim adamları yaptıkları araştırmalarda, şempanzelerin bu davranışları bilinçsizce yaptıklarını, içgüdüsel olarak sahip oldukları bazı davranışlar olduğunu, ama bunun dışında psikolojik anlamda bir iletişime sahip olmadıklarını ortaya koymuşlardır. İnsansılarla insanlar arasında evrimle oluşmaları mümkün olmayan pek çok yapısal farklılıklar vardır. Bu farklılıklardan bir kaçı şunlardır. İç Kulak Yapıları: Bilindiği gibi iç kulak yapıları dik durma (dengede durma) da çok önemlidir. Bir bakıma iç kulak yapılarının incelenmesi o canlının dik durup duramadığını kesin bir şekilde gösterebilir.
= = = =
Australopithecus iç kulak yapısı: Maymun insan evriminde bir ara format olan homo habilis türlerinin iç kulak kanalları maymun iç kulak kanallarına, homo habilisten evrimleştiği varsayılan homo erectus ise insan iç kulak kanallarına sahiptir. Diğer ifade ile homo habilis tam bir maymun, homo erectus ise tam bir insandır.
= = = =
Evrim taraftarlarınca öne sürülen Australopithecus cinsi kimi canlı türlerinin dik yürüyebildikleri iddiası bir grup bilim adamı tarafından ciddiye alınmış, çeşitli araştırmalar yapılmıştır. 1994 yılında Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı, insan ve maymunların iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı-çembersel kanalları karşılaştırmalı olarak analiz ettiler.
Dik yürüyen insanların iç kulak kanalları ile eğik yürüyen maymunların iç kulak kanalları birbirlerinden bazı somut farklılıklarla ayrılıyorlardı. Spoor, Wood ve Zonneveld'in, inceledikleri tüm Australopithecus ve dahası Homo habilis örneklerinin iç kulak kanalları günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı. Teoriye göre maymundan insana evriminin üçüncü aşamasındaki ara format olan Homo Erectus'un iç kulak kanalları ise, aynı günümüz insanlarındaki gibiydi. Bu da şu gerçeği göstermektedir.
Bulunan fosillere göre Australopithecus ile Homo Habilis iki ayağı üzerinde insan gibi dik yürüyemezler. Yani maymundurlar. Fakat Homo Erectus yürüyebilir. Yani insandır. Gerçektende insan maymun kromozom sayıları arasındaki farklılıklar giderilmesi konusundaki evrim varsayımları homo habilis ismi verilen ara format canlısının tamamen hayali olduğunun kanıtı olur. Bu nedenle Australopithecus ile Homo Habilis gerçek bir maymun, Homo Erectus ise gerçek bir insandır. Homo Habilis ile Homo Erectus arasında ise yarı maymun, yarı insan bir ara format canlısı yoktur. Evrim aşamasında bu sınıflamaların ardına konulan Homo erectus (ya da Homo ergaster) ise tartışmasız dik yürüyen, iskeletleri günümüz insanından farksız gerçek insan ırklarıdır. Yine 1994 yılında Amerikalı antropolog Holly Smith'in Australopithecus dişleri üzerinde yaptığı detaylı analizler de, bu canlıların insanlarla benzerlik taşımayan bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
= = = =
İnsan maymunsu dişlerinin karşılaştırmalı analizi. Yapı farklılıkları açıkça görülüyor. Çok maymun az insan olduğu iddia Australopithecus ile gerçek insan olan Homo Erectusun aynı zaman diliminde yaşamış olması evrim teorisinin bu konuda bir başka sorunudur.
= = = =
Nitekim ara format iddia edilen fosilleri bulan jeolog André W. Keyser'in de, bu çelişkiyi şöyle ifade ettiği belirtilmiştir:
-Bu sorulara rağmen, ne kadar çok şey bulursak o kadar çok şey öğreniyoruz. Öğrendiklerimiz yeni soruları da gündeme getiriyor.
Australopithecus robustus nasıl yaşamış, Homo ile beraber nasıl aynı anda var olmuşlar? Kazıldıkça ve incelendikçe Drimolen'den daha çok yanıt ve soru çıkacak.
Görüldüğü gibi, evrim taraftarlarının uzak ata ve torunu olarak nitelendirdikleri türlerin aynı dönemde yaşadıklarının ortaya çıkması evrim teorisi taraftarlarını hiç bir zaman yanıtlayamayacakları soruların burgacına sokmaktadır.
Yapılan araştırmalar sonucunda şu bilimsel gerçeklere ulaşılmıştır.
1)-Australopithecuslar'ın fiziksel yapıları göz önüne alındığında günümüz maymunlarıyla aynı özellikler taşımaktadır.
2)-Tümünün beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle aynıdır veya daha küçüktür. 3)-Ellerinde günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar vardır.
4)-Ayaklar dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir.
5)-Boylarının en fazla 130 cm kadardır. Bu uzunluğu geçmemektedir. Diğer ifade ile boyları kısadır.
6)-Günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecuslar dişilerinden çok daha iridir.
7)-Bunlarla birlikte birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özelliklerle ve kafataslarındaki onlarca benzer ayrıntılar, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını gösteren ve inkârı mümkün olmayan delillerdir.
Bu nedenlerle Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlarına benzeyen fakat soyu tükenmiş maymunlardır.
Bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu gerçekler evrim teorisi taraftarlarınca insanın ataları olarak lanse edilmek istenen maymun türü canlıların insanın ataları olduğu iddiasının bilimsel hiçbir dayanağının olmadığıdır.
Evrim teorisi taraftarları kabul etseler de, etmeseler de gerçek budur.
Bir bakıma fosiller evrim teorisine meydan okumaktadır.
İNSANLAR EVRİLDİ Mİ?
Evrim teorisinin meşhur hayat ağacına göre insanlar: └─ Primatlar ├─ Önmaymunlar ├─ Maymunlar └─ insansılar
├─ Gibon ├─ Şempanze ├─ Goril ├─ Orangutan └─ insan evrimsel değişimler sonucu oluşmuştur. Evrim teorisince ortaya konulan ve teorinin bel kemiğini teşkil eden insanın Evrimi konusunu daha iyi anlayabilmek, gerçekleri bulabilmek için incelemeyi en baştan başlamanın sayısız yararları vardır. Primatlar: Primatlar hayvanlar âleminin memeliler sınıfından maymun ve benzeri hayvanları içeren takımıdır. Goril, orangutan, şempanze, gibon gibi insansı olarak nitelenen maymunlarla lemur, marmoset, galago, tarsiyer ve lorisleri gibi çeşitleri de içerir.
Primatlar çevik ve hızlı canlılardır. Çoğunluğu ağaçlarda yaşar. Hepsinin elleri, ele benzer ayakları, ileri bakan gözleri vardır. Primat sözcüğü hayli geniş ve çeşitli olan bu takım içindeki herhangi bir tür için kullanılabilecek ortak isimdir. Primat" sözcüğü, Latince'de en başta, mükemmel, asil gibi anlamları olan primas sözcüğünün çoğulu primatesten Fransızca'ya tekilleşerek geçen primate sözcüğünden türemiştir. Primatlar tüm dünyaya yayılmışlardır. Genellikle Güney ve Orta Amerika'da, Afrika'da ve Asya'nın güneyinde bulunurlar.
Zeytin yeşili Habeş maymunu Bazı türlerin yaşadıkları alanlar, Amerika kıtasında Meksika'nın güneyi ile Asya'da Japonya'nın kuzeyi kadar kuzey bölgelere ulaşır. Tür ve çeşit olarak hayli kalabalık olan primatlar başlıca üç bölüme ayrılırlar. Ön maymunlar (prosimiyenler): Vücutları erken dönem ilkel primatlarınkine en çok benzeyen türlerdir. Bu grubun en bilinen türleri olan lemurlar, Madagaskar adası ve daha az olarak da Komoros Adaları'nda, dünyanın geri kalanından izole bir durumda yaşarlar. Yeni Dünya maymunları: Simiyenlerin kapuçin, havlayan ve sincap maymunları gibi türleridir. Amerika kıtasında yaşarlar. Eski Dünya maymunları ve insansı maymunlar: Simiyenlerin Yeni Dünya maymunları dışındaki türleridir. Asya'nın orta ve güney kesimleri ile Afrika'da yaşarlar. = = = = Memelilerin 32 ayrı takımından biri ise, insanın atası olarak kabul edilen canlıların dâhil edildiği primatlar takımıdır. Yapılan fosil incelemelerinde primatların ortaya çıkışından günümüze kadar 6000'den fazla primat türünün yaşadığı anlaşılmıştır. Bunların çok büyük bir bölümü, nesli tükenerek ortadan kaybolmuştur. Bugün yalnızca 400 kadar maymun türü yer-yüzünde yaşamaktadır. Primat türlerinin çokluğu onlardan kalan fosillerin zenginliğine neden olmuştur. Evrim teorisi taraftarları primatların böcek yiyen memelilerden evrimleştiğini varsayarlar fakat bu konuda herhangi bir bilimsel kanıt ortaya koyamazlar. Evrim teorisi taraftarı fosil bilimci Kelso: -Böcek yiyici memelilerden primatlara olan geçiş fosiller tarafından belgelenmiş değildir. Bu konuda herhangi bir fosil kaydı yoktur diyerek bu gerçeği kabul eder. Primatlar, diğer tüm canlı grupları gibi, fosil kayıtlarında bir anda ve diğer canlılardan çok farklı şekilleriyle ortaya çıkarlar. Kendilerine evrimsel bir ata oluşturabilecek başka hiçbir ara format canlı grubu yoktur. Bu konuda otorite sayılan evrimcilerden biri olan Elwyn Simons: -her türlü bulguya rağmen, primatların kökeni bir sır olarak kalmaya devam etmektedir diye yazar.
Tarsier solda Lemur sağda
Bir diğer ünlü evrimci Romer Omurgalı Paleontolojisi adlı kitabında primatların en eski türlerinden biri olan lemurlar için: -Bu canlılar sanki hiç bilinmeyen bir yerden gelmiş gibi aniden ortaya çıkarlar demektedir. Primatlar takımının en önemli özelliği, el ve ayak yapılarının belirginliğidir. Lemur, tarsier gibi ufak memeliler ve tüm maymunlar primat takımına aittir.
Primatların diğer tüm canlı grupları gibi bir anda ve diğer canlılardan çok farklı şekilleriyle ortaya çıkması diğer canlılarla aralarında kesin çizgili ayrımların bulunması evrim teorisi taraftarlarını çok güç durumlara sokmuştur. Bunun nedeni de primatlara uygun evrimsel bir ata oluşturabilecek başka canlı gruplarının olmamasıdır. Evrim Teorisine göre insanlar primatlardan evrimleştiğine göre bu da insanın evrimleşme yönünden kökenin meçhul olduğu anlamına gelir.
Evrim teorisinde canlıların kökeni zaten yeterince karmaşık, çözülmesi mümkün olmayan sorular yumağı halindedir. Bu durum bu sorular yumağını daha da karmaşık bir hale getirir.
İnsanların primatlardan evrimleştiği öne sürüldüğünden primatlardan insanlara evrimleşme konusu evrim teorisinin can alıcı noktalarından birini teşkil eder. Teorinin ilk canlılığın ortaya çıkmasıyla birlikte en çok tartışılan konusu denebilir.
Primat filumu canlı kökeninin meçhul kalması evrim teorisinin en zayıf yerlerinden biri kabul edilir.
Bu konunun açıklığa kavuşması için sayısız araştırmalar yapılmıştır. Fakat takımın tür ve çeşit zenginliği bu araştırmaları oldukça güçleştirmekte adeta içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir.
= = = =
İnsanın kökeni, evrimciler için en çok sorun teşkil eden konulardan biridir.
İskelet yapısı, iki ayaklı oluşu, ellerini kullanışı, beyni, kafatası ve daha birçok fizyolojik ve anatomik özelliğinin yanı sıra, aklı ve bilinciyle insan, diğer canlılardan çok farklıdır. Evrim teorisi bugün yaşayan modern insanın maymunsu birtakım yaratıklardan evrimleştiğini varsayar ve bu olgusunu ısrarla vurgular.
Evrim teorisinin kurucusu ve üstadı Charles Darwin Türlerin kökeni kitabında insanı: -İnsan bugünkü en kaba saba durumunda bile şimdiye kadar yeryüzünde görünmüş en başat hayvandır şeklinde tarif eder. Ona göre insan hayvanların en gelişkinidir. Charles Darwin insanların maymunlardan türediği konusunda en küçük şüphe dahi duymaz. Ona göre bu konuda yeterli delil vardır. Bu delillerin büyük bir bölümünü insanlarla maymunlar arasındaki benzeşimler oluşturur.
Charles Darwin insanın evrimi konusunda insanın Türeyişi kitabında şunları yazmaktadır. -Hiç kuşkusuz insanın türeyişi ve gelişiminin ilk basamakları onun hemen aşağısında bulunan hayvanlarınkilerle özdeştir.
İnsanın bir bakımdan maymunlara, maymunların köpeklere olduğundan daha yakın olduğu söz götürmez.
= = = =
Bu günkü maymunlarda bir dört ayaklının yürüyüşü ile iki ayaklınınki arasında bir yürüyüş görmekteyiz. Yalnız önyargısız bir gözlemcinin önemle üzerinde durduğu gibi insan biçimli maymunlar yapılış bakımından dört ayaklı tipten daha çok iki ayaklı tipe yakındır.
= = = =
Dr. Francesco Barrago yayımladığı (1867) kitabında Tanrı görünüşünde yaratılışı olan insan aynı zamanda maymun biçiminde yaratılmıştır diye yazmaktadır.
Bu önemsiz olgular tat sinirlerinin insanda ve maymunda ne kadar benzer olduğunu ve sinir sistemlerinin ne kadar benzer yolla etkilendiğini göstermektedir.
Charles Darwin insanlarla maymunlar arasında benzeşimler kadar büyük ayrımlarında olduğunun farkındadır. Bu konuda şunları yazmaktadır.
-İnsanın ataları gittikçe daha dik durur. Elleri ve kolları tutmak ve başka amaçlar için ayakları ve bacakları sağlam desteklik etmek ve yer değiştirmek için gittikçe daha çok değişikliğe uğrarken sayısız başka yapı değişmeleri de zorunlu olmuştur. Leğenin (Pelvisin) genişlemesi omurganın kendine özgü biçimde eğrilmesi başında bir başka konumda oturması gerekmiştir.
= = = =
İnsan ile en yakın hısımı arasındaki vücut yapısı farkı kimi doğa bilginlerinin savunduğu kadar büyük olsa bile ve aralarındaki zihni güç farkının pek büyük olduğunu kabul etmek zorunda olsak da daha önceki bölümlerde sunulan olgular, bağlantıların bu güne kadar bulunmamış olmasına bakmayarak insanın daha aşağı bir biçimin soyundan geldiğini en açık biçimde bildirir görünmektedir.
= = = =
Atalarımızın dar burunlu maymunların kökeninden ayrıldığı zamanki türeme aşamasında bulunan insanın doğum yerinin neresi olduğunu elbette sormalıyız.
Atalarımızın bu kökenden gelmesi onları Avustralya’da ya da coğrafi dağılım yasalarından da çıkarabileceğimiz gibi herhangi bir okyanus adasında değil, eski dünyada yaşadıklarını göstermektedir.
= = = =
İnsan kıl örtüsünü yitirdiği sırada dönem ve yer ne zaman ve neresi olursa olsun herhalde sıcak bir ülkede yaşamıştır.
= = = =
Öte yandan yeni yetişenlerin artık çoğunlukla benimsediği evrim ilkesini benimseyen doğa bilginleri insan ırkları arasındaki fark tutarını belirtmek amacı bakımından onları ayrı türler denmeye uygun olduğunu düşünseler de düşünmeseler de bütün insan ırklarının bir tek ilkel kökenden türediğinden hiç kuşkulanmazlar. Charles Darwin (daha sonra sahte oldukları anlaşılacak ve bu gerçek bizzat Haeckel tarafından itiraf edilecek olan) Haeckelin çizimlerinden çok etkilenmiş, bu çizimleri teorisine kanıt göstermekten kendini alamamıştır.
Haeckel embriyoların başlangıçta balık embriyolarına benzediklerini ileri sürmüş bu konuda kasıtlı olarak değiştirilmiş sahte çizimlerini kanıt olarak göstermişti.
Charles Darwin gerçekte bir aldanış ya da aldatılış olan bu konuda şunları yazmaktadır. -Bununla birlikte boynun iki yanında solungaçların eski konumunu gösteren yarıklar hâlâ vardır.
Charles Darwin Haeckel çizimlerinin bir sahtekârlık eseri olduğunun farkında değil miydi? Fakat bu konuda otorite sayılabilecek bazı bilim insanlarının onu pek çok kez ikaz ettiklerini biliyoruz.
Bir bakıma Darwin teorisine uygun olduğu için bu sahtekârlığa göz yummuş teorisinin en temel kanıtlarından biri olarak kullanmaktan çekinmemiştir.
= = = =
Australopithecus’u temsili resmi.(Solda) Australopithecus'un resimdeki gibi dik durup yürümesi mümkün değildir.
Homo Habilis (sağda) yarı insan, yarı maymun kabul edilirse de gerçek bir maymundur = = = =
Evrim teorinin iddiasına göre insanlar ve günümüz maymunları ortak atalara sahiptirler. Günümüzde yaşamayan bu ilkel yaratıklar zaman içinde evrimleşerek bir kısmı günümüz maymunlarını, bir başka kısmı da günümüz insanlarını oluşturmuştur. Teoriye göre maymunlarla insanların ortak atası güney Afrika maymunu anlamına gelen Australopithecus isimli yaratıktır.
Australopithecus adı verilen insan en ilkeli olan bu canlının günümüzde yaşamaması gerekir. Biz bu canlıların ya da benzerlerinin bir zamanlar yaşamış olduklarını onlardan kalan fosillerden anlıyoruz.
= = = =
Australopithecus kafatası fosilleri
Yapılan bilimsel araştırmalarda bu canlının ya da benzerlerinin çeşitli türlerinin bulunduğu anlaşılmıştır. Bunların bazıları iri yapılıdır. Bazıları daha küçük, daha narin canlılardır. Teoriye göre bu canlılar zaman içinde evrimleşmişler homo yani insan sınıfındaki canlıları oluşturmuşlardır.
Teoriye göre insan sınıfında oldukları varsayılan bu canlılar tam olarak insanlaşmamış diğer ifade ile insanın evrimi tamamlanmamıştır.
Bir bakıma bu yaratıklar insan ve maymunların ilk ataları oldukları varsayılan Australopithecus ile insan arasında ara format canlılarıdır. Evrimleştikçe maymunlara göre insana daha yakınlaşırlar. Daha insansı özellikler taşırlar.
Evrimin ikinci aşamasının sonucunda ise günümüz insanına yakın özellikler taşıyan canlılar ortaya çıkmıştır. Evrim diliyle insana biraz daha çok benzeyen bu ara format canlılarına homo habilis ve homo erectus denilir. Homo erectus homo habilisin biraz daha evrimleşmiş halidir ve insan evriminin dördüncü aşamasıdır.
= = = =
Homo Erectus insansı özelliklerin tamamını üzerinde taşır.
= = =
İnsan evriminin dördüncü aşaması olan homo erectusun evrimleşmesi sonucunda ortaya çıkan canlı ise homo sapiens diye adlandırılan günümüz insanına en yakın olan canlıdır. Günümüz insanı ise homo sapiensin biraz daha evrimleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır ki homo sapiens sapiens diye isimlendirilir.
Evrim teorisinin kurucusu ve üstadı Charles Darwin Homo erectus ve homo sapiens insanlarının günümüzde hâlâ yaşadıklarını iddia eder. Evrim teorisi taraftarları da aynı fikirdedirler. Diğer ifade ile günümüz insanlarının bir bölümü henüz evrimleşmeyi tamamlamamış çokça insan, biraz maymun homo sapiens aşamasında kalmış yaratıklardır. Bunlara aborjinler (Homo sapiens archaic), zenciler ve Asya’daki sarı ırklar örnek olarak verilir.
Diğer bölümü ise evrimi büyük ölçüde tamamlamış üstün insan ırklarıdır.
Bu durumda tabii ki homo sapiens sapiens yani evrimini tamamlamış insan ırkları da İngilizler, Almanlar gibi batı ırkları yani beyaz adamlar olur. Teorinin ırkçılık temeli bu varsayım üzerine kurulmuştur.
= = = =
Bir Homo Sapiens insanı
= = = =
Evrim teorisi taraftarları teorinin meşhur doğal seleksiyon kuralına göre gelişkin insanlar gelişkin olmayanları zaman içinde elemine edeceklerini inanırlar.
Onlara göre insan evriminin devamı için bu şarttır.
Bu inanış onları insanlığa yakışmayan davranışlar içine itmiş, pek çok felaketlere neden olmuştur. (Irkçılık ve öjenizm bölümlerine bakınız)
Gerçekler teorinin öngördüğü gibi midir?
Australopithecus ismi verilen ve günümüzde yaşamayan bu canlılar insanların ataları mıdır?
Şüphesiz ki bu soruların yanıtları en çok tartışılan konuların başında gelir. Bu soruların yanıtını yeri geldiğinde bilimsel delillerin ışığında vereceğiz. Önemi nedeniyle konuyu biraz daha açmakta sayısız yarar vardır.
= = = =
Teoriye göre 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, modern insan ile ataları arasında bazı ara formların yaşadığı iddia edilir.
Teoriye göre insanın evrimleşmesi dört temel aşamada gerçekleşmiştir. Daha öncede belirttiğimiz gibi bu aşamalar:
1- Australopithecus
2- Homo habilis
3- Homo erectus
4- Homo sapiens- homo sapiens sapiens şeklindedir.
Şeklindedir ama bu sıralama evrim teorisi taraftarı kimi bilim insanları tarafından kabul edilmemektedir.
Evrimci paleoantropologlar Bernard Wood ve Mark Collard, 1999'da Science dergisinde yayınlanan makalelerinde, Homo habilis ve Homo rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu ve bu kategorilere dahil edilen fosillerin aslında Australopithecus genusuna transfer edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Michigan Üniversitesinden Milford Wolpoff ve Canberra Üniversitesinden Alan Thorne ise, Homo erectus'un hayali bir kategori olduğu, bu sınıflamaya dâhil edilen fosillerin aslında Homo sapiens'in birer varyasyonu oldukları düşüncesindedirler.
Australopithecus'tan insana (Homo sapiens'e) doğru uzanan bir evrim çizgisi iddiasını çürüten bir başka gerçek, bu çizgi üzerinde evrimsel bir sıralama izlediği öne sürülen kategorilerin gerçekte aynı dönemde yaşadıklarının ortaya çıkmasıdır.
Bunu ortaya koyan en yeni kanıt, Science dergisinde yayınlanan ve Homo habilis, Homo ergaster ve Homo erectus kategorilerine dâhil edilen fosillerin aynı dönemde yan yana yaşadığını gösteren bulgudur.
Araştırmayı yöneten North Texas Üniversitesinden Reid Ferring, bu buluşun anlamını şöyle açıklamaktadır:
-Bu tamamen beklenmedik bir durumdur, çünkü şimdiye kadar hâkim olan bilimsel görüşler habilis, ergaster ve erectus'u evrimsel bir sıralama içine yerleştirmişti. Bütün bunların anlamı şudur: Ortada soyu tükenmiş bir maymun cinsi olan Australopithecus ile günümüz insanın ve onun farklı ırksal varyasyonlarını içine alan Homo sapiens türünden başka bir hominid yoktur.
Diğer ifade ile insanın evrimsel bir kökeni bulunmamaktadır.
Ara format olması gereken canlıların aynı dönemde yaşamaları ve bu gerçeğin fosillerce kanıtlanması tersinim teorisini doğrulamıyor mu?
= = = =
Gerçekten de insanlar maymunlardan mı evrimleşmiştir? Evrim teorisinin bu iddiası doğru olabilir mi?
Evrim teorisi taraftarları bu soruya her ne kadar olumlu yanıt vermekte iseler de bilimin onları yalanladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. (İnsansı fosiller bölümüne bakınız)
Bütün çabalara rağmen primatların kökenin açıklanamaması, ataları olmaları gereken alttaki canlılarla bağlantı kurulamaması primatlardan evrimleştiği iddia edilen insanın da evrimsel bağının bulunmaması anlamına gelir.
Evrim teorisinin en büyük sorunlarından birisi primatların kökenidir.
Fakat evrim teorisi savunucuları için bu tür sorunların olması pek önemli değildir. Bu tür sorunlara yanıt arama yerine ya görmezlikten gelinir ya da ilerde halledilmek üzere buzdolabına konulur. Sanki sorun halledilmiş gibi bir sonraki aşamaya geçilir.
Fakat zaman içinde halledilmeden buzdolabına kaldırılan sorunlar öylesine çoğalmıştır ki evrim teorisi taraftarları sonunda; evrim yadsınamaz bir gerçektir, bu nedenle kanıtlanmasına ihtiyaç yoktur demeye başlamışlardır.
Onlara göre gerçekler ört bas edilemezler. Bu gün kanıtları bulunamıyorsa gelecek zamanda nasıl olsa bulunacaktır. Bu nedenle evrim teorisini yadsınamayan bir gerçek olarak kabul etmekte herhangi bir sakınca yoktur.
İnsanın evrimi konusunda yapılan bazı deneme ve araştırmalar
İnsanların maymunlardan evrimleştiği varsayımı evrim teorisinin en can alıcı ve en ilgi çekici bölümlerinden biridir. Evrim teorisi taraftarları insanlarla maymunlar arasındaki fiziksel benzerlikleri bu iddianın en önemli kanıtı olarak gösterirler.
Canlılar arasındaki benzerlikler evrim kanıtları olabilir mi?
Evrim teorisinin kurucusu ve duayeni Charles Darwin canlılar arasındaki benzerlikleri evrime kanıt olarak göstermiş ise de daha sonra bu iddiasından vazgeçmiş görünmektedir.
Bunun nedeni ise evrimsel yönden bağlantı kurulamayacak derecede farklı yapılardaki pek çok canlılarda bulunan benzerliklerdir.
Böyle bir iddiada ısrar etmek evrim teorisini içinden hiçbir zaman çıkamayacağı soru denizlerinin içine iter. Bu konuda yüzlerce örnek vardır.
Canlılar arasındaki benzerliklerin aynı malzemelerden var edilmelerinin ve aynı dünyada yaşamalarının doğal sonuçları şeklinde yorumlamanın daha doğru ve bilimsel olacağı açıktır.
Açıktır ama evrim teorisi taraftarları bu fikirde değildirler.
Geçerli kanıtları olmamasına rağmen sadece fiziksel yönlerden birbirlerine bir parça benziyorlar diye insanların maymunlardan evrimleştiği iddiasında ısrarcıdırlar.
Maymunların davranışlarını, insan davranışları ile özdeşleştirmeye çalışarak, sosyalleşme dâhil her açıdan insanlara yakın olduğunu kanıtlamak isteyen evrimciler, uzun yıllar boyunca maymunlarla birlikte yaşamış, maymunlar üzerinde sayısız deney yapmış, zekâ testleri uygulamış, bu canlıların verdikleri tepkileri gözlemlemişlerdir.
Louisiana Üniversitesi'nden Profesör Daniel J. Povinelli maymun ve insan davranışlarını karşılaştırmalı olarak inceleyen en önde gelen bilim adamlarından biridir.
300 şempanzeyle beraber yaşayan Povinelli'nin araştırmaları, evrim teorisinin iddiasını yıkacak derecededir. Profesör Povinelli, uzun çalışmalarını şöyle özetler:
-Şempanzeler, üzerlerinde yaptığım çalışmalara çok sabrettiler ama nihayetinde bana tüylü insan çocuğu olmadıklarını öğrettiler.
Povinelli 20 yıldan fazla bir süredir yürüttüğü araştırmalarını Scientific American dergisindeki 1998 tarihli makalesinde şu şekilde aktarır:
-Basitçe söylemek gerekirse, şempanzeler görsel algıyı bizden çok daha farklı bir şekilde anlıyorlar. Laboratuarımızdaki diğer çalışmalar şempanzelerin hiçbir davranışı psikolojik manada anlamadıklarını ortaya koydu.
Örneğin dikkatlice yapılan testler maymunların işaret jestlerindeki anlamı anlamadıklarını hatta kasıtlı ve kasıtsız davranışlar arasındaki farkı kavrayamadıklarını ortaya koydu.
Bu arada her şeye rağmen bağnazlıktan kurtularak bir bilim insanı olmayı başaran Prof. Povinelli’nin bir evrim teorisi taraftarı olduğunu bu uzun ve yorucu deneylere insanların maymunlardan evrimleştiğini kanıtlamak amacıyla başladığını hatırlatalım.
* * * * *
Evrim, insanın bilinen ilk ataları (yaklaşık 7 milyon yıl öncesi) ile anatomik yönden modern insanların (yaklaşık 100.000 yıl önce) ortaya çıkışı arasında, insansı yaratıklardan oluşan bir seri bulunmasını ve bunların giderek daha az maymunsu ve daha insansı yapılara sahip olmalarını öngörür.
Evrim teorisi taraftarları insansı fosilleri bu öngörüye uygun dizmeye çalışırlar. Dizmeye çalışırlar ama tarihsel süreç içindeki fosil dizilim grafikleri ilkelden gelişkine doğru gitgide yükselen düz bir çizgi olma gerekliliğine uymaz. İlkel ile gelişkin iç içedir. İlkellerden daha gelişkin fakat daha yaşlı fosiller vardır. Bu durum sadece insansı için değil tüm canlı fosilleri için geçerlidir.
Nature dergisinin editörü Henry Gee In Search of Deep Time adlı kitabında insanın evrimi ile ilgili 5 ila 10 milyon yıl öncesine ait tüm fosil kanıtlarının küçük bir kutuya sığabilecek kadar az olduğunu belirttikten sonra şunları ilave eder.
-Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan icadıdır ve insanların ön yargılarına göre şekillenmiştir... Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama gece yarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır, eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir, ama bilimsel değildir. İnsanın evrimi konusunda teorinin öngördüğü aşamalarda hayli tartışmalıdır. Konunun uzmanlarından pek çok bilim insanı Homo Erectusun coğrafi olarak farklı alt türlere ayırımının biyolojik olarak aldatıcılığını ortaya koymakta, bu da ilk Pleistosen dönemindeki tür çeşitliliğinin suni olarak şişirildiğini doğrulamaktadır. Diğer ifade ile Homo Erectus ile var olduğu iddia edilen alt türler (Homo Habilis- Austrulopithecus) arasında herhangi bir evrimsel bağ yok demektir.
Gerçektende fosil bulguları Austrulopithecus ile Homo Erectus arasında yarı maymun yarı insan bir ara format olması gereken Homo Habilisin tam bir maymun, Homo Erectusun ise tam bir insan olduğunu göstermektedir. Ayrıntılı bilgi isteyen okuyucularımız ilgili bölümlere bakabilirler.
Konuyla ilgili dikkat çeken bir başka nokta ise evrimci bilim adamlarının arasında süregelen ihtilaflardır ki bu evrim mantığının doğal sonucu olmalıdır.
Paleontoloji dalında, hemen her evrimci bilim insanı bulduğu fosilin bir ara format olduğu iddiasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu ise evrim mantığına göre geçmişte yaşamış her canlının bir ara format olma zorunluluğunun sonucudur.
Her paleontoloğun bulduğu fosili bir ara format sayma dolaysıyla birbirlerinin kanıtlarını çürütmeleri hakkında bir bilim adamı şunları söylemektedir:
-Benim çocuğum senin çocuğunu döver. Benim arkadaşlarım senin arkadaşlarından nefret eder. Maalesef bütün antropoloji bölümlerinde ve antropolojik çalışmalarda böyle bir yaklaşım var.
Bir başka bilim insanı ise kimi bilim adamlarının ön yargılı ve inandıkları ideolojilerinin doğrultusunda davranabildiklerini, bu nedenle verileri yanlış değerlendirdiklerini şöyle itiraf etmektedir:
-Hiç şüphe yok ki kafanızda yaratmış olduğunuz teoriler, eldeki bilgilere bakış açınızı da değiştiriyor. Bir deyiş vardır. Şayet inanmış olmasaydım onu göremezdim" derler. Bence kısa bilim tarihinin ilk gününden günümüze kadar bilim adamları bulunan insan fosillerinin yorumunda bu deyişin ana fikrine sadık bir yaklaşım içinde oldular. Bazıları da sadece inandığı şeyleri gördü, belki de görmek istedi.
Ayrıca, bu bilim adamlarının birçoğu ideolojik ön yargıları ile davranmakta ve elde ettikleri bulguları objektif bir gözle değerlendirememekte, dolayısıyla her biri kendi hayal gücünün doğrultusunda yorumlarda bulunmaktadır.
Yüz milyonlarca yıldan beri değişmeden günümüzde yaşayan binlerce canlıların var olduklarını bile, bile böyle bir varsayımı inatla savunmak gerçekten çok ilgi çekicidir. Bu evrimcilere özel bir hastalık olmalıdır.
İnsanının evrimi konusunda tersinim teorisinin görüşü nettir ve tamamen bilimsel gerçeklere dayanır.
Tersinim canlılar gibi basite indirgenemez kompleks yapıların ya da düzenlerin entropi kanununa göre zaman içinde bozuma uğrayacağı temeline dayanır. Eğer bu bozum canlı gen bilgilerini etkilemişse diğer nesillere aktarılır.
Tersinim için uzun zaman, bilgi ve bilinç gerekli değildir. Kaba güç ve anlık zamanlar yeterli olabilir.
Tersinim teorisi tüm canlı türlerinin bir arı ırkının olduğunu varyasyonlar yoluyla çeşitlendiklerini öngörür. Bu nedenle insanlarında bir arı ırkı vardır. Diğer ifade ile ilk insanlar bir erkek, bir dişi olmak üzere ve mükemmel yapılarıyla var edilmişler, yaşama ve üremeleri için gerekli olan tüm mekanizma ve bilgilerle donatılmışlardı.
Bu nedenle insanlarda diğer canlılar gibi süratle çoğaldılar, dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Fakat bu insanlar eşit mutasyonlara maruz kalmamışlardır.
Maruz kaldıkları mutasyonlara bağlı olarak tersinim yönünde bazı değişimler geçirmişler bu yolla ırklar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle hiçbir ırk arı ırkın mükemmelliğinde olmayabilir
İnsan Irkları ve Ara Format Yalanları
Irk bir canlı türünün belirli kısımlarının belirli şartlar ve etkenler nedeniyle belirli özellikler kazanması sonucu birbirlerinden farklılaşarak oluşmuş bölümler diye tarif edilebilir. Irkların kaynağı Allopatrik-Dar alanda çeşitlenmedir. (Allopatrik-Dar alanda çeşitlenme bölümüne bakınız)
Dünya değişik iklim şartlarına sahip, oldukça büyük bir gezegendir.
Dünyanın her tarafına dağılmış çok zengin tür ve çeşitteki canlılar normal olarak iklim şartlarından etkilenirler. Bu etkilenme genelde tersinimi oluşturur.
İklim şartları değişik olduğundan bu etkilenme dolaysıyla tersinimde değişiktir.
Ve yine doğal olarak canlılar birbirlerine yakın olanlarla çiftleşip çoğalacaklarından allopatrik çeşitlenme dediğimiz birbirlerine benzer fertlerin dolaysıyla toplulukların oluşmasına neden olur.
Bunun sonucunda aynı tür olmalarına rağmen aralarında bazı farklılıklar olan canlı toplulukları ortaya çıkar.
Yaşam tarihinde aynı tür olmalarına rağmen çeşitli ırkların oluştuğunu sık, sık şahit olmaktayız. Gerçekte ırklar arı ırkın tersinimi sonucudur.
Farklılaşma bütün canlılarda olduğu gibi insanlar içinde geçerlidir.
Yaşam tarihinde pek çok insan ırkının oluştuğunu bunlardan en azından bir kısmın bu günkü dünyamızda yaşadıklarını biliyoruz.
Canlı ırkları ve ırkların oluşumu evrim teorisi açısından çok önemlidir.
Evrim teorisi taraftarları ırklaşmayı evrime bir kanıt olarak gösterme çabasındadırlar.
Yeri ve zamanı geldiğinden şu hususu da belirtmede yarar vardır.
Sık, sık belirttiğimiz gibi aynı türden olsalar dahi canlılar arasında ayrıntı farklılıkları vardır. Bu canlıların yapı zenginliklerinin doğal bir sonucudur. Hiç bir canlı tıpatıp bir diğerine benzemez.
Canlılar arasındaki söz konusu ayrıntı farklılıkları fosil kayıtlarında da gözlenmektedir.
Bu nedenle fosillere aynı türe ait olmalarına rağmen farklı isimler verilebilir. Bu da bir isim enflasyonuna neden olmuştur.
İnsan Evrimi Çalışmaları Laboratuarı yöneticisi antropolog Tim White bu konuda şu tespitlerde bulunmuştur:
-Yakın bir zamana dek, toprağın altından çıkan her fosile farklı bir isim verme eğilimi olmuş ve bu da insanın evrimi biyolojisi hakkındaki düşüncemizin yanlış yönlendirici olmasına neden olmuştur.
Bulunan her fosili farklı tür adı altında sınıflama, bilim adamlarının son yıllarda farkına vardıkları büyük bir yanılgıdır.
Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden Paleontolog Alan Walker, sınırlı bir iki fosilden yola çıkarak yeni bir tür adlandırmanın yanlışlığını şöyle itiraf etmektedir:
-Bir fosilin, ait olduğu topluluğu temsil edip etmediğini bilemezsiniz. Bulduğunuz şeyin, tür aralığının herhangi bir ucundan mı, yoksa ortada bir yerinden mi olduğunu bilmezsiniz.
= = = =
Evrim teorisi varsayımına göre insan anlatmaya çalıştığımız gibi pek çok evrimsel aşamalardan geçmiştir.
Homo sapiens archaic evrim şemasının günümüz insanından bir önceki basamağını oluşturur.
Teoriye göre Homo sapiens archaic bir ara format canlısıdır.
Gerçekte bu insanlar hakkında evrim teorisi açısından söylenecek pek fazla bir şey yoktur. Zira Homo sapiens archaic ırkı günümüz insanlarından çok küçük farklılıklarla ayrılırlar.
= = = =
Homo sapiens archaic kafatasları
= = = =
Hatta bazı araştırmacılar, bu ırkın temsilcilerinin günümüzde yaşamakta olduklarını söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler.
Evrim teorisi savunucularınca bir ara format canlısı olduğu iddia edilen bir homo erectus kafatası ve oborijin yerlisi çok büyük benzeşimler içindedir.
Aborijin yerlileri de homo sapiens archaic ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına, içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler.
Bütün bunların yanı sıra çok yakın bir geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın bazı köylerinde bu ırka benzer insanların yaşamış olduklarına dair çok ciddi bulgular ele geçirilmiştir. Görüleceği gibi homo sapiens archaic kesinlikle bir ara format canlısı değildir.
Evrimci literatürde homo heilderbergensis olarak yapılan sınıfsal tanımlama geçekte Homo sapiens archaic'le aynıdır.
= = = =
Aynı insan ırkını tanımlamak için bu iki ayrı kavramın kullanılmasının nedeni, evrimciler arasındaki görüş farklılıklarıdır.
Homo heilderbergensis sınıflamasına dâhil edilen tüm fosiller, anatomik olarak günümüz Avrupalılarına çok benzeyen insanların günümüzden beş yüz bin, hatta yedi yüz seksen bin yıl önce İngiltere'de ve İspanya'da yaşadıklarını göstermektedir.
Cro-magnon sınıflaması ise, otuz bin yıl önceye kadar yaşadığı tahmin edilen bir ırktır.
Bu ırk kubbe şeklinde bir kafatasına, geniş bir alına sahiptir.
Bin altı yüz cc'lik kafatası hacmi, günümüz insanının ortalamasından fazladır.
Kafatasında kalın kaş çıkıntıları vardır ve arka kısımda, Neandertal Adamı'nın ve Homo Erectus'un karakteristik özelliği olan kemiksi bir çıkıntı bulunmaktadır.
= = = =
Cro-magnon kafatasları
= = = =
Avrupalı bir ırk olarak kabul edilmesine karşın, Cro-magnon kafatasının yapısı ve hacmi, günümüzde Afrika ve tropik iklimlerde yaşayan bazı ırklara fazlasıyla benzemektedir. Bu benzerliğe dayanarak, Cro-magnon'un Afrika kökenli eski bir ırk olduğu tahmin edilir.
Diğer bazı paleoantropolojik bulgular, Cro-magnon ve Neandertal ırklarının birbirleri ile kaynaşarak, günümüzdeki bazı ırklara temel oluşturduklarını göstermektedir.
İnsanların böylesine çok ırklara ayrılmasının evrim teorisince gerçek önemi maymundan insana evrimleşmede çok sayıda ara format canlısının bulunması gerekliliğidir.
İnsanlarla maymunlar arasında yadsınamayacak kadar çok ve derin farklılıklar varsayılan evrimleşme sürecinde çok sayıda ara format canlısının bulunmasını zorunlu kılar. Fakat bu ara format canlıların insana doğru gelişimlerinde gitgide azalan maymunsu özelliklerinde bulunması gerekeceğinden bu ara format canlılarında olması gereken maymunsu özelliklerin bulunmaması, ayrımsız tam bir insan yapısı ve özelliklerine sahip olmaları evrim teorisinin içinden çıkamadıkları sorunları beraberinde getirmekte; diğer ifade ile evrimin insan ayağını baştan sona çürütmektedir.
Sonuç itibariyle bu insan ırkları ilkel türler veya ara geçiş formları değildir.
Tarih içinde yaşamış veya diğer ırklara karışıp asimile olarak ya da soyları tükenip yok olarak tarih sahnesinden çekilmiş farklı insan ırklarıdır.
Bu ırklara benzerlerinin günümüzde yaşadıklarını da unutmamak gerek.
İnsansı Fosiller ve İnsanın Evrimi Bilmecesi
İnsansı fosiller üzerinde en çok tartışılan konuların başında gelir. Bunun nedeni insanın evrimi konusunun evrim teorisinin can damarı olmasıdır.
Bu tartışma genelde insanla maymun arasında olduğu varsayılan ara format canlıları üzerinedir. Bu nedenle insansı fosiller ismini verdiğimiz bu bölümde maymun (primat) ve insan fosillerini birlikte inceleyeceğiz.
Evrim teorisi taraftarları bu konuyla ilgili bulunan her fosili bir ara format kabul eder. Yorumlarını bu yönde geliştirmeye çalışır.
Fakat bu peşin fikirlilik bu konuda çok kötü yanılmalarına yol açmış, teorinin bilimselliği açısından çok büyük zararlara neden olmuştur.
Bu zararların en büyüğü ve telafi edilemeyeni ise muhakkak ki teorinin bilimsel güvenilirliğini kaybetmesidir.
Gerçekten de bilimsel kanıtlara dayanmayan genelde derin bir hayal ürünü olan kanıtlar teoriyi ilkel bir din görünümü vermektedir.
Bu bölümümüzde insanın evrimini teorinin öngördüğü basmaklar halinde inceleyecek ve gerçeği bulmaya çalışacağız
= = = =
İnsansı Kafatası Fosillerinin Özellikleri
Kafatası ve fosilleri evrim teorisinin özel ilgi alanlarından birisidir.
Bunun nedeni de kafatası hacim büyümesinin beyin büyümesi, beyin büyümesinin de gelişmişlik (evrimleşme) belirtisi olduğu zannedilmesidir.
Bu yanlış zan kafatasçılık diye nitelenen koyu bir ırkçılığın doğmasının ana nedenlerinden biridir.
Bir zamanlar insanlar kafataslarının büyüklüğüne göre tasnif edilmekte, büyüklüğüne ya da küçüklüğüne göre az evrimleşmiş çok evrimleşmiş şeklinde ayrılmakta idi.
Kafatası büyüklüğü dolaysıyla beyin büyüklüğü evrimleşmeye kanıt mıdır?
Bu konuda çok ve çeşitli araştırmalar yapılmıştır.
Bu araştırmaların en ilginci Dünyanın en zeki insanlarından biri kabul edilen bir bilim insanının (Eistein’in) öldükten sonra beyninin çıkarılıp normal bir insan beyniyle karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma sonucunda Dünyanın en zeki insanı olarak kabul edilen Einstein’in beyni normal bir insan beynine göre hem daha küçük, hem de daha hafif çıkmıştır.
Daha sonra yapılan deneyler bu sonucu teyit eder mahiyettedir.
Bu deneyin ortaya koyduğu gerçek beyin kapasitesinin; beynin büyüklük veya küçüklük, ağırlık ya da hafiflik gibi nitelikleriyle doğrudan ilgisinin olmadığıdır.
Kaldı ki yaşam tarihinde beynini en çok kullanan canlılar olduğumuz halde mevcut beyin kapasitemizin çok az bir kısmını (yüzde onunu) kullanmaktayız.
Görülen odur ki şu andaki beyin kapasitemizin yüzde onluk ya da on beşlik bir bölümü bizi bulunduğumuz medeniyet düzeyine getirebilmiştir.
Bu gerçek doğanın tasarrufu çok iyi bildiği; ihtiyaç dışı, israf diye nitelenebilecek oluşumlara asla izin vermediği göz önüne alındığında kullanmadığımız atıl durumdaki bu büyük beyin kapasitenin niçin, neden ve nasıl oluştuğu sorusunu gündeme getirir.
Bir evrim teorisi taraftarı bu soruya asla cevaplayamaz.
İnsan evriminin izleri en çok kafatası fosillerinde aranmıştır diyebiliriz.
Evrim teorisine göre ilk kusursuz kafatası oluşana kadar, kafatası birçok bozuk aşamadan geçmiş olmalıdır.
Örneğin simetrik bir görünüm alana kadar birçok asimetrik şekil almalıdır.
Sağa sola doğru daha çok kaymış, çenesi sağa veya sola doğru kayık, burnu sağ yanağına yakın, kulakları yanağına veya daha geriye doğru, diğer taraftaki kulağı ise tam aksi yönde, göz çukurlarının biri daha üstte, diğeri daha sola doğru ve bunlar gibi milyonlarca bozuk form (ara form) oluşmalıdır.
Veya bu kafataslarının bazılarında işe yaramayan, gereksiz kemikler çıkmalı, birkaç jenerasyondan sonra bu kemikler işe yaramadıkları için yok olmalıdırlar.
Bulunan fosiller genellikle kafatası, çene kemikleri, diş gibi kemiklerdir. Bu tür fosiller çok ve çeşitlidir. Bir fikir vermesi bakımından bu tür fosillerin bazı özeliklerini veriyoruz.
a)-Günümüzde gördüğümüz ve geçmişte yaşayıp fosil kayıtlarında bulduğumuz tüm canlıların çok kusursuz, pürüzsüz, simetrik, hiçbir deformasyonu olmayan kafatasları vardır.
b)-Kafatasları günümüzdeki canlıların kafatasları gibi düzgün ve simetriktir. Göz, kulak, burun gibi organlar için ayrılan boşluklar da yine simetrik ve son derece düzgündür.
Rastlantısal oluşumların karmaşıklığı söz konusu değildir.
c)-Yine evrim teorisine göre fosil kayıtlarında evrelerine rastlanması gereken bir başka yapı ise bozuk omurgalardır.
Omurga, omur denilen otuz üç küçük ve yuvarlak kemiğin birbirinin üzerine dizilmesiyle oluşur ve insan için hayati bir önem taşır. Vücudun üst kısmının tüm ağırlığını omurga taşır.
Omurganın S şeklindeki kıvrımlı yapısı, üzerindeki yükün eşit dağıtılmasını sağlar. Yürümek için atılan her adımda, vücut ağırlığı nedeniyle yerden vücuda doğru bir tepki kuvveti gelir.
Bu kuvvet, omurganın sahip olduğu amortisörlere benzeyen yapısı ve kıvrımlı şekli sayesinde vücuda zarar vermez.
Eğer tepkiyi azaltan amortisörler ve kıvrımlı özel yapı olmasa, atılan her adımda, ortaya çıkan kuvvet direkt olarak kafatasına iletilirdi ve omurganın üst ucu, kafatası kemiklerini parçalayarak beynin içine girerdi.
Böyle bir durumda ise, insan soyunun devamı mümkün olamayacaktı.
Bulunan omurga iskeletleri ise yukarıda yazmaya çalıştığımız mahzurları ortadan kaldıran mükemmel yapılardadır.
İnsanın atası olarak gösterilen tüm omurgalıların da omurgası yine son derece düzgündür. Bilinen en eski omurgalılar olan Kambriyen devri balıklarının, onlardan sonra ortaya çıkan balıkların veya kara omurgalıların tümü, düzgün ve kendilerine özgü omurga yapılarına sahiptirler ve aralarında hiçbir ara form yoktur.
Biz bu bölümde evrim teorisinin can damarını teşkil eden insanın evrimi konusuna aydınlatacak olan insansı kafatasları üzerinde duracağız.
EVRİMİN ÇIKMAZLARINDAN = Maymunsu - İnsan Kromozom Sayı Farklılığı SorunU
Evrim teorisinin kurucusu ve duayeni Charles Darwin insanın evrimi konusunu ayrı bir kitaba konu yapacak kadar çok önem verir. Bir bakıma evrim teorisi insanın evrimine odaklanmıştır denilebilir.
Charles Darwin’e göre günümüz insanları ve maymunları ortak bir atadan evrimleşmişlerdir. Charles Darwin'i böyle bir kanıya iten neden şüphesiz ki maymun ve insanların fiziksel benzeşimleridir.
Charles Darwin İnsanın Türeyişi kitabında bu konuyu olabildiğince incelemeye, teorisine kanıtlar bulmaya çalışmıştır.
Maymunlarla insanların benzeşimlerini dikkate alan Darwin nedense ayrımlarına pek önem vermez. Bunun nedeni ise bu ayrımların önemini yeterince farkına varamamasıdır. Maymun insan ayrımlarının belki de en önemlisi kromozom sayı farklılığıdır.
Bilindiği gibi insansı maymunların kromozom sayıları 48 insanların ise 46 dır.
Bir evrim taraftarı asla ve asla teorinin bazı yanlışlar üzerine kurgulanmış olabileceğini düşünmez. Onlara göre teori mutlak doğrular üzerine kuruludur. Tartışmaya bile gerek yoktur.
Eğer teori insanlar ve maymunsular ortak bir atadan evrimleşti diyorsa bu böyledir ve tek gerçektir.
Eğer kromozom sayıları farklı ise bu geçmişte bazı eklentiler ya da çıkarımlar sonucu oluşmuş olmalıdır.
Evrim savunucularına göre maymunların 48 insanların 46 kromozoma sahip olmasının tek açıklaması (insanların maymunlardan evrimleştiği inkâr edilemez bir gerçek olduğu peşinen kabul edildiğinden) maymun kromozomlarının birleşerek sayılarının azalması olur.
Bu sorunun başka cevabı da yoktur.
Bu nedenle evrimciler buna uygun (gerçeklere değil evrime uygun) senaryolar kurgulamışlar; şemalarla, resimlerle süsleyerek buna uygun bir de şöyle oldu böyle oldu hikâyesi uydurarak bilimsel bir gerçek gibi ortaya atmışlardır.
Evrimcilere göre kromozom birleşmesi şu şekildedir.
Resimde de görüşeceği gibi kromozomların bir çifti uçlarında bulunan telomerler vasıtasıyla birleşmekte, bu birleşmede herhangi bir bilgi kaybı olmamaktadır. Bu olayı maymun, insan genom benzerliğinden faydalanarak kendilerine göre kanıtlarda bulmuşlardır.
Bir evrimci bu şemayı bilimsel bir gerçek olarak kabul eder ve bir kanıt gibi kullanır Bir evrimciye sorarsanız insan maymun kromozom sayı farklılığı sorunu bu yolla mükemmel ve bilimsel bir şekilde çözümlenmiştir.
Fakat burada bir şeyi dikkat çekmek isteriz.
Kromozomlar birleşirlerken çok az da olsa bilgi kaybı olur ama bilgi artırımı (evrim) oluşmaz. Burada açıklığa kavuşturulması, doğru yanıtlanması gereken pek çok sorular vardır.
Kromozomu birleşti denilen canlı yetişkin bir australopiketus (evrime göre insan ve maymunların ortak atası) olmalıdır.
Yetişkin bir australopiketusta her birinde DNA her DNA da kromozomlar bulunan kan, sinir, kas, kemik, kıkırdak, üreme vb. olmak üzere çeşitli yaklaşık iki yüz trilyon hücre vardır.
O halde sormak gerekir.
Kromozomları birleşen hücre hangi hücredir?
48 kromozomdan bir çifti birleşirse sayı kırk altıya iner mi?
Bu soruya verilecek cevap hayırdır. Çünkü ortaya çıkan kromozom sayısı 23 çift artı tek yani 47 olduğudur.
Soruya evrimci gözüyle bakıp cevaplamaya çalışırsak değişimin (birleşmenin) üreme hücrelerinde olduğu söylenebilir.
Söz konusu australopiketusun bir dişi olduğunu varsayarsak 24 kromozomlu yumurta hücresinin bir çifti rastlantılarla birleştiğinde sayı 23e iner ki bu evrimin istediği rakamdır. Fakat maymunlarda insanlarda eşeyli üreyen canlılardır. Üremede erkek ve dişi olmak üzere iki ayrı cinse ihtiyaç duyarlar.
Diğer ifade ile 23 kromozomlu bir dişi yumurtası ancak 23 kromozomlu bir erkek spermiyle aşılanabilir.
Bu durumda aynı mucizenin hem erkek spermlerinde hem de dişi yumurtasında aynı anlarda meydana gelmesi ve kromozomları azalmış dişi yumurtasının yine kromozomu azalmış spermle aşılanmış olması gerekir.
Bir erkek atmığında üç yüz milyona yakın spermin olması ise ayrı bir sorundur.
Aynı anda yaklaşık üç yüz milyon spermin kromozomları mı birleşti?
Tek bir spermin bir çift kromozomu birleşti de o da gidip bir çift kromozomu birleşen yumurtaya mı aşıladı?
Görüleceği gibi bu senaryoda mucizeler bile aşırı zorlanmaktadır.
Cevabı aranan hücrenin yeni aşılanmış fakat henüz bölünmeye başlamamış, bir yolunu bularak bir çift kromozomu birleşmiş taze bir hücre olduğunu var saymak evrimci öngörüsüne en uygun varsayım olacağı açıktır.
Hayalleri ve mucizeleri zorlayan bu sonuçta sorunu çözmez.
Bu kez de bir başka hayati sorun daha ortaya çıkar.
Mucizeler dizisi devam etse ve 46 kromozomlu bir dölüt ortaya çıksa 48 kromozomlu bir anne bünyesi 46 kromozomlu bir dölütü bünyesinde tutup gelişmesine izin verir mi?
İzin verdiğini kabul edersek bu bir maymunun bir insan doğurması anlamına gelmeyecek midir?
Doğurduğunu da kabul edersek bu kez de bu insanımızın üremesi için karşıt cinsten bir başka insana daha ihtiyaç duyacağıdır.
Karşıt cins bir maymunsu olursa (bir insanla bir maymunsunun çiftleştiğini ortaya bir dölüt çıktığını varsayarak) dölüt 47 kromozomlu olur.
47 kromozomlu (2n kuralına aykırı olduğundan) söz konusu canlı ise hiç bir zaman üreyemez. Tek kromozom sayılı bu garip canlının benzerleri günümüzde vardır. Örneğin katırlar 67 kromozomludur. Fakat kısırdırlar.
Evrimin hatırına hayal gücümüzü bir kez daha zorlasak ve olmazları olur yapsak (47 kromozomlu canlımızın üremeye hazır olduğunu kabul etsek) sonuç değişir mi?
47 kromozomlu garip canlımızın (bu canlımızı bir an erkek kabul edelim) 48 kromozomlu maymunsularla çiftleştiği düşünülebilir
Garip canlımızın spermleri 23 ve 24 kromozomlu olacaktır. Dişimiz maymun olduğuna göre onun da yumurtası 24 kromozomludur.
23 kromozomlu sperm 24 kromozomlu dişi yumurtasını aşılasa (bu mümkün değildir ama evrimcilerin hatırına bir kez daha olası kabul ederek) ortaya çıkan 47 kromozomlu bir başka garip canlıdır.
24 kromozomlu sperm 24 kromozomlu yumurtayı aşılarsa bu kez ortaya çıkan 48 kromozomlu bir maymun olur.
47 kromozomlu canlılar yaşasa ve aralarında çiftleşseler 23 kromozomlu sperm 23 kromozomlu yumurtayı aşılasa 46 kromozomlu bir canlı oluşur ama bu kez bir kromozom devre dışı kaldığından gen bilgi kaybı oluşur. Böyle bir canlının ise yaşamını devam ettirmesi mümkün değildir.
Görüleceği gibi kromozomlarından bir çifti birleşiverdi bu yolla kromozom sayısı 46 ya indi deyip geçiştirili verilen sorun evrim için iki ucu b...lu değnektir.
Bu sorun evrimin önünde (diğer milyonlarca sorun gibi) aşılamaz ulu dağlar gibi durmaktadır. Evrimciler ortaya konan bu bilimsel gerçekleri sadece evrime ters geldiği için kabul etmek istemezler.
Eşeysel üreme iki ayrı canlı da oluşan birleştiğinde eyleme geçen son derce ayrıntılı ve hassas bir olgudur.
En küçük bir eksiklik ya da aksilik üremeyi engel olur. Bu gün her şeyleri yerli yerinde olduğu halde çocuk sahibi olamayan binlerce çift vardır.
Gerçekte diğerleri gibi eşeyli üremede bir var oluş harikası ve mucizesidir. (Embriyodan insana bölümüne bakınız)
Görüleceği gibi hayal dünyamızı olabildiğince geniş tutsak olmazları olur yapsak bile (en azından eşeyli üreme konusunda) evrime uygun bir çıkış yolu yoktur.
Maymun kromozomlarından bir çiftinin birleşip sayının 46 ya indiği varsayımı tam bir evrimci masalıdır.
İnsan türü canlıların diğer eşeyli üreyen canlılar gibi kendilerine özel fiziksel yapıları, yaşamsal meziyet ve becerileriyle en azından bir dişi bir erkek olmak üzere var edilip üredikleri açıktır.
= = = = = =
mDNA ve Mitokondriyel Havva Teorisi: Hücre çekirdeklerinde DNA molekülünün yanında hücrenin enerji üretim merkezi görevini yapan mitokondrilerde de DNA bulunur.
Mitokondriyel dna'nın şematik yapısı ve elektron mikroskobundaki görünümü
Çekirdekteki DNA anne ile babadan gelen kromozomların birleşmesi (dolaysıyla karışması) sonucu oluşurken, mitokondrideki DNA sadece anneden gelir. Bu nedenle bütün insanların mitokondri DNA’ları aynıdır.
Mitokondri DNA’sı yalnız mitokondriyi ilgilendiren genleri taşır.
Ökaryot bir hücrenin bir kromozom DNA sı ortalama 3.5 milyar nükleotid içerirken mitokondri ve kloroplast DNA’ları bir bakteri DNA’sı gibi yaklaşık 1 milyon nükleotidlik bulundurur.
mDNA da histon kılıf olmadığı için mutajenik faktörlere açıktır bu sebeple 40 yaşına gelen insanlarda mDNA % 40 oranında hasara uğrar, bu da mitokondride solunum kapasitesini düşürür. Bu nedenle hücreler eski enerjikliğini kaybederler. Hücresel yaşlanmanın nedenlerinden biri de budur.
Mitokondrilerdeki DNA annelerden annelere bir değişime uğramadan aktarıldığından insanlığın ilk annesi olan Havva’nın da mitokondri DNA’sı aynıdır.
Bu bilimsel gerçek ortaya konulunca evrim teorisi taraftarı bazı bilim adamları bu konuyu da teori lehine yorumlamaya çalışmışlar mitokondriyel Havva tezini ortaya atmışlardır.
Bu konuda basit bir mantık yürütülürse teoriye göre insanların atası maymunlar ise insan mitokondri DNA’sının maymunlarla aynı olması gerekir ama aynı değildir.
Evrim teorisi savunucuları her zaman olduğu gibi bu büyük soruna bir çare! bulmuşlardır.
Evrim teorisi savunucularına göre ilk dönemlerde maymunların mitokondri DNA’ları ile insanlarınki aynı idi.
Daha sonra mutasyonlar nedeniyle insanların mDNA’ları maymun mDNA’larından farklılaştı ve bu günkü haline geldi.
Dolaysıyla maymunlarla insanların ayrımı mDNA’nın farklılaşmasıyla başlamış olmalıdır.
Evrim teorisi savunucuları mDNA’nın değişiminin tespiti konusunda oldukça yoğun çaba harcamışlarsa da bir neticeye ulaşamamışlardır.
Mitokondriyel Havva teorisi ilk olarak 1987 yılında Berkeleyli biyokimyacılar Wilson, Rebecca Cann ve Mark Stoneking tarafından ortaya atıldı ve 1992 yılına kadar da yoğun çalışmalarla kanıtlanmaya çalışıldı.
Teori başlıca şu esaslar üzerine kurulmuştu.
Mitokondriyel DNA'nın kökeni maymunsu canlılarda denilen hominidlere dayanmaktadır.
Hominidlere özel mitokondriyel-DNA mutasyonlar sonucunda düzenli ve devamlı değişimlere uğramıştır.
Bir bakıma Mitokondriyel DNA tezi DNA'daki mutasyonlardan yola çıkılarak geliştirilmiştir denilebilir.
İnsanların mDNA’ları ataları oldukları iddia edilen maymunlara mDNA’ların mutasyonlara uğrayarak değişmesi sonucu oluştuğu savunulduğuna ve bunun tespitinin çalışıldığına göre her şeyden önce insan mDNA’sına bakıldığında hangi mDNA basamaklarının mutasyonların sonucu oluştuğuna, hangilerinin de orijinal (değişmemiş) olduğuna karar verebilmek gerekir ki bu da imkânsızdır.
İmkânsızdır çünkü bu iş için insanın atası olduğunu iddia edilen hominid canlıya ait DNA serilerinin eksiksiz biliniyor olması gerekir ki bir karşılaştırma yapılabilsin.
Eğer bilinmiyorsa bilinme ihtimalide yoksa karşılaştırma yapılamayacağından başarı mümkün değildir.
Eğer günümüzde yaşayan şempanzelere ait mDNA’ları baz alarak karşılaştırma yapılırsa şempanzelerin insanların ataları olduğunu peşinen kabul anlamına gelir ki bu bilimsel bir hileden, bir evrimci şeytanlığından başka bir şey olmayacağı açıktır.
Mitokondriyel Havva teorisinin bu esaslarını temel alan araştırmacılar evrim sürecinde türlerin hangi hızda değiştiğini gösterecek olan, moleküler saate ulaşabileceklerine inanıyorlardı.
Bunun nedeni de tezin ön gördüğü düzenli ve devamlı değişimin böyle bir moleküler saatin varlığını gösteriyor olmasıydı.
Böyle bir saatin varlığının kanıtlanması rastlantılar ve zamanın ancak düzensizlik getireceği gerçeğine karşı bunun tersini savunan evrim teorisine çok büyük bir destek sağlayacaktı.
Fakat mitokondriyel Havva tezini orta atan ekibin bütün çalışmalarına karşılık bir neticeye ulaşılamadı.
Nature dergisinin editör kurulundan Henry Gee, Afrika Cenneti Üzerindeki İstatistiksel Bulut adlı yazısında mDNA çalışması sonuçlarını süprüntü olarak değerlendirmiştir.
Adı geçen dergideki yazısında mevcut 136 mDNA serisi ele alındığında, çizilen soy ağaçlarının sayısının 1 milyarı geçtiği bildiriliyordu.
Diğer ifade ile yapılan çalışmada bu 1 milyar kadar rastlantısal soy ağacı görmezlikten gelinmiş ancak şempanze-insan arasında evrim olduğu varsayımına uygun olan tek soyağacı özel olarak seçilmişti.
Washington Üniversitesi'nden ünlü genetikçi Alan Templeton da DNA serilerinden yola çıkarak modern insanın kökeni için bir tarih belirlemenin imkânsız olduğunu bildirdi.
Çünkü DNA'lar insan toplulukları arasında bile oldukça fazla harmanlanmıştır.
Bu, matematiksel olarak bakıldığında soyağacında tek bir insana ait mDNA'yı ayırt etmenin imkânsız olduğu anlamına gelir.
1992 yılında çalışmayı tekrarlayan ekipte bulunan Pennsylvania Eyalet Üniversitesinden Mark Stoneking Science dergisine yazdığı bir mektupta Afrikalı Havva ya da mitokondriyel Havva iddiasının çalışmanın her yönü ile başlangıçta sonuca yönelik ayarlandığının ortada olması nedeniyle geçersiz olduğunu kabul etti.
Başka bir deyişle, insan DNA'sının şempanze DNA'sından evrimleştiğine kanıt arandığı bir çalışmada, tarih öncesi orijinal insan diye şempanze başlangıç noktası olarak alınmaktadır.
Daha çalışmanın başında evrim gerçekleşmiş varsayımı ile hareket edilmekte, sonra da elde edilen sonuç evrim kanıtı gibi gösterilmektedir.
Evrim teorisi taraftarı araştırmacılar eğer DNA'da meydana geldiğini iddia ettikleri düzenli ve yararlı mutasyonların moleküler saatin çalışma hızını hesaplamada temel olarak kullanacaksa her şeyden önce mutasyonların hızını hesaplamak zorundadır.
Rastlantısal mutasyonların uzun süreli yararlı ve bir saat kadar düzenli olması ise mümkün değildir.
Çünkü rastlantılar ancak düzensizlik getirir; uzun süreli faydalılık ve düzenlilikle bir arada bulunmaz.
B��B�� ���
Kromozom Sayı Farklılığı Konusunda Evrimci Cevapları
Maymunlarla insanlar arasındaki kromozom sayı farklılığı bol bol tartışmalara açtığım bir konudur.
Maymun kromozomlarından bir çiftinin birleşmesi sonucunda ortaya 47 kromozomun çıkacağını düşünmemiş olmalılar ki uzun bir sessizlikten sonra verdikleri cevap:
1)-47 kromozomlu bir canlının da üreyebileceği, ilerde oluşacak bir makro mutasyon sonucunda bir çift kromozomun daha birleşmesiyle ara format olan bu canlının kromozom sayısının 46 ya düşeceği, sonuçta insanlaşacağı,
2)-Kromozomların aynı anda iki çiftinin birleştiği şeklindedir.
Açıktır ki evrimciler kromozom sayılarını birbirine uydurmak için ne kadar gerekliyse o kadar sayıda kromozom çiftinin birleştiği iddiasında bulunmaya meyillidirler.
Bu şıktaki öngörü 48 kromozomlu bir maymunun aniden bir makro mutasyona (örneğin üzerine bir yıldırım düşmesi ya da çok güçlü radyasyonların etkisinde kalması gibi) uğraması sonucu aniden maymunluktan insanlığa dönüştüğü iddiasıyla aynı anlamdadır.
Fakat her iki şık için ortada kanıt yoktur. Fakat kanıtsızlık binlercedir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bir evrim teorisi savunucusu evrime koruma amaçlı öngörülerinde bilimi hiç bir zaman ön plana çıkarmaz, hayal sınırlarını rahatlıkla aşabilir. Ve bundan da asla rahatsızlık duymaz.
Evrime uygun olduğundan ortaya koyduğu en saçma öngörüleri bile inkârı mümkün olmayan bilimsel gerçekler gibi kabul ve takdim eder, buna kendisi de inanır. Aldatmacalar, propagandalar da dâhil her yolu deneyerek korumaya çalışır.
Bu nedenle evrimsel öngörülerin gerçekliğini sorgularken çok dikkatli olmalıdır.
= = = =
Homo Habilis Ara Format mı?
Homo habilis (Latince yetenekli insan), soyu tükenmiş hominid türlerinden biri olduğu, günümüzden yaklaşık 2.5 ila 1.8 milyon yıl önce Pleistosen'nin başlangıcında yaşadığı varsayılır.
H. habilis evrim teorisi taraftarlarınca homo türünün ilk örneği kabul edilir.
Teoriye göre homo türüne dâhil canlılar arasında muhtemelen insana en az benzeyenidir. Diğer ifade ile bir araformat canlısıdır.
Homo Habilisin temsili resmi
Homo Habilis kısa boylu, uzun kolludur. Ancak yüzünün fazla çıkıntı yapmadığı, modern insana benzer şekilde basıklaşmaya başladığı iddia edilir.
Australopithecinenin soyundan geldiğine inanılır.
İnsansı maymunlara benzeyen ve h. habilisden daha iri olan homo rudolfensisin ise insana daha yakın atalarından olduğu düşünülmektedir.
H. habilisin beyni modern insanın beyninin yarısından biraz küçüktür.
Buna rağmen fosil kalıntılarının yanında çoğunlukla taş aletlere rastlanır.
Daha uzun boylu ve daha beyni daha gelişmiş olan homo ergasterin de atası olduğu düşünülmektedir. Homo ergasterin modern insana oldukça benzeyen homo erectusun atası olduğu varsayılır. Homo habilisin modern insanın doğrudan atası olduğu konusu hala tartışmalıdır.
Homo habilisten 100 - 200 bin yıl önce (yaklaşık günümüzden 2.6 milyon yıl önce) australopithecus garhi de taştan aletler yaptığı iddia edilir.
Homo habilisin daha çok leş yiyici olduğu, silahları savunmada ve et sıyırmada kullandığı (bu bir evrimci iddiasıdır) düşünülmektedir.
Kendini savunabiliyor olması, daha tehlikeli ortamlarda diğer primatlara oranla hayatta kalmasına daha fazla imkân vermiştir.
H. habilis, bilim dünyasında Tanzanya’da Olduvai Boğazında bulunan fosilleriyle tanınır. Bu fosillerin bulunduğu yerler I. Yatak ve II. Yatak olarak adlandırılır.
Türe Homo Habilis adı 1964 yılında verilmiştir.
Bu fosillerin bulunduğu I. Yatak’ta ayrıca Australopithecus boisei kalıntıları, yontulmuş taş aletler ve dericilikte kullanılan bir alet bulunmuştur.
II. Yatak olarak adlandırılan kazı alanında Homo erectus kalıntıları da ortaya çıkarılmıştır. Burada bulunan ve Homo habilis olarak adlandırılan birey sayısı yedidir.
Homo habilis’in insan evrimindeki yeri kesinlik kazanmamıştır.
Bir görüşe göre Homo habilis, Australopithecus africanus türünden çok az farklılıklar gösterir.
Bu arada homo habilis ile Homo erectus’un ayrı evrim çizgisi izlediğini savlayan bilim adamları da vardır.
H. habilis'e ait olduğu belirlenmiş olan bazı önemli fosil örnekleri aşağıda, belirlenmiş yaşlarına göre en yaşlı olandan başlayarak sıralanmıştır.
Lütfen fosillerin bilimsel yöntemlerle tespit edilmiş YAŞLARINI dikkat ediniz. Evrimi sorgulama açısından bu son derce önemlidir.
KNM ER 1813: 1973'de Kenya'nın Koobi Fora bölgesinde keşfedilmiş ve 1,9 milyon yaşında olduğu belirlenmiş olan, görece tam bir H. habilis kafatasıdır.
Beyin kapasitesinin 510 mL olduğu saptanmıştır ki, keşfedilmiş başka bazı erken H. habilis örnek ve formlarınınki gibi etkileyici olmadığı söylenir.
= = = =
KNM ER 1813 fosili
OH 24: Ekim 1968'de Tanzanya'nın Olduvai Kanyonu'nda Jonathan Leakey tarafından keşfedilmiş ve 1,8 milyon yaşında olduğu belirlenmiş olan, Twiggy takma adıyla anılan, biçimi belli ölçüde bozulmuş bir H. habilis kafatasıdır.
OH 24 kafatası fosili
Beyin hacminin 600 mL'den biraz daha az olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, yüzünün öne çıkıklığının, daha ilkel olan australopitekin üyelerine göre daha az olduğu da saptanmıştır. OH 7: 4 Kasım 1960'da Tanzanya'nın Olduvai Kanyonu'nda Jonathan Leakey tarafından keşfedilmiş ve 1,75 milyon yaşında olduğu belirlenmiş olan, dişleri tam bir H. habilis alt çenesidir.
Araştırmacılar, dişlerin küçüklüğüne dayanarak, çenenin sahibi olan bireyin 363 mL gibi bir beyin hacmine sahip olduğunu öngörmektedirler.
KNM ER 1805: Kenya'nın Koobi Fora bölgesinde keşfedilmiş ve 1,74 milyon yaşında olduğu belirlenmiş olan, erişkin bir Homo habilis kafatasının üç parçasını içeren bir örnektir.
Kafatasının genel şekli ve çenenin öne çıkıklığındaki (prognatizmdeki) azlığa dayanarak, bu örneğin bir Homo erectus'a ait olduğu konusunda güçlü kanıtlar vardır.
= = = =
İnsansı fosillerdeki çelişkiler
Fosillerin sürece uygun dizilimi hiçbir zaman evrimsel aşamaları gösteren ilkelden gelişmişe doğru düzenli bir yükseliş göstermez.
Genelde ilkel kabul edilenlerden daha yaşlı fakat daha gelişkin fosiller olduğu gibi aynı dönemlerde ilkel ve gelişkin kabul edilenler bir aradadır.
Bir bakıma fosiller evrim yönünden tam bir kargaşa içindedirler.
Örneğin yedi milyon yaşındaki Sahclanthropus Tchadensis,
Altı milyon yaşındaki Orrorin Tugensis,
Yine altı milyon yaşındaki st W573,
Beş milyon yaşındaki SM-4,
Üç buçuk milyon yaşındaki Kenyathropus Platyops bir ara format olarak kabul edilen üç milyon yaşındaki Lucy fosilinden daha yaşlı oldukları halde evrimsel ölçüler göz önüne alındığında daha gelişkindirler.
(Yukarıda verdiğimiz KNM ER 1805 - OH 7 - OH-24 - KNM ER 1813 homo habilis, insanın evriminde ara format oldukları iddia edilen fosillerin gelişkin fosiller göre çok daha genç olduklarını dikkat ediniz)
Bu nedenle yukarıda verdiklerimiz ile Lucy fosili bir ara format fosili olamaz. (Lucy fosili bölümüne bakınız)
Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Lucy'den çok daha GENÇ OLAN yukarıda yazdıklarımızın da birer ara format olamayacağı açıktır.
Ayrıca Dmanisi Kafatasları aynı döneme ait olmalarına rağmen kimisi gelişkin kimisi ise ilkel özellikler taşır. (Dmanisi kafatası bölümüne bakınız)
Evrim sürecinde ise aynı türün ilkeli ile gelişkini bir arada bulunmaması gerekir.
Arzu eden okuyucularımız ayrı ayrı incelediğimiz, ayrıntılarıyla bilgi verdiğimiz fosiller konusunu tekrar gözden geçirebilirler.
Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Geçmiş yaşamda şimdiki gibi insansı zannedilen çeşitli canlılarla (örneğin şempanzesiyle orangutanıyla) insanların çeşitli ırklarıyla (örneğin pigmeler, aborjinler, beyaz ırk gibi büyük ve küçük yapılılar, büyük ve küçük kafataslılar) bir arada yaşıyorlardı. Evrim söz konusu bile değildi.
Böylesine basit ve akılcı bir açıklaması olan bir konuyu (evrime kanıt oluşturma amacıyla) böylesine karmaşıklaştırmak için her şeyden önce bir evrimci olmak gerekir.
Tersinim gerçeği ise insanın tek kaynaktan, tek yerden geldiği, bir arı ırkının olduğu, yeterince çoğaldıktan sonra dünyanın dört bir yanına dağıldıkları, iklim koşulları ve yaşama şartlarıyla kimilerinin çevreye uyum meziyetlerinin güçlenip çoğaldığı, kimilerinde ise kimi meziyetlerin azalıp zayıfladığı, bu yolla ırkların oluştuğu varsayımını ortaya koyar ve bu varsayım her hangi bir yapay müdahaleye gerek kalmadan bilimsel gerçeklerle tamamen örtüşür.
= = = =
Australopithecus Fosilleri
İnsanın evrimleşmesi evrim teorisinin en önemli bölümüdür. Darwin bu bölümü ayrı bir kitapta işleyerek özel bir önem vermiştir. Bir bakıma evrim teorisi canlılığın ortaya çıkışı ile insan evrimleşmesine odaklanmıştır denilebilir.
Evrim teorisince maymundan insana evriminde bir ara format olarak yaşadığı iddia edilen Australopithecus adı verilen canlının bazı türleri vardır ve bu türlerden bazıları yine bu teoriye göre insanlar gibi dik yürüyebilmektedir.
İki ayağı üzerinde dik yürüyebilme ise insan olma özelliklerinden birisidir. Bu nedenle teoriye göre Australopithecus’un bu türü insanın atası olduğunun en büyük kanıtıdır.
Evrim taraftarlarınca öne sürülen bu iddia bir grup bilim adamı tarafından ciddiye alınmış, çeşitli araştırmalar yapılmıştır.
Günümüzde yaşayan şempanze kafatası ile Australopithecus kafatası fosilleri…. Görüleceği gibi aralarında pek fark yok.
= = = =
1994 yılında Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı, insan ve maymunların iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı çembersel kanalları karşılaştırmalı olarak analiz ettiler.
Dik yürüyen insanların kanalları ile, eğik yürüyen maymunların kanalları birbirlerinden bazı somut farklılıklarla ayrılıyorlardı.
Spoor, Wood ve Zonneveld'in, inceledikleri tüm Australopithecus ve dahası Homo habilis örneklerinin iç kulak kanalları günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı.
Teoriye göre maymundan insana evriminin üçüncü aşamasındaki ara format olan Homo Erectus'un iç kulak kanalları ise, aynı günümüz insanlarındaki gibiydi. Bu da şu gerçeği göstermektedir.
Bulunan fosillere göre Australopithecus ile Homo Habilis iki ayağı üzerinde insan gibi dik yürüyemezler. Fakat Homo Erectus yürüyebilir.
Bu nedenle Australopithecus ile Homo Habilis gerçek bir maymun, Homo Erectus ise gerçek bir insandır.
Bu sonuç tersinim teorisinin bulduğu ve daha önceki yazılarımızda ifade ettiğimiz; ara format olduğu iddia edilen homo habilisin tam bir maymun, homo erectusun ise tam bir insan olduğu sonucunu onaylar.
Homo Habilis ile Homo Erectus arasında ise yarı maymun, yarı insan bir ara format canlısı yoktur.
= = = =
Lucy iskelet fosili. 3.5 milyon yıllık olduğu belirlenen bu fosilden daha yaşlı fakat daha insansı fosiller bulununca Lucy fosilinin bir önemi kalmamıştır.
= = = =
Evrim aşamasında bu sınıflamaların ardına konulan Homo erectus (ya da Homo ergaster) ise tartışmasız dik yürüyen, iskeletleri günümüz insanından farksız gerçek insan ırklardır.
Yine 1994 yılında Amerikalı antropolog Holly Smith'in Australopithecus dişleri üzerinde yaptığı ayrıntılı analizler de, bu canlıların insanlarla benzerlik taşımayan bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
Bu konuda Smith, şöyle demiştir:
-Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız analizler, Australopithecus türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduğunu göstermektedir. Evrim Teorisi taraftarlarınca Afrika kıtası insanın evrimleştiği sonrada bütün dünyaya yayıldığı yer olarak kabul edilir.
= = = =
Bir Australopithecus aferensis redüksiyonu. Oldukça mutlu görünen hanım kızımız insanlar gibi dik yürüyebiliyor.
= = = =
Bu seçimin evrim teorisi paralelinde olması için özel seçildiğinde (bu seçimi gerektirecek bilimsel bir kanıt olmadığından) en küçük bir şüphe yoktur.
Bu varsayım, insanın evrimleştiği yer niçin dünyanın başka yeri değil de Afrika kıtasıdır sorusunu gündeme getirir.
Evrim taraftarlarınca yapılan bu tercihin nedeni şüphesiz ki insanın ataları kabul ettikleri maymunların ya da evrimcilere göre maymunsuların bu kıtada bol, bol bulunması olmalıdır.
Bu nedenle bu kıtada bulunan fosillerin evrim teorisi taraftarlarınca ayrı bir değeri vardır. Onlara göre bulunan her fosil ya ilkel ata yani maymundur, ya ara formattır, ya da gerçek insandır.
Australopithecus'ların dik yürüdükleri konusunda kanıt yoktur ama dik yürümedikleri konusunda kanıtlar vardır.
İnsanlar ile maymunlar ya da insansılar arasındaki benzerliklerden yararlanılarak her primat fosili bir insan ya da ara format olarak yorumlama imkânını verir.
Evrim taraftarları en olmayacak fosil kalıntılarından o dönemin hayali canlıları konusunda sayısız resimler, animasyonlar üretebilir. Ve bu resimleri, animasyonları bilimsel gerçekler gibi takdim edebilir. Daha da ilginci bu resimlerin, animasyonların gerçekliğini kendileri de inanabilir. Onların bu durumu kendi yonttukları putlara tapan putperestlere benzer.
= = = =
Bilindiği gibi, evrim taraftarları günümüz insanının maymunsu birtakım yaratıklardan evrimleştiğini iddia ederler.
İnsanların varsayılan ilk maymunsu atalarına da güney maymunu anlamına gelen Australopithecus ismi verilmişti.
Güney Afrika'da bulunan fosiller genelde Australopithecus robustus türüne ait olduğu belirtilerek bu türden hominid (insansı) olarak söz edilirse de bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçeklere göre Australopithecus robustus bir hominid değil, bir maymun türüdür.
Evrim teorisi taraftarları daha öncede belirttiğimiz gibi insanın evrimini Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens şeklinde bir sıralama ile göstermeye çalışırlar.
Bu sıralamaya göre Australopithecus bir maymun türüdür. Daha sonra gelen Homo habilis çok maymun az insan, Homo erectus ise çok insan az maymun olan iki ara format canlısıdır. Homo sapiens ise tam insandır.
Diğer ifade ile evrim zaman içinde kademeli olarak oluştuğu varsayıldığından ara format canlıları olan homo habilis ile homo erectus ve homo sapiens evrim gerçek ise aynı zaman dilimi içinde yaşamamaları gerekir.
= = = =
Australopithecus Robustus kafatası ve bu kafatasına uygun olarak çizilmiş resmi
= = = =
Fakat paleoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünyanın farklı bölgelerinde fakat aynı dönemlerde yaşadıklarını göstermektedir.
Homo türünün, kendisinin atası olduğu iddia edilen Australopithecus robustus türü ile aynı dönemde yaşamış olması evrimcilerin ata-torun ilişkilerini tamamen geçersiz kılar.
Nitekim ara format iddia edilen fosilleri bulan jeolog André W. Keyser'in de, bu çelişkiyi şöyle ifade ettiği belirtilmiştir:
-Bu sorulara rağmen, ne kadar çok şey bulursak o kadar çok şey öğreniyoruz. Öğrendiklerimiz yeni soruları da gündeme getiriyor.
Australopithecus robustus nasıl yaşamış, Homo ile beraber nasıl aynı anda var olmuşlar?
Kazıldıkça ve incelendikçe Drimolen'den daha çok yanıt ve soru çıkacak.
Görüldüğü gibi, evrim taraftarlarının ata ve torunu olarak nitelendirdikleri türlerin aynı dönemde yaşadıklarının ortaya çıkması evrim teorisi taraftarlarını hiç bir zaman yanıtlayamayacakları soruların burgacına sokmaktadır.
Yapılan araştırmalar sonucunda şu bilimsel gerçeklere ulaşılmıştır.
1)-Australopithecuslar'ın fiziksel yapıları göz önüne alındığında günümüz maymunlarıyla aynı özellikleri taşımaktadır.
2)-Tümünün beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle aynıdır veya daha küçüktür. 3)-Ellerinde günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar vardır.
4)-Ayaklar dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir.
5)-Boylarının en fazla 130 cm kadardır. Bu uzunluğu geçmemektedir. Diğer ifade ile boyları kısadır.
6)-Günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecuslar dişilerinden çok daha iridir.
7)-Bunlarla birlikte; birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özelliklerle ve kafataslarındaki onlarca benzer ayrıntılar, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını gösteren yadsınması mümkün olmayan delillerdir.
Bu nedenlerle Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlarına benzeyen fakat soyu tükenmiş maymunlardır.
Australopithecus dik yürüyor muydu?
Australopithecus'un, tam bir maymun anatomisine sahip olmasına rağmen evrim öngörülerine uygun olarak insanlar gibi dik yürüdüğü varsayılır.
Milyonlarca sene önce yaşamış ve nesli kesilmiş bir maymun türü olan bu canlılar sanki günümüzde yaşıyorlarmış da birebir gözlemlenmişler gibi dik yürüyen resimleri çizilir ve hayal ürünü bu resimlerde inkâr edilemez gerçeklermiş gibi tanıtılmaya çalışılır. Nitekim yazımızın başında bu konuda bir örnek vermiştik.
Australopithecus’un dik yürüdüğü iddiası, Richard Leakey, Donald Johanson gibi evrimci paleoantropologların savundukları bir görüştür ama Australopithecus iskelet yapıları üzerinde araştırmalar yapmış pek çok bilim insanı aynı fikirde değildir.
İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü anatomistlerinden olan Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard'ın, Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları geniş kapsamlı çalışmalar da bu canlıların iki ayaklı olmadıklarını, günümüz maymunlarınınkiyle aynı hareket şekline sahip olduklarını göstermişlerdir.
İngiliz hükümetinin desteğiyle, beş uzmandan oluşan bir ekiple bu canlıların kemiklerini on beş yıl boyunca inceleyen Lord Zuckerman evrim teorisini benimsemesine rağmen, Australopithecuslar'ın sadece sıradan bir maymun türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna varmıştır.
Adı geçen canlı fosilleriyle ilgili araştırma yapanlar sadece bu bilim insanları değildir.
1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi İnsan Anatomisi ve Hücre Biyolojisi Bölümü'nde görevli Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı çok farklı bir yöntemle, Australopithecuslar'ın 4 ayaklı oldukları sonucuna bir kere daha ulaşmışlardır.
Bu yeni yöntem, insan ve maymunların iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizine dayanmaktaydı.
Dik yürüyen insanların kanalları ile, eğik yürüyen maymunların kanalları birbirlerinden somut bazı farklılıklarla ayrılıyorlardı.
Spoor, Wood ve Zonneveld'in, inceledikleri tüm Australopithecus örneklerinin iç kulak kanalları günümüz maymunlarınkiyle aynıydı.
Diğer ifade ile Australopithecus türü canlılar günümüz maymunlarıyla aynı yapıdaydılar ve dik yürüyemiyorlardı.
Söz konusu bilim adamları Nature dergisi 23 Haziran 1994 tarihli sayısında yayınlanan makalelerinde şu sonucu ifade etmişlerdi:
-Güney Afrika'da yaşayan Australopithecus ve Paranthropus kafataslarındaki yarı dairesel kanalın boyutları, bugün halen yaşamakta olan büyük maymunlarla aynı özellikleri göstermektedir.
Bu konuda Profesör Charles E. Oxnard New Perspectives on Human Evolution isimli eserinde:
-Her durumda, ilk incelemeler Australopithecus fosillerinin insanlara benzer olduğunu veya en kötü ihtimalle insanlarla Afrika maymunları arasında geçiş formu olduklarını öne sürse de, kanıtlarının tamamının incelenmesi gerçeğin farklı olduğunu göstermektedir.
Bu fosiller açıkça hem insanlardan hem de Afrika maymunlarından farklıdırlar. Australopithecus özgün bir türdür diye yazmaktadır.
Bu konuda Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin insanın evriminde ara formatlar sayılan Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik taşımadıklarını göstermiştir.
Nitekim ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmıştır.
Australopithecus afarensis türünün en önemli fosil örneği sayılan, evrimcilerce yıllar boyu insanların en eski atalarının Australopithecus türü canlılar olduğunun inkâr edilemez kanıtı olarak takdim edilen, bir zamanlar evrimcilerin göz bebeği Lucy isimli fosilin pabucunu dama atmıştır.
Evrim teorisi taraftarlarının Australopithecusların iki ayaklı oldukları konusundaki iddialarını çürüten ilk delil, yine evrim araştırmacılarının kendilerinden geldi.
Australopithecus'ların fosilleri üzerinde yapılan detaylı inceleme, evrim teorisi savunucuları tarafından bile, söz konusu canlıların gereğinden fazla maymuna benzediklerinin kabulüne yol açmıştır.
1970'li yılların ortalarında Australopithecus fosilleri üzerinde detaylı anatomik araştırmalar yapan evrim taraftarı Charles E. Oxnard, Australopithecusların iskelet yapılarını günümüz orangutanlarınkine benzetiyordu:
-Australopithecinesler'in omuz, pelvis, bilek, ayak, dirsek ve eller gibi anatomik bölgeleri üzerinde yapılmış birçok karşılaştırmalı anatomik araştırma mevcuttur. Bütün bunlar şunu söylüyor:
Bu fosillerin modern insana olan yakınlığı gerçek olmayabilir.
Bütün fosil parçaları hem insandan hem de şempanze ve gorillerden farklıdır.
Australopithecines'ler grup olarak incelendiğinde kendilerine has bir tür orangutana benzerlik gösterirler.
= = = =
Yarı insan yarı maymun karma yürüyüşü mümkün değildir.
= = = =
İki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında karma bir yürüyüş şeklinin mümkün ve uygun olup olmayacağı ayrı bir araştırma konusudur.
1996 yılında bilgisayar uzmanı Robin Crompton, yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir karma yürüyüşün bilimsel bulgularla imkânsız olduğunu gösterdi.
Crompton vardığı sonuçta şunları belirlemiştir.
-Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilmektedir. Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün görülmemektedir. Böyle bir oluşum canlının aleyhinedir. Canlının aleyhine olan bir gelişimi ise evrim mantığı bile asla izin vermez ve kabul etmez.
Bu durumu konu alan dergi, Elveda Lucy başlığını kullanarak, Australopithecus türü maymunların insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.
Fosil kayıtlarının evrime karşı oluşturduğu bu meydan okuyuş insanın evrimi iddiası için de geçerlidir. Evrimciler farklı maymun türleri ile insan ırklarının kafataslarını art arda dizerek soyağaçları oluştururlar.
Ancak bu soyağaçları sadece varsayımlara dayalıdır ve evrime somut bir delil oluşturmamaktadır. Delili olmayan varsayımlarında sadece bir varsayım olmakta öte bir değerin olmayacağı açıktır.
Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en önemli savunucularından biri olan Ernst Mayr, Homo sapiens'e (günümüz insanına) uzanan zincir gerçekte kayıptır diyerek bu gerçeği kabul eder.
Paleoantropoloji hakkındaki önemli bir kitabın yazarı olan William Fix ise, şu yorumu yapar:
-İnsanın kökeni hakkında hiçbir şüphe duymamamız gerektiğini söyleyen hala sayısız bilim adamı vardır, ancak tek eksiklikleri bir delillerinin olmamasıdır.
Bu bölümümüzde en çok tartışma konusu olmuş fosilleri modern bilimin ışığında evrim teorisinin ön görülerini de dikkate alarak tam bir tarafsızlıkla inceleyeceğiz.
Paranthropu Robustus (Australopithecus robustus) kafatası fosili: 1938 yılında güney Afrika’da bulunan bu kafatası fosilinin 2 ile 1,2 milyon yıllık olduğu tahmin edilmektedir. Kafatası önce bir homoid fosili zannedilmiş ise de daha sonraki araştırmalarda australopithecus (maymun) fosili olduğu anlaşılmıştır.
Evrim teorisi savunucularına göre Australopithecus isimli bu canlılar, iki ayakları üzerinde insanlar gibi dik olarak yürüyemeseler de eğik yürüme yeteneğine sahiptiler.
Bu yarım ve sınırlı iki ayaklı yürüyüş hareketi bu canlıların insanın atası oldukları yönünde en güçlü kanıt olarak gösterilir. Gösterilir ama bilim böylesine önemli bir konuda çok daha güçlü kanıtlar ister.
St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:
Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor...
Yukarıda Paranthropu Robustus (Australopithecus Robustus) fosili görülüyor Ortalama 1.5 milyon yıllık ve bir australopithecus fosili olmasına rağmen kendisinden çok daha yaşlı fakat çok daha gelişkin (homoid) kafatası fosilleri vardır. Bu da evrim mantığını ters yüz eder.
= = = =
St W573'ü incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soy ağacını yıkıyor.
Evrimcilerin büyük tantanalarla bir ara format canlısına ait kanıt olarak takdim ettikleri stW573 kod nolu fosil katışıksız bir Australopithecus canlısına aittir..
= = = =
Böylece bu soy ağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor...
Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor.
= = = =
Zhoudoukian Fosilleri ve Pekin Adamı
Zhoudoukian mağaraları Beijing kentine 48 kilometre mesafede bulunan Fangshan bölgesinin Zhoukoudian kasabasında yer almaktadır.
Longgu Dağı'nda küçüklü büyüklü çok sayıda doğal mağara vardır. Bunların en ünlüsü olan 1 numaralı mağara, bölgede yaşayan vatandaşlar tarafından Homo Erectus Mağarası olarak adlandırılmaktadır.
Eski çağlarda yaşamış insanın izleri 1921 yılında bu mağarada keşfedildi.
Yapılan araştırmalar Pekin Adamının burada yaklaşık 500-600 bin yıldır yaşadığını göstermektedir.
= = = =
Zhoukoudian ve mağaraları
= = = =
Zhoukoudian'da dağın içindeki mağarada Çin'in en eski mezarı ve süs eşyaları ortaya çıkarıldı. Bu sit alanında, dünyada bugüne kadar yalnızca burada bulunan örneklere rastlandı. Bunlar arasında, 500-600 bin yıl öncesine ait insan kalıntıları ve eski çağlardaki insanların ateş kullandığına dair ilk izler yer almaktadır.
Bu bölgede fosilce zengin bilimsel değeri olan 27 yer keşfedildi.
Buralarda birçok eski insan fosili, taş aletler, hayvan fosilleri ve ateş kullanımına dair izler bulundu.
Dünyada ve özellikle Doğu Asya bölgesinde Homo Erectusun yaşam biçimi, büyük ölçüde Zhoukoudian mağaralarındaki kalıntılar incelenerek anlaşılmıştır.
Zhoukoudian'de bulunan kalıntılar geçmiş yaşam ve zaman içinde çevrenin değişimi açılarından çok önemli bilgiler içermektedir.
Pekin Adamı Fosili: Zhoudoukian mağaralarında fosil araş-tırmaları 1920’li yılların sonlarına doğru başlar.
Evrim teorisi taraftarları o tarihlerde evrimin en güçlü delili olabilecek fosiller konusunda yoğun bir arayış ve çalışma içinde idiler.
Doğu Asya ise fosiller yönünde çok zengindi. Bu nedenle bu yöreler evrim teorisi taraftarı araştırmacılar tarafından işgal edilmişti denebilir.
Kanadalı bir doktor olan Davidson Black de bu amaçla Doğu Asya’ya (Çin’e) gelmiş ve Pekin’de anatomi dersleri vermeye başlamıştı.
Bir yandan Tıp Okulu’nda ders veriyor, bir yandan da arkeolojik kazıları takip ediyordu. Davidson Black 1929 yılına gelindiğinde Pekin yakınlarında Zhoudoukian mağaralarında bir kafatası fosili buldu ve her zaman olduğu gibi aranıp da bir türlü bulunamayan kayıp halka! olduğunu ilan etti.
500.000 yıllık olduğu hesaplanan fosile Pekin Adamı anlamına gelen Sinanthropus Pekinensis ismi verildi.
İddiaya göre Pekin Adamı ilkel bir kafatasına sahipti ve bir maymun adamdı.
Evrimcilerce Darwin’in teorisini kanıtladığı söylenen fosil bulgusu, dünya basınında geniş yankı bulmuş, evrimin inkâr edilemez kanıtı olarak gösterilmiştir.
Vücudu kıllarla kaplı, kaba yüz hatlarına sahip Pekin Adamı resimleri, yarım asırdan fazla bir süre ders kitaplarında gerçek bir bilimsel buluş gibi sunulmuş, bu yolla yoğun ve etkili evrim propagandası yapılmıştır.
Charles Darwin’in evrim teorisin ortaya atmasından o günlere kadar 60 yıllık bir süre geçmiş ve henüz teoriye kanıt gösterilebilecek tek bir fosil bile bulunamamıştı.
Bu nedenle evrim teorisi taraftarları bu tür fosil bulgularının susuzluğu içindeydiler.
Evrimcilerin ellerinde 1856 yılında bulunmuş Neandertal fosilleri vardı ama bu fosiller fazla insansı olduklarından kayıp halka olarak ilan edilemiyordu.
Ayrıca bu fosiller evrim açısından hiçte arzu edilmeyen bazı soru da beraberinde getirmişti. Çünkü bu fosillerin kafatasları evrim gereği küçük olması gerekirken günümüz insanlarının kafataslarından bile büyüktü. İskeletleri ise günümüz insanlarından farksızdı. Dahası bu fosiller insan evrimin en gelişkini olarak kabul edilen, bu nedenle diğerlerinden üstün zannedilen beyaz ırkın sonradan gelip yerleştiği kıtada (Avrupa’da) bulunmuştu. (Neandertal Adamı Fosilleri bölümüne bakınız)
Teoriye göre ilkel insan fosilleri kesinlikle Afrika ve civarlarında bulunmalıydı. Avrupa da gelişkinlik özelliklerinin tamamını taşıyan fosillerin bulunması evrim teorisinin inansın ilk çıktığı yer konusundaki öngörüsüyle tamamen çelişiyordu.
Bu ara Pekin Adamı fosilinin bulunduğu ilan edildi.
Az gelişmişlik özellikleri taşıdığı iddia edilen bu fosilin evrimleşmesini henüz tamamlayamamış insanların (sarı ırkın) yaşadığı yerlerde bulunması teoriye ilaç gibi geldi ve hemen popüler oldu.
Pekin Adamı ayrıca evrim teorisinin öngördüğü kayıp halka olmaya uygun bir anatomiye de sahipti.
= = = =
Solda Pekin Adamı’nın temsili resmi, sağda Pekin Adamı Kafatası fosili
= = = =
Kafatasında kalın, belirgin kaş kemerleri vardı.
Evrim teorisi taraftarları teorileriyle bağdaştırmaya çalıştıkları fosilin kaş yapısını (halen günümüzde yaşayan ve modern oldukları varsayılan insan ırklarında bulunan bir özellik olduğunu aldırmadan) ilkel bir özellik olarak benimsediler.
Evrim teorisi taraftarlarına göre ne zamandır aranıp duran kayıp halka sonunda bulunmuş insanın evrimi kanıtlanmıştı.
Pekin adamı fosilleri ikinci dünya savaşı sırasında korunması amacıyla Amerika’ya götürülmüş ise de kaybolmuştur.
Pekin Adamı bu gün alçıdan yapılmış ve aslı kaybolmuş modellerden ibarettir.
Zhoudoukian mağaralarında uzun yıllar sürdürülen kazılarda Pekin Adamı fosiline benzeyen ya da benzemeyen pek çok fosil ele geçirildi.
Sonuçta Unesco örgütü Zhoudoukian mağaralarını sit alanı ilan edip özel koruma altına aldı.
Fakat gün yüzüne çıkarılan bu fosiller evrimciler için tam bir hayal kırlığına neden olmuştur.
Bunun nedenleri ise bulunan yeni fosillerdeki kol kemikleri ve dişleri modern insanlarınkinden farksız olmasıdır.
Diğer ifade ile Pekin Adamı yarı insan yarı maymun bir ara format canlısı değil tam bir insandır.
Fakat Pekin Adamı fosili evrimcilerin gözden çıkamayacakları kadar önemlidir.
En azından ara format halkası (diğer ifade ile aranan kayıp halka) olarak ilan edilebilecek bir fosil bulununcaya kadar yerini ve önemini korumalıdır.
Bilimsel gerçekleri çekip çevirerek evrime uydurmak, teoriye uygun yorumlamak evrimcilerin en iyi becerdikleri işlerdendir.
Malum... Evrimciler önce evrimi inkârı mümkün olmayan bir GERÇEK olarak kabul ederler, sonra da uygun kanıt ararlar. Daha doğru ifade ile kanıtları EVRİME UYDURURLAR.
Bu nedenle yoğun propagandalarla Pekin Adamı fosili yakın zamanımıza kadar insan soy ağacının bir halkası bir ara format fosili olarak gösterilmiş, bu yönde kabul ve ilgi görmesi sağlanmıştır.
Fakat güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi gerçeklerde uzun süre yalan ve aldatmacalarla gizlenemez.
Sonuçta gelişen teknolojinin yardımıyla hızlanan ve sağlam kanıtlara ulaşan keşifler uzun yıllar kayıp halka olarak takdim edilen Pekin Adamı fosilinin aranan halkayla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını ortaya koyacak, evrim teorisi taraftarları bir kez daha büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktır.
= = = =
Pekin damı fosiliyle birlikte bulunan diğer fosiller yaş, coğrafi bölge ve anatomik özellikler açısından bir türlü evrimsel sıralamalar içine sokulamamaktadır.
Kayıt halka olarak ilan edilen Pekin adamının bir homo Erectus (insan) olduğundan hiç şüphe yoktur. Ara format canlısı değildir.
Günümüzde, özellikle Pekin Adamı’nın da dâhil edildiği Homo Erectus hakkında, öne sürülen ara tür iddiaları eskisi gibi sıkça dile getirilmemektedir.
Birçok antropolog Homo erectusun (dolayısıyla Pekin Adamı’nın) günümüz insanından farkı olmadığını vurgulamaktadır.
Homo erectus bir ara tür değil, soyu tükenmiş bir insan ırkıdır.
Nitekim 1939 yılında Ralph Von Koenigswald ve Franz Weidenrich isimli uzmanlarca Pekin Adamı fosilinin GERÇEK BİR İNSAN FOSİLİ olduğu ortaya konulmuş, ünlü evrimcilerden Ernst Mayr Pekin Adamı fosilini insan fosili olarak sınıflandırmıştır.
Bütün bu gelişmelerin evrim teorisi taraftarlarının insanın evrimi konusunda yeterli kanıt bulma yolundaki ümitlerinin tükenmesine neden olduğunu söyleyebiliriz.
Nitekim George Washington Üniversitesi’nde paleontolog ve aynı zamanda ünlü bir evrimci olan Bernard Wood Newscientist dergisine Kayıp halka aramaları kesinlikle başarısızlığa mahkûmdur" itirafını yapmaktan kendini alamamıştır.
İnsansı Fosillerin Evrimsel Dizimi Gerçeğe Uygun mu?
Daha öncede yazdığımız gibi evrim teorisi taraftarları bulunan fosilleri (fosillerin bir ara format canlısına ait olacağını kesin bir şekilde inandıklarından) türsel ve tarihsel yönleriyle bilimsel metotlarla yeterince ilgilenilmeden sadece teorinin mantığı doğrultusunda art arda dizmişler, bunun sonucunda da bir evrim ağacı şemasını ortaya çıkarmışlardır.
Fakat bu şema gerek türsel gerek tarihsel yönlerden bilimsel incelemelerin ortaya koyduğu gerçekler doğrultusunda ortaya konulmadığından pek çok çelişkiler ve yanlışlar içermektedir.
Örneğin adı geçen şemalarla insanın atası olarak gösterilmeye çalışılan canlı fosillerinin türsel ve tarihsel yönlerden birbirleriyle ilişkilerinin olamayacağı çok farklı yerlerde ortaya çıktıklarıdır.
Nature dergisinin editörü Henry Gee, 12 Temmuz 2001 tarihli Nature'da yayınlanan makalesinde, evrimciler tarafından insanın ataları olduğu iddia edilen insansı fosillerinin, ilkelden gelişmişe doğru bir sırayı takip etmediğini, aksine kayıtlarda bu fosillerin bir anda ortaya çıktığını belirtmektedir.
Ünlü evrim teorisi taraftarlarından John Rennie:
-Evrim, insanın bilinen ilk ataları yaklaşık 5 milyon yıl öncesi ile anatomik yönden modern insanların yaklaşık 100.000 yıl önce ortaya çıkışı arasında, insansı yaratıklardan oluşan bir seri bulunmasını ve bunların giderek daha az maymunsu ve daha modern yapılara sahip olmasını öngörür. Ve nitekim fosil kayıtları da bunu göstermektedir diye yazarsa da bilimin ortaya koyduğu gerçekler onu yalanlamaktadır.
John Rennie'nin meslektaşı olan Nature dergisinin editörü Henry Gee de aynı kanıdadır. Gee, 1999 basımı In Search of Deep Time adlı kitabında:
-İnsanın evrimi ile ilgili 5 ila 10 milyon yıl öncesine ait tüm fosil kanıtlarının küçük bir kutuya sığabilecek kadar az olduğunu yazar.
Gerçekte insanın evrimi konusunda evrim teorisi taraftarlarının öne sürebilecekleri ciddiye alınacak hiçbir bilimsel kanıt yoktur.
Evrim teorisi savunucuları evrime bir kanıt olarak öne sürdükleri Lucy isimli fosil ile modern insan arasında 20 veya daha fazla homoidin bulunduğunu, bu boşluğu doldurduğunu iddia ederlerse de bu konuda herhangi bir bilimsel kanıt gösteremezler.
Gösteremezler çünkü Lucy fosili var olduğu iddia edilen bir Austraolpithecus'tur.
Austraolpithecus’tan Homo sapiense yani insana doğru uzanan bir evrim bağlantısı yoktur. (Lucy fosili bölümüne bakınız)
Bunun nedeni de Australopithecus ile Homo Sapiens arasında var oldukları iddia edilen Homo Habilis, Homo Rudolfensis, Homo Erectus evrim taraftarlarınca öne sürülen kategorilerin evrim taraftarları arasında bile bilinmezliklerin sisleri arasında temelsiz, düşüntülü ve tartışmalı oluşudur.
Hâlbuki bilim kesin ve yadsınamayan kanıtlar ister.
Evrimci paleoantropologlar Bernard Wood ve Mark Collard, 1999'da Science'de yayınlanan makalelerinde, Homo Habilis ve Homo Rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu ve bu kategorilere dâhil edilen fosillerin aslında Australopithecus genusuna transfer edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Michigan Üniversitesinden Milford Wolpoff ve Canberra Üniversitesinden Alan Thorne ise Homo Erectus'un hayali bir kategori olduğu, bu sınıflamaya dâhil edilen fosillerin aslında Homo sapiens'in birer varyasyonu oldukları düşüncesindedirler.
Bilimsel kanıtların ortaya koyduğu gerçek soyu tükenmiş bir maymun cinsi olan Australopithecus ile, günümüz insanı ve onun farklı ırksal varyasyonlarını içine alan Homo Sapiens türünden başka ara format canlılarının olmadığı diğer ifade ile insanın evrimsel bir kökeninin bulunmadığıdır.
= = = =
Australopithecus'tan Homo Sapiens'e doğru uzanan bir evrim çizgisi iddiasını çürüten bir başka gerçek, bu çizgi üzerinde evrimsel bir sıralama izlediği öne sürülen kategorilerin gerçekte aynı dönemde yaşadıklarının ortaya çıkmasıdır.
Eğer bu canlılar aynı dönemlerde yaşamışlarsa birbirlerinin ataları nasıl olabilirler? Bunu ortaya koyan en yeni kanıt, Science dergisinde yayınlanan ve Homo Habilis, Homo Ergaster ve Homo Erectus kategorilerine dahil edilen fosillerin aynı dönemde yan yana yaşadığını gösteren bulgudur.
Araştırmayı yöneten North Texas Üniversitesinden Reid Ferring, bu buluşun anlamını şöyle açıklamaktadır:
-Bu tamamen beklenmedik bir durumdur. Çünkü şimdiye kadar hakim olan bilimsel görüşler habilis, ergaster ve erectus'u evrimsel bir sıralama içine yerleştirmişti. Evrim teorisi savunucularının Homo Erectus adını verdikleri fosiller insanın sözde atası olan ilkel yaratıklar değil, günümüz insanının çeşitli ırklarıdır. Bu ırkların anatomi ve zekâ bakımından günümüz insanından herhangi bir temel farklılığı yoktur.
Bütün bu bilimsel bulgular evrimi ret ve inkâr eder ama tersinim teorisi öngörüleriyle bire bir uyuşur.
Teorinin öngördüğü insanın evrimi senaryosunda, bir insan ırkı olan Homo Erectus ile kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo Habilis) arasında büyük bir uçurum vardır.
Diğer ifade ile fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Evrim teorisi savunucularının hiç bir bilimsel kanıta dayanmadan ısrarla insanın atası olarak tanımladıkları Neandertaller dar alanda çeşitlenme nedeniyle tersinime uğramış bir insan ırkıdır.
Bilimsel bulgular, Neandertaller'in zekâ ve kültür düzeyi yönünden bizlerden geri olmayan bir insan ırkı olduğunu göstermektedir. (Neandertaller bölümüne bakınız)
= = = =
Laetoli'de bulunan ayak izleri fosil yatakları
= = = =
İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunan ve günümüz insanıyla tıpatıp aynı olan 800.000 yıllık fosil insanın hiçbir zaman evrim geçirmediğinin açık bir kanıtıdır.
Mary Leakey'nin Tanzanya’da volkanik bir bölge olan Laetoli'de bulduğu 3.6 milyon yıllık ayak izleri her ne kadar A. Afarensis'e türü bir canlıya ait olduğu iddia edilse de modern yapılı bir insana ait olduğu açıktır.
İzler günümüz insanınınkinden hiçbir farkı olmayan ayaklar tarafından bırakılmıştır. Bu durum çıplak gözle dahi rahatlıkla anlaşıldığı gibi, izler üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar da bu gerçeği kanıtlamıştır.
= = = =
Homo Habilis - Homo Erectus Fosilleri ve Farklılıkları
Evrim teorisi taraftarlarının evrim şemasında insanların atası olarak gösterilen australopithecus'dan sonra Homo Habilis onun ardında Homo Erectus gelir.
Evrim teorisince öngörülen Homo Habilis ara format canlısının hayali olduğunu daha önce göstermiş ve kanıtlamıştık. (İnsan primat kromozom sayı farklılıkları konusuna bakınız)
Homo erectus, evrim teorisi taraftarlarının iddiasına göre insansı özellikleri biraz daha gelişkin ve olgun bir ara format canlı grubudur ve iskeleti de tamamen diktir.
Kafatası hacmi (her ne kadar evrim teorisi savunucuları tarafından normal insana göre küçük kabul edilse de) Australopithecus'un iki katı kadardır.
Evrim teorisi savunucularının Homo Erectusu bir ara format saymaktaki yegane dayanakları ise, kafatası hacminin 900-1100 cc arasında değişmesi, modern insan ortalamasından küçük olması ve kalın kaş çıkıntılarıdır.
Fakat bu iddialar temel ve asılsızdır.
Bugün dünyada bir ara format dolaysıyla ilkel sayılan Homo Erectusla aynı kafatası ortalamasında örneğin pigmeler gibi pek çok insan ırkları yaşamaktadır.
Maymunsu bir özellik olarak kabul edilen kaş çıkıntılarını bazı insan ırklarında örneğin Avustralya yerlileri Aborijinlerde gözlemlemekteyiz.
Kafatası hacminin genişliği dolaysıyla beynin büyüklüğü o canlının daha zeki olduğunun kanıtı mıdır?
Bu soruya verilecek tek yanıt vardır ki o da hayırdır.
Kafatası hacmi farklılığının dolaysıyla beyin büyüklüğü ya da küçüklüğünün zekâ ve beceri yönünden hiçbir fark oluşturmadığı bilinen bir gerçektir. (Beyin bölümüne ve ilgili konulara bakınız)
= = = =
Solda Homo Habilis sağdaki ise Homo Erectus kafatası fosilidir. Aradaki fark açıkça görülüyor.
= = = =
Ünlü evrimci Richard Leakey bile Homo Erectusun günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıklardan öteye bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
-Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs.
Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir.
= = = =
İnsanın evrimi konusunda en çok dikkat çeken, en çok tartışılan Homo Habilis oldukları iddia edilen fosillerdir.
Homo Habilis fosilleri o kadar önemlidir ki geçmişte yaşadığı ve ara format oldukları iddia edilen bu canlıların yarı insan, yarı maymun özelliklerini birlikte üzerinde bulundurması gerekecektir.
Taraflı tarafsız bilim insanları dikkatlerini Homo Habilis oldukları iddia edilen fosiller üzerine yoğunlaştırmışlar, gerçekleri bulmaya çalışmışlardır.
Bunlardan birisi de konunun uzmanlarından Amerikalı antropolog Holly Smith’tir.
Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında yaptığı detaylı analizler de yine Homo Habilisin aslında homo yani insan değil, maymun olduğunu ortaya koymaktadır.
= = = =
Homo Erectus’un çene ve dişleri
= = = =
Holly Smith Australopithecus, Homo Habilis, Homo Erectus ve Homo Neandertalensis türlerinin dişleri üzerinde yaptığı analizler hakkında şöyle demiştir:
-Dişlerin gelişimi ve yapısı ölçütlerine dayanarak yaptığımız analizler, australopithecus ve homo habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını, ancak homo erectus ve homo neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla aynı yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
Holly Smith bu tespitiyle Australopithecus, Homo Habilis ile Homo Erectus ve Homo Neandertelleri maymun ve insan olarak kesin çizgilerle ayırmaktadır.
Günümüzde bazı evrimci fosil bilimciler de bu sınıflamanın hayali olduğunu, Homo Habilis denen canlıların aslında bir Australopithecus türü olduğunu savunmaktadır ki tersinim teorisinin de görüşü budur.
Yapılan son araştırmalara göre Homo Erectus iskelet yapısı gibi insansı özellikleri göz önüne alındığında tam bir insan olduğu; teoriye göre bir ara format canlısı olduğundan yarı maymun yarı insan olması gerektiği halde hiçbir maymunsu özellik taşımadığı görülür.
Teoriye göre insanın ilk atası varsayılan Australopithecus ve ardılı Homo Habilisin şempanze benzeri bir maymun türü olduğu bilimsel delillerle kanıtlanmıştır. Australopithecus ve Homo Habilis ismi verilen canların nesilleri tükenmiş birer maymun türü oldukları kesindir.
Günümüzde yaşayanlardan farksız iskelet yapısı ve diğer tüm insanî özelliklere sahip olan Homo Erectusla öncelleri oldukları iddia edilen Homo Habilis-Australopithecus arasında bir bağlantı kurulamamaktadır.
Maymunlarla insanlar arasındaki farklılıklar gibi keskin ve büyük değişimlerin ara format canlıları olmadan oluşmasının mümkün olmadığını evrim teorisi de kabul eder. Fakat Homo Erectusla önceli olduğu iddia edilen Homo Habilis arasında herhangi bir ara format canlısı yoktur.
Homo Habilis tam bir maymun, Homo Erectus ise tam bir insandır. Diğer ifade ile evrimsel bağ kopuktur.
Yapılan araştırmalar günümüz insanının iskeleti ile Homo Erectus iskeleti arasında hiçbir farkın olmadığını göstermiştir.
= = = =
Homo Erectus dik yürüyen insan anlamına gelir. İnsanın bilinen en eski atasıdır.
Diğerleriyle birlikte Afrika'da bulunan Homo Erectus fosillerinin en ünlüsü olan Turkana Çocuğu'nun da incelenmesiyle homo erectusun günümüz insanından bir farkının olmadığı kesinlikle kanıtlanmıştır.
Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 boyunda olacağı saptanmıştır.
Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır. (Turkana çocuğu bölümüne bakınız)
Amerikalı paleoantropolog Alan Walker ortalama bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle, modern bir insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu söyler.
Homo Erectusun günümüz insanıyla farksız olduğunun kanıtlanması teorinin öngördüğü insanın evriminin Homo Erectustan sonraki aşamalarını da tartışmaya açmıştır. Bu konuda yapılan ayrıntılı araştırmalarda Homo Erectusun evrim teorisinin öngörülerine uygun yapay bir sınıflama olduğu, Homo Erectus kategorisine dâhil edilen fosillerin Homo Sapiens'ten (insan) ayrı bir tür sayılacak kadar farklılıklar taşımadığı, daha doğru bir ifade ile Homo Erectus ile Homo Sapiens arasında bir farkın olmadığı, aynı tür canlılar olduğu anlaşılmış, bu konu bilim dergilerinde giderek daha çok dile getirilmeye başlanmıştır.
Bu günkü yaygın kanı Homo Erectusun nesli tükenmiş bir insan ırkı olduğu yönündedir. American Scientist dergisinde, bu konudaki tartışmalar ve 2000 yılında bu konuda yapılan bir konferansın sonucu şöyle özetlenmektedir:
-Senckenberg konferansına katılanların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşları tarafından başlatılan ve Homo Erectus'un taksonomik statüsünü ele alan ateşli tartışmaya dâhil oldular.
Bunlar (Wolpoff ve Thorn) güçlü bir şekilde, Homo Erectus'un özgün bir tür olarak geçerliliği bulunmadığını, tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savundular. Onlara göre Homo cinsinin tüm üyeleri, iki milyon yıl öncesinden günümüze kadar, varyasyona oldukça açık ve geniş alanlara yayılmış tek bir tür, yani Homo Sapiens türüydü ve bu tür içinde doğal kırılmalar ve alt bölünmeler bulunmuyordu. Konferansın konusu, Homo Erectus ile Homo Sapiens arasında bir farkın olmadığıydı. Diğer ifade ile Homo Erectus yapay bir sınıflandırma idi.
Gerçekte Homo Erectus ismiyle anılan bir canlı grubu yaşamamıştı.
Homo Erectus, Homo Sapiens'ten farklı bir tür değil, Homo Sapiens içindeki bir ırktır. Aynı türü ifade etmektedir. Bu da insanın evrim şemasında kopan ikinci büyük halkadır. Maymunlarla insanlar arasında Homo Habilis - Homo Erectus adlarıyla anılan ara format canlıları bulunmadığına göre gerçek insan olan Homo Sapiens ile ataları varsayılan maymunlar arasında hayal gücüyle bile doldurulamayan derin ve büyük uçurumların olduğu hemen anlaşılır.
Fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıktıkları yadsınamayacak bilimsel bir gerçektir. (İlgili konuya bakınız)
Homo Sapiensten günümüz insanına doğru var olduğu iddia edilen basamakların hiç bir öneminin olmadığı yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
= = = =
Homo Erectus Farklı Bir Tür ya da Bir Ara Format Canlısı Değildir.
Yapılan araştırmalar şunu göstermiştir ki tam anlamıyla dik yürüme gibi insansı özellikleri bir arada bulundurduğu kabul edilen Homo Erectus fosilleri ile günümüz insan ırkları arasında evrimi anımsatacak kadar büyük farklar bulunmamaktadır.
Homo Erectus ile evrim yönünden bir alt ara basamak format canlısı olarak tanımlanan Homo Habilis arasında doğal olan kimi benzeşimler dışında herhangi bir bağ yoktur. Fosil kayıtları dâhil tüm bilimsel bulgular bu tespitimizi doğrular.
Bilimi tam bir tarafsızlıkla yapan kimi bilim insanları Homo Erectusu modern olarak nitelenen günümüz insanlarından farklı bir tür olarak tanımlanmamakta, ancak Homo Sapiens (insan) türü içinde halen mevcutlar gibi ayrı bir varyasyon (çeşit-ırk) olarak kabul edilmektedir. Bu görüş geniş bir antropolog kesimi tarafından savunulmaktadır.
= = = =
Homo Erectus ile Homo Habilis arasındaki doldurulması mümkün olmayan farklıklar.
= = = =
Paleoantropoloji alanında dünyanın çeşitli ülkelerinden önde gelen isimlerin katıldığı Senckenberg konferansı bu kabulün ön plana çıktığı konferans olmuştur.
Senckenberg konferansındaki katılımcıların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşlarının başlattığı ve konusu Homo Erectus'un taksonomik konumu olan ateşli bir tartışmaya daldılar.
Bu kişiler Homo Erectus'un ayrı bir tür olarak geçerliliğinin olmadığını ve bütünüyle elimine edilmesi gerektiğini ısrarlı bir şekilde ileri sürdüler.
Homo Erectus'un ayrı bir tür olarak mevcut olmadığı, konferansın ana konusu oldu.
Görüldüğü gibi varyasyonlarıyla geniş bir coğrafyaya yayılmış Homo Sapiens (insan) türü 2 milyon yıldır ana şablon olarak sabittir.
Tersinim sonucu oluşan yüzeysel değişimler dışında herhangi bir evrimleşme (köklü değişim) göstermemektedir.
Homo Erectus geçmişte yaşamış bir insan ırkıdır.
Michigan Üniversitesi'nden antropolog Milford H. Wolpoff, Science dergisine yazdığı Homo Sınıflaması başlıklı makalesinde bu hayali ara türün günümüz insanından başka bir şey olmadığını şöyle açıklamaktadır:
-Çoğu paleoantropolog geleneksel görüş olarak, coğrafik olarak dağınık olan çok tipli Homo Erectus türünü, yine coğrafik olarak dağınık olan çok tipli Homo Sapiens türüne evrimleştiğini kabul etmektedirler.
Diğerleri ise, soyağacına bağlı bir yaklaşımla, bütün halindeki insan neslini tek bir evrimsel tür olarak tanımlamaktadırlar.
Bu, taksomomik olarak ortada yalnızca tek bir Homo türü bulunduğu anlamına gelir. O türde Homo sapiens’tir.
Bu her iki evrimsel eğilim ve farklı bölgesel özelliklerin varlığı için de geçerli olan tek yorumdur. Aksi takdirde birbirini takip eden keyfi olarak tanımlanmış türler olmuş olurlar.
Bir türün varyasyonlarının olduğu genetik bir gerçektir. Fakat varyasyonlarda milyarlarca ayrıntıdan oluşan ana şablon değişmez. Değişen ayrıntıların çok küçük bir kısmıdır. Buna rağmen küçük farklardan yola çıkarak keyfi türler belirlemenin bilimsel bir yönü bulunmamaktadır.
Bir insan ırkı olan Homo erectus ile insanın evrimi senaryosunda atası sayılan maymunlar arasında aşılması mümkün olmayan büyük, derin ve geniş uçurumlar vardır
. Kısacası fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, herhangi bir evrim (köklü değişim) süreci olmadan, diğer türler gibi aniden ve mükemmel olarak ortaya çıkmış temel şablonları değişmemiştir, değişmesi de mümkün değildir.
İNSANIN EVRİMİNE FOSİLLER NE DİYOR?
Evrim teorisi savunucularının fosillere yaklaşımı bulunan her fosili evrime uygun yorumlama şeklindedir.
Bunun içinde rahatlıkla ve sıklıkla hayal güçlerini kullanmaktan çekinmezler, bilimsel gerçeklere uygun teoriler ortaya koymaktan çok evrime uygun masalımsı varsayımlar üretmeye tercih ederler.
Örneğin milyonlarca sene önce bir kaplumbağa irice bir hayvan tarafından ezilip öldürülse ve fosilleşse; ardından bu fosil bir evrimcinin eline geçse; ezilmeden dolayı oluşan bozuk doku şekilleri nedeniyle bir ara format olarak yorumlanacağı, dünyanın yerinden oynatılacağı, evrimin en güçlü kanıtlarından biri olarak başköşeye konulacağı kesin gibidir.
Fosiller ise geçmiş yaşamdan günümüze kalan izlerdir. Evrimde dâhil geçmiş yaşamın aşamalarını doğru olarak öğrenmek istiyorsak fosilleri kılı kırk yarıp son derece titiz ve tarafsız gözlerle inceleyip yorumlamak gerekeceği açıktır.
Bilindiği gibi TERSİNİM OLAYLARI RAHATLIKLA VE SIKLIKLA DOĞAL HAYATTA GÖZLENEBİLDİĞİ VE SINABİLDİĞİ halde EVRİM GÖZLENİP SINANAMAZ. Evrimin tek delil kaynağı FOSİLLERDİR. Bun edenle fosillerin doğru ve tarafsız olarak analiz edilip yorumlanması bilim adına çok büyük önem kazanır.
Aşağıdaki bilgiler mümkün olduğunca tarafsız kaynaklardan derlenmeye çalışıldı. Umarız gerçekleri bulmada katkıları olur.
= = = =
Java adamı (Pithecanthropus erectus) fosili: Endonezya'nın Java adasında bulunan bir kafatası fosiline Java adamı ismi verildi.
Gerçekte fosil bir kafatası parçası ile ondan metrelerce uzakta bulunan bir leğen kemiğinden oluşmaktadır.
İki fosilin aynı canlıya ait olduğu konusunda herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Ancak Java Adamı ve Pekin Adamı fosillerin normal insanlara ait olduğu Ralph Von Koenigswald ve Franz Weidenrich isimli uzmanlarca ortaya konulmuştur.
Java adamı kafatası fosili ve temsili resmi
Harvard Üniversitesi'nden ünlü evrimci Ernst Mayr, her iki fosili de insan olarak sınıflandırmıştır. = = = =
OH62 fosili: 1986 yılında Tim White tarafından Tanzanya’da bulunan fosile OH62 ismi verildi.
OH62 iskelet ve kafatası fosili
Önceleri Homo Habilis (insansı ara format) olarak nitelenen iskelet ve kafatası fosilinde yapılan araştırmalar bu türün günümüz maymunlarına benzer küçük bir beyne, dallara tırmanmaya yarayan uzun kollara ve kısa bacaklara sahip olduğu görülmüş tam bir maymun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
= = = =
Ramapithecus (Sivapithecus) fosili
Ramapithecus, evrim teorisinin en büyük ve en uzun süren yanılgılarından birisi olarak kabul edilir.
Bu ad, 1932 yılında Hindistan'da bulunan ve insan ile maymun arasında, 14 milyon yıl önce meydana gelen ayrımın ilk basamağı olduğu iddia edilen fosil kayıtlarına verilmişti. Bulunduğu 1932 yılından 1982 yılına kadar tam 50 sene evrimciler tarafından insan evriminin kesin delili olarak gösterildi. Bu ara fosil üzerinde pek çok araştırmalar yapıldı. Bu araştırmalar evrimciler için derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı.
Sonuçta Ramapithecus fosilinin soyu tükenmiş bir orangutandan başka bir şey olmadığı anlaşıldı.
Evrimci Science dergisi bu gerçeği 1982 tarihli sayısında İnsanlık Bir Atasını Kaybediyor başlıklı makale şöyle ilan etmeye mecbur kaldı.
-Harvard Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu düşün-düğümüz bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor. Ramapithecus’un bir orangutan olduğu kesinleştiği halde hala dik yürüyormuş gibi gösterilmeye çalışılması bir evrimci propagandasıdır.
Birçok paleoantropolog, Ramapithecus'ların Afrika maymunlarından ayrılmamızdan hemen sonraki bilinen en eski atalarımız olduğunu söylemekteydi. Ancak bunlar birkaç diş ve çene parçasına dayanıyordu.
Pilbeam'a göre büyük çene ve kalın mineyle kaplı dişler belki insan atalarımızın özelliklerini taşıyordu.
Ancak alt çene kemiğinin pozisyonu, birbirine yakın gözler, damağın şekli gibi daha belirgin özellikler bunun bir orangutan atası olduğunu gösteriyor.
Ramapithecus’un temsili resmi ve Fosili. Temsili resmin dik duruyor, yürüyormuş gibi çizilmesi tamamen bir evrimci propagandasıdır.
Bir evrim teorisi taraftarı bu konuda şöyle yazmıştı:
-Bu soyu tükenmiş primat, hominid soy ağacımızdaki ilk halkalardan biridir. Bulunan yeni örnekler onu insan evriminde hak ettiği yere yerleştirmiş homo türüne kadar olan yol, bir çelişki korkusu olmaksızın açılmıştır.
Sanki Ramapithecus insanın tam bir atası olması için tasarımlanmış gibidir. Eğer atamız değilse, elimizde kesin hiçbir kanıt yok demektir.
Fakat daha sonraki yıllarda yapılan ayrıntılı araştırmalar Ramapithecus’un soyu tükenmiş bir orangutan türünden başka bir şey olmadığı anlaşıldı.
Bir evrim teorisi taraftarı David Pilbeam’la aynı görüşte olduğunu belirterek bu gerçeği şu şekilde itiraf etmektedir.
-Harvard Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu düşündüğümüz bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor.
= = = =
Turkana (Nariokotome) Çocuğu Fosili
Afrika'da bulunan Homo Erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan Turkana Çocuğu fosilidir.
İskelet Richard Leakey'in önderliğindeki takımın üyesi olan Kamoya Kimeu tarafından 1984 yılında, Kenya Nariokotome'daki Turkana Gölü'nün yanında bulunmuştur
= = = =
Turkana Çocuğu Kafatası
= = = =
Eksiksiz tam bir iskelet halinde olan fosil KNM-WT 15000 no ile etiketlenmiş, Erken Pleistocene dönemlerinde yaklaşık 1,5 milyon yıl önce ölmüş 11-12 yaşlarında bir çocuğa aittir.
Turkana çocuğu, Homo Erectus veya Homo Ergaster sınıfına aittir.
İnsanların maymunlardan evrimleştiği konusunda evrim teorisi taraftarlarının öne sürdüğü en güçlü delillerden birisi olarak kabul edilir.
Leğen kemiğinin şekli, erkek olduğuna işaret etmektedir.
Antroplog Tim White ve Richard Leakey, mevcut dişlerin çenedeki çıkış durumu ve Epiphyseal'in kafatası ile birleşmemiş olmasına dayanarak, çocuğun 12 yaşlarında olduğunu belirtmektedir.
İskelet yaklaşık 1.60 m boyundadır, buna karşın yetişkin olsaydı 68 kg ağırlığında ve 1,85 m boyunda olabilirdi.
= = =
Turkana Çocuğu İskeleti
= = = =
İskelet 108 kemikten oluşmaktadır.
Kafatasının beyin hacmi yaklaşık 880 santimetre küptür.
Çocuk eğer büyümeye fırsat bulabilseydi beyin hacminin 910 santimetre küpe kadar gelişeceği tahmin edilmektedir. Bu da beyin hacimleri 700-2000 santimetre küp arasında olan günümüz insanlarıyla aynı olduğu anlamına gelmektedir.
Bir insan ırkı olan Homo Erectus ile insanın evrimi senaryosunda kendisinden önce gelen Australopithecus türü canlılar arasında doldurulması mümkün olmayan derin boşluklar, uçurumlar vardır.
Homo Erectus günümüz insanın bir ırkıdır. Maymunlarla insanlar arasında bulunan bir ara geçiş formu değildir.
Bu fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır. Uzun ve ince olan iskelet yapısı, günümüzde tropik bölgelerde yaşamakta olan insanların iskelet yapısıyla tamamen uyuşmaktadır.
Bu fosil, Homo Erectusun günümüz insanının bir ırkı olduğunun en önemli delillerindendir. Fosilin günümüz insanıyla; kafatasının biçimi, yüz açısı, kaş çıkıntısının kabalığı gibi küçük ayrıntı farklılıkları vardır.
Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir.
Böyle bir varyasyon, canlı topluluklarının birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları (tersinim teorisine göre dar alanda çeşitlenme) zaman ortaya çıkar.
Homo Erectus ile günümüz insanı arasındaki fark zencilerle Eskimolar arasındaki farklılıklardan fazla değildir.
Homo Erectus'un kendi ırkına özel kafatası, beslenme biçimi, genetik göç, diğer insan ırklarıyla belli bir süre kaynaşamama gibi olayların sonucunda ortaya çıkmıştır.
Diğer ifade ile homo erectus bir allopatrik çeşitlenme (dar alanda çeşitlenme) sonucudur. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker ortalama bir patoloğun bu fosilin (turkana çocuğunun) iskeletiyle, bir günümüz insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu, kafatası için de, bir Neandertal kafatasına aşırı derecede benzediğini söylemektedir. Neandertaller ise günümüz insanın bir ırkıdırlar. Dolayısıyla Homo Erectus da yine günümüz insanın bir ırkıdır.
Nitekim evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo Erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
-Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs.
Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir.
Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.
Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo Erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür.
Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur.
Bakınız Laughlin bu konuda neler söylüyor.
-Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda, Homo Erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo Sapiens'e) ait olduğu sonucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.
Homo Erectus'un yeterince evrimleşememiş ilkel bir insan türü olmadığının bir başka kanıtı ise Homo Erectusa ait 27.000 yıllık ve hatta 13.000 yıllık fosillerinin bulunmuş olmasıdır.
Java adasında 27.000 yıllık olduğu belirlenen Homo Erectus fosilleri bulunmuştur. Avusturalya'da Kow Bataklığında ise 13.000 yıllık Homo Sapiens ile Homo Erectus özellikleri taşıyan bazı fosiller bulunmuştur.
Bütün bu fosiller, Homo Erectus ırkından olan insanların günümüze oldukça yakın tarihlerde bile yaşamını sürdürmüş olduğunu gösterir.
= = = =
KNM-ER 1470 (Homo Rudelfensis) kafatası fosili
Fosil bilimci Richard Leakey, 2.8-2.0 milyon yıl yaş biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı kafatasını antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış ve büyük yankı uyandırmıştı.
= = = =
KNM-ER 1470 fosili ve fosilin temsili resmi
Australopithecus gibi küçük bir kafatası hacmi olan, ancak insansı bir yüze sahip bulunan canlı, Leakey'e göre, her zamanki gibi Australopithecus ile insan arasındaki kayıp halkaydı. Fakat gerçek tahmin ettiği ya da umduğu gibi değildi.
Ancak bir süre sonra anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafatasının bilimsel dergilere kapak olan insansı yüzü, gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken yapılan -belki de kasıtlı- hataların sonucuydu.
= = = =
KNM-ER 1470 kafatası
= = = =
İnsan yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar yapan Profesör Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları yardımıyla ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
-KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı günümüz insanlarında olduğu gibi, kafatasına neredeyse tam paralel bir biçimde inşa edilmişti.
Oysa yaptığımız incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde inşa edilmiş olmasını gerektirmektedir. Bu ise, aynı Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz özelliğini meydana getirir.
Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle der:
-Kaba olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in Australopithecus ile paylaştığı ilkel özelliklerdir... KNM-ER 1470, diğer erken Homo örnekleri gibi, öteki ince yapılı Australopithecus'la birçok yapısal ortak özellik taşır. Bu özellikler, diğer geç Homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.
Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise, çene ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde 1470 kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır:
-Çenenin büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı yerin genişliği, ER 1470'in tam anlamıyla bir Australopithecus yüz ve dişlerine sahip olduğunu göstermektedir.
KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bulunmuş olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu Profesör Alan Walker da, bu canlının Homo erectus ya da Homo rudolfensis gibi bir Homo (insan) türüne dâhil edilmemesi, aksine Australopithecus sınıfına sokulması gerektiğini savunmaktadır.
Australopithecus ile Homo erectus arasında bir geçiş formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo habilis ya da Homo rudolfensis gibi sınıflamalar gerçekte bilimsel yönden geçersizdir.
Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi, Australopithecus serisinin birer üyesidirler.
Bütün anatomik özellikleri, bu canlıların birer maymun türü olduklarını göstermektedir. Bu gerçek, Bernard Wood ve Mark Collard adlı iki evrimci antropoloğun 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan incelemeleriyle daha da belirgin hale gelmiştir.
Wood ve Collard, Homo habilis ve Homo rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu, aslında bu kategorilere dâhil edilen fosillerin Australopithecus sınıflandırması içinde incelenmesi gerektiğini şöyle açıklamışlardır:
-Daha yakın zamanda, fosil türleri, mutlak beyin hacmi, dil yeteneği konusundaki çıkarımlar ve el fonksiyonu ve taştan aletler yapma becerileri konusundaki kurgular gibi temellere dayanılarak, Homo kategorisine dâhil edilmiştir.
Birkaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsinin insan evrimi içindeki tanımı ve kullanımı ve Homo'nun sınırının belirlenişi, sanki sorunsuz bir olgu gibi kabul edilmiştir. Ama...
Yeni bulgular, mevcut bulgulara getirilen yeni yorumlar ve paleoantropolojik kayıtlar üzerindeki kısıtlamalar, sınıflandırmaları Homo cinsine dâhil etmek için kullanılan kriterleri geçersiz hale getirmektedir.
Pratikte, fosilleşmiş hominid türleri, Homo kategorisine, dört temel kriterden biri veya daha fazlasına göre dâhil edilmektedir. Oysa şimdi açık hale gelmiştir ki, bu kriterlerin hiçbiri tatminkâr değildir.
Kafatası hacmi problemlidir, çünkü mutlak beyin kapasitesinin biyolojik bir önemi olduğu varsayımı tartışmalıdır. Aynı şekilde, konuşma fonksiyonunun beynin genel görünümünden güvenilir şekilde çıkarım yapılamayacağına dair oldukça tatmin edici kanıtlar vardır ve beynin konuşma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çalışmaların ima ettiğinin aksine lokalize olmadığına dair kanıtlar vardır... Bir başka deyişle, H. habilis ve H. rudolfensis'e ait fosil bulguları eklendiğinde, Homo cinsi iyi bir cins değildir. Dolayısıyla, H. habilis ve H. rudolfensis, Homo cinsinden çıkarılmalıdır. Şu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus cinsine geçirilmesini öneriyoruz.
Wood ve Collard'ın vardığı sonuç, anlattığımız gerçeği doğrulamaktadır. Tarihte insanın ilkel ataları yoktur. Bu şekilde gösterilen canlılar, gerçekte Australopithecus cinsine dâhil edilmeleri gereken maymunlardır.
Fosil kayıtları, bu soyu tükenmiş maymunlar ile fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkan Homo yani insan türü arasında hiçbir evrimsel ilişki olmadığını göstermektedir.
Bütün anatomik özellikler insan evriminin kayıp halkası olarak lanse edilen, bu canlıların birer maymun türü olduklarının kanıtlarıdır.
= = = =
Sahelanthropus Tchadensis fosili
Evrim teorisinin insanın kökeni hakkındaki iddialarını yıkan en son bulgulardan bir diğeri ise, 2002 yazında Orta Afrika ülkesi Çad'da bulunan bir fosildir.
Fransız bilim adamı Michel Brunet tarafından keşfedilen fosile Sahelanthropus Tchadensis adı verildi.
Bu fosil özellikleri nedeniyle evrimci çevreleri birbirine kattı.
Dünyaca ünlü Nature dergisi, fosili duyuran haberinde; bulunan yeni kafatası, insanın evrimi hakkındaki düşüncelerimizi tamamen batırabilir itirafında bulundu.
Harvard Üniversitesi'nden Daniel Lieberman, bu yeni bulgunun evrim teorisi için küçük bir nükleer bomba kadar etkili olacağını söyledi.
Bunun nedeni, bulunan fosilin yedi milyon yıl yaşında olmasına rağmen, insanın en eski atası olduğu iddia edilen ve beş milyon yıl yaşındaki Australopithecus cinsi maymunlardan evrimcilerin bugüne kadar temel aldıkları kıstaslara göre daha insansı (gelişkin) bir yapıya sahip olmasıdır.
= = = =
Sahelanthropus Tchadensis fosili ve temsili çizimi
= = = =
Fosilin evrimciler verdiği sıkıntı ara format canlısı olarak takdim edilen çok daha genç fosillerden daha çok insansı çizgiler taşımasıdır.
Geçmişte yaşamış ve bugün soyu tükenmiş olan pek çok farklı maymun türü vardır. Bunların bazılarının kafatası veya iskelet yapısı kısmen insanlara benzerlik göstermektedir.
Ama bu benzerlikler, bu benzerliklere sahip canlılarla insanlar arasında evrimsel bir ilginin olduğu anlamına gelmez.
Evrim teorisi taraftarları ise, bu soyu tükenmiş canlılara ait kafataslarını, teorilerinin gerektirdiği gibi art arda dizerek bir tür maymundan insana giden merdiven oluşturma çabasındadırlar. Fakat oluşturulmaya çalışılan bu evrimsel merdiven genelde kanıtlara dayandırılmadığından tamamen hayalidir. Bir bakıma taasupla peşinen gerçek kabul edilen bir varsayıma kanıt uydurma operasyonudur.
Ancak bu konudaki araştırmalar derinleştikçe, ortada böyle bir merdiven bulunmadığı, sadece farklı dönemlerde farklı maymun türlerinin yaşadığı anlaşılıyor.
George Washington Üniversitesinden evrimci antropolog Bernard Wood'un yeni bulunan fosil üzerine yaptığı açıklama ise, bu görüşü doğrulamaktadır.
Bernard Wood yazısında şunları yazmaktadır.
-Üniversiteye başladığım 1963 yılında, insanın evrimi bir merdiven gibi görülüyordu. Bu merdivenin basamakları, maymundan insana doğru ilerleyen ve her aşaması bir öncekinden daha az maymunsu olan bir seri ara formdan meydana geliyordu. Ama şimdi insanın evrimi (karmakarışık) bir çalıya benziyor. Fosillerin birbirleriyle nasıl bir ilişkisi olduğu ve herhangi birisinin gerçekten insanın atası olup olmadığı hala tartışmalı.
Bu durum, gerçekte hepsi soyu tükenmiş maymun türleri arasında, son derece sübjektif ve ön yargılı olan insana benzerlik kriterlerine göre kurulan evrimsel ilişkilerin tamamen varsayıma dayalı olduğunu göstermektedir.
Bu buluş insanın evrimi konusunda zaten her zaman için son derece sallantılı olan kayıp halka düşüncesinin tamamen geçerliliğini yitirmesine neden olmuştur. Adı geçen bilimsel dergide yazıda ABD'deki George Washington Üniversitesi paleontologlarından evrimci Bernard Wood'un Çad'da bulunan ve 6 ila 7 milyon yıllık olduğu bildirilen Sahelanthropus tchadensis fosili üzerindeki yorumları aktarılıyor.
Temmuz 2002'de açıklandığında, dünyanın en önemli dergi ve gazetelerinde ön sayfadan haber verilen bu fosilin, yüzyılın en önemli paleontolojik bulgusu, hatta nükleer bir bomba etkisinde olduğu belirtilmişti.
Bu kafatası 7 milyon yıllık olmasına karşın, evrim şemalarında 2 milyon yıllık gösterilen hayali ara formlarla benzer bir yüze sahip olması nedeniyle, insanın evrimini gösteren mevcut şemaları yıkıyor. Bir bakıma yedi milyon yıl önce, iki milyon yıl önce yaşadığı iddia edilen insansı canlıdan daha gelişkin olanı yaşamıştı. Mevcut senaryoların geçersizliğini vurgulayan Wood, insanın evrimi iddiasının içinden çıkılamaz bir karmaşaya düştüğünü kabul ediyor.
Bernard Wood yazısında:
-Şempanzelerin kendi bağımsız evrim tarihleri bizimki kadar eski olsa da bu evrimle ilgili kesinlikle hiçbir fosil kanıtımız bulunmuyor demekte şunları ilave etmektedir. Bu kayıp halka kesinlikle bulunamayacaktır. Kayıt halka araştırmaları başarısızlığa mahkûmdur.
Bernard Wood ile aynı görüşte olan başka bilim insanları da vardır.
Dünyaca ünlü bilim dergisi Nature'ın editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee, The Guardian gazetesinde çıkan bir makalesinde şunları yazmıştı:
-Sonuç ne olursa olsun, bu kafatası (Sahelanthropus tchadensis), bir kez daha ve kesin olarak göstermiştir ki, eskiden beri kabul edilen (insanla maymun arasındaki) kayıp halka düşüncesi saçmadır. Şu an çok açık olarak görülmelidir ki, zaten her zaman için son derece sallantılı olan kayıp halka düşüncesi, artık tamamen geçerliliğini yitirmiştir.
National Geographic News Çad’da bulunan fosil insanın kökeninin yeniden düşülmesi gerektiğini gösteriyor; CNN.com ise bu haber eski kafatası insanın kökenine meydan okuyor şeklinde okuyucularına duyurulmuştur.
Diğer ünlü bilimsel kaynaklarda veya önde gelen uluslararası medya kuruluşlarında bu konuda verilen haberlerin hemen hepsinde de bulunan fosilin evrim teorisi adına çok şaşırtıcı ve beklenmedik olduğu vurgulanmaktadır.
Uluslararası kaynakların hiçbirinde, bulunan kafatasının evrim teorisini desteklediği ya da kanıtladığı iddia edilmedi.
Fakat insanın evrimi ilk canlılığın ortaya çıkışı gibi evrim teorisi için çok önemlidir.
Bu konu diğeri gibi teori için adeta bir ölüm kalım meselesidir. Evrim teorisi taraftarları bu nedenle teorilerini her ne olursa olsun yaşatmak için yoğun bir propaganda çalışmalarına girişmişlerdir.
Amerikalı biyolog Jonathan Wells, Amerika'da büyük bir tartışma başlatan Evrimin İkonları: Bilim mi Efsane mi, Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek Çok Şey Neden Yanlış adlı 2000 yılı basımı kitabında bu propaganda mekanizmasını şöyle özetlemektedir. -Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belirsizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kimsenin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleoantropologların bunun üzerinde anlaşamadıkları gerçeği aktarılmaz.
Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya bol makyajlı insan atalarının hayali resimleri ile süslenir. Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.
Bilimsel bulgular (evrimciler ister kabul etsin, ister etmesin) türlerin evrimle, yani rastlantısal doğal süreçlerle değil, bir plan ve tasarımla ve dahası aniden yeryüzünde ortaya çıktığını göstermektedir.
İNSANLARIN GERÇEK ATALARI = NEANDERTALLER
Neandertal İnsanları ve Fosilleri
Bilindiği gibi tersinim teorisi her canlı türünün bir arı ırkının olduğunu, diğer ırkların bu arı ırkın çeşitlenmesi sonucu oluştuğunu öngörür.
Tersinim genelde negatif etkili olduğundan her canlı türü, türlerine özel arı ırkın kimi özelliklerini az veya çok zayıflatmış olarak ya elemine olmuşlar ya da yaşamlarını tersinime uğramış halde devam etmişlerdir.
Bu gerçek insan içinde geçerlidir.
Aşağıdaki bölümde geçmişte yaşamış fakat günümüz insanlarından gerek fiziksel gerekse insansı meziyetler yönünden hiçte aşağı olmayan fakat kimi özellikler yönünden üstün olma ihtimalleri bulunan insan ırklarından bahsedeceğiz.
Geçmişte yaşamış canlılarla günümüzde yaşayan canlı özelliklerinin aynı olması bile evrimi ret edeceğini, tersinim etkisinin gözlenemeyecek kadar küçük olabileceğini bir kez daha hatırlatır, yorumların buna uygun yapılmasını rica ederiz.
= = = =
Neandertal İnsanları: Neandertal insanları günümüzden yaklaşık 400 bin yıl önce ortaya çıkmış ve yine yaklaşık 30 bin yıl öncede bilinmeyen nedenlerden dolayı yok olmuş bir insan ırkıdır. Bilimsel ismi Homo Neanderthalensis'dir.
Homo Neanderthalensisler genelde kireç taşı mağaralarında yaşadıklarından fosilleri günümüze kadar bozulmadan kalabilmiştir.
Bu ırka ait ilk fosil Almanya'nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Neander vadisinde 1856 yılında bulunduğundan Neandertal ismi verilmiştir.
= = = =
Neandertal insanları
= = = =
Neandertal ismi sadece fosilin ilk bulunduğu yeri belirtme amaçlıdır ve bilimsel geleneklere uygundur. Neandertal insanlarının ilk çıktıkları yer olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü aynı dönemlerde dünyanın pek çok yerinde neandertal insanları fosillerine rastlanmıştır.
Neander vadisinde bulunan ilk fosiller on altı parçadan oluşuyordu. Johann Cari Fuhlrott adlı bir öğretmen tarafından ortaya çıkarılmış, Alman antropolog Hermann Schaffhausen tarafından tanımlanmıştır.
Neander vadisinde bulunan Neandertal insanlarının Atlantik kıyılarından Orta Asya'ya, Avrupa’nın kuzeyinden güney Akdeniz’e, oradan güneybatı Asya'ya kadar uzanan bölgelerde yaşadıklarını fosil kayıtlarından anlıyoruz.
1886'da Belçika'nın Spy bölgesindeki bir mağarada neandertal fosilleri bulundu.
Adı geçen mağarada bulunan Neandertal fosillerinin yanında, Orta Paleolitik döneme ait taş aletler ve soyu tükenmiş hayvanların fosilleri vardı.
1910'da batı ve orta Avrupa'da bir dizi Neandertal iskeletine ulaşıldı.
Evrimcilere göre Homo neanderthalensis, 1 milyon yıl önce Avrupa'ya yerleşmiş olan Homo heidelbergensis soyundan türemiştir.
Bunlar arasında epey iri ve uzun burunlu, kalın kaş çıkıntılı bir yüz ve çağdaş insanın yüksek ve yuvarlak kafatasıyla kıyaslandığında düz ve eğik kafatasları vardır.
Neandertal insanları iri ve güçlü gövdeli, geniş göğüslüydüler. Kol ve bacakları kalın ve adaleliydi.
Kemiklerinin kalın ve ağır olması büyük fiziki faaliyet gerektiren yorucu bir hayat yaşadıklarını göstermektedir.
Yaşadıkları mağaralarda bulunan kalıntılardan büyük hayvanları avladıkları, taş uçlu mızraklarıyla at, geyik ve bizon öldürdüklerini biliyoruz.
Genelde gayet sert buzul ortamlarında, açık tundra benzeri alanlarda avlanırlardı.
Hayatta kalmak toplumsal işbirliğine ve güçlerini mümkün olduğunca paylaşmaya bağlıydı.
Yaşadıkları süre içinde çok önemli çevre değişiklikleri meydana gelmiş ve neandertaller bu değişikliklere başarıyla uyum sağlamışlardır.
Bütün olarak ele alındığında yüksek derecede başarılı ve gelişmesini bilen bir ırktılar, insanların bildiği en güç çevre koşullarında yaşıyorlar, değişime uyum sağlıyorlardı. Her fosili evrim mantığına uygun yorumlamaya hazır evrimcilerce kafatası ve beden fosillerinde bulunan bazı kıvrımlar nedeniyle neandertallari ilkel bir ırk olarak değerlendirilmiş, sonuçta insan evriminin aranan en büyük halkası olduğu kararı verilmiş, bilimsel bir kesinlik kazanmayan bu durum bir gerçek gibi ilan edilmekten çekinilmemiştir.
Fakat daha sonraki gelişmeler evrimcilerin bir kez daha kötü bir şekilde yanıldıklarını gösterecek, onları bir kez daha derin bir hayal kırıklığına uğratacaktır.
= = = =
1908 yılında Fransa’nın La Chapelle-aux-Saints bölgesinde bir Neandertal adamına ait neredeyse eksiksiz bir iskelet bulundu.
Kemikler dönemin ünlü paleontolog ve jeoloğu Marcellin Boule tarafından birleştirildi. Bu birleştirme sonucunda ortaya çıkan Neandertal adamı eğik bir duruşa, öne çıkık bir kafaya sahipti.
Ayrıca bacakları da eklem yerlerinde kilitli kalıyor, tam düz bir duruş sağlayamıyordu. Görünüşe göre neandertal insanları henüz evrimlerini tamamlamamışlardı.
İskelet fosilin bu görünümü ile evrimci öngörülerini haklı çıkarıyordu.
Evrimciler bu fırsatı kaçırmadılar.
Vakit geçirilmeden bulunan fosillere uygun hayali çizimlerle bu öngörü desteklenip kuvvetlendirildi. Yarı maymun yarı insan neandertal resimleri yapıldı. Bir kez daha inkâr edilemez gerçekler gibi gösterildi. Diğer ifade ile insanlar bir kez daha kötü bir şekilde aldatıldı. Bilimsel yöntemlere ters gelmesine rağmen propaganda yoluyla Neandertal insanları uzun süre ilkel canlılar olarak dayatılmıştır.
1950'li yıllarda La Chapelle iskeleti üzerinde analizler yapan bilim insanları iskeletin sahibi olan Neandertal adamında bir tür eklem iltihabı bulunduğunu saptadı.
Daha sonra yapılan sağlıklı ve bilimsel çalışmalar sonucunda neandertal insanlarından sağlıklı bireylerin normal bir insanlar gibi dik yürüyebildikleri anlaşıldı.
1985 yılında Marcellin Boule iskeleti bu kez Erik Trinkhaus isimli antropolog tarafından incelendi; ilginç ve şaşırtıcı gerçeklere ulaşıldı.
Bu inceleme Neandertallerin dik yürüyebildiğini doğrulamanın yanı sıra, o zamana dek gizli kalmış bir gerçeği de ortaya çıkarıyordu:
İlk incelemeyi yapan Marcellin Boule Neandertal iskeleti kasıtlı olarak eğik göstermişti. 1950li yıllarda saptanan eklem rahatsızlığı dik yürümesine engel değildi.
Anlaşılan bir evrimci olan Boule, Neandertalin gerçek bir insan gibi dik yürümesinden rahatsız olmuş, kabullenmek istememiş, evrim adına bir aldatmaca yapmakta sakınca görmemişti.
= = = =
Öte yandan Neandertallerin 1700cc civarında olan kafatası hacminin büyüklüğü de evrimcileri bu konuda çelişkili bir duruma sokmuştur.
Neandertal kafatası hacmi günümüz insanından yaklaşık 200cc daha büyüktür. Bu gerçek ise beyin büyüklüğünü insanın evrimsel gelişmişliğinin birinci ölçüsü kabul eden kafatasçılık denen bir akımı başlatan evrimcilere çok güç durumlara sokmuştur. Neandertal insanlarının daha gelişkin kabul edilen homo sapiens sapiens insanlarından daha büyük bir beyne sahip olmaları evrimci öngörülerini alt üst etmiş, bir bakıma evrim teorisini içinden çıkılmaz burgaçların, cevabı olmayan soru dağlarının altına itelemiştir.
Yakın bir zamanda elde edilen bulgular Neandertallerin yaşadıkları dönem ölçülerinde son derece zengin kültürlerinin olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu bulgulardan ilki 1971 yılında Irak’ta bulundu.
Bir mağarada çok sayıda Neandertal ölüsüne rastlanmış, bunların özel olarak gömüldüğü anlaşılmıştır.
Üstelik mezarlarda bol miktarlarda polene rastlanması ölülerin çiçeklerle birlikte gömüldüğünü ortaya çıkarmıştı.
Böyle bir tören yapıyor olmaları Neandertallerin kültürlü ve zeki oldukları konusunda ilk önemli kanıtlardan biriydi.
1998 yılı itibariyle 83 ayrı noktada ortaya çıkarılmış 345 Neandertal adamının 183’ünün diğer ifade ile toplam içinde %53’ünün özel olarak gömüldüğü saptanmıştır. Mezar kültürüne sahip Neandertaller konuşma yeteneğine de sahiptiler.
Yaşadıkları yerlerdeki yanık topraklar, yanmış çalı çırpı, odun kömürü ve kül izleri, hatta ısı etkisiyle parçalanmış taşlar, ateşin Neanderthaller tarafından sürekli olarak kullanıldığını belirtir.
Uzun yıllar Neandertal anatomisini inceleyen Trinkhaus şu yorumu yapmıştı:
-Neandertal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertaller'in anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zekâ seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.
Devam eden çalışmalar ve bu çalışmaların sonucu ortaya konan bulgular Neandertal kültürünün sanılandan daha da ileri olduğunu ortaya koymuştur.
1996 yılında Neandertallere ait rahatlıkla sanat eseri sayılabilecek takılar, irili ufaklı aletler edevatlar, müzik aletleri bulundu.
Bulunanlar arasında 4 notayı çalabilen ve kemikten yapılmış bir flüt de vardı.
Bütün bu bulgulardan sonra New York Üniversitesi arkeologlarından Randall White, “Bu tür kanıtların giderek artan sayısıyla birlikte Neandertallerin bize giderek daha fazla benzedikleri ortaya çıkıyor” yorumunu yapmaktan kendini alamamıştır.
Kimi evrim teori savunucularının sadece neandertal insanlarını ilkel göstermek amacıyla konuşma bilmedikleri gibi garip bir iddiada bulunurlarsa bu iddia (çoğu evrimci iddiaları gibi) herhangi bir kanıta dayanmadığından mesnetsizdir, bu nedenle bilimsel değildir.
= = = =
Nedandertal İnsanlarından kalma dikiş iğnesi ve 4 oktavlı flüt
= = = =
Nature" dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, Güney Afrika 'nın güneyindeki Pinnacle bölgesinde devam eden kazılar sırasında kum ve toprak katmanları arasından ortalama 3 santimetre uzunluğunda 27 minik taş bıçak gün ışığına çıkarıldı.
Arizona Eyalet Üniversitesi'nden Curtis Marean, ileri taş işçiliği kullanılarak üretilen bıçakların mızrak ve ok ucu olarak ya da diğer silahları daha da ölümcül yapabilmek için kullanıldığını söyledi.
Marean, sanıldığından çok daha zeki olan ilk insanların taş bıçakları tahta ya da kemiklere açtıkları yuvalara doğal yapıştırıcılarla yapıştırarak silah yaptıklarını ve geliştirdikleri bu teknolojiyi sonraki nesillere de aktardığına dikkati çekti.
Taş bıçaklarla yapılan silahların çok aşamalı bir süreç gerektirdiğine işaret eden Marean, ilk insanların önce bıçak yapımına uygun taşları bulduklarını, bu taşlara ısı uygulayarak işlemeye hazır hale getirdiklerini, daha sonra da büyük bir taşla yontarak kenarlarını keskinleştirdikleri taşları başka malzemelerle birleştirerek silah haline getirdiklerini belirtti.
Marean, ilk insanların bu süreci tamamlayıp, sonraki nesillere aktarabilmek için konuşmayı da öğrenmiş olmaları gerektiğini vurguladı.
100 bin yıl öncesine ait ilk taş bıçakların fırlatılamayacak kadar ağır ve kaba olduğunu anımsatan Marean, Güney Afrika'da bulunan örneklerin ise hafif ve ince işçilik ürünü olduğunu ifade etti.
= = = =
Bir Neanertal İnsanı
= = = =
Marean, ilk insanların uzaktan fırlatacakları bir silahın avlarına karşı kendilerine üstünlük sağlayacağını fark ettiklerini ve fırlatılmaya uygun hafif ve ince bıçaklar ürettiklerini belirtti.
İlk insanların, yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıktıkları sanılıyor. Bilim adamları, karmaşık düşünme yapısı ile modern insan davranışlarının ise ilk insanların uğradığı genetik mutasyonlar sonucu yaklaşık 40 bin yıl önce geliştiğini ileri sürüyor.
Neandertal insanlarının fiziksel ve insanı meziyetler yönünden gelişmişliği evrimciler için ayrı bir problemdir.
Kimi evrim taraftarı bilim insanları neandertallerin iklim koşullarının değişmesi nedeniyle dünyanın çeşitli yerlerine dağılırken homo sapiens insanlarıyla karşılaştıklarını, onlarla çiftleştiklerini; bu yolla evrimlerini hızlandırdıklarını iddia ederlerse de her hangi bir kanıt gösteremezler.
Evrimcilerin bu iddiaları da diğer evrimci iddiaları gibi fosillerin işaret ettiği bilimsel gerçekleri evrime uydurma gayretlerinin sonucu olmalıdır.
Malum evrimciler her fosili evrimin kanıtları zannederler. Bilim tersini gösterse dahi her şeyi evrime uygun yorumlamaya çalışırlar.
Böyle bir kanıya ulaşmamızın nedeni ise neandartel insanlarının gerek fiziksel, gerekse insanlara özgü kültürel yönlerden hiçte ilkel olmadıklarının bilimsel kanıtlarla gösterilmiş olmasıdır.
Böyle bir varsayımın teori için sorun olan bir soruya bir cevap bulmuş olmak için atıldığı açıktır.
Fosillerin gösterdiği bilimsel bulgular neandertallerin tam bir insan oldukları gerçeği yönündedir. İlginç olan ise neandertal insanlarının hemen hemen tüm dünyaya yayıldıkları konusunda kanıtların bulunmasına rağmen evrimcilerce insan evrimin başlangıç noktaları, bir bakıma anavatanları olduğu iddia edilen Afrika’da ve Çin’de yaşadıkları konusunda herhangi bir kanıtın olmamasıdır.
Bu nedenle evrimcilerin neandertal insanlarının güney Afrika’da yeterince evrimleştikten sonra (günümüzden yüz elli bin yıl önce) tüm dünyaya buralardan yayıldıkları iddiası geçersiz olur.
Evrim teorisi taraftarları neandertal insanlarının doğal seleksiyon gereği daha evrimleşmiş kabul ettikleri homo sapiensler tarafından elemine edilerek hayat sahnesinden silindiklerini iddia ederler.
Fakat en az homo sapiensler kadar zeki, güçlü kuvvetli ve becerikli bir ırkın kendilerinden üstün oldukları hayli şüpheli bir başka ırk tarafından tüm dünyadan kökü kazınırcasına yaşam sahnesinden silindiğini inanmak güçtür.
Bu sorulardan birisi eğer büyük beyin evrimle ortaya çıkmış ve üstünlük sağlayan bir avantaj ise Neandertaller üstün gelen ırk değil de niçin elenen ırk olmuştur? Evrimcilerin cevapsız sorularda (bu sorular binlercedir) yaptıkları gibi verdikleri cevaplar saçmalıklardan öteye bilimsel bir değer taşımaz.
Bu gün evrimsel bir bakış açısıyla Neandertallerin modern insana oldukça yakın bir başka insan ırkı olduğu görüşü hâkimdir.
Kim bilim insanlarına göre de neandertaller günümüz insanlarından bazı fiziksel yönlerden çok daha üstündürler.
Bu nedenle neandertaller gerçeği evrimi ret eder, tersinim teorisinin canlıların zaman içinde tersinime uğrayıp zayıfladıkları gerçeğinin de kanıtları olur.
Sonuçta neandertaller bilimsel bulguların gereği olarak Homo sapiens türüne dâhil edilmiş, Homo sapiens neanderthalensis olarak anılmaya başlanmıştır.
Günümüzde ise Homo neanderthalensis şeklinde ifade bulur.
Daha öncede belirttiğimiz gibi Neandertal insanları dünyanın çeşitli bölgelerinde görülürler.
= = = =
Neandertal iskeleti ve kafatası
= = = =
Bu insan ırkına ait fosiller birçok arkeolojik materyallerle birlikte Avrupa, güneybatı Asya ve en son Özbekistan dâhil Orta Asya'da yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. Bu fosiller yüzlercedir ve bir kısmı tam iskeletler halindedir. Tam iskeletler halinde oluşu özelliklerinin sağlıklı tespitinde büyük faydalar sağlamıştır.
Neandertaller ve dönemindeki homo sapiens arasındaki farklılıklar: Fosillerin ve diğer bulguların ortaya koyduğu ilginç gerçek neandertal insanlarının boylu boslu, güçlü kuvvetli olduklarıdır.
Fiziksel yönden günümüz insanlarından çok üstündürler. Ortaya koydukları eserler zekâ yönünden de hiçte aşağı kalmadıklarını gösterir.
Evrimsel ölçülere göre neandertaller döneminde yaşayan homo sapienslerin üst kolları ve baldırları (günümüz insanına nazaran kalın olmakla birlikte) Neandertal insanlarıyla kıyaslandığında çok daha ince olduğu gözlemlenir.
= = = =
Bir neandertal çocuğu ve adamının temsili resmi
= = = =
Kimi evrimciler konu edilen homo sapienslerin neandertallere kıyasla bedensel olarak güçsüzleşmiş olabileceklerini, buna karşılık el gibi kimi organ anatomilerinin hassaslaşacak şekilde değişip evrimleştiğini iddia ederlerse de bu konuda herhangi bir kanıt gösteremedikleri gibi o dönem şartlarında eller gibi kimi organların hassaslaşmasının yaşamlarına ne tür katkıda bulunduğunu açıklayamazlar.
Görüleceği gibi günümüz insan ırklarında da rahatlıkla gözlemlenen bir kaç ayrıntı dışında tamamen aynıdır.
= = = =
Homo sapiens (solda) Homo neanderthalensis (sağda) kafataslarının karşılaştırması. = = = =
Evrimciler fosil kayıtlarında açıkça gözlemlenen neandertellerin evrimci ölçülerine göre dönemin Homo Sapiens insanlarına kıyasla gözlemlenen üstünlüklerini kanıtlara dayanmayan ve sıkça karşılaştığımız şöyle oldu böyle oldu edebiyatıyla gidermeye, önemsiz göstermeye ve hatta yok saymaya çabalarlar.
Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçekler karşısında evrimcilerin; el gibi kimi organların daha da hassaslaşacak şekilde evrimleştiği iddiası bir günü kurtarma ameliyesi, bir avuntu hikâyesidir.
Kimi evrimciler evrime göre daha gelişkin olmaları gereken homo sapienslerin fiziksel yönlerden zayıflıklarını ticari ve iktisadi yönlerden neandertallere üstün oldukları iddiasıyla telafi etmeye çabalarlarsa da henüz mağara yaşamı dönemlerinde olan toplulukların birbirlerine iktisadi ve ticari yönlerden nasıl üstünlük kurdukları ayrı bir tartışma konusudur.
Fark edileceği gibi bu konudaki evrimci öngörüleri de diğer pek çok evrimci öngörüleri gibi saçmadır ve sadece gerçekleri evrime uydurma amaçlıdır.
Evrim teorisi taraftarlarının bu iddiası gerçek cevabı bilinmeyen bir soruya evrim teorisi öngörülerine uygun bir cevap vererek evrim teorisine kanıt oluşturma amaçlıdır.
Evrim ilkelerine göre homo sapiensler neandertallerden daha gelişkin (evrimleşmiş) olmaları gerektiğinden akılları sıra doğal seleksiyon gereği homo sapiensler neandertalleri yaşam sahnesinden sildi diyerek homo sapienslerin neandertallerden daha üstün, daha gelişkin, daha evrimleşmiş olduklarını söylemek, söylediklerini doğru kabul ederek kanıt olarak kullanmak istemişlerdir.
Fakat hayal ürünü, kanıtlara dayanmayan şöyle oldu böyle oldu edebiyatının bilimde yeri ve değeri yoktur.
Ayrıca bu günkü genetik şifremizde neandertal izlerinin görülmesi neandertallerin gerçek insanlar olduklarının, daha gelişkin zannedilenlerle içli dışlı yaşadıklarının bir başka kanıtıdır.
Bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçekler tersinim teorisinin her canlı türünün bir arı ırkı olduğu, türlerden türlere geçişin mümkün olmadığı, diğer ırkların arı ırkın tersinimsel çeşitlenmesi sonucu meydana geldikleri öngörüsüyle birebir uyuşur.
Son yapılan araştırmalar Neandertaller'in anatomik yapıları, gerek beyin bölümleri gerekse boğaz-yutak-çene gibi organları, bu insanların konuşma yeteneği açısından bizden hiçbir eksiklikleri olmadığını göstermektedir.
İnsanlara özel vardan var etme melekelerinin gelişmemiş olduğu iddiası ise mesnetsizdir. Bu iddiayı geçersiz kılan pek çok deliller vardır.
Bunun çok çarpıcı bir örneği, Neandertal insanlarına ait olan kemikten yapılmış bir flüttür. Bir ayının uyluk kemiğinden yapılmış olan söz konusu flüt, arkeolog Ivan Turk tarafından 1995 Temmuz'unda Kuzey Yugoslavya'daki bir mağarada bulunmuştur. Daha sonra da bir müzikolog olan Bob Fink, flütü analiz etmiştir.
Fink, karbon testine göre yaşının 43.000 ile 67.000 yıl arasında olduğu düşünülen bu aletin, 4 nota çıkardığını ve flütte yarım ve tam tonların da olduğunu tespit etmiştir.
Bu keşif, Neandertaller'in Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullandıklarını göstermektedir.
Flütü inceleyen Fink, eski flütün üzerindeki ikinci ve üçüncü delikler arasındaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delikler arasındaki mesafenin iki katı olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı birinci mesafenin tam notayı, ona komşu olan mesafenin de yarım notayı temsil ettiğidir.
Bu üç nota inkâr edilemez bir şekilde diatonik bir ölçekteki gibi ses çıkarır diyen Fink, Neandertaller'in müzik kulağı ve bilgisi olan insanlar olduğunu ortaya koymuştur.
Diğer bazı fosil bulguları, Neandertaller'in ölülerini gömdüklerini, hastalarına baktıklarını, kolye ve benzeri takı eşyaları kullandıklarını göstermektedir.
Bazı fosil kazıları sırasında Neandertal insanları tarafından kullanıldığı tespit edilen 30 bin yıllık bir dikiş iğnesi bulunmuştur.
Kemikten yapılmış olan bu iğne son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için açılmış bir deliğe sahiptir.
Bu da o dönem insanlarının zannedildikleri gibi ilkel olmadıkları, aletler, edevatlar yaptıkları ve kendi ölçülerinde giyindiklerinin en büyük delilidir.
İlginç olan ise daha gelişkin olduklarından daha az gelişkin (evrimleşmiş) neandertal insanlarını yaşam sahnesinden sildikleri iddia edilen Afrika kökenli homo sapienslere ait bunlara benzer her hangi bir sanat eserinin bulunmamasıdır.
Neandertaller'in alet yapma yetenekleri hakkında yapılan en iyi araştırma New Mexico Üniversitesi'nde antropoloji ve arkeoloji profesörü olan Steven L. Kuhn ve Mary C. Stiner'a aittir.
İki bilim adamı da evrim teorisini savunmalarına rağmen, yaptıkları arkeolojik araştırmalar ve analizler sonucu, İtalya'nın güneybatı sahilindeki mağaralarda binlerce yıl yaşamış olan Neandertaller'in, günümüz insanları gibi kompleks bir düşünce yapısı gerektiren faaliyetlerde bulunduklarını ortaya koymuşlardır.
Kuhn ve Stiner bu mağaralarda çeşitli aletler bulmuşlardır.
Buluntular, mızrak uçları da dâhil olmak üzere kesici türden sivri uçludur ve dikkatli bir şekilde çakmaktaşının kenarlarındaki katmanların yontulmasıyla yapılmıştır.
Böyle sivri uçlar meydana getirecek şekilde katmanları yontmak, kuşkusuz zekâ ve beceri gerektiren bir işlemdir.
Bu işlemdeki en önemli problemlerden biri kayaların ucundaki baskılar sonucu meydana gelen kırılmalardır.
Bu yüzden işlemi yapan kişi, bir dahaki sefere uçları doğru muhafaza edebilmek için ne kadar vurmalıyım ya da eğri bir alet yapıyorsa ne kadar eğriltmem gerekir diye karar vermek ve kendi kendine ince bir hesap yapmak durumundadır. Bu da yapılanların rastlantısal olmadığını gösterir.
California Üniversitesi'nden Margaret Conkey Neandertaller'den önceki dönemlere ait olan aletlerin dahi ne yaptığının bilincinde olan zeki topluluklar tarafından yapıldığını şöyle anlatmaktadır:
-Arkaik insanların elleriyle yaptıkları nesnelere bakacak olursanız, hiç de acemi işi şeyler olmadıklarını görürsünüz. Arkaik insanlar kullandıkları malzemenin nasıl bir şey olduğunun ve nasıl bir dünyada yaşadıklarının bilincindedirler.
Günümüzde birçok araştırmacı, Neandertal insanını günümüz insanının bir alttürü olarak tanımlayarak Homo Sapiens Neandertalensis demektedir.
Bu ırkın günümüz insanlarıyla beraber, aynı anda ve aynı coğrafya'da yaşadığı kesindir. Bilimsel bulgular, Neandertallerin ölülerini gömdüklerini, çeşitli müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış homo sapiens sapienslerle beraber gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını açıkça göstermektedir.
Son 20-30 yılın bilimsel bulguları, Neandertaller'in günümüz insanına göre hiçbir ilkel yanları olmayan bir insan ırkı olduğunu ortaya koymaktadır.
Neanderthal fosillerinin tamamen modern olan kafatasları ve iskelet yapıları da herhangi bir büyük farklılıkların varlığı tartışmalarına açık değildir.
Neanderthal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar, şunu göstermektedir ki Neanderthallerin anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zekâ seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.
Bunlara ek olarak Neandertallerin günümüz insanına göre bazı üstünlükleri bulunmaktadır. Neandertallerin beyin hacimleri günümüz insanınkinden daha büyüktür ve bunlar vücut olarak daha sağlam yapılı ve kas gücü olarak bizlerden çok daha güçlüdürler.
Neanderthallerin kendine özgü yapısı, gövde ve uzuv kemiklerinin genel olarak abartılı biçimde yapılı olmasıdır.
Bütün iyi korunmuş kemikler, modern insanlar tarafından ender olarak sahip olunabilecek bir güce işaret etmektedir.
Bu özellikler sadece yetişkin erkeklerde değil, yetişkin kadınlarda, yaşlılarda ve hatta çocuklarda bile rahatlıkla görülebilmektedir.
New Scientist dergisinin Mayıs 1998 sayısında yayınlanan bir haberle, bundan 700.000 yıl önce insanların gemicilik yaptığı ile ilgili haber tüm dünyada yankı uyandırmıştır.
Ancient Mariners başlığı ile verilen haber, evrimcilerin yalnızca maymunların var olduğunu iddia ettikleri bir ortamda, gemi yapabilecek bilgi, teknoloji ve kültüre sahip insanların varlığını ortaya koymuştur.
Yine insanın evrimi senaryosunu kökünden yıkan bir başka haber ise Discover dergisinin Aralık 1997 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Yazıda İspanya'da bulunan Atapuerca fosilinin 800.000 yıl önce yaşamış bir insana ait olduğu açıklanmıştır.
Tüm bunların yanı sıra insanların varlığının çok daha eski dönemlere uzandığını gösteren delillerden biri Laetoli'de bulunan 3.6 milyon yıllık insana ait ayak izleri ve 1.7 milyon yıllık taştan yapılmış kulübelerdir.
Kısacası Neandertaller zamanla içinde çeşitli nedenlerle asimile olmuş özgün bir insan ırkıdır.
İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunan ve günümüz insanıyla tıpatıp aynı olan 800.000 yıllık fosil insanın hiç bir zaman evrim geçirmediğinin açık bir kanıtıdır.
Bu konuda New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar: -Neandertal kalıntıları ve günümüz insanı kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertaller'in anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zekâ seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde günümüz insanlarından aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.
Bu konuda Charles Darwin:
-Yine de çok eski bazı kafataslarının örneğin Neanderthal insanınkinin iyi gelişmiş ve sığalı olduğu kabul edilmelidir demekte sekiz yüz bin yıl önce yaşamış insan beyinlerinin günümüz insanınkinden farklı olmadığını kabul etmektedir.
Kabul etmektedir ama bazı evrim teorisi taraftarı bilim adamları bunu kabul etmezler, Neandertaller'in evrimini tamamlamamış bir hominid (yarı insan yarı maymun) olduğu iddiasını devam ederler.
Fakat son kırk yılın bilimsel bulguları, Neandertaller'in günümüz insanına göre hiçbir ilkel yanları olmayan bir insan ırkı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hatta bu nedenle bir zamanlar Homo Neanderthalensis sınıflamasına dâhil edilerek Homo sapiens'ten tümüyle ayrı tutulan Neandertaller, artık evrim teorisi taraftarlarından bile Homo Sapiens Neanderthalensis olarak anılmakta ve böylece günümüz insanının bir türü olarak kabul edildiği teyit edilmiş görünmektedir.
Bu arada evrimciler sekiz yüz bin yıldan beri insan beyninde herhangi bir gelişme olmadığını (bunun tersi olarak insan beyni bu süre içinde küçülmüştür. Bu konuda güçlü kanıtlar vardır) kabul ederler de göz gibi son derece kompleks bir organın BİR KAÇ YÜZ BİN YIL içinde evrimleştiğini iddia etmekten de geri durmazlar.
Bunlar bir gerçekleri evrime uydurma operasyonlarıdır. (Gözün evrimi bölümüne bakınız)
= = = =
SM4 KAFATASI FOSİLİ
Endonezya'nın Sambungman Bölgesi'nde, Pleistosen devrine (günümüzden 1.8 milyon ile 10.00 yıl arası) ait olduğu belirtilen ve üst kafatasından ibaret bir fosil bulundu.
Evrim teorisi taraftarları her zaman yaptıkları gibi hacmi 1006 cm3 olan bu beyin kabının insanın sözde ilkel atalarından modern insana doğru bir ara adım olduğunu öne sürdüler.
Kısaca Sm4 olarak tanımlanan fosilin, Java'da daha önce ele geçirilmiş Homo Erectus örnekleri arasında bir evrimsel geçiş formu olduğu iddia edildi.
Bu iddianın en önemli dayanakları ise, kafatası hacminin günümüz insanının ortalamasından küçüklüğü ve kalın kaş çıkıntılarıdır.
= = = =
SM4 kafatası fosili
= = = =
Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır Kafatası küçüklüğü yönünden pigmeleri kaş çıkıntıları yönünden ise Avustralya yerlileri olan Aborijinleri gösterebiliriz.
Ayrıca Sm4 fosilinin önemli bir özelliğinin beyin kökü bölgesinin öteki Java örneklerine göre daha hareketli olduğu ve bu özelliğiyle Homo Sapiens'e benzediği öne sürüldü. Öne sürüldü ama bu konuda herhangi bir bilimsel kanıtta gösterilemedi. Bu nedenle bu varsayım ön yargılara dayanan bir varsayımdan öteye gidemedi.
Önceki bölümlerde incelendiği gibi Homo Erectus'un günümüz insanı olan Homo Sapiens'le aynı dönemde yaşadığını gösteren kanıtlar vardır.
Ayrıca, araştırmacılar beyin hacmi 1006 cm3 olarak hesaplanan kafatasının büyük olasılıkla genç ya da orta yaşta bir erkeğe ait olduğunu tahmin etmektedirler.
En büyük maymun kafatasının 650 cc'yi geçmediği düşünülürse bu kafatasının bir insana ait olduğu kesinleşmektedir.
Kaş kemerleri incelendiğinde bunların günümüzdeki herhangi bir insanda bulunması son derece makul ölçülerde olduğu anlaşılmaktadır.
Öyle ki bu insan günümüzde yaşıyor ve kalabalık bir meydanda modern kıyafetlerle yürüyor olsa, kimse onu yadırgamazdı.
Fosil bulgusunu değerlendiren Amerikan Doğa Tarihi Müzesi paleoantropologlarından Kenneth Mowbray bir evrimci olmasına karşın Sm4 fosilinin bir ara tür olarak sınıflandırılmasına karşı çıkmakta, Endonezya kafatası fosillerinde görülen farklılıkların herhangi bir tür içinde görülmesinin doğal çeşitlilikten kaynaklandığını belirtmektedir.
Mowbray, National Geographic'in internet sitesindeki yorumunda şunları söylemektedir: -Eğer modern insan popülasyonlarına bakacak olursanız, kısa ve yuvarlak kafalı insanlar; uzun ve dar kafalı insanlar görürsünüz; bunlar herhangi bir popülasyon içinde görülmesi normal varyasyonlardır.
Ünlü evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
-Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir.
Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.
Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür.
Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur:
-Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu sonucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.
Kısacası Sm4 fosili üzerinde yapılan evrimci spekülasyonlar bilimsel delillere dayanmamaktadır. Sm4’ün bir ara geçiş formu değil, gerçek bir insan fosili olma olasılığı çok daha yüksektir.
LUCY FOSİLİ ARA FORMAT MI?
Lucy, 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontologlar Donald Johanson ve Tom Gray ekibinin Doğu Afrika’da Etyopya’nın Hadar bölgesinde buldukları yaklaşık dört milyon yıl yaşında, 105 cm boyunda Australopithecus Afarensis cinsi olgun yaşta bir dişi maymunun iskelet fosilidir.
Evrim teorisi savunucularınca boy kısalığı nedeniyle bir çocuk fosili olduğu iddia edilmişse de daha sonra yapılan araştırmalar olgun yaşta bir dişi maymuna ait olduğunu göstermiştir.
Çocuk fosili olduğu iddiaları evrimcilere özel gerçekleri evrime uydurma çabasından başka bir şey değildir.
Bulunuşunu kutlamak için bulunduğu günün akşam verilen yemekte Beatles grubunun bir müzik parçasında adı geçen bir kızdan esinlenilerek Lucy ismi verilmiştir.
Diğer ifade ile bulunan fosilin bir dişiye ait olduğu ilk günden itibaren biliniyordu.
Australopithecus hakkındaki bir diğer önemli bulgu ise, bu canlıların ellerini günümüz maymunlarında olduğu gibi yürüme amaçlı kullandıklarının anlaşılmasıdır.
Maymunlar el parmaklarının boğumlarının üzerine basarak dört ayaklı bir yürüme modeli kullanırlar. Parmak boğumu yürüyüşü (knuckle walking) adı verilen bu yapı, maymunlar ile insanlar arasındaki büyük yapısal farklardan biridir.
Lucy'nin kafatası ve iskeleti tam bir maymun kafatası ve iskeletidir.
= = = =
2000 yılında Australopithecus fosillerinin en ünlüsü olan Lucy üzerinde Richmond ve Strait adlı iki evrimci bilim adamı tarafından yapılan iskelet incelemeleri ise, araştırmayı yapan bu iki evrimciyi şaşırtan bir sonuç ortaya koymuştur.
Lucy'nin el yapısı, aynen günümüzün maymunları gibi dört ayaklı knuckle walking yapısındadır. Nature dergisinde detaylı sonuçları yayınlanan bu bulgu hak-kında Strait'in bir röportajda yaptığı yorum dikkat çekicidir:
-Lucy'i çıkarıp baktım ve o da ne! Klasik parmak boğumu yürüyücülerinin (knuckle walkers) morfolojisiyle tamamen aynıydı.
Birçok evrim taraftarı bilim insanı Lucy'nin insanla maymunsu ataları arasındaki ara geçiş formu olduğunu iddia etmişse de ilerleyen yıllarda yapılan incelemeler Lucy'nin sadece nesli tükenmiş bir maymun türü olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Evrim teorisi taraftarları her ne kadar Lucy fosilini ısrarla insanların atalarından birisi olarak takdim etseler de Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard ve Liverpool Üniversite-sinden Fred Spoor gibi konunun uzmanlarından dünyaca ünlü üç anatomistin yaptığı detaylı incelemeler Lucy'nin, insanın atası olmayacağını, dik yürüyemeyen, günümüz maymunları ile benzer özellikle sahip, soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
Lucy Australopithecus afarensis maymun türünün daha önce bahsedilen tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Diğer ifade ile tam bir maymundur.
Adı geçen bilim adamlarının verdikleri bilgiye göre Milenyum Adamı Lucyden çok daha yaşlı olmasına rağmen dik yürüyebilmekte, çene ve diş yapısı ise insana benzemektedir.
Bu gerçek ise Lucy’nin bir ara format canlısı olduğu iddiasını temelinden çökertir. Nitekim ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmış Elveda Lucy başlığını kullanarak Australopithecus türü maymunların insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.
= = = =
Science et Vie Dergisinin Kapağı
= = = =
ORRORİN TUGENENSİS FOSİLLERİ 2000 yılında bulunan ve Milenyum Adamı olarak anılan Orrorin Tugenensis ise on iki küçük fosil bulgusuna dayandırılan bir türdür.
Kalıntıları bulan Fransız araştırmacılar bu türün iki ayak üzerinde yürüyen canlılar olduğunu iddia etmelerine rağmen bu görüş evrimciler arasında bile yaygınlık kazanmış değildir.
Çoğu evrimci bunun iki ayak üzerinde yürüyen bir tür olamayacağını düşünmektedir.
Orrorin tugenensis fosilinin insanımsı olduğunu kabul etmek isteyen evrimcilere ise halletmeleri gereken çok büyük bir sorun beklemektedir.
Orrorin Tugenensis fosilini insanımsı kabul etmeleri durumunda defalarca propagandasını yaptıkları Lucy fosilini çöpe atmak zorunda kalacaklardır.
Orrorin Tugenensis fosilleri
Nitekim evrimcilerin uzun yıllar göz bebekleri olan, sözde insan evriminin en güçlü kanıtları olarak takdim edilen Lucy fosili çöpe atmak zorunda kalınmıştır.
Çünkü Orrorin Tugensis bulan araştırmacılar, bu türün morfolojik olarak Homo genusuna Australopithecinelerden, yani Lucy'nin de dâhil olduğu Australopithecus Afarensis ve A. Anamensis türlerinden daha yakın olduğunu ileri sürmektedirler.
Araştırmacılar evrimin gerilemiş olamayacağını savunmakta ve Australopithecus genusunun insan soy ağacından çıkarılmasını talep etmektedirler.
Orrorin Tugenensis fosillerinin bir başka resmi
Bir bakıma Orrorin Tugenensis zaten son derece karmaşık olan insan soy ağacını içinden çıkılmaz bir şekilde bir kez daha karmaşıklaştırmakta, evrim teorisi taraftarlarını çıkmazlara sokmaktadır.
= = = =
St W573 fosili
Fransız ve Kenyalı bilim adamlarının Kenya'nın Baringo bölgesinde en az 6 milyon yıllık olduğunu tahmin ettikleri bir fosil buldular.
Fosili bulan bilim adamları bu fosilin yarı insan yarı maymun ara format özellikleri taşıdığını, insanın bugüne kadar bulunan en eski atasına ait olduğunu, 1974 yılında bulunan ve insanın atası olarak lanse edilmeye çalışılan Lucy isimli fosilden 3.2 milyon yıl daha yaşlı olduğunu belirtmekteydiler.
= = = =
St W573 fosili
= = = =
Evrim teorisi taraftarlarının yeni bulunan bu fosile böylesine önem vermelerinin nedeni daha önce bulunan Milenyum Adamı (orrorin tugenensis) taşılından da daha yaşlı olmasıdır. Çünkü daha önce bulunan ve insanın atalarından birisi olarak lanse edilen Lucy fosili, Milenyum adamı fosilinden daha genç olmasına rağmen evrimci ölçüler baz alındığından daha az gelişkindir. Diğer ifade ile evrim gerçekleşmemiştir. Lucy’in, yeni bulunan Milenyum Adamı fosilinden daha genç olmasına rağmen daha az gelişkin olması evrim teorisi taraftarlarına güç durumda bırakmıştır. Buna karşılık evrim teorisi taraftarları türler arasındaki evrimin farklı oluşabileceğini, bu nedenle Milenyum Adamının Lucy’den daha gelişkin olduğunu öne sürerek durumu kurtarmaya çalışmışlarsa da bu çabaları boşuna gitmiş görünmektedir. Evrim teorisi taraftarları her ne kadar Lucy fosilini ısrarla insanların atalarından birisi olarak takdim etseler de Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard ve Liverpool Üniversitesinden Fred Spoor gibi konunun uzmanlarından dünyaca ünlü üç anatomistin yaptığı detaylı incelemeler sonucunda Lucy'nin, insanın atası olmayacağını, dik yürüyemeyen, günümüz maymunları ile benzer özellikle sahip, soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
Lucy Australopithecus Afarensis maymun türünün daha önce bahsedilen tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Diğer ifade ile tam bir maymundur.
Adı geçen bilim adamlarının verdikleri bilgiye göre Milenyum Adamı Lucy’den çok daha yaşlı olmasına rağmen dik yürüyebilmekte, çene ve diş yapısı ise insana benzemektedir. Science et Vie isimli Fransız dergisinde St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:
-Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor...
St W573'. incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soyağacını yıkıyor. Böylece bu soyağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor. Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar. Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hâlâ keşfedilmeyi bekliyor.
Fark edileceği gibi her bulunan fosil evrim teorisini yalanlamakta, teoriyi içinden çıkılması mümkün olmayan soru burgaçlarının içine sokmakta, dipsiz derin kuyulara doğru itmektedir.