Gündüz 37°2 derece: Betty Blue
Betty uyudu. Zorg uyuyamadı. Tanışalı sırasıyla bir hafta, iki hafta, birkaç ay ve belki bir yıl oldu. Hafif bir çarşaf ile Betty’nin erojen bölgelerini örttü. Mutfağa gitti. Başı melun bir atlıkarıncaymışçasına dönmekte. Dünyanın tüm pantolonları fazlalık. Bir gece daha uykunun yerini en güzel doldurabilecek mucizevi karışımın malzemelerini mutfak masasının üzerine dizdi; bir paket sigara, bir adet dolma kalem ve bir tomar tertemiz boş kağıt…
Ermeni asıllı Fransız genç yazar Philippe Djian, 1985’te üçüncü romanı “Gündüz 37°2 Derece” (ya da tüm dünyada bilinen adıyla “Betty Blue”) yayınlandığında hâlihazırda ülkesinde edebiyat çevrelerince tanınan, bilinen bir isimdi. Ancak bu roman, ününün sınırlarını hayli genişletmesine sebep olacaktı. Tanımlamaya çalışılırken sıkça kullanılan aykırı, sert, karanlık gibi etiketlerden ve tarzının benzetildiği yazarlardan bu roman ile sıyrıldı Djian. Dâhil edilmeye çalışıldığı rock kuşağı, yeraltı edebiyatı gibi akımları, mutfak masasının başına anadan üryan oturarak kaleminin tersiyle itti. Kural tanımaz bir yazar profiline göre romantik, romantik bir okuyucu kitlesi için ise fazlasıyla erekte bir roman ile karşısına çıkabilecek tüm sınırları aştı.
Tesisat ve tamir işleriyle uğraşan bir adam ve onun aslında dâhi bir yazar olduğuna inanan Betty’nin düşlerine engel olan her şeye karşı verdikleri mücadeleyi anlatan romanın yarattığı sarsıcı etki kısa sürede fazlasıyla ses getirse de Djian’ı esas şöhret, sinema uyarlamasının ardında bekliyordu. Bu şöhretin onu bulması uzun sürmedi. Zira, dönemin yeni Fransız sinemasının flaş ismi Jean-Jacques Beineix bu roman için kafasında bir dünya yaratmıştı bile. 1980’ler Fransız sinemasında daha sonraları ‘cinéma du look’ olarak anılacak yeni bir akımın üç üyesinden biriydi Beineix (diğer iki isim, Luc Besson ve Leos Carax). Betty Blue, 1981 yılında Diva adlı ilk filmiyle çarpıcı bir kariyer başlangıcına imza atan Beineix’in de üçüncü uzun metraj sinema filmi olacaktı.
Edebiyat dünyasından sinema perdesine uyarlanan eserlerin malum kaderi bir kenara dursun, Betty sinema perdesine çok yakışıyor. Romanın yayınlanmasının hemen bir sene ertesinde 1986’da gösterime giren 37°2 le matin, hem Djian’ın hem Beineix’in adını sollayarak dünya çapında destansı bir üne sahip oldu. Başrolde Betty rolünde Béatrice Dalle bu ilk oyunculuk deneyimiyle bir anda tüm dünyanın tanıdığı bir yıldıza dönüşürken, romanda isimsiz anlatıcımız olan Zorg karakterine can veren Jean-Hugues Anglade ise kariyerinin zirvesini gördü. Herhangi bir romanı ve edebi eseri okurken zihnimizde tasarladığımız dünyanın, görsel bir sanat olan sinemada karşılığını ziyadesiyle bulmak, en az Zorg’un yaptığı enfes chili kadar tatmin edici olsa gerek. Zaten bahsini ettiğimiz bu yeni Fransız akımı cinéma du look filmlerinin de ismini aldığı en belirgin özellikleri, kullandıkları görsellik ve sahip olduğu hikâyeyi resmediş tarzları. Birbirine zıt pastel renklerin yan yana ve en göz alıcı tonlarıyla kullanılması ve tablo gibi kadrajlar, filme rüya gibi bir atmosfer yaratıyor. Bu atmosfer tabii ki roman okurunun tahayyülünü karşılamaya yetmiyor ancak filmin izleyicisine düşleyebilmesi için fırsat tanıyan ve zihnini diri tutan bambaşka bir evren yaratıyor. Bu evrenin merkezinde ise kuşkusuz Betty var. Birinci tekil şahıs ağzından yazılan romanda da anlatıcımız (her ne kadar ismi geçmese de) Zorg olduğundan, Betty’yi sürekli ona aşık olan bir adamdan dinleyen konumdaydık. Belki bu dilin de getirdiği kutsayıcı bir etkiyle Betty karakteri sanki hiçbir materyal dünya öğesine indirgenemeyecek kadar büyüyor. Filmin lacivert gökyüzünün içerisine yedirilmiş dev Betty silüetinden oluşan meşhur afişi de bu büyüklüğü destekler nitelikte. Bu evren, onun evreni. Bu evrenin güneşi onun gölgesi altında doğacak ve batacak.
Böylesine kutsanmış bir karakteri sinemaya aktarırken dikkat edilmesi gereken birçok zorlayıcı husus var elbette. Bunların başında da oyuncu seçiminin geldiğini düşünürsek, sinema dünyasının daha önce hiç görmediği, yabancı ve yabani bir güzelliğin seçilmesi belki de filmin kilit hamlelerinden biri konumunda. Béatrice Dalle, görenleri kendine hayran bırakan güzelliği, pürüzsüz teninin altında saklamakta zorladığı, her an patlamak üzere duran siniri ve hırçın oyunculuğuyla ilk rolünde hayatının performansına imza atıyor. Edebiyat dünyasına ait bir karakterin bu kadar kabul görmüş şekilde resmedilişinin başlıca sorumlusu da bu performans. Gerçi kabul görme konusundaki istisnaların arasında romanın yazarı Philippe Djian da yer alıyordu. Öyle ki Djian, dünya üzerinde en çok tanınan romanının, bu kadar popüler bir film uyarlamasıyla tamamen farklı (hatta karşıt) noktalarda yer aldığına inandığını ve bu uyuşmazlığın kabul edilemez olduğunu belirtiyor. “Jean-Jacques Beineix’in filminde iki karakter var. Bense kitapta iki karakterden bahsettiğimden emin değilim. Zihnimde bir yerde sadece bir kısmı dişi, bir kısmı erkek olan tek bir karakter vardı. Buradaki kadar kaba değildi!” diyerek bir film yaparken hafif ve narin olunması gerektiğinden bahseden yazar filmden genel olarak hoşlanmadığını sürekli dile getiriyor: “Kitabın başında adamın sarı bir arabası olduğunu söylemişim sadece bir kere. Ama filmde başından sonuna kadar adamın sarı bir arabası var, sarı bir arabası var, sarı bir arabası var, günbatımı var, müziği var… Bu çok fazla! Bu biraz pasta yapmaya benzer; kremalısı, çikolatalısı ayrı ayrı çok güzel olabilir ama hepsini bir araya koyarsan berbat olur!”
Her ne kadar Djian’a yaranamamış olsa da Beneix kendi sinemasının tüm bileşenleri ile yönetmenlik gücünü sergileyerek kitaptan bağımsız incelendiğinde bile bir sinema klasiği sayılabilecek üç saatlik bir külte imza attı. Roman ile film arasında makul farklılıklar bulunmasına rağmen her ikisinin de okuyanı/izleyeni üzerinde bıraktığı etki aynı şiddette. Djian’ın edebiyattan arzuladığı ‘çeneye vurulmuş bir kroşe’ şiddetinde… Beneix’in sinemayı kullanarak zihinlere attığı tokat şiddetinde… İki farklı anlatıcının iki farklı araçla tüketicisine aynı hissi yaşatma uyumuna sık rastlayamıyoruz maalesef. Djian, okuruna mutfak penceresini açarak nefes aldırırken, Beneix, izleyicisine pembe lacivert gökyüzünden bir delik açıyor. Bırakın Betty içeri girsin! Materyal dünyaya ait hiçbir bağı olmayan bu kadınla, ona doğum günü hediyesi olarak güneş ışığı, sesleri ve ağaçlarında asılı gün batımı da içerisine dahil olmak üzere bir arazi satın alan adamın aşkına şahit olmalı. Betty Blue, melun atlıkarıncanın zihnimizde dönen melodisi ile pembe–mavi bungalovların arasında öleceğimiz bir rüya. ■
Bu yazı Galapera Fanzin’in Ekim 2014 sayısında yayınlanmıştır.











