Madde ve Evren Konusunda Bilimin Tarihsel Süreci
Tarih boyunca insanlar yaşadıkları evreni gözlemleyerek var oluşun sırlarını çözmeye uğraşmışlardır. Birçok bilim insanı insanların zihinlerini meşgul eden sorulara yanıtlar bulmak için yıllarca çalıştı.
Kimileri yaşadıkları dönemin şartlarına bağlı olarak çok büyük buluşlara imza atarlarken, kimileri de dönemlerinde ilgi çeken; fakat daha sonraları bilimsel yanılgılar olarak kabul edilen büyük iddialarda bulundular.
Konuyu daha iyi kavramak için bu alandaki gelişmelerin tarihsel sürecini bilmenin sayısız yararları vardır.
Bu yazı aynı zamanda insanların ne kadar kolay yanılıp aldandıklarını göstermesi bakımından da ilgi çekicidir.
Bu süreç gerçekte binlerce sene öncesinden başlar.
Eskiçağlarda birkaçı dışında bütün astronom ve düşünürler Dünya'nın evrenin merkezi olduğuna, Güneş, Ay ve yıldızların çevresinde döndüğüne inanırlardı.
Bu evren görüşüne göre, yıldızlar kristal bir kürenin içine çakılmış gibi durağandı. Buna karşılık Güneş, Ay ve o zamanlar bilinen beş gezegen bu durağan yıldızların önünde hareket halindeydiler.
Bütün gökcisimleri, sanki bir makineyle çalıştırılıyormuşçasına, değişmez bir düzen içinde Dünya'nın çevresinde dolanırdı.
Fakat evren içi hareketler sadece güneş, ay ve gezegenlere özel değildir. Tüm evren sistemli bir hareket içindedir.
Tüm evrene yönelik bu hareketlerin gözlemlenmesi eski bilim insanlarının kafalarını oldukça karıştırmış, bu gerçeği açıklayabilmek için karmaşık evren modelleri geliştirmişlerdir.
Bunların içinde en çok bilinen ve en ilginci dünyanın bir tepsi gibi düz olduğu ve dört kaplumbağanın sırtında bulunduğu varsayımıdır. Bu dünya aynı zamanda tüm evrenin merkezidir.
Bu gün bu varsayım dinsel bir hurafe olarak kabul edilmekte ve materyalistlerce alaya alınmaktadır.
Fakat bunun dinsel bir hurafe olmayıp insanların sıkça yaptıkları bir bilimsel yanılgı olduğu kesindir. Yanılsalar ve aldansalar bile düşünen ve üreten bu insanları saygı ve minnetle anarız.
Aşağıdaki bölümlerde bu konudaki tarihsel gelişimlerden ve kahramanlarından kısaca söz edeceğiz.
BATLAMYUS
Batlamyus (Klaudyos Ptolemaios) MS. İkinci yüzyılda, o dönemin bilim merkezi olan İskenderiye’de yaşamış bir bilim adamı ve düşünürdü.
Gökbilimi, matematik, coğrafya ve astronomi ile yakından ilgilenmiştir.
Yaklaşık olarak M.S. 85 ve 165 yılları arasında yaşadığı kabul edilir. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgi bulunmamaktadır.
Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylemektedir. Yunan asıllı bir Mısırlı, veya Mısır asıllı bir Yunanlı olduğu iddia edilmektedir.
Batlamyus dünya haritasının 15. yüzyıl çizimi.
Batlamyus, Büyük Bileşim ve Coğrafya yapıtlarıyla önemli yere sahiptir. Kitapların Latinceye çevirileri ancak 12. yüzyılda yapılmıştır.
Büyük Bileşim Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir. Derlemenin çoğu kendisinden üç yüzyıl önce yaşamış olan Hiparkus'a dayanır.
Yapıtta Dünya merkezli bir Güneş Sistemi modeli önerilir.
Bu model, Kopernik'in güneş merkezli modeline dek Batı ve İslam dünyalarında geçerli model olarak kabul edilmiştir.
Kitapta ayrıca düzlem ve küresel trigonometri hakkında bir inceleme bulunmaktadır.
Batlamyus'un diğer önemli yapıtı Coğrafya da bir derlemedir.
Çağının Roma İmparatorluğu’nda bilinen coğrafya bilgileri bu kitapta toplanmıştır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomi çalışmalarıyla tanınır.
Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgisinin sentezini yapmış ve bunları Matematik Sentezi adlı yapıtında toplamıştır. Bu eser bugün batı dünyasında Almagest adıyla tanınmaktadır.
Batlamyus bu eserde, ana çizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak üzere kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır.
Aristoteles fiziğini temel alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz durmaktadır.
Batlamyusa göre şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı.
Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde düzenli olarak dolandıkları kabul edildiğinde, bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneşin Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını; bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklamak olanaksızdı.
Bunun için Batlamyus Yer'i belli ölçüde merkezden kaydırmıştır.
Klasik astronomide bu düzenek dış merkezli düzenek olarak adlandırılır.
Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.
Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel Coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli bilgilere tahsis edilmiştir.
Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir.
Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.
Coğrafya'nın Birinci Kitabı o zamanki bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir.
İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında, tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilerek Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır.
Enlem ve boylamlardan diğer ifade ile bir başlangıç dairesine olan uzaklıklardan söz eden ilk bilgin olan Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20° güneyden, 65° kuzeye; batıdaki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180° doğusundaki bölgelere kadar uzanmaktadır.
Bunun dışında kalan bölgeler ise Batlamyus tarafından tanınmamaktadır.
Söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve belki de bu haritalar eserin eski nüshalarında mevcuttur. Astronomi bilgilerini kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara atıflar yapılmıştır.
Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeterince geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir.
Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir.
Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak Batı'ya doğru gitmiş ve Kuzey Amerika'ya ulaşmıştır. (Burada Kristof kolomb'un Amerika'yı keşfinden çok daha önce Amerika kıtalarının Piri Reis tarafından haritalarının çizildiğini belirtelim.)
Aynı zamanda döneminin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir.
Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan piramit biçiminde olduğunu belirtmiştir.
Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli olarak çıkmasaydı, nesneler bütün olarak görülemezlerdi.
Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramit fikri, optikçiler arasında rağbet görmemiş ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni biçimi göz önüne alınmıştır.
Daha sonra da İslâm dünyasında bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.
Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:
Aynada görünen nesne, gözün konumuna bağlı olarak aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
Aynadaki görüntü, nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkar. Geliş ve yansıma açıları eşittir.
Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit açıyla yansıdığını gösterebilmek için, derecelenmiş ve tabanına ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır.
Bir ışın huzmesini levhaya teğet biçimde ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların eşit olduğunu görmüştür.
Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, sonucun doğruluğunu kanıtlamıştır.
Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır.
Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, normale yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise normalden uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.
Konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerde bunu açıkça görmek olanaklıdır:
Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
Gelme ve kırılma açıları eşit değildir, fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren cetveller hazırlamıştır.
Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.
Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikiminden yararlanarak astrolojiyi de sistematize etmiştir.
Dört bölümden oluştuğu için Dört Kitap olarak adlandırdığı yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astroloji kapsamındaki konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir.
Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.
Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.
Batlamyus’u devrinin şartlarında gerçeği arayan (pek çok hatalara düşmüş olsa bile) medeniyet tarihini geniş ölçülerde etkileyen büyük bir bilgin olarak nitelemek gerekir. Çalışmalarının bize ilgilendiren bölümünü özetlersek şunları yazabiliriz.
Batlamyus içinde bulunduğu evreni tanımak ve Dünya'nın evrendeki konumunu keşfetmek için uzun süre gökyüzünü gözlemledi. Güneş'in, Ay'ın ve yıldızların hareketleri üzerinde düşündü.
Ona göre evrenin merkezinde Dünya vardı. Dünya hareketsiz olarak ortada duruyor; Güneş, Ay, gezegenler ve tüm yıldızlar ise onun çevresinde dönüyorlardı.
Batlamyus'un büyük ilgi gören bu çalışmaları çeşitli dillere çevrildi ve özellikle Avrupa kültürü üzerinde büyük etkiler meydana getirdi.
Uzun yıllar öngörüleri inkâr edilemeyen gerçekler olarak kabul edildi. Öyle ki bu öngörülerin dışına çıkan görüş sahipleri suçlu ilan edilip cezalandırıldı.
Katolik Kilisesi, Batlamyus'un Dünya merkezli evren modeli ile Hıristiyan ilahiyatını birleştirdi.
Daha sonra Dünya merkezli evren modelinin yanlışlığının anlaşılması bu birleştirme nedeniyle Hıristiyan inancına çok büyük darbe vurmuş, büyük ölçüde güvenilirliğini zedelemiş, dinsel objelerdeki yanlışlıkları, hataları din aleyhine kullanmak için pusuda bekleyen materyalizmin ekmeğine yağ sürmüştür.
Materyalizmin bilimsel, dinsel objelerin bilim dışı olduğu varsayımı bunun sonucudur.
Bazı bilim insanları Dünya merkezli evren modelindeki çelişkileri fark etmelerine rağmen teorinin kurucusu Batlamyus'a verilen büyük değer ve destek nedeniyle susmak zorunda kaldılar.
Bir bakıma Batlamyus’un görüşleri insanlara zorla kabul ettirilen dogmatik bir görünüm aldı.
Fakat gerçekler uzun müddet gizlenemez.
Batlamyus dinsel bir zırh ile çevrelenip, korunduğundan görüşlerindeki çelişkiler ve yanlışların ortaya çıkması ve bunların terk edilmesi ya da düzeltilmesi oldukça uzun zaman almıştır.
Bu zamanda oldukça sancılı geçti. Hiçte kolay olmadı. İnsanların taassuba varan görüş ve inançlarını değiştirmek tarihin hiç bir döneminde kolay olmamıştır. Bu durum modern olarak nitelediğimiz zamanımız içinde geçerlidir.
Batlamyus’un sonradan yanlış oldukları anlaşılan öngörülerinin kilise tarafından sahip çıkılıp desteklendiği, taassupla korunmaya çalışıldığı bir gerçektir.
Fakat insanların hataları ve bu hataların sonucundaki kasıtlı ya da kasıtsız saptırımların gerçek dini etkilemeyeceği açıktır. Bir Var edicinin var olmadığı bilimsel kanıtlarla gösterilmediği müddetçe bu tür çabalar gerçek dini etkilemez.
Bu gün materyalizm doğruluğu kanıtlanmamış kimi öngörüleri inkâr edilemez gerçekler gibi kabul edip, her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışmakta, yüzyıllar önce tenkit ettiği kilisenin düştüğü hatalara kendisi de düşmektedir.
= = = =
Nicolaus Copernicus (Kopernik) 19 Şubat 1473 yılında Torun'da (Polonya) doğan Kopernik temel eğitimini tamamladıktan sonra 1492 yılında Krakov'daki okula devam ederek matematik ve astronomi konularında uzmanlaştı.
1494 yılında evine dönen Kopernik, başpiskopos olan amcasının tesiriyle dini eğitim için İtalya’ya gitti. Orada gökbilimci Domenico Noworra (1454-1504) ile beraber çalıştı.
Kopernik - Galileo Galilei - Sir isaac Newton
1497'de memleketine dönüp, kilisede görev aldı fakat bu uzun sürmedi. 1501'de hukuk fakültesine devam etmekte iken, tıp fakültesine başlamak için tekrar İtalya’ya geri döndü. Burada çalışmalarına devam etti.
Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndükleri kuralını açıklamıştır. Heliosentrik teori bugün Kopernik teorisi olarak da adlandırılır.
Yeni astronominin kurucusu kabul edilen Kopernik, ileri sürdüğü fikirleri ancak ömrünün sonlarında açıklayabilmiştir.
Açıklayamama nedenleri ise öngörülerinin doğru olduğuna yeterince emin olamaması ve din adamı olması sebebiyle kiliseden çekinmesidir.
Hıristiyan din adamlarına göre İsa Mesih güneşe sabit durması için emir vermişti ve güneş de sabit durmaktaydı.
Yine genel inanca göre dünya düz tepsi gibiydi. Aksini düşünenler ise cehennemlikti. O dönemde, kiliseye karşı çıkan insanların ateşte yakılmasına hükmedilirdi.
Ömrünün sonlarına doğru sağlık problemleri yaşayan Kopernik'in bu din adamlarından korkusu kalmamıştı. Artık fikirlerini rahatça açıklayabilir, yazdığı kitabını ortaya çıkarabilirdi.
Papa'ya kitabını göndererek şu mektubu yazdı:
-Aziz Peder! Kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim...
Kopernik en önemli eserinde heliosentrik teorisini detaylı anlattı. 1540'ta ise bütün fikirlerini içine alan kitabın basılması için müsaade çıktı.
Astronom, doktor ve papaz olan Kopernik, Yunanlı astronom Batlamyus'un yanlış olan teorisini dünyaya anlatarak bilime büyük hizmette bulundu. 24 Mayıs 1543 yılında Frombork'ta öldü.
Kopernik büyük bir cesaret göstererek doğru ve gerçek bildiklerini ortaya koyup nice yüzyıllar kilise tarafından taassupla savunulan yanlışlıklardan bilim dünyasını dolaysıyla insanlığı kurtarmış büyük bir bilim insanıdır.
Nitekim ilerleyen yüzyıllarda Dünya'nın Güneş çevresinde dönen bir gezegen; Güneşin Samanyolu Galaksisinin içindeki milyonlarca yıldızdan biri, Samanyolu'nun ise evrende sayısı bile tespit edilemeyen yıldız kümelerinden sadece bir küme olduğu gerçeği ortaya konulacak, bilim dünyasının ufukları bir parça daha genişleyecektir.
Uzayın uçsuz bucaksız ve karanlık boşluğunda Güneş'e benzer yıldızlardan oluşmuş bir gökadanın ortasında yüzen Güneş Sistemi düşüncesinin yerleşmeye başlaması ancak 16. 17. ve 18. yüzyıllara rastlar.
Mikolaj Kopernik, Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi büyük bilginler, Dünya'nın ve öbür gezegenlerin Güneş'in çevresindeki yörüngelerde dolandığını kanıtladılar.
Daha sonra bu çalışmalara Sir isaac Newton’da katıldı. Böylece bin dört yüz senelik yanlış bir teori kökünden yıkılmış oldu.
Bu olay insanoğlunun ne kadar kolay aldanabilir, yanılabilir olduğunun gerçek bir kanıtıdır.
Galileo Galilei 15 Şubat 1564 ile 8 Ocak 1642 tarihleri arasında dünyamıza konuk olmuş bir İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozofu olup, Bilimsel devrim'de büyük bir rol oynamıştır.
Galileo, modern gözlemsel astronominin babası, modern fiziğin babası, bilimin babası ve modern bilimin babası olarak adlandırılmaktadır.
Ünlü evrimci Stephen Hawking onun hakkında: Galileo, belki diğer insanlardan modern bilimin doğuşundan sorumlu olduğu için daha fazla bir kişiydi der.
Galileo 1564'te İtalya’nın Pisa şehrinde doğdu.
Döneminin tanınmış müzikçilerinden Vincenzo Galilei'nin oğlu olan Galileo, ilk tahsilini Floransa'da yaptı. 1581'de Pisa Üniversitesi'nde tıp tahsiline başladı.
Ancak parasızlıktan okulu terk etti. 1583'ten itibaren matematiğe ilgi duyan Galileo, bu konudaki çalışmaları sayesinde, 1589'da Pisa'da profesörlük elde etti.
Sarkacın, yüzen cisimlerin ve hareketin Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo, Pisa Kulesi'nden ağırlık düşürerek Aristo'nun yanlışlığını açıkça gösterdi. Yani bütün şartlar eşit olduğu takdirde, bir cismin düşüş hızı, ağırlığından bağımsızdır.
Bu davranışı yaşlı profesörlerle anlaşmazlığa düşmesine sebep oldu.
1592'de Pisa'yı terk ederek, Padova Üniversitesi de bir bölüm olan matematik kürsüsüne geldi.
1597'de pratikte çok faydası olan pusulayı ticari olarak piyasaya arz etti.
1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre, insan kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere bir sarkaç ve 1604'te serbest düşüşün matematik kanunlarını keşfetti. Ancak düzgün ivmeli hareket kavramı hatalıydı.
1609'da Hollanda'da teleskopun bulunduğunu işitti. Ve kendisi daha ileri bir alet yaparak bunu astronomi gözlemlerinde kullandı.
1610'da Aydaki dağlar, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladı. Bu arada Jüpiter'in dört uydusunun varlığını bildirdi.
Bu kitabı çok ilgi uyandırdı ve Floransa'da saray matematikçisi olmasını sağladı. Hemen sonra Venüs gezegeninin evreleri ve Satürn’ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Ptolemy (Batlamyus) sistemini tartıştı.
1611'de Roma'ya gitti ve oradaki Bilim Akademisi'ne üye seçildi. Floransa'ya dönüşünde hidrostatik üzerine pek çok profesörün itirazına sebep olan kitabı ile 1613'te güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı.
Bu eserinde Kopernik sistemini açık bir şekilde müdafaa etti. Bundan dolayı papazların ağır hücumuna uğradı.
1615'te bizzat Roma'ya giderek iddiasını müdafaa etti.
Galileo Galilei fikir ve görüşlerini cesurca savunduğu için her türlü saygıyı fazlasıyla hak ediyor.
Ancak 1616'da Papa Beşinci Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kuruldu. Bu komisyon Galileo'nun kitaplarını yasaklamadı. Sadece Dünya'nın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.
Galileo, bir müddet bilimin pratik yönüne döndü, mikroskobu geliştirdi. Ancak 1618'de üç kuyruklu yıldızın görülmesiyle kiliseyle münakaşaya girdi.
Arkadaşının Sekizinci Urban olarak Papa seçilmesinden cesaret alarak yazdığı iki Kâinat Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı eserini 1632'de yayınladı.
Ancak kitabı daha önce yapılan uyarılarla çeliştiği söylentilerine rağmen Roma’da mahkemeye çağrıldı.
1633'te bu kitap yasaklandı ve Kutsal Engizisyon'ca müebbet hapse mahkûm edildi.
Cezası kendi evinde göz hapsine çevrildi. Yetmiş yaşında hapsedilen Galileo kör oldu ve 1642 yılında hayatını kaybetti.
Kepler 1571 yılında Almanya'nın güneyinde bulunan Weil'da doğdu.
Çocukluğunda çok hasta olmasından dolayı ellerinde ve gözlerinde kalıcı bozukluk olmuştu. Buna rağmen Tübingen Üniversitesi'ne girdi ve öğrenim gördü. 1591'de yüksek lisans derecesi aldı.
Graz'da matematik profesörlüğü yaptı. Bu dönemde yazdığı Evrenin Gizleri adlı yapıtında açıkladığı gezegen sistemiyle ünlü astronomlar arasına katıldı.
1598'de Graz'daki Protestanların kenti terk etmelerinin istenmesi üzerine Kepler dönemin ünlü astronomu olan ve Prag'da devlet matematikçisi olarak çalışan Danimarkalı astronom Tycho Brahe'nin çağrısıyla Prag'a yerleşti.
Tycho'nun ölümü üzerine imparator II. Rudolf tarafından onun yerine atandı.
Tycho Brahe'nin derlediği değerli astronomik gözlemlerden yararlanan Kepler, gezegenlerin hareketleriyle ilgili çalışmaları sırasında Mars'ın yörüngesini incelerken kendi adıyla anılan yasaların ilk ikisini buldu.
II. Rudolf'un yerine geçen kardeşi, Kepler'i Yukarı Avusturya devletleri matematikçisi olarak atadı.
Linz'de kaldığı 14 yıl içinde iki kitap yazan Kepler, burada üçüncü yasasını keşfetti.
Kepler yasaları şunlardır.
1. yasa: Bütün gezegenler, odaklarından birinde Güneş'in bulunduğu elips biçimli yörüngeler üzerinde hareket eder.
2. yasa: Bir gezegeni Güneş'e bağlayan doğru parçası eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar.
3. yasa: Gezegenlerin dolanım sürelerinin karesi ile Güneş'e olan uzaklıklarının küpünün oranı tüm gezegenler için aynıdır.
1626'da Avusturya'da Protestanlara karşı başlayan yıldırma ve baskı, Keplerin önce Ulm, daha sonra Regensburg kentlerinde zor bir hayat sürmesine neden oldu.
1627'de Rudolf Cetvelleri başlığı altında gezegenlerin temel tablolarını yayınladı.
Kepler, astroloji gibi mistik olaylara inanmasına karşın astronomi bilimine olan büyük katkılarıyla bu bilimin çehresini değiştirdi.
1629'da Silezya'ya çağrıldı. Orada bir yıl çalıştıktan sonra, 1630 yılında Almanya'nın Regensburg kentinde öldü.
Sir Isaac Newton, bu gezegenlerin Güneş'in çevresindeki yörüngede tutan evrensel çekim (kütle çekim) kuvvetinin varlığını açıkladı.
18. yüzyılın sonlarında Sir William Herschel ve onu izleyenler de bütün Güneş Sistemi'ni içeren Samanyolu Gökadası'nı incelediler.
Bulutsu denen soluk ışıklı gaz ve toz bulutlarını araştırarak bunlardan çoğunun gerçekte Samanyolu'nun ötesindeki başka gökadalar olduğunu saptadılar.
19. yüzyılın ortalarına doğru astronomları; insanın dış gücünün çok ötesinde, tasarlanamayacak kadar engin bir evren düşüncesine götüren önemli gelişmeler oldu.
Evrenin sınırsız boyutlarının ilk somut göstergesi, büyük Alman astronomi bilgin Friedrich Wilhelm Bessel'in (1784 - 1846) o güne kadar denenmemiş bir yönteme başvurarak 1838'de yaptığı bir uzaklık ölçümüdür.
Bessel, ilk kez ıraklık açısından yararlanarak, Güneş ile yakınındaki Kuğu 61 yıldızı arasındaki uzaklığı kesin değerleriyle ölçtü ve inanılması güç bir sonuç buldu.
Bu ölçüme göre Kuğu 61 yıldızı Güneş'e 97 trilyon kilometreden daha uzaktaydı. (Günümüzde yapılan daha duyarlı ölçümler bu uzaklığın 11,2 ışık yılı olduğunu ortaya koymuştur.)
Yakın bir yıldızın bile böylesine şaşırtıcı bir uzaklıkta olması, uzayda yapılacak ölçümlerde kilometre ve mil gibi geleneksel ölçü birimlerini kullanmayı anlamsız ve yararsız kılmaktaydı. Bunların yerine daha kullanışlı bir birim konulması gerekliydi.
Bunun üzerine astronomlar, çok hızlı bir maddenin bu uzaklığı ne kadar zamanda alacağını belirtmenin çok daha kolay ve anlamlı bir ölçü birimi olacağına karar verdiler.
Bilinen en büyük hız ışığın hızıdır. Saniyede yaklaşık 300.000 km hızla hareket eden bir ışık ışını bir yılda yaklaşık 9,5 - 10 trilyon kilometre yol alır.
Işık yılı denen bu uzaklık bugün astronominin temel uzunluk ölçüsü birimidir.
Güneş'e en yakın yıldız ise 4,3 ışık yılı uzaklıktaki Erboğa takımyıldızından Proxima Centauri'dir.
Bu aralarda yapılan araştırmalarda sarmal bulutsu olarak nitelenen gökadalarının dünyadan uzaklaştıkları gözlemlendi.
20. yüzyılın başlarına dek hâkim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi.
Statik evren modeli adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildir.
Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul etmekte; evren içi hareketler sonsuzluğun oluşturduğu bu durağanlığı bozmamaktaydı.
19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştır.
Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, Felsefenin Başlangıç ilkeleri adlı kitabında evrenin yaratılmış olmadığını öne sürmüş ve şöyle demişti:
-Evren yaratılmış değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış ve yoktan var edilmiş olması gerekirdi.
Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten, yokluktan bir şeylerin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir ki bunu da bilim ret eder.
Statik evren modeli materyalizmin en büyük bilimsel yanılgılarından birisidir. İlginç olan ise evrenin bir başlangıcın olduğu konusunda pek çok kanıt olmasına rağmen bir felsefeye bağlılık adına bu kanıtların yok sayılması, görmezden bilmezden gelinmesidir. Bu da güdümlü bilimin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Politzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Ona göre evren ezelin ve ebedin bir arada bulunduğu durağan bir sonsuzluk olmalıydı.
Statik evren modeli denen bu teorinin dayanağı da materyalizmin en temel kavramlarından biri olan maddenin sakımı kanunudur.
Fakat maddenin ardından yerine konan enerjinin sakımı kanunu (termodinamik-1); hiçbir madde yoktan var, vardan da yok olamaz kuramını ortaya koyarak her maddenin (var olan madde yoktan var olamayacaklarından) temelde bir kaynağının olması gerektiği gerçeğini de ortaya koyar.
Materyalizm ise maddenin ezelden gelip ebede gittiğini (bir kaynağının, başlangıcının olmadığını) iddia ederek bu temel dayanağıyla çelişir.
George Politzer’in yukarıdaki sözleri materyalist felsefenin kısa bir özeti gibidir, yüzeysel bir bakış ve değerlendirmeyle hayli mantıklı ve bilimsel görünür.
Fakat Politzer yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonrada hiçlikten yokluktan bir şeylerin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir ki bunu da bilim ret eder sözleriyle gerçekte materyalist felsefenin temeliyle çelişmektedir.
Bu çelişki de yukarıdaki varsayıma göre eğer evren var ise yoktan var olamayacağından bir kaynağının olması gerektiğidir.
Bir kaynağının olması gereği ise kaynak da yoktan var olamayacağından kaynağında kaynağının olması demektir. Bu böyle ezele doğru uzayıp gider.
Eğer evren kaynağının tümü kullanılarak var edilmiş ise kaynağın kaynağı da kullanılmış olacağından ezelden gelip ebede gidiyor olması gerekir.
Fakat biz evrenin bir başlangıcının ve belirli bir kütlesinin olduğunu biliyoruz. Bu da evren var edilirken kaynağının çok az bir kısmının (sadece minik bir zerresinin) kullanılmış olması anlamına gelir. Bu nedenle evren Bir Büyük Bütünün küçük bir parçası olur.
Evren bütünün parçası olduğundan O Büyük Bütünle çepeçevre çevrelenip kuşatılmış olmalıdır.
Sonuçta Bütün, ezelden gelip ebede gittiğinden evrende dâhil tüm yaratıkları çevreleyip kuşatmış; aguşuna almış demektir.
Bu gün evrenden sonrası zannettiğimiz ve bir hiçlik olarak tanımladığımız uzay kavramı gerçekte Bütünü tarif eder. Bu nedenle bir hiçlik değildir.
Tersinim önemsiz gibi görünen bu ayrıntının farkına varmış yeni ve ilginç yorumlarla çok daha farklı sonuçlara ulaşmıştır. (Maddenin sakımı kanunu Bir Büyük Bütünün varlığına götürür isimli makalemize bakınız)