Mağara Mitosuna Eleştiri Ya da Portakal Mavisi
Platon'un Mağara Mitosu'nu Platon anlatsın önce: "Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların, hayvanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler.Bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulaklarıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görünüşlerin bilgisidir.İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür.Kendide gördüklerine inanamaz İnsan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç olduğundan, o muhtemelen yeni duruma alışamayacak ve daha önce görmüş olduğu şeyler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin yansıma olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır."
Platon'un mağara mitosu iki tip insan sunar düşünce tarihine: Gölgeleri gerçek sananlar, gerçeği görüp gölgede kalanları ne pahasına olursa olsun uyarmaya çalışanlar. Okuduğunuz yazıda insanları bu şekilde ikiye bölmeyi Türkiye Cumhuriyeti Tarihi açısından eleştireceğim.
Buraya kadar Portakal Mavisi ne ola ki diye okuyanlar sözüm size! Sadece başlık dikkat çekici olsun diye öyle yazdım, yazının portakal mavisi ile ilgisi yoktur(mu acaba?).
Platon'un döneminde insanlar soylular ve köleler diye ikiye ayrıldığı için insanları derecelerine göre ikiye ayırmak normaldi. Fakat o zamandan beri yapılan eleştiriler, incelemeler, analizler ve bilimsel keşifler göstermiştir ki "Hepsi bir! Hepsi Haktan!"
Lakin düşünce ve insan kibri bu ya! Kendini feylesof addeden, tahsil gören kişiler, kendilerini güneşi gören (Güneşin Kızları ile ilgisi yok bunların) diğerlerini de aydınlanması gereken, kafalarına binbir fikir sokulup saatlerce tartışılması gereken insanlar olarak görmeye başladı. Bu fikir özellikle Avrupa Aydınlanmasından sonra iyice ayyuka çıktı.
Tamam, kabul, dünya(yerelde Avrupa) din dogmalarına bağımlıydı ve bunlardan kurtulmak için Aydın bir sınıfa ihtiyaç duyuluyordu. Avrupa insanının dinsel dogmalardan kurtulmaları gerekiyordu ki insanlar daha adil bir dünyada yaşasınlardı. Zira din dogmaları ile gelirin çoğu ya kralda ya da kilisede oluyordu. Bu refah dağılımını dengelemek için öncelikle akla güvenmek gerekirdi ki öyle oldu. Akla güvenirken Aydınlanma diye bir maceraya girdiler ve yaklaşık üçyüzyıl süren gelişme başladı. Zira işlerini Allah nasılsa yardım eder diyip en çok dua edene(ya da ediyormuş gibi görünene) yaptırmaktan vazgeçip araştırma sonuçlarını dikkate alır oldular. Bunları yaparken de Aydınlanma idealini aktarmak için kendilerini Mağara Mitosu'ndaki Güneşi Gören Aydınlanmış konumunda buldular. Yaptıkları iş önemliydi. Bir çok insana daha adil bir yaşam sunuyorlardı. Artık krallar kraliçeler mutlak hükümdar değil sorgulanabilir karar vericilerdi, yeterince sorgulandılar da. Sonra sanayi devrimini falan da yaptı bunlar. Zira bilgi Mağara Mitosu'ndaki yöntemle dağıldı, dağılan bilgiden daha faydalı bilgiler türedi.
Ardından Osmanlı daha da zayıfladı, Türkiye kuruldu, bizim devrimler yapıldı. Bizim devrimler yapılırken amaç halkın tamamen aydınlanmasıydı, kendi dili ve aklıyla karar verebilmesiydi. Bir süre Köy Enstitüleri ve Halkevleri ile toplumun aydınlanması şahlandı(selam sana Cihan at, toprağın bol olsun). Lakin sonra eğitimli insanın yönetimi zor olur diye bunlar kapatıldı. Sonra noldu, ülkenin bir kısmı Aydınlanmamış kaldığı halde bir kısmı Aydınlanmayı sonuna vardırdı. Gel zaman git zaman, dünya felsefesi öyle noktalara geldi ki anlamak için kırk fırın kitap okumak gerekmeye başladı. Dünya gündemini otuz yıl geriden takip eden aydınımız ise şöyle sorar oldu:"Bizim halk bunları okumamış, ben onlara bu fikirleri nasıl anlatırım?". Devamında şunları demeye başladı: "Bizim halk bunları okumamış, bu fikirleri zaten anlamaz", "Bizim halk zaten bişeyden anlamaz", "Bizim halk nasılsa anlamaz, bari ben kendi işime bakıyım", "Bizim halk kim ki, ben kendimi yetiştirdim, bana bişey olmasın".
Bu cümlelerin konuyla ilgisi şu, aydınlar kendilerini aydınlanmış, halkı ise aydınlatılmaya muhtaç olarak görüyorlar. Denklemin diğer tarafında ise halihazırda aydınlanmış Avrupalılar var. Türk Aydınları kendi halkından üstün birisi olarak varlığını onlardan bağımsız görüyor, zira Mağara Mitosu'nda şöyle bir ikilik var: Güneşi gören ile gölgeleri gerçek sananlar iki farklı sınıftan insanlar. Biri birdiğerine öğretmek zorunda, aralarındaki ilişki öğretmen-öğrenci ilişkisi. Her vasatın altı öğretmen gibi Türk Aydını da Türk Halkından vazgeçiyor. Burada bütün Türk aydınlarını töhmet altında bırakmıyorum fakat çoğu Türk Aydınının halka birşey anlatma derdinin olmadığını görüyorum. Kendi yazıp kendi çevresinde okunuyor. Halk ise bu entellektüel tartışmaların bir kaç yüzyıl uzağında kalmış vaziyette olduğu için haliyle anlamıyor ve entellektüel camiaya nefretle karışık duygular beslemeye başlıyor.
Peki bu durum halkı gelişmemiş yapar mı? Evet diyorlar.
Gelişmek nedir? Aydınlanmaktır. Aydınlanmak nedir? Onsekizinci yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkan bir düşüncedir. Yani özetle olan şu: Türk halkı, Avrupa icadı bir kavram yoksunluğu teşhisiyle ilkel kabul ediliyor. Bu şuna benziyor, evinde televizyon olmayan birini çağdışılıkla suçlamak.
Bu anlayış tek başına tehlikeli değil. Asıl tehlikeli olan Türk Aydını'nın yaşamını geçirebileceği Avrupa gibi bir yer olması. Odanız kirliyle daha temiz bir odaya geçebilirsiniz. Peki ya başka oda yoksa? O zaman odanızı düzenlemek zorunda kalırsınız. Veya kalmazsınız, üşengeçliğinize göre değişir.
Ortada kaçılıp kurtulunabilecek bir Avrupa,Amerika olduğu için Türk Aydını oraya gidip eşit yurttaş olabilyor. Burada ise biz kolayca harcanabilir bir rakam olarak kalıyoruz.
Özetle, Türk Aydını, önceleri Mağara Mitosu'ndaki Aydınlanmış kişi rolünü kendine biçiyor. Sonra fazla aydınlanıyor, diyor ki "Zaten bunlar aydınlanmaz, aydınlanamaz. Hem böyle yaşamaya alışmışlar, bunlara ne yapsan boş. Bari ben de aydınlanmış olarak kendi entellektüelliğime bakıyım, çünkü ben halk değil AYDINLANMIŞım. Halka nolursa olsun, ben onlardan farklıyım". İşte tehlike, aydının kendini tahsilsiz bir yurttaştan üstün gördüğü ve birliğini kaybettiği anda başlıyor.
Benim anladığım budur.
Evet evet, bu yazının portakal mavisi ile ilgisi yok.
21.09.2015
Burak ATAY










